Yazar: MURAT ÖKSÜZ

  • Bosphorus Cup’ın yelkenleri 22’inci kez açılıyor

    Bosphorus Cup’ın yelkenleri 22’inci kez açılıyor

    Türkiye’nin en önemli yelken organizasyonlarından Bosphorus Cup, bu yıl

    ‘Celebrate İstanbul’ sloganıyla 21-24 Eylül tarihleri arasında yapılacak. 22’inci kez İstanbul’da düzenlenecek Bosphorus Cup, IRC, ORC, gezi tekneleri ve sportif tekneler olmak üzere toplam 8 kategoride Çırağan Palace Kempinski İstanbul ev sahipliğinde gerçekleştirilecek.  10 farklı ülkeden yelkencilerin katılacağı ve yerli yabancı toplam 1200 yelkencinin yarışması beklenen organizasyonun Boğaz Yarışı etabı bu yıl 23 Eylül Cumartesi günü muhteşem bir atmosferde düzenlenecek.

    Adını İstanbul Boğazı’ndan alan ve her yıl merakla beklenen Bosphorus Cup, 22’inci kez İstanbul’da yapılacak. 21-24 Eylül tarihlerinde ‘Celebrate İstanbul’ sloganıyla IRC, ORC, gezi tekneleri ve sportif tekneler olmak üzere toplam 8 kategoride gerçekleşecek olan 22. Bosphorus Cup, bir kez daha İstanbul’un tüm güzelliklerini dünyaya tanıtacak. Bir dünya markasına dönüşen Bosphorus Cup’ta yelkenliler, hiçbir motor gücü olmadan sadece rüzgar enerjisiyle aynı anda boğazda fora diyecek.

    2002 yılından bu yana düzenlenen organizasyonda bu sene 100 teknede toplam 1200 yelkencinin mücadele etmesi bekleniyor. Tarihi 17. yüzyıla dayanan, İstanbul Boğazı’ndaki tek saray ve otel Çırağan Palace Kempinski İstanbul ev sahipliğinde gerçekleşecek Bosphorus Cup, Boğaz Yarışı’nın ardından 24 Eylül Pazar günü Caddebostan açıklarındaki yarışla sona erecek ve genel klasmanda birinciliğe ulaşan takım kupanın sahibi olacak.

    Ülkemizde yelken yarışçılığının gelişimine katkı sağlayan, birçok insanın bu sporla buluşmasına yol açan Bosphorus Cup’ta 1200 yelkencinin 400’ünü Romanya ve Bulgaristan başta olmak üzere 10 farklı ülkeden gelen yabancı sporcular oluşturuyor.

    En iyi seyir noktaları

    Bu yıl da Caddebostan açıklarındaki antrenman ve şamandıra yarışlarıyla başlayacak olan 22. Bosphorus Cup, 21 Eylül’de antrenman yarışları ile başlayacak. 22 Eylül Cuma günü start alan ilk yarış Kalamış’ta sona erecek. Muhteşem bir atmosferde gerçekleşen Boğaz Yarışı etabı ise 23 Eylül Cumartesi günü düzenlenecek. İstanbul Boğazı’nda etkileyici bir görsellik yaratan ve heyecanla beklenen Boğaz yarışı, Dolmabahçe’den start alarak Anadolu Hisarı şamandırası ve Çırağan şamandırası arasındaki hatta dümen kıracak. Çırağan Sarayı önünde tamamlanacak Boğaz yarışı en iyi Beşiktaş, Ortaköy Meydanı, Akıntıburnu-Arnavutköy, Aşiyan ve Kandilli’den seyredilebilecek. 24 Eylül Pazar günü ise Caddebostan açıklarında düzenlenecek şamandıra yarışlarında Bosphorus Cup şampiyonu belli olacak. Genel klasmanda birinci olan takım, Çırağan Palace Kempinski İstanbul ev sahipliğinde düzenlenecek ödül töreni ile kupanın sahibi olacak.

    Bosphorus Cup’ın kurucusu Orhan Gorbon:

    “İstanbul’un zengin tarihini, eşsiz coğrafyasını ve çok renkli kültürünü denizde kutlayacağız”

    Tüm dünyadan yelkencilerin merakla beklediği yelken organizasyonlarından biri olan Bosphorus Cup’ın kurucusu Orhan Gorbon, “Bugün, Bosphorus Cup, Türkiye’nin dünyaya ihraç ettiği en büyük spor organizasyonlarından biri ve Bosphorus Cup’ı bu yıl farklı bir noktaya taşıyoruz” diyerek şöyle devam ediyor: “2002 yılından bu yana düzenlendiğimiz bu organizasyonla beraber öncelikli amacımız yelken sporunun ne denli önemli olduğunu ve ülke ekonomimize nasıl bir katkı sağladığını gösterirken, İstanbul’un tüm güzelliklerini de dünyaya tanıtmak. ‘Celebrate İstanbul’ mottosuyla, Bosphorus Cup bu yıl İstanbul’un zengin tarihini, eşsiz coğrafyasını ve çok renkli kültürünü denizde kutlayacağımız bir festival haline gelecek.”

    Birçok farklı organizasyonla Bosphorus Cup’a hazırlandıklarını ve yaklaşık 10 farklı etkinlik ile büyük yarışa ısınacaklarını vurgulayan Orhan Gorbon; “İstanbul’a, kültürüne, insanlarına ve Boğaz’a saygı duyarak, yüzyıllardır bu coğrafyada gelişen zengin kültürel mirası, çeşitliliği ve eşsiz Boğaz ekosistemi ile bu kültürü benimseyen İstanbul halkını kutlayarak, Bosphorus Cup’ın 22. edisyonuna ev sahipliği yapacağız. Bosphorus Cup’ın kutlama enerjisi bir hafta boyunca sürecek ve sadece yarışmacılarımızı değil aynı zamanda dünyanın dört bir yanından ortaklarımızı ve seyircilerimizi bir araya getiren bir bayram havası oluşturmayı amaçlıyoruz. Boğaz’ın eşsiz ekosistemini ve yüzyıllar boyunca biriktirdiği kültürel katmanları, kendini İstanbul’a ait hisseden tüm İstanbullularla birlikte kutlayacağız. Türk kentsel tarihçi Doğan Kuban’ın dediği gibi, “İstanbul deniz tarafından yaratılan ve hayat bulan bir şehirdir. Biz de bu yıl, İstanbul’u büyülü kılan eşsiz habitatını kutluyoruz” dedi.

    Rakamlarla Bosphorus Cup

    ·       Bosphorus Cup için yaklaşık 500 kişilik bir ekip 6 ay önceden çalışmaya başlıyor.

    ·       Bosphorus Cup, 21 yılda yerli ve yabancı 25.000 yelkenciyi buluşturdu. Bu rakamın yaklaşık yarısını ise başta Bulgaristan ve Romanya gibi ülkelerden gelen yabancı sporcular oluşturuyor.

    ·       Bosphorus Cup’ı 21 yılda 3 milyonu aşkın İstanbullu izledi. 

    ·       Bosphorus Cup’ın Türkiye ekonomisine sağladığı çok ciddi bir dolaylı etkisi bulunuyor. Yerli ve yabancı 25-30 bin kişinin dahil olduğu Bosphorus Cup ekosisteminin, 21 yılda İstanbul’a kattığı değer yaklaşık 75 milyon dolar. Örneğin, Bulgaristan’dan yarışmaya gelecek ekip, İzmir’den 500 bin Euro’luk tekne siparişi verdi.

    ·       Tamamen el işçiliği olan ve ünlü tasarımcı Can Yalman tarafından tasarlanan kupanın değeri yaklaşık 500 bin TL değerinde.

  • Denizde Cumhuriyet var

    Denizde Cumhuriyet var

    STS Bodrum okul gemisinde düzenlenen “Denizde …var” turlarından beşincisinin teması, Cumhuriyetimizin 100 yıllık macerasını hatırlamak üzerine odaklanmıştı. Kendi sahalarında değerli sunucular, katılanlara genç Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzyılı üzerinde değerli sunumlar yaptı. 

    Deniz (Kılıç)’den “Abi gelmiyor musun?” diye gelen telefona alçıdan yeni çıkmış ayağımla nasıl cevap vereceğimi biraz düşünmek için bir saat izin istedim. Geminin kalkmasına üç saat var. İki gün sonra beni Kelebek’e götürecek bir arkadaşımı ayarlamıştım, bakalım onu erteleyebilir miyim? Denize girmem ayak ve omuzuma iyi gelecek ama gemide nasıl hallederim? Yücel Hoca’nın üstündeki yatağa nasıl tırmanırım? Denize nasıl girip çıkarım? Suallerin cevabını orada vereceğim, bir yerden başlayacağım artık. Beni götürecek olan Murat, “Tamam abi. Sen ne zaman istersen götürürüm Kelebek’e” deyince, çantamı hazırlayıp Deniz’e “Tamam geliyorum” dedim.

    DENİZİN DOSTLUKLARI UZUN VADELİDİR

    Tura eski katılan tanıdıklardan tekrar gelenler var. Zaten bu turlara katılanlar tekrarlıyorlar; teması ne olursa olsun daima eğlenceli oluyor, yeni dostlar ediniyoruz. Her zaman söylerim: Denizin dostlukları tam anlamıyla içinde olmasan, yolcu olsan da kendini açık tutarsan uzun vadeli oluyor. Eskilere sarmaş dolaş, yenilere merhaba derken güvertede tanışmadan sonra seyre hazırız. Bodrum’da gemiye yüklenen kumanya bir yardım kampanyasına yetecek kadar, herkes elbirliğiyle taşıyıp güverte nete olunca kıç halatları alıp açıldık.

    Eski dost Knidos Limanı dünyanın en güzel limanlarından biridir. Keşke milli park olup bir düzene girse (bunu ben söylemekten bıktım, siz de dinlemekten ama dayanamıyorum)… Sunumu takiben katılanlar fenere ve harabelere yürüyüş ve pırıl pırıl deniz. Ben henüz merdivenden çıkmaya hazır değilim. Gelecek durak Hurma Bükü’nde kıyıdan bota çıkma formülünü buldum. Kaptan Mustafa da bir kıyak yapıp düz yatağını Yücel Hoca’nın üstündeki ranzayla değiştirince hayat şahane oldu. Deniz insanları başkadır.

    KNİDOS’TA BİLGİ FIRTINASI

    Knidos’un antik limanında antik şehri arkasına alarak sunumunu yapan rehber Ceylan Şensoy ile başlayan sunumlar, son durak Bodrum’da en genç sunucumuz Kuzey Kılıç’ın otomotiv endüstrimizi anlatmasıyla noktalandı.

    Rehber Ceylan Şensoy’a güzel bir fon yapan Knidos’ta başlayan sunumlar aşağıdaki şekilde birbirini kovalarken bilgi dağarcığımıza da hatırı sayılır bilgiler depo ettik. Sunucuların sunumlarını burada çok kısa tek tek anlatmak saygısızlık olacak, uzun anlatmaya da sayfalar yetmez. Bir listesini koymakla yetineceğim. 

    YELKENDEN AZINLIKLARA GENİŞ KONU YELPAZESİ

    Tayfun Bayazıt, Cumhuriyet tarihimizde bankacılık ve ekonominin seyrini anlatırken, eşi Suzan Bayazıt “Kadın ve sivil toplum” başlıklı bir konuşma yaptı. Turgut Koyu’nda demirlediğimizde gelen Savaş Karakaş’ın takdim ettiği Ali Türkşen Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, Erman Aras da yelken okulları ve o dönemdeki eğitimleri anlattı. Ayrıca Ata Kavame ve kızı Mira’dan yaratıcı endüstrileri, geleceğin mesleklerini ve Cumhuriyet iklimini dinledik. Yücel Köyağasıoğlu’nun sunumu İstanbul’daki azınlıkların nüfus kaybı üzerineydi. Taze Prof. Dr. Alanur Çavlin’den de 100 yılın nüfus hareketlerini öğrendik. Son konuşmacı Kuzey Deniz’di; otomotiv alanında son 100 yılımızda olanları özetledi.

    Knidos’tan sonra, Bozburun Yacht Club’a gitmeden önce güney girişinde yüzme molası vereceğiz. Demir yerine girişte birisi yüzerek bir motorlu tekneyi çekiyor! Allah Allah, öylemi? Evet rüzgâr yok, tekne de ufak sayılır ama bravo, santim santim de olsa çekiyor. Hepimiz denizde çaresiz kalmışızdır, başına gelen bilir. Kuyruğun sıkışınca kafa Einstein gibi çalışır, kollar Herkül gibi olur. 

    STS Bodrum’u demirledikten sonra Mustafa Kaptan bir akü alıp tekneye gitti. Dertleri aküleri boşalmış, motor çalışınca gittiler. Böyle küçük gibi görünen problemler olduğu yere göre (buradaki gibi) küçük problemden, tekneyi kaybetmeye kadar gidebilir. Onlar şanslıydı.

    YILDIZLARIN VE ANTİK KALENİN ALTINDA 

    BİR GECE

    Bozburun Yacht Club’da Edhem Dirvana ve eşi Tanem’i ziyaretin ardından rotamız Bozukkale’ye. Ekibin kalenin duvarlarında gezmesine imrenerek bakarken rahat bir merdiveni olan iskeleden yüzüyorum. Akşam Deniz bütün ekibe yemek veriyor, yıldızların ve antik kalenin altında çok güzel bir gece. 

    Hava raporu önümüzdeki günlerin sert olacağını söylüyor, artık dönüş yolunda havayı kollayacağız. Önümüzdeki durak Datça olacak. Datça’da ayrılacaklar var; İlknur, burada ayrılacak Dr. Sibel’in Bodrum’da bıraktığı arabasını getirip bize katıldı. Ibex’in önceki turlarında da benim yol olduğunu bile bilmediğim yerlere insanları getirip götürdüğünden Şoför Nebahat adını takmıştık ki fazlasıyla hakkediyor. Ne yazık burada denize giremeden sabah karanlığında demir alıyoruz. 

    Knidos’u sabah erken, rüzgâr bindirmeden geçmeye çalışıyoruz. Burnu dönünce yine de serpintiler bu koca teknenin bile güvertesinde bizi buluyor. Denizlerden sığınmak için genoa, trinket, motorla Kos’a yakın geçiyoruz. Serpintilerden biraz kurtulduk ama Kos’un ortak denizimize bıraktıklarının kokusu içindeyiz. Bizim faydasız, saçma, sadece birilerinin haksız para kazanmasına yarayan atık verme kâğıtları bu ortak denizde boklar içinde gitmemize fayda etmiyor.

    Şimdi limanda yer açılmasını beklemek için zaman öldürmemiz gerek. Türkiye’nin tek yelkenli okul gemisi, Bodrumluların imece usulü inşa ettikleri STS Bodrum’un limanda özel bir yeri yok! Artık nerede yer bulursa… Teknede kalanlar, güzel ve bilgilendirici gezinin son gününü yakın bir koyda güzel bir yüzme molasıyla taçlandırıyor. Ama bir sunum daha var. 

    Bu son günde özel sunucumuz Kuzey. Deniz Kılıç’ın oğlu Kuzey Kılıç çok güzel hazırladığı, otomotiv endüstrimizin 100 yıllık serüvenini anlatıyor. O zaman her yakaladığında bana ikide bir sorduğu binlerce sorunun içinde “Tanıl Abi, ilk yerli otomobil hangisi?” sorusunun altında yatanı öğreniyorum. Şimdi de unuttum hangisi olduğunu, yalnız Togg değil. Kendinize sorun bakalım. Bulamazsanız Kuzey’e sorarız.☸

  • KENSHõ Lüksün geleceğini yeniden tanımlama çabası  

    KENSHõ Lüksün geleceğini yeniden tanımlama çabası  

    Yatlarda iç mekân tasarımını ve denize uygun projelerin üretilmesini konu alan bu sayfalarda, dünya çapında prestijli olarak kabul gören uluslararası bir yarışmanın iç alanlar özelinde verdiği ödüle layık görülen projeyi sizlerle paylaşmak, güncel bakışı ele almak istedim. 

    Özellikle yarışmaların ardından trendlerin de etkilendiğini düşünürsek, sonuçların açıklanmasının ardından tartışmaları ve yorumları da almak açısından bu ay ödül alan bir projeye yer verilmesi yararlı olur kanısındayım. Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olduğu gerçeğinin, süperyat ve megayat üretiminde dünyada üst sıralarda olduğu başarısının yadırganmayacak derecede öneminin yanı sıra tasarımda, özellikle iç mekân tasarımındaki yerinin de sorgulanmasına yol açmak da biraz hedeflerimin arasında. Bu anlamda “Tasarım bir lüks müdür?”, “Yat iç mekânlarında yeni deneyimler şımarıklık mıdır?”, “Orijinalliği yakalamak ya da farklı olmak adına yaratmak denizin karakterini dikkate almadan tasarımcının kimliğini dışa vuran iç mekânlar başarılı sayılabilir mi?” sorularını yanıtlayabilmek niyetindeyim. 

    Kazanan projenin hikâyesini okuyunca, “ben demiştim” demenin yalnızlığından, anlaşılıp üretime giden yola geçme noktasında sonuca varmaya ne kadar zaman var sorusunu da kendime sakladım. Ama demiştim. Kültürel ögelerin ön plana çıkması gerekliliğini, özel üretim bir yatın iç mekânını seri üretim kıvamında, kullanıcıların o alanın içinde bulunmalarının bir ayrıcalık olarak hissetmedikleri iç mekânlardan artık uzaklaşılması gerektiğini, maksimum kişiselleştirme, kültürel etnik ögelerin yükselişi, dereceli bir kapalılık hissi ve bunu destekleyen sıcak atmosfer, vb. şeklinde de yazmıştım. Çünkü amaç, tasarımda katma değer kazanabileceğimiz geniş bir alandan kendi geleceğimize pay çıkarmaktı. 

    HEM YILIN MOTORYATI HEM YILIN EN İYİ İÇ TASARIM ÖDÜLÜ

    KENSHÕ

    Şimdi bizlerin de talip olduğu bir ödüle layık görülen bu yata yakından bakalım. Adı Kenshõ. World Superyacht Wards’ta hem Yılın Motoryatı hem de 1500 GT ve Üstü kategorisinin En iyi Motoryatı seçildi. Ayrıca Boat International Design & Innovation Awards 2023’te 500 GT ve Üstü Motoryatlar kategorisinde En iyi İç Tasarım ödülüne de layık bulundu. Italian Sea Group bünyesindeki Admiral Yachts imzalı megayatın iç mekân tasarımcılarından söz ederek başlayalım. 

    Jouin – Manku kurumsal adı. Sanjit Manku (Kenya) ve Patrick Jouin (Fransa)’in kurucuları olduğu lüks iç mekân projeleri üreten ofis, birçok tasarımcıdan oluşan bir ekip. İlk süperyatı tasarlamaya başlamadan önce, özellikle yat tasarımı endüstrisinde “yeni” olan tasarımcıları aradıklarını, çünkü her yönüyle yatlar hakkındaki geleneksel düşünceden ayrılmasını sağlamak istediklerini belirtmişler. Acemilik istenmeyen bir özellik olarak değil, orijinalliğin anahtarı olarak görülmüş. Buraya dikkat çeker, bu konuda kendini deneyimsiz gören öğrenci arkadaşlara da bu iyi haberi vermek isterim. 

    EZBERLERDEN “BİLİNÇLİ” SIYRILABİLENLER KAZANACAK

    Firmanın kurucuları, farklı kültürlerden ilham alan ve en son teknolojiyi geleneksel el sanatlarıyla birleştiren bir ortak paydada buluşturuyorlar. Nitekim bu projede de detayları, üretim yetenekleri ve geleneksel el sanatlarını yat iç mekânlarında da yansıtıldığını görüyoruz. Endüstriyel tasarımcı Patrick’in tasarım çalışmaları, Sanjit’nin mimari geçmişiyle birleşince, disiplinler arası uyumlu çalışmanın da iyi bir örneğine 75 metrelik megayat Kenshõ’nun tasarım sürecinde tanık oluyoruz. Üretici tersane, mühendis ve mimarlar ekibine müşterinin de vizyonu eklenince, işlevselliği ve lüksü bir arada sunan bir projenin başarıya gitmesi şaşırtıcı değil aslında. 

    Gelelim ödüllü Kenshõ’nun hikâyesine. Hikâyenin ilk cümlesi “Denizde yaşam kalitesi” bir yerden tanıdık geliyor mu? Kaliteli iç mekân tasarımının aydınlanmış bir zihin, yeni keşifler ve deneyimler için arama yapmaya teşvik edebileceğini öngörmüşler. Demek ki mekân psikolojisi bilgileri var.  Yazılarımı takip edenlerin sıkça aşina olduğu bu deyişin ardını nasıl doldurdukları ile devam edelim. 

    MÜTEVAZI İHTİŞAM

    Kenshõ’da sahibinin kişiliği ile zevkini yeniden tanımlama arayışının hikâyesi, tüm duyusal ihtişamıyla denizlerde gezinmenin ruhu ve heyecanını kullanıcıya yaşatmak amacıyla yaratılan iç mekânlardan bahsedebiliriz. Yatın sahibi, reklam ve pazarlama firması olan Stroeer SE’nin en büyük tek hissedarı ve şirketin eş CEO’su Alman asıllı Udo Mueller’den gelen Asya etkilerini hissetme isteği iç mekânlarda yönlendirici olmuş. Japon kültüründen gelen mütevazılık anlayışı ile ihtişamlı bir megayatı samimiyet noktasında bütünleştirmeye çalışmalarının da bu etkiden kaynaklandığını düşünüyorum. Nitekim kullanıcı istek ve gereksinmelerini, duyusal tasarım ve kişiselleştirme ile vurgulandığını görüyoruz. Ana salonun kıç yönünde ufuktaki görüş hatları dört yönde de genişletilmiş. Fakat baş tarafa döndüğümüzde daha sınırlı ve çerçevelendirilmiş bir iç mekân bizleri bekliyor. Daha serbest bir plan ve yuvarlatılmış köşeler esneklik, farklı ruh hallerine uyum sağlamak ve geniş bir duygu paleti uyandırmak için kullanılmış. Tasarımcılar her çizgisinde duygulardan bahsediyorlar. Demek ki duyguların mekânlaştığı ölçüde tasarım başarılı bulunmuş diyebiliriz. Ufuk çizgisini görmek uzak deniz yolculuklarında da deniz tutmasını engelleyici bir etken olarak da görülebilir. İç mekân tasarımının sadece mobilya yerleştirmek, planlamanın da bir hacmin içine sığabilmekten öteye gittiğini görüyoruz. Materyalizmin yükselişteymiş gibi düşünüldüğü bir sektörde, duyguların ön plana çıkarıldığı bir projenin ödül alması ve sonraki trendleri de belirlemesi anlamında umut verici. Ayrıca tasarım grubunun yıllarca karasal mimari yapıların iç mekânlarına dayanan deneyimlerine rağmen, yat tasarımında yeterli olmadıklarını düşünerek bu konuda ekiplerini takviye etmeleri de. Demek ki bilmemek de ayıp değilmiş. 

    TARİH, GELENEK, DEĞERLER, MİTLER VE HİKÂYE

    Yat iç mekânlarında lüksün geleceğini yeniden tanımlayan, müşterileri ve ortak yaratıcıları ile her şeyin mümkün olduğu bilgisini paylaşan tasarımcılar, Kenshõ’nun benzersiz konfigürasyonunu, yat yaşamına duyusal deneyimi içeride ve dışarıda optimize katarak bunu gerçekleştirmişler. Yatçılığın yerleşik standartları yeni formlar kazanmış mıdır bilemem ama yarışma jürisinin aynı fikirde olduğu aşikâr. Ve yine her yazımda bahsettiğim gibi yatın dış ve iç arasındaki bütünlüğü, “anlatı tutarlı” sıfatıyla ifade ettiğinin de altını çizmek lazım. Sonuç: Tarih, gelenek, değerler, mitler ve hikâyeden doğan yeni bir yat. Bulunduğumuz coğrafyada adı geçen değerlerde potansiyelimizin fazlasıyla olduğunu düşünüyorum. Hikâyenin ne kadar ön plana çıktığını göstermek adına, yat ile ilgili bir ifadeyi aynen aktarmak isterim. Bu anlatı aynı zamanda yarışma jürisinin tüm üyelerine gönderilmiş. 

    “Kenshõ akar. Optimum bir deniz yolculuğu deneyimi sağlayan ilham verici bir vizyonun vücut bulmuş halidir. Tutarlı ve dikkate değer Kenshõ’nun kimliği, yatçılığı farklı bir şekilde deneyimlemeye davet ediyor. Kenshõ, nereden geldiğimizin ve aynı zamanda nereye gittiğimizin de bir kabulüdür.”

    STATÜKONUN SINIRLARI YENİDEN ÇİZİLDİ

    Kitabı yazılası bir yat, şiirler okunası bir iç mekân, sahibinin masalını gerçekleştirecek bir mekâna dönüşür. Bu mekân eşsiz olacaktır. Tekrar ediyorum; duyuları göz ardı ederek, salt teknik çözümlerden üretilmiş bir mekân makineden fazla uzaklaşamayacaktır. Peki, hiç mi eleştirimiz yok? Var elbette. Yat iç mekânlarında ödüle layık görülse de gereğinden fazla cam, kristal ve kırılgan malzemenin iç mekânlarda bu yoğunlukta kullanılmasına da değinmeden geçmemek lazım. Dünya sahnesinde başarılı bulunmuş bir örneğin, fark yarattığı düşünülen güçlü yönlerini vurgulamak amacında olsak da bazı riskli durumları da paylaşmak gerekir. Ne olursa olsun, denizin üzerinde yüzer bir mekânın tasarım konseptini gerçekleştirirken güvenlik ön planda olmalıdır. Yatların giderek artan önemlerini ele aldığım bir önceki yazımın üzerine, Kenshõ’nun sahibinin önde gelen bir Alman medya kuruluşunun CEO’su olması ve şirketin reklamcılık müşterilerine tüm pazarlama ve satış değer zinciri boyunca bireyselleştirilmiş ve tamamen entegre, uçtan uca çözümler sunması arasındaki bağlantıyı da görebiliyoruz sanırım. 

    Tüm bu tasarım konseptini tanımlayan yatın ismi, Kenshõ, zen geleneğinden bir Japonca terimdir. Kamaralarda Uzakdoğu’dan alınan motifler dikkat çeker. “Kişinin gerçek doğasını görmesi”, yani zihnin doğası anlamına geliyor. Yatların isimlerinin de özenle seçilmesi ve bütünsel tasarımla aynı dili konuşması gerektiğini her zaman savunmuşumdur. Kenshõ de bir isimden daha fazlası; mekânın yeniden düzenlenmesinden malzeme seçimine ve bunların nasıl oluştuğuna kadar her şeyi bildiren bir felsefe. Biz buna ana konsept diyoruz. Kenshõ, mevcut statükonun sınırlarını yeniden tasarlıyor. Yatın iç mekân konseptinde de sıkça bahsedildiği gibi, bir başlangıç içgörüsü veya uyanışıdır. Bu uyanışın yat iç mekân tasarımında örnek bir yer teşkil etmesi dileklerimle. Hikâyesi olmayan her şey sıradan olmaya mahkûmdur.☸

  • Titanik’e ulaşma arzusunun bedeli. Titan’ın son yolculuğu

    Titanik’e ulaşma arzusunun bedeli. Titan’ın son yolculuğu

    Tüm zamanların en meşhur gemi enkazı olan Titanik’i görmek için yola çıkan Titan isimli derin deniz aracı okyanusun karanlık sularında, 4000 metre derinlikte parçalanmış şekilde bulundu.

    Hollywood’un da etkisiyle dünyanın en meşhur gemisi olan Titanik, yaşadığı büyük facianın üzerinden 111 yıl geçmesine rağmen insanları kendisine çekmeye devam ediyor. Haziran ayında gerçekleşen deniz kazasında yaklaşık 3800 metre derinde yatan Titanik’i görmek için 250 bin dolar veren dört kişi ve bir kaptan, hayatını kaybetti. Titan isimli derin deniz aracının dalıştan 1 saat 45 dakika sonra yüzeyle iletişimi kesildiği haberinin ardından araçtaki yolcular için 96 saatlik oksijen bulunduğu açıklanmıştı. Fakat 22 Haziran gecesi geç saatlerde aracın Titanik’in 500 metre yakınında yaklaşık 4 km derinde parçalanmış olarak bulunduğu bildirildi.

    İlk haberlerin ardından en çok sorulan soru, bu derinliğe küçük bir araçla inmenin ne derece doğru olduğu yönündeydi. Söz konusu araç 7 metreden daha küçüktü. Fakat bu çok doğru bir soru değil. Gelişmiş mühendislik çalışmaları derin deniz dalışlarını yarım asırdan fazla zamandır mümkün kılıyor. İnsanlı deniz taşıtları 1960 yılında okyanusun 10 km altına inmeyi başardı. O halde temelde iki sorumuz olmalı. Bunlardan ilki: Titan’daki mühendislik sorunu neydi? 1960’lardan bu yana okyanusun 10 km altına inilebilirken 4 km derinde bu kazanın yaşanmasının nedeni ne? Diğer sorumuz ise şu: Denizin yaklaşık dört km altında yatan gemiyi insanlar için bu derece çekici kılan nedir? İnsanlar neden gemi enkazını görmek için bu kadar para, zaman ve enerji harcıyor? 

    Eğer bir bilim insanı değilseniz ve bu alandan alacak verileriniz yoksa başka bir motivasyona ihtiyaç olduğu açık. Hollywood etkisini göz ardı edemeyiz. O derinlikte geminin meşhur pruvası önünde küçük bir deniz aracı içinde evlenmek isteyen çiftlerin olduğu basına yansımıştı. Bu, şüphesiz 1997 yılında gösterime giren Titanik filmindeki meşhur sahneden kaynaklanıyor. Evet, insanlık yakın gelecekte yaşanacak uzay maceralarına, uzay turizmini konuşa dursun, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’tan bu yana denizlerin altı insanlık için merak konusu oldu ve olmaya da devam edecek gibi.

    DERİNLERDE BEKLEYEN TEHLİKE   

    Peki ama Titanik turistleri (?) Atlas Okyanusu’nun 4 kilometre altında neyle karşı karşıyalar? Öncelikle iyi bir planınız ve taşıtınız yoksa, ki bu olayda olmadığı görüldü, ciddi bir riskle karşı karşıyasınız. Her ne kadar ileri teknoloji kullanıldığı belirtilse de o derinlikteki bir taşıtın maruz kaldığı basınç oranı deniz seviyesindekinin 380 katı. Biraz daha detaylara inersek, bu derinlikteki araçta 1 inç kareye 3 ton basınç düşmekte. Birçok askeri denizaltı için maksimum derinliğin 600 metre civarında olduğu düşünüldüğünde buradaki derinlik sanıyorum daha anlaşılır hale gelecektir. 

    İlk açıklamalara göre araç içe doğru patlayarak parçalandı. Bu biraz karışık gibi görünse de taşıtın basınca dayanamayarak bir saniyeden kısa sürede ezildiği düşünülüyor. Literatüre içe doğru patlama olarak geçmiş bu terimi çökme olarak adlandırmak da mümkün. Bu durumun temel nedeni de yüksek basınç ve bu basınca uygun olmayan materyal kullanımı. Ayrıca tasarımda da hataların olması muhtemel. ABD Donanması da pazar günü, araçla irtibatın kesildiği sıralarda, bölgeden patlamaya dair akustik veriler aldığını açıkladı. Bu bilgi kazanın oluş şekline dair bilgiler veriyor.

    Yeniden sorumuza dönersek… Okyanusun 4 kilometre altında sizi karanlıktan başka bir şey karşılamıyor. Bu dalışı gözünüzde canlandırmak için çok büyük ve karanlık bir hangar içinde olduğunuzu ve elinizde bir el feneriyle küçük bir kutuyu aradığınızı düşünün. O karanlıkta her an bir yere çarpabilirsiniz ki bu durum Titanik’in olduğu noktada da sık sık yaşanıyor. Birçok küçük taşıtın Titanik’e çarptığını hatta sıkıştığını biliyoruz. Bunlara aşağıya indirilen uzaktan kumandalı sualtı araçlarını (ROV) ve otonom sualtı araçlarını da (AUV) eklersek Titanik 111 yıl önceki kazadan sonra da birçok kez yaralandı. Evet oldukça gelişmiş sensörler, yüksek frekansla çalışan ekipmanlar ve sonarlar devrede olsa bile Titan ile bu yolculuğu yapan kişilerin anlattıkları oldukça dikkat çekici. Titan ile Titanik’e inen bir kişi söz konusu derinliğe inildikten sonra enkazı bulmanın yaklaşık bir buçuk saat aldığını söylüyor. Bu noktada söz konusu derinliğe inmenin yaklaşık olarak iki buçuk saat sürdüğünü unutmamak gerekiyor.

    TİTAN YETERLİ MİYDİ?

    Peki Titan gerekli yeterliliğe sahip bir araç mı? Karbon fiber ve titanyumdan yapılan 11 ton ağırlığındaki kapsül ile daha önce elliden fazla deneme dalışı yapılsa da 3800-4000 metredeki bir görev için yeterli miydi? Bu tür derinliklerde görev yapacak araçlarda karbon fiber kullanımı üzerine birçok bilim insanı ve mühendisin şüpheleri devam ediyor. Söz konusu malzeme daha ince olması nedeniyle alan kazandırsa da dayanıklılık konusunda daha zayıf. 

    Daha da önemlisi, Titan’ın mevcut özellikleriyle resmi bir kurumdan yeterlilik almadığı biliniyor. Hikâyeyi daha da trajik hale getiren de bu. İki deniz taşıtının kaderi…  Titanik’in batmasının ardından gemi inşası için yeni kural ve standartları getirilmişti. Nasıl ki Titanik faciasından birtakım dersler çıkarıldı ve sonrasında gemilere uygulandıysa; Titan faciasının da derin deniz taşıtları için benzer bir standardizasyona neden olacağı düşünülüyor. 

    Peki Titan’ın boyutları sorunlu muydu? Net şekilde hayır. Titanik’ten çok daha derine, örneğin Pasifik Okyanusu’ndaki Mariana Çukuru’nda yaklaşık 11 kilometre (10.925 metre) derine inen ve burada dört saat geçiren Amerikalı Victor Vescovo’nun kullandığı denizaltı aracı DSV Limiting Factor sadece 4,6 metre uzunluğunda, 1,9 metre genişliğinde ve 3,7 metre yükseklikte, yani Titan’dan daha ufak boyutlarda. Fakat Titan’dan farkı, aracın bu dalış için uluslararası bir akredite kayıt ve sınıflandırma kurumundan onay almış olması. Bu da Titan’da onay alınmamasının aslında ne kadar büyük bir hata olduğunu gösteriyor. Ayrıca bu derinliğe yani yaklaşık 10-11 km derinliğe dalan araçları oluşturan materyallere bakıldığında karbon fiber yerine çelik, titanyum, seramik kullanıldığı görüyoruz.

    TİTANİK’E DÖNÜŞ

    Battığı günün ardından 1985 yılına dek Titanik’i bulmak deniz kâşifleri için bir hayal oldu. Bunu başaran ise ABD Donanması’na ait kaybolmuş iki nükleer denizaltıyı (USS Scorpion ve USS Thresher) bulduktan sonra elindeki yüksek teknoloji vasıtasıyla Titanik’in arayan ve bulan Robert Ballard oldu. Ne kadar farkındaydı bilinmez ama aslında Pandora’nın kutusunu açan kişi olmuştu. Ardından sayısız hazine avcısı ya da mezar soyguncusu ileri teknolojiyi kullanarak gemiden objeler çıkardı. Bu eşyaların bir kısmı açık arttırmalarda satıldı. Bunun ahlaki yönü bence tartışmaya kapalı olsa da herkesin aynı fikirde olmadığı zaman içinde görüldü. Keşfin ardından sayısız kişi Titanik’e daldı. 1997 yılında vizyona giren Titanik filminin yönetmeni James Cameron da gemiye dalanlar arasında. Hatta Cameron, Titanik’e otuzdan fazla dalış yaptı. Titanik’i gören kişilerden bir de ünlü arkeolog ve sualtı arkeolojisinin öncüsü, 2021 yılında yitirdiğimiz George F. Bass…

    ARKEOLOĞUN DERİN DALIŞI

    2015 yılında bir dizi söyleşi gerçekleştirdiğim George Bass’a Titanik deneyimini sorma şansım olmuştu. Kendisi efsanevi gemiyi suyun altında görme şansı elde eden bilim insanlarından biriydi. Onu bu çalışmaya davet eden kişi Anadolu kıyılarındaki çalışmalarına da hâkim olduğu için “Seni Türkiye’den koparmak zor olsa da bize katılmanı isterim” diyordu. Bu derin dalış için iki Rus MİR denizaltısı seçilmişti. Her biri 20 milyon dolara mal olan bu denizaltıları J. Cameron da Titanik dalışlarında kullanmıştı. Bass’ın davet aldığı araştırmada kullanılan Rus Araştırma Gemisi Keldysh’te bu denizaltılardan iki tane vardı. Kendisiyle sohbetimizden konumuzla ilgili kısmı şöyle aktarayım:

    Okyanusun 4 kilometre altına inmek oldukça özel bir deneyim olmalı. Ama riskleri düşündüğünüzde korktunuz mu? 

    George Bass: Dürüst olmak gerekirse kesinlikle çok korkmuştum. O zamana kadar bulunduğum en derin nokta yaklaşık 300 feet (90 m) kadardı. Oysa Titanik 12 bin 500 feet derindeydi. Ve biliyor musun? Asıl problem derinlik değildi. Aklımı asıl meşgul eden bu denizaltılarla dalan kişiler dalış sırasında yangına dayanıklı kıyafetler giyiyordu. Bir süre yangın anında bu kıyafetler beni nasıl koruyacak sorusuna cevap aradım. Kafamda cevap bulamadığım birçok soru işareti oluştu. Korktuğumu belli etmeden bir bahane bulmalıydım ama eşim Ann ve dostlarım beni ikna ettiler. Ben de Türkiye’deki kazıyı Bakanlığın izniyle meslektaşlarıma bırakarak Newfoundland’a gittim.

    (Titanik’in bulunduğu nokta sadece derinliği açısından değil; sualtı şartları, zemin yapısı ve karanlık gibi birçok sorunsalı beraberinde getiriyor. Bu nedenle Rus araştırma gemisi önce Titanik’in çevresine alıcı-vericiler bırakarak onu bir sanal bir kutu içine alır. Amaç MİR’leri doğru bir çerçeve içinde seyretmelerini sağlamaktır. Bass, 29 Hairan 2003 yılında MİR 2 ile Titanik’e dalış yapar. Dibe ulaşmak yaklaşık iki buçuk saat sürecektir.) 

    Titanik’e ulaştığınızda neler yaşadınız? 

    G.B.: Yani 3800 metreye vardığımız da mı? Gerçekten karanlıktı. O derinliğe indiğimizde ilk olarak çok güçlü ışıklar açıldı. Bu ışıklar sayesinde çevremizi görebildik. Beni ilk şok eden ise Titanik’in kıç tarafı oldu. Biz herkesin aşina olduğu pruva tarafından inmedik. Kıç tarafı ilk gördüğümde onu tanımlayamadım. O kadar hırpalanmış ve büyük bir dirence maruz kalmıştı ki tanımlamak imkânsızdı. 

    Peki daha sonra neler yaşandı? 

    G.B.: Yavaş yavaş objeler görmeye başladık. Şarap şişeleri ve kamaraların bazı kısımları görüldü. Pencereler sanki seyir devam ediyor gibi açıktı.

    Orada sizi en çok etkileyen şey ne oldu?

    G.B.: Bir ayakkabı. Deniz dibinde, 3783 metrede tek başına duran bir kadın ayakkabısı görünce sanıyorum bu enkazla duygusal bağım artı. Okuduğum tüm o kitaplardan elde ettiklerimle o gece yarısı yaşananlar gözümde canlandı.

    Bu uzun yolculuk hakkında bugün ne düşünüyorsunuz? 

    G.B.: Dip süremiz altı saatti ama tüm yolculuk yaklaşık 11 saat kadar sürdü. Ufkumu açan bir deneyim olmuştu. Yeni şeyler öğrenmiştim. Evet, bu arkeoloji değildi. Ama 2,5 mil denizin altına inip orada devasa bir gemiyi görmek çok heyecan vericiydi.

    ETİK

    George Bass ve diğer bilim dallarından çeşitli araştırmacılar batığa dalışlar yaptı. Bugün birçok veri artık elimizde. Peki turistlerin bu alana dalması ne kadar doğru? Keşfedildiği andan itibaren birçok objenin çıkarıldığı, insanların daldığı bu enkaz kazanın 100. yıldönümü olan 2012 yılında UNESCO’nun Sualtı Kültürel Mirasını Koruma Sözleşmesi kapsamına girdi. Bu sözleşme 100 yıldan fazla süre önce batmış olan gemileri kapsıyor. Fakat UNESCO etik değerlere aykırı yapılan dalışları engellemekte yetersiz kalıyor. 

    Titanik’in bir Hollywood seti olmadığını, aslında 1523 kişinin mezarı olduğu düşünüldüğünde konu ahlaki açıdan daha iyi anlaşılabilir. Bugün derinliğin yarattığı etkiler nedeniyle iskeletlere ulaşılamasa da batıktan çıkarılan her obje oradaki bir insana ait. Etik değerlerin dışında son kazaya teknik açıdan baktığımızda ise 111 yıl önceki kaza nasıl önlenebilirdiyse, aynı durum Titan için de geçerli. Aslında önlenebilir bir kazanın önüne geçilmedi. 111 yıl arayla aynı noktada iki facia yaşandı. Titan hiçbir sertifikasyona tabi tutulmadı. Bu da onun engellenebilir kazasına neden oldu. Titan ve Titanik, tarihe adlarını yazık ki ortak kaderleriyle yazdırdılar.☸