Yazar: MURAT ÖKSÜZ

  • Denizleri sahneleyen adam: Kurt Arrigo

    Denizleri sahneleyen adam: Kurt Arrigo

    Yaklaşık 12 yıl önceydi onun fotoğraflarından birine rastladığımda. Büyülenmiştim. Yıllar içinde hangi fotoğrafa “wow” desem, onun fotoğrafı olduğu ortaya çıktı. Hatta gelecek ay gerçekleşecek 31. İstanbul Caz Festivali’nin afiş fotoğrafında da onun imzası var. İşte sizleri denizleri yakalayan ve sahneleyen, dünyaca ünlü bir fotoğraf sanatçısı ile tanıştırıyorum: Kurt Arrigo.

    Röportaj: Deniz Kurt, Fotoğraflar: Kurt Arrigo

    Akdeniz’in kalbindeki küçük ada ülkesi Malta’da doğduğundan mıdır bilinmez, dünyaya açılalı çok uzun yıllar olmuş. İkonik fotoğrafları ödüller kazanmış, belgeselden yat yarışlarına birçok projenin görsellerini yaratmış ve insanların gözünde dünyanın en seçkin yatçılık, okyanus ve spor fotoğraf sanatçılarından biri ünvanını almış olmasına rağmen, mütevazılığı nedeniyle sadece işine, doğaya, hayata ve hayatın getirdiği güzelliklere odaklanan bir karakter Kurt Arrigo. 

    “SUYUN KENARINDA BÜYÜDÜM”

    Kendini bir başkasının gözüyle tanımlayabilsen, nasıl biri olduğunu anlatırdın? 

    Bana göre hayattan, özellikle doğadan zevk alan ve kendini görsel yaratımlarla ifade eden biri. Yaşam stilimi, yapmaktan zevk aldığım şeyle harmanlayabilmiş ve yaşadığı hayattan iyi beslenerek, seyahat ederek, yeni insanlarla tanışarak ve anları yakalayarak minnettarlık duyan biriyim. Aynı zamanda bir babayım, gururlu bir baba olarak böyle bir sorumluluğa da sahibim.

    Denizle olan ilişkin nasıl başladı?

    Malta’da yaşıyorum. Kelimenin tam anlamıyla suyun kenarında büyüdüm. Denizin hayatımın mıknatısı olduğunu daha çocukluğumda hissetmiştim. Babam tüplü dalış ve zıpkınla balık avcılığı ile ilgileniyordu. Sualtı dünyasıyla bağlantım 10-11 yaşlarımda babamla dalışa giderek başladı. 11-12 yaşlarında rüzgâr sörfüne başladım. Sualtından yelkene, oradan sörfe ve teknelere kadar tüm bu macera unsurları bana kendi başına doğal bir ilerleme kaydettirdi. Büyükbabamın fotoğraf çektiğini ve fotoğraf çekmeye başlamanın harika olacağını düşündüğümü hatırlıyorum. Ama 15 yaşıma gelip ağabeyimin fotoğraf çektiğini görene kadar bunu ciddiye almamıştım. Ağabeyim benim için önemli bir figürdü. O yapıyorsa ben neden yapmayayım diye düşündüm ve kendime bir fotoğraf makinası satın aldım. İlk makinam Pentax’tı. Fotoğraf çekmeye, karanlık odada film yıkama ve yaratıcı olma sanatını öğrenmeye başladım.

    Fotoğrafçılık işine nasıl girdin? 

    Fotoğrafçı olmak için yola çıkmamıştım, gerçekten ilgimi çektiğini hissettiğim bir şeydi. Bana bir çeşit yaşama ve yaratma amacı verdi. National Geographic, Oceanographic gibi çeşitli dergiler satın alıyor, farklı deniz ve yelkenli fotoğrafları görüyordum. Bir sonraki kameramı satın almak, bir sonraki filmi banyo etmek için çalışıyor, para biriktiriyordum ve aldığım zevke gerçekten doyamıyordum.   

    İLK YARIŞ ÇEKİMLERİ 

    AMERICA’S CUP’TAN 

    Peki fotoğrafçılığı denizle nasıl birleştirdin? 

    America’s Cup’ta yer alacak bir arkadaşım “Neden yarışta çekim yapmıyorsun?” dedi. 21 yaşındaydım. Akreditasyonumu aldım ve San Diego’ya gittim. America’s Cup belgelediğim ilk büyük yelken yarışımdı ve bu deneyim bana yat yarışları çekmeye devam etmem ve yurt dışındaki diğer yarışları yakalamam konusunda ilham verdi. O günlerde işler biraz farklı yürüyordu. Fotoğraf çekiyor, çoğaltıyor, portfolyo oluşturuyor, yayıncılara gönderiyor ve belki ancak altı hafta sonra cevap alıyordunuz. Fotoğrafınızın bir dergide kapak seçilmesi o fotoğrafın tanınması anlamına geliyordu ve yayınlamak isteyen insanlardan istek aldıkça motive oldum. Fotoğraflarımı görenler “Senin fotoğraflarında özel bir şeyler var. Lütfen pes etme” dedikçe bu ilhamla devam ettim. 

    Tüm yaşamını Malta’da geçirmiş biri olarak Malta’nın sendeki yerinden bahseder misin?

    Akdeniz’in merkezinde doğmuş olmanın getirisi olarak Akdeniz benim oyun alanımdı diyebiliriz. Tekneler, sualtı yaşamı gibi tüm araçlar deniz fotoğrafçılığımın ve kariyerimin gelişmesine yardımcı oldu. Ayrıca köklü tarihi, mimarinin yanı sıra sualtı arkeolojisi, yat yarışları ve süperyatlar da birer etken. Ama aynı zamanda “küçük ada sendromu” da yaratıyor. Küçük bir adada olduğunuzu ve asla başaramayacağınızı sanıyorsunuz. Bu yüzden yaptığınızın işin doğru olduğuna inanmalı, başarmak için çabalamalısınız. 

    Dalış yapmanın, spor yaparak formda kalmanın deniz tutkusundan sonra okyanus fotoğrafçılığında bir faktör olduğunu düşünüyor musun?

    Geçmişte bir gereklilik olduğunu düşünmemiştim ama artık benim yaşıma gelindiğinde (54 yaşında), fiziksel durumunuzun işinizi yürütme şeklinize yardımcı olduğunu fark ettim. Birçok iş gün doğumundan önce uyanmayı gerektiriyor. İyi beslenmek, aktif olmak, güçlü olmak gerekiyor. Ayrıca bir sürü ekipman taşıyorsun. 

    Özellikle sualtında…

    Sualtı da. Dalış yaparken çok fazla ekipmanınız vardır. Hava sıcak olabilir, dehidrasyonu önlemek için sıvı almanız gerektiğinin farkında olmalısınız. Vücudunuzla temas halinde olmak size yardımcı olur ve kendinize zarar verme olasılığını azaltır. 

    “FOTOĞRAFLARIM TAM DA OLDUKLARI GİBİ GERÇEKTİR” 

    Okyanus fotoğrafçılığında seni en çok heyecanlandıran deneyimleri sorsam…

    Kızıldeniz’e ilk kez dalmak dönüm noktası bir deneyimdi. Norveç ve Kuzey Denizi de inanılmaz destinasyonlardı. Kambur balinalarla yüzmek, kutup koşullarında katil balinaları ya da çekiç kafalı köpekbalıklarını Galapagos’ta fotoğraflamak gibi deneyimlerin hepsi benim için farklı dönüm noktaları yarattı. Norveç biraz da peri masalı gibiydi. Soğukla çevrili olmak sizi doğa karşısında alçakgönüllü kılar. Yalnızca bir saat günışığının olduğu bir yerde 3 derece suda çekim yapmak inanılmaz bir deneyimdi. Dünyanın farklı yerlerine gittiğimde her zaman dönüşte yanımda getireceğim bir şeyler olmasını umuyorum. Bir fotoğrafın o yerin tüm hikâyesini anlatmasını diliyorum ve bunu yakalamaya çalışıyorum. Her zaman o fotoğrafı bulacak kadar da şanslı olduğumu hissediyorum. 

    Analog filmden dijitale geçişi sürecini nasıl yaşadın? 

    Sanırım 2002 yılı civarıydı. Analog film biraz romantik unsurlar içerir çünkü ne elde edeceğini asla bilemezsin. Filmi banyo edersin ve sonucunu sonra görürsün. Dijital, ilk başlarda uydurmaymış gibi hissettiren bir şeydi. Açıkçası kalite de o kadar iyi değildi. Başlangıçta dijital fikrine karşı çıktım. Ancak çağın hızı ve talep neticesinde uyum sağlamak zorunda kaldım ve ilk dijital fotoğraf makinemi alarak, yavaşça içine girmeye başladım. Ama güzel olan ve bugüne kadar da tutunduğum şey, fotoğraf çekerken hâlâ eski tarz zihniyete sahip olmam. Bir fotoğrafı daha çekme aşamasındayken göründüğü gibi çekmeyi seviyorum. Sonradan dijital olarak düzenlenecektir gözüyle bakmıyorum. Bu yüzden fotoğraflarımı manipüle etmeyi, değiştirmeyi sevmem. Hepsi tam da oldukları gibi gerçektir. 

    Sence genç fotoğrafçılar neye odaklanmalı? 

    Dürüst olmam gerekirse doğru ya da yanlış diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Fotoğrafçılık evrim geçiren bir şeydir. Tıpkı ilk fotoğraf makinası icat edildiğinde, resim yapan bir sanatçının “Aa fotoğraf çekmek ne kadar kolaymış” diye düşünmüş olması gibi. Sonra kameralar devreye girdi. Hepsinin içinde, her yönüyle sanat var. Artık yapay zekâya geçiyoruz. Ne gördüğümüzü dahi bilmediğiniz pek çok yapay zekâ görseli var. Bu da görsel dijital sanatın başka bir biçimi haline gelecek.

    Dünyada kaç tane başarılı okyanus ya da yarış fotoğrafçısı var? 

    Çok fazla olduğunu sanmıyorum. Bir okyanus fotoğrafçısı olarak deniz ortamı ve doğa ana benim işimde önemli bir rol oynar. Ben yat fotoğrafçılığını, sualtı ve spor fotoğrafçılığı ile birleştiriyor, biraz da lüks ekliyorum. Ancak kimin başarılı olup olmadığını söylemek zor. Hele ki sualtında çekim yapmak, memeli hayvanları görüntülemek, helikopterden yarış çekimleri yapmak, aynı anda drone uçurmak gibi unsurlar bu mesleğin tanımı ve bunları bir araya getirip fotoğrafçılıkla birleştiren az sayıda başarılı fotoğrafçı var. 

    Marin fotoğrafçılığına yeterince değer veriliyor mu? İşin daha çok tanınıp para kazandırması için neler yapılmalı?

    Ben değer verildiğine eminim. Ama ilk yaklaşımın parayı bir kenara koymak olduğunu söylemeliyim. Gördüğüm şey çoğu insanın bu işe para için girdiği. Benim yaklaşımım biraz farklı. Eğer yaptığın işi aşkla, bunu neden yaptığın ve sanatsal bir yaklaşım yaratmaya çalıştığın gerçeği ile birleştirebilirsen, o zaman bu sana önüne geçilemez bir başarı sağlar ve ben de başarılı fotoğrafçıların tamamında bunu görüyorum. 

    “SINIRLARI ZORLAMAZSANIZ, O KAREYİ YAKALAYAMAYABİLİRSİNİZ”

    Çalışırken hayatını riske attığın anlar oldu mu? 

    Her zaman bir risk unsuru var. Sadece o riskin hesaplanabilen bir risk olmasını umarım. Özellikle okyanustaki vahşi hayvanlarla çekim yaparken ne olacağını asla bilemezsin. Sadece suda olup bitenlerin enerjisini hissetmeye çalışırsın. Aynısı sert bir havada helikopterde çekim yaparken de geçerlidir. Sonuçta helikopteri ben uçurmuyorum, pilot uçuruyor. Yapmanız gereken pilotu, yeterli tecrübesi olup olmadığını kontrol etmek, dalış için doğru dive-body’i, yarış botu kullanan kişi ya da sizi dalış için okyanusun ortasına bırakan doğru kişiyi seçmek. Yıllar geçtikçe doğru soruları sorar, risklerin işaretlerini görürsünüz. Ancak bu sınırları zorlamazsanız, o kareyi yakalayamayabilirsiniz.

    Yarış fotoğraflarını çekerken en iyi yol helikopter uçurmak mı?

    Yarış resimlerinin türüne bağlı ama evet. Artık drone da devreye girdi ama aşırı sert hava koşullarında veya uzun mesafeli okyanus yarışlarında çekim yapıyorsanız, helikopter en iyi yoldur. 

    Fotoğrafçılıkta en önemli şeyin ışık ve zamanlama olduğunu düşünüyor musun?

    Benim fotoğraf tarzım için kesinlikle öyle. Ancak hazırlığın da temel bileşenlerden biri olduğunu söylemekle başlayacağım. Doğru zamanda ve anda olmak için kendini zihnen o çekime hazırlamak ve planlama yapmak gerekir. Çünkü benim fotoğrafçılığımın büyük bir kısmı dış mekân, doğa, deniz, güneş, ışık gibi unsurların bir araya gelmesi ve ardından fotoğraflanacak anın yakalanmasından oluşur.

    Peki ya kullanılan ekipmanlar, iyi kameralar, lensler?

    Bazen bizim gözümüzün göremediğini kamera lensi görür. Anı yakalayabilmek için iyi ekipmanlar kullanmanız gerekir. Dünyada fotoğrafçılık için çok iyi ekipmanlar, inanılmaz lensler var. Ekipmanlar kaliteyi yakalamana yardımcı olur ancak iyi bir fotoğraf yakalamak için kendini bir durumun içine atmak, anı yakalamak için hazırlanmak bambaşka bir hikâyedir. 

    Sabır ve şans lazım sanırım…

    Sabır ve şans da gerekli diğer unsurlardır. Ancak insan kendi şansını kendi yaratır. Ruhunu, kalbini, bedenini ve zihnini işin içine koymalısın. Yine de hedefi 12’den vurabileceğin o tek kareyi yakalayabilmen için tüm unsurların bir araya geldiği o ‘mükemmel an’, tıpkı yıldızlarınızın aynı hizada olması gibi, çok şansa ve nadir gerçekleşir. 

    İSTANBUL CAZ FESTİVALİ’NE SUALTI AFİŞİ

    Sualtı fotoğrafçılığı ile su üstü fotoğrafçılığının senin için farkı nedir? 

    Sualtı farklı bir kamera ekipmanı gerektiriyor. Sualtı fotoğrafçılığı için mutlaka denizde ve su altında rahat olmanız gerekiyor. Deniz yaşamını çekiyorsanız sualtı yaşam alanlarının habitatını bilmelisiniz. Ayrıca ışık farklıdır. Kısacası tamamıyla ayrı iki dünyadır. Buna dair yeni bir kitap projem var. 30 yıllık çalışmalarımı, sualtı ve su üstü iki farklı dünyadaki kişisel yolculuğumu bu kitapla göstermek istiyorum. 

    Dünya çapında ses getiren birçok ikonik fotoğrafın var. Bir yelkenlinin salmasında yürüyen Keel walk ya da Japon Olimpiyat madalyası sahibi senkronize yüzücü ile sualtında yaptığın çekimler, İsveçli at terbiyecisi sayesinde at ile çektiğin fotoğraflar ya da Tonga’da çektiğin kambur balinalar bunlardan bazıları. Yıllar içinde bazı başyapıtlar elde ettiğini düşünüyor musun?

    Öyle düşünmek isterim. Çektiğim fotoğraflardan bazen bir sanatçı olarak bazen de sadece bir birey olarak mutluluk duyuyorum ama her zaman insanın gelişebileceğini de hissediyorum. Bir yat yarışını tek bir fotoğrafla özetleyebilirsin! Eğer bunu başarabilirsen, işte hedefin budur. Hedefi 12’den vurduğun kare budur diye geri bildirimler almak ise her zaman güzeldir. 

    Türkiye ile de bağlantıların var bildiğim kadarıyla.

    Fotoğraflarımdan birinin bu yılki İstanbul Caz Festivali’nin ana afişi olarak kullanılması adına İKSV’den talep aldım. Her zaman kültür, sanat ve müzik ile ilgili konularda bazen ücret talebim bile olmadan görsellerimle yer aldığım olmuştur ve bundan her zaman mutluluk duyarım. Suyun 10-15 metre altından çektiğim yüzücüler fotoğrafım ile çok ilginç bir afiş yarattılar. İstanbul’un neredeyse her duvarında fotoğrafımın yer aldığını öğrendiğimde gurur duydum. Türk insanının ve caz severlerin bu fotoğrafın benim fotoğrafım olduğunu bilip bilmediklerinden emin değilim. Bunun dışında 2016 yılında Bosphorus Cup’ı görüntülemek üzere çağırıldım. İki kıtanın birleştiği yerdeki enerjiyi hissetmek eşsiz deneyimlerden biriydi. Enteresan bir şekilde oldukça yüksek sayıda Türk benim çalışmalarımı takip ediyor ve yaptığım işleri destekliyorlar. Türk süperyat endüstrisinde de çekimler yapmaya devam ediyorum. 

    Her fotoğraf sanat değildir ama hikÂye anlatır

    Her fotoğrafın sanat olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Hayır. Ama her fotoğraf bir hikâye anlatır. Sanatçı, bakanın gözündedir. Sonuçta süperyatlar için çekilen fotoğraflara sanat diyemeyiz. Süperyatların reklam ve tanıtımı için çektiğim fotoğraflarda yapmaya çalıştığım şey her zaman yatın en iyi tarafını ortaya çıkarmaktır. 

    30 yıllık kariyerin ardından seni heyecanlandıran projelerde bir değişiklik oldu mu? 

    Hiçbir zaman çıkıp “Harika bir fotoğrafçı olduğumu kanıtlamak istiyorum” demedim. Sadece yapmayı çok sevdiğim şeyleri yaptım ve dünyaya tezahür ettirmeyi başardım. Her zaman aradığım şey ise yeni bir macera. Belgelenecek başka bir unsur, insanlara doğayı takdir etmelerini sağlayacak ilhamı verecek bir şey yaratmak. Aynı zamanda da çalışmalarımı sergilemek. Antarktika’ya gitmeyi, bir keşif gezisine katılmayı, bu deneyimi belgelemeyi çok isterim. STK’lar fotoğraflarımı bu amaçlar için faydalı buluyor. Yani süreci bu şekilde sürdürmek istiyorum. Tekrar ediyorum ki konu parayla ilgili değil, sadece görsel yaratıcılık sürecine yardımcı olmakla ilgili.

    Herkes senin fotoğraflarına sahip olabilir mi? 

    Evet sınırlı sayıda fine-art baskılar yapıyorum. Tüm fotoğraflarım satışta değil ancak önemli sayıda fotoğrafıma www.kurtarrigo.com ‘dan ulaşılabilir ve satın alınabilir. İlgilenenler adımı taşıyan Instagram hesabımı da takip edebilirler.

    Son olarak rekortmen yüzücü Neil Agius ile projelerini de sormak isterim.

    Yıllar geçtikçe denizde olağanüstü işler yapan kişilerle bağlantı kurdum ve dost oldum. Neil Agius da onlardan biri. 52 saatte 125,7 km yüzerek dünya rekorunu elde etmiş bir açık deniz yüzücüsü kendisi. Onun aracılığıyla, sahip olduğu yeteneği sergilemenin ve okyanusla olan bağını görsel olarak ifade etmenin yolunu bulmuş oldum. Yeni bir yüzme rekoruna imza atmak üzere bir planlama içinde ve biz de bir belgesel ile Neil’in denizle bağını ve diğer insanlara doğru farkındalık ve zihniyetle nasıl ilham verdiğini göstermeye çalışacağız.☸

  • 2024 yazına merhaba!

    2024 yazına merhaba!

    Yazın ilk sayısından merhaba. Yatçılık camiasının önde gelen isimleriyle buluştuğumuz geleneksel “yaza merhaba partisi” her sene sezonun başladığının da ilk habercisi oluyor. Bu seneki davetimizse elinizde tuttuğunuz dergiyi baskıya gönderdikten hemen birkaç gün sonra 28 Mayıs’ta gerçekleşmiş olacak. Yine İstanbul’da ve yine Boğaz manzarası eşliğinde yazı karşıladığımız bu özel gecenin yansımalarını bir sonraki sayımızda göreceksiniz, şimdiden aramızda olan tüm dostlara teşekkürler…

    Yaza merhaba derken elbette içinizi ısıtacak tekneler, konular ve konuklarla renkli bir sayı hazırladık. Kapağımızda Canados’un 29 metrelik Gladiator 961 Speed modeli var. Türkiye’de SoleMarin tarafından temsil edilmeye başlanan İtalyan tersanenin bu sportif yatı 50 knot’lık performansıyla maviliklerde göz kamaştırıyor… Megayat bölümünde başarılı Türk üreticilerimizden Dünya Yachts’ın King Benji’sini ağırlıyoruz. Görkemli iç tasarımı Design Unlimited imzalı 46,70 metrelik explorer dünyanın tüm denizlerine açılabilecek donanımda. Charter pazarında ilan edilen haftalık kiralama bedeli kış aylarında 250 bin dolar iken bu rakam yazın 270 bin euro’ya çıkıyor… Test sayfalarımızın konuğu, Fransız Catana Group’un yeni markası Yot Power Catamarans’ın 11 metrelik ilk modeli YOT 36. Eğlenceyi çift gövdeye yayan powercat ile Fethiye’de seyre çıktık…

    Dosya konumuz ise 7 metre üzeri 12 yeni modeli bir araya getirdiğimiz lüks RIB’ler… RIB-Rigid Inflatable Boats yani sert tabanlı şişme botlar, özellikle son yıllarda ülkemizde hızla yayılan bir deniz aracı. Üreticiler de her geçen yıl yeni modellerle pazarı büyütmeye devam ediyor. Öte yandan hız canavarlarına da dönüşebilen bu botları dikkatli kullanmanın, koy içinde seyir ve görgü kurallarına uymanın, açık denizdeyse seyir emniyetini gözetmenin çok ama çok önemli olduğunu bir kez daha hatırlatmakta fayda var…

    Yazın tekneyle tatil planları yapanlara özel bir konu da “keyifliyim” köşesinde: Miray Süleymanoğlu Öncü tekneyle komşuya ya da daha ilerisine gideceklere yurt dışı çıkış rehberi hazırladı. Seyir öncesi mutlaka göz atın… Her sayıda olduğu gibi Tanıl Tuncel, Süha Umar, Cem Gürdeniz, Deniz Kurt, Bünyamin Sürmeli, Alper Günoral, Mehmet Bezdan, İnanç Işıl Yıldırım değerli kalemlerini yılın ilk yaz sayısı için de oynattı ve birbirinden önemli konuları dergimize taşıdı… En yeni tekneler, yelken yarışları, denizcilik söyleşileri ve marin dünyadan son haberler sizi bekliyor… İyi bir yaz geçirmeniz dileğiyle, keyifli okumalar…

  • Yat iç mekânlarında tamamlayıcı ürünler

    Yat iç mekânlarında tamamlayıcı ürünler

    Yat iç mekân tasarımında konsept bütünlüğü ve denge esastır. Bu oldukça emek isteyen ve uzun süreler alan bir yolculuktur. Bu yolculuğun sonunda yaratılması planlanan ürün olarak yatların iç mekânlarının güvenli, konforlu ve estetik özelliklerini taşıması beklenir. Bu kadar özenerek gidilen bir yolun son noktasını koyarken seçilen aksesuarlar, tasarım ve sanat objelerinden yararlanılır. 

    Yatlarda iç alanları tasarlarken tasarımın ana temasına uygun olarak seçilen ürünler mekâna yerleştirilir. Mekân ile malzeme, doku, renk, vb. gibi fiziksel açılardan aynı dili konuşmalarının yanı sıra aslında tasarım sürecine anlamını veren konsepte uygunlukları da o derece önemlidir. Aslında başından beri savunduğum bütünsel tasarım metodu ile ters olan bu yaklaşım, genellikle tercih edilen ve sona kalan işlerden birisidir. Hatta bu aşama için yatlarda dekoratif ürünleri seçen zamanı bol kişiler bu işi üstlenir. Oysa yat iç mekân tasarımının hiçbir aşaması bütünden ayrılmamalıdır. Tasarım sürecinin başından itibaren mekânsal kararlar verilirken aksesuar, dekoratif ürün, sanat objesi, adına ne derseniz deyin, detay gibi görünen bu seçimlerle ilgili tartışmalar yapılmalı, ona göre ilerlenmelidir. Çünkü bazen bir sanat eseri, bir mekânın karakterini yaratabilir, bazen de var olan bir karakteri zedeleyebilir. 

    UNSURLARIN SAĞLADIĞI DENGE VE UYUM

    Yat iç mekânlarının karakterize edilmesinde önemli yer tutarlar. Örneğin, Japon Zen felsefesini iç mekâna da yansıtmak için dekorasyon objelerinden yararlanmışlardır. Deniz fenerinin şeklinden esinlenerek yumuşak, serbestçe yüzen aydınlatma armatürleri aynı zamanda yat iç mekân tasarımının tamamlayıcı birer unsuru olarak yer almışlardır. Yat iç mekân tasarımındaki aksesuarlar genel görüşün tamamlanmasına yardımcı olur ve mekândaki diğer unsurların senkronize edilmesine ve dengelenmesine yardımcı oldukları anlamına gelir. Bu da aslında yatlardaki iç mekânlara yapılan son dokunuşların önemine işaret etmektedir. Küçük şeylerin önemini azımsamamak gerekir. Birçok marka deniz temalı koleksiyonlar üretmektedirler. Marka seçimi ya da seçilen bir markanın farklı temalarda ürünleri de bulunmaktadır. Her lüks ve kaliteli markanın yatın içinde değerini bulma garantisini veremeyiz ne yazık ki. Yerinde kullanılmayan her ürün, mekânda fazlalık yatta da gereksiz ağırlıktan başka bir amaca hizmet etmeyecektir. Yat İç mekân tasarım ve dekoru elbette sahibinin tarzını ve zevkini yansıtması gerekir. Fakat müşterinin zevkinin yat iç mekân tasarımının sorumlusu olan iç mimar tarafından mekânlara aktarılması elzemdir. 

    LÜKS VE KONFOR BEKLENTİSİNİ TEDBİRLE KARŞILAMAK

    Yatlarda sabit donatı ve mobilyaların dışında bütünsel tasarım için entegre edilen öğeler vardır. Bunlar tasarım objeleri, sanat ürünleri, aksesuarlar ve tekstil ürünleridir. Özel tasarım bir objenin, nadide bir tablonun, kullanıcıların lüks ve konfor beklentisinin üst düzeyde olduğu denizel bir mekân olan yatlarda ayrı olarak korunma ve güçlendirme tedbirlerini karşılaması gerekir. Deniz başta olmak üzere dış çevre şartlarının yıpratıcı etkilerinin görüldüğü yatlarda kullanılacak her öğenin bu fiziksel çevre düşünülerek yerleştirilmelidir. Ölçek olarak daha ufak parçalar halinde olmaları onların önemini azaltmaz, bazen ufak bir sinek çorbanın tadını kaçırır deyimini hatırlarsak, yanlış seçilen dekorasyon ürünleri ile bir çuval incirin berbat edilmesi de mümkündür. Özellikle altının çizilmesi gereken bir konu da “yangın” konusunun yatlar için büyük bir tehlike riski oluşturduğudur. Yatlarda yangına sebebiyet veren en büyük konusunu başka bir yazıya saklıyorum ama burada şunu belirtmeden geçemeyeceğim, kimi zaman önemsiz görünen küçük parçalarda bulunan yanlış malzemeler yüzünden ortaya çıkan bir kıvılcım yıllarca süren emeklerin suya gömülmesi anlamına geliyor. Seçilen ürünlerin hem denizin etkilerine hem de yangına dayanıklı olması beklenir.  Yatlarda genel anlamda kullanılacak malzemelerin yanma dayanımları ile ilgili kurallar ve denetimler bulunurken, dekoratif ürünler kimi zaman en sona bırakılabilir ve yatın suya inmesinden sonra da seçilebilirler. Dahası, iç mekânda seçilen objelerin çevre dostu ve sürdürülebilir olması hakkındaki kararlar seçici kişinin eline bırakılmıştır. Oysa süreçte önemsiz görülüp sonraya bırakılan detaylar yüzünden, sonuçta önemli bedeller ödenebilir. İşte bu yüzden şeytan ayrıntıda gizlidir. Hayatın ve mekânın perspektifinde az çoktur. Bu yüzden en sona bırakılan ya da ihmal edilen iç mekân tasarımı ve onun gerekleri yapılmadıkça iç mekânları birbirine benzeyen süper ve megayatlarla, neden bir Dünya markası olamıyoruz sorusunu daha çok soracak gibiyiz. Konu sadece iç mekân değil, detaylara ve tasarıma verilen önemin içten gelen bir olgu olduğunda yatın dışına ve üretici markaya orijinallik katma gücü. 

    TRENDLER VE TEKNOLOJİK GELİŞMELER

    Tasarımın tamamlayıcı öğeleri olan dekoratif ürünler sadece yaşam alanları ve kabinlerde değil aynı zamanda ıslak hacimlerde de sıkça kullanılmaya başlanmıştır. Bunun sebebi artık ıslak mekânların da yaşamın tamamlayıcı hacimleri olarak içinde vakit geçiren kullanıcıya hem fiziksel hem de psikolojik konfor sağlama amacına yönelmeleridir.

    Denizlerin durağan olmayan zeminlerinin üzerinde tasarımda öncelikli olan güvenlik koşullarının sağlanması ile düzenlenmiş mekanlardır. Yüzen hareketli bir mekânda, dekoratif objelerin kullanımı da deniz seyrinin konforunu ve stabilitesini artıran teknolojik gelişmelerin yatlara uygulanması ile daha da yaygınlaşmıştır. Sabit mobilyalar ve/veya mobilyalara sabitlenen dekoratif objeler açık deniz koşullarında ve seyir halinde iken olası bir düşme ya da yaralanma riskine karşı önlem amaçlı olarak tercih edilmiştir.

    Yatlarda iç mekân tasarım aksesuarları kullanıcının zevkine göre tasarlandığından trendleri tanımlamak zor olabilir. Ayrıca trendler gelip geçebilir ve bir yata uygun olan, diğerine uymayabilir. Tasarımcılar için dekoratif ürünler kullanıcıların aşırı ve alışılmadık taleplerine de konu olabilen yat iç mekânlarında kurtarıcı birer öğe olarak yer alıyorlar. Sonuç olarak, stili, zarafeti ve kişiliği ön plana çıkaran bir süper yatın iç mekânı, en kaliteli nevresimlerden özel kokulu banyo malzemelerine, zarif sofra takımlarından dış mekân yumuşak mobilyalarına ve kabin içi misafir hediyelerine kadar tamamlayıcı dokunuşlarla sonlandırılır ve mutlaka denizde kullanılmak üzere seçilen herhangi bir aksesuarın tuza, UV ışınlarına ve darbeye dayanıklı olması gerekir. İster sezonun trendlerini takip edin ister bu detayları yatın markasını yansıtacak şekilde kullanın; detaylar, bir yatı tasarım ürünü olarak en başarılı seviyeye yükselteceğine inanılan faktörlerdir.☸

  • Troya Savaşı’na destek veren Kasos Adası’nda 10 batık keşfedildi.

    Troya Savaşı’na destek veren Kasos Adası’nda 10 batık keşfedildi.

    Batı dünyasının en önemli eserlerin biridir İlyada Destanı. Troya Savaşı’nın bir kesitini okuduğumuz eser, antik dünyaya dair birçok önemli bilgiyi dizeleri arasında saklamıştır. İşte o dizeler arasındaki Kasos Adası’nda arkeologlar farklı dönemlere ait 10 adet batık keşfettiler.

    Bir eser düşünün, yaklaşık olarak günümüzden 2800 yıl önce derlenmiş ve üzerinden geçen zamana meydan okurcasına dünya edebiyatının temel taşlarından biri olmuş. Evet, Homeros’un ünlü eseri İlyada Destanı’ndan söz ediyorum. Destan, dokuz yıldır devam eden Troya Savaşı’nın 51 günlük kısmını bizlere şiirsel bir dille aktarır. Ancak destanın çok bilinmeyen bir özelliği de söz konusu döneme dair çok kıymetli bilgileri dizelerin arasında saklamasıdır. Bu açıdan bakıldığında aynı zamanda Antik Çağ’a ışık tutan bir kaynaktır. 

    Bunu bilen birçok arkeolog Antik Çağ konusunda araştırma yaparken esere sık sık başvurur. Arkeologlar olarak günümüzden yüzlerce yıl önce yaşadığımız bu coğrafyaya dair önemli bilgileri Homeros ve diğer ozanların eserlerinden ediniriz. İlyada ise özellikle Ege coğrafyasındaki şehirler, bu şehirlerin birbirleriyle ilişkilerini görebileceğiniz bir kaynaktır. Ayrıca denizcilik arkeolojisi alanında çalışan arkeologlar olarak Antik Çağ gemileri hakkında da birçok değerli bilgiye de yine Homeros sayesinde öğreniriz.

    “SIRAYA DİZMİŞLER 30 TANE GEMİYİ”

    Yunan meslektaşlarımız da Homeros’un İlyada Destanı’ndan faydalanarak kısa bir süre önce önemli çalışmaya imza attılar ve farklı dönemlere ait 10 batık keşfettiler. Yacht Türkiye Dergisi’nin okurlarının iyi bildiği hatta bazı okurlarımızın yelken açtığı bir coğrafyada bulunan ada, Karpathos’a sadece dört deniz mili uzaklıktaki Kasos. Peki ama çevresindeki adalara göre oldukça küçük olan bu adadaki keşif nasıl gerçekleşti, önce ona bakalım. Homeros, İlyada Destanı’nın ikinci bölümünde savaşa katılan, destek veren şehirlerden ve Ege’deki adalardan bahseder. Şehirlerin ve krallarının tanıtıldığı bölümde adaların kaç gemiyle, kaç kişiyle savaşa destek verdikleri anlatılır. İşte bu anlatımda Kasos’un da ismi geçer.  

    Nisyros, Krapathos, Kasoslularda sıra şimdi,

    Eurypylos’un adası Kos’tan,

    Kalydnai adalarından gelenlerde.

    Pheidippos’la Antiphos’tur onların önderleri,

    Heraklesoğlu Kral Thessalos’un oğullarıdır ikisi de.

    Sıraya dizmişler otuz tane gemiyi.

    Yukarıdaki dizeler İlyada Destanı’nın ikinci bölümünden, 675-680 arasından alıntıdır. İşte bu alıntı da Kasosluların savaşa Yunan Kralı tarafında yer alarak, ona destek verdiklerini öğreniyoruz. Yunan meslektaşlarımız İlyada’daki bu bölümü inceleyerek dört yıl önce Kasos-Karpathos adaları arasında bir dizi araştırma başlatmaya karar vermişler. Arkeologlar, tarihçiler, haritacılar, mimarlar, konservatörler ve deniz araştırmacılarından oluşan ekip dört yıllık araştırmalarının sonuçlarını ise çok kısa bir süre önce, mart ayında duyurdular. Gelen bilgilere göre ada ve yakın çevresinde farklı dönemlere ait 10 batık keşfedildi. İlk bilgilere göre bu batıklar farklı dönemlere tarihleniyor.

    ANTİK ÇAĞ DENİZ ROTALARI

    Dört yıllık projenin odak noktası Kasos Adası olsa da sonuçları itibarıyla Antik Çağ deniz rotaları ve deniz ticaret tarihi için de önemli veriler sunuyor. Öncelikle keşfedilen 10 batıkta sadece Antik Çağ’a ait değil. Tekil veriler Tunç Çağı’ndan başlıyor ama özellikle Klasik Çağ’dan itibaren batık gemiler tespit edilmiş. Batıkların tarihsel sırlama içinde günümüze kadar devam etmesi de yaklaşık 2500 yıllık zaman diliminde denizcilerin hemen hep aynı noktalarda zorlandıklarını gösteriyor. Teknoloji gelişse de Antik Çağ’dan bugüne kadar denizin sunduğu zorluklar hiç değişmediği söylenebilir. Kişisel olarak tek farkın Antik Çağ’daki denizcilerin bizlerden çok daha iyi olduklarına, denizi çok daha iyi okuduklarına inanıyorum. Ama bazı noktalar var ki teknoloji gelişse de aradan geçen 2500 yılda sonuç değişmeyebiliyor. Projenin sonuçlarına dönersek bulunan batıklar yaklaşık olarak MÖ 500 civarından başlıyor ve 19. yüzyıla dek devam ediyor. Bu geniş zamansal aralık Ege ve Akdeniz bölgesindeki denizcilik faaliyetlerinin uzun tarihini gözler önüne seriyor.

    KASOS

    Aslında tam da burada bir parantez açmalı ve adanın konumunu daha yakından incelemeyiz ki Antik Çağ rotalarını daha iyi anlayabilelim. Kasos Adası, 12 Adalar olarak bilinen adalardan bir tanesi. Osmanlı coğrafyası içindeki adanın konumuna baktığımızda Antik Çağ boyunca bilginin, kültürlerin, objelerin dinlerin ve dillerin en sık seyahat ettiği rota üzerinde yer aldığı görülüyor. Tarih boyunca doğu ile batı arasındaki katmanlı alışverişinin merkezinde Levant kıyıları, Anadolu’nun güney kıyıları ve buradan da adalar yoluyla Kıta Yunanistan’a uzanan bir hat vardı.

    İşte bu rotada Rodos Adası’nın güneybatısında yer alan Karpathos Adası’nın batı komşusu olan Kasos, Girit ile Karpathos arasında yer alır. Bu dört ada arasında en ufak ada olan Kasos Osmanlı döneminde Kaşot veya Çoban adası olarak adlandırılmış. Karpathos’a sadece dört deniz mili uzaklıktaki ada Girit Adası’na 28, Rodos’a 55, Bodrum’a ise 100 deniz mili uzaklıkta. “12 Ada’nın Sekiz Gizli Mücevheri” isimli bir yazıda Kasos fotojenik ve arkadaş canlısı başlığıyla okurlara tanıtılıyor. Sürekli yaşayan nüfus son 20 yıl içinde dramatik şekilde düşse de Ada turizm açısından önemli duraklardan biri. 

    Bizim başlığımızda ise özellikle haritayı açıp baktığımızda resim çok daha net şekilde görülüyor. Anadolu’ya oldukça yakın konumuyla ada, denizciliğin gelişmesine ve ilerlemesine en uygun parkur da yani dağınık ada toplulukları arasında yer alıyor. Buna bir de yukarıda anlattığım doğu-batı eksenli tarihi rotaları eklersek adanın konumu tarihi rotaların tam merkezinde yer alıyor. Ana liman olmasa bile güzergâhın üzerinde olması onun arkeolojik olarak değerini artıran bir unsur. Yani bir açıdan bakıldığında bu dağınık ada yerleşiminde tarihi batıkların olmaması şaşırtıcı bir durum olurdu. Özellikle Girit’in tarihsel ve kültürel gücü, denizlik faaliyetleri ve anlattığım rotaların üzerinde olması Kasos’un önemini olmasa bile varlığını güçlendirmiş olmalı. 

    KASOS’TAKİ KEŞİFLERİN SONUÇLARI

    Adadaki keşifler Klasik, Helenistik, Roma, Bizans ve elbette Osmanlı dönemlerine ait buluntuları içeriyor. Keşfin önemli ağırlığı MÖ 5. yüzyıl civarına tarihlenen anfora taşıyan batıkların kargolarından oluşuyor. Ayrıca MÖ ikinci ve üçüncü yüzyıllara tarihlenen bir Roma gemisi de batıklar arasında. Keşfedilen on gemiden yedi tanesi Antik Çağ’a tarihlenirken biri 19. yüzyıl diğer ikisi ise modern döneme ait gemiler. Bu açıdan baktığımızda Bodrum açıklarındaki Yassı Ada akıllara geliyor. Benzer bir durum yani farklı dönemlere ait batıkların olması Yassı Ada’nın önemli bir özelliğidir. Yassı Ada’da geniş bir zaman aralığında gemilerin battığı bir noktadır. Farklı olarak sualtı arkeolojisinin çok önemli kazılarına ev sahipliği yapmış hatta tüm dünyadan önemli isimlerin toplanarak George Bass ve ekibinden eğitim aldığı bir okula dönüşmüştür.

    Kasos Adası’nda bulunan en modern batık ise muhtemelen II. Dünya Savaşı döneminden kalma 25 metre uzunluğunda bir gemi. Bu geniş buluntu topluluğu arasında araştırma ekibinin bildirdiğine göre ağırlıklı olarak amphoralar, seramik kaseler, antik gemi çapaları ve toplar yer alıyor. Antik gemiler, amphoralar, seramik kaseler, çapalar ve savaş topları… Hepsi Akdeniz’in ruhunda yer alan objeler ve objelerle yazılan bir tarihte Akdeniz’in eksik parçaları Homeros’un izinde tamamlanmaya devam ediyor. İlyada Destanı bu suları, bu coğrafyanın insanını, tarihini, reflekslerini, düşünce dünyasını merak eden herkes için bir rehber niteliği taşıyor. Elbette büyük ozanın diğer başyapıtı Odyssea da aynı şekilde. Peki ya diğerleri? 

    KİTAP VE DENİZ 

    Deniz seyri yaparken bu suların ruhuna dokunabileceğimiz, insanına, düşünce dünyasına şahit olabileceğimiz eserler neler? Yacht Türkiye Dergisi bizlere çok kapsamlı bir kitap tanıtım bölümüyle bilmediklerimizi derinlemesine bir okuma ile her ay sunuyor. Bu listede denizin ruhunu taşıyan önemli eserleri öğrenme şansı elde ediyoruz. Tam da denize açıldığımız şu günlerde ben bir liste yapsam kimler olurdu diye düşündüğümde İhsan Oktay Anar’ın Amat’ı, Amin Maalouf’un Yüzüncü Ad eseri, Fernand Braudel’in Akdeniz’i ve Panait İstrait’in Akdeniz’i deniz yolculuğumda ya da denizde gerçekleşen arkeolojik çalışmaya giderken yanımda olurdu. Elbette bu suların ruhu söz konusu ise olmazsa olmazlar var. Bence onlardan biri Kavafis bir diğeri de Balıkçı’dır. Cevat Şakir’in kitapları denizden uzak kaldığımızda dahi deniz kokan satırlarla bizlere gelir. Ama ben sizlere biraz daha az bilinen iki eser önermek istiyorum: Şair Vergilius’un başyapıtı Aeneis’i ve aynı Homeros gibi büyük bir ozan olan Hesiodos’un İşler ve Günler’i.  Homeros’un İlyada ve Odysseia eserleriyle birlikte bu dört eser Akdeniz’de yelken açarken de denizden uzak kaldığımız günlerde de bize bu coğrafyanın ruhunu en güzel şekilde anlatacak eserler… Homeros’un şarap tortusu rengindeki Akdeniz’inden, Romalıların Mare Noustrum’una…☸