Türkiye’nin yüzde 100 yerli sermayeli araç kiralama şirketi Rent Go, Türk Kanser Derneği’nin Gölge Oyunu Projesi’ne ulaşım sponsoru oldu. Türk Kanser Derneği tarafından tatil beldelerinde yürütülecek cilt kanserine karşı bilinçlendirme çalışmalarında Rent Go aracı kullanılacak. Yaz turizminin yoğun olduğu bölgelerde yapılacak cilt kanseri farkındalık çalışmaları, 18-19-20 Ağustos’ta Çeşme Ilıca Plajı’nda, 22-23 Ağustos’ta Bodrum Bitez Plajı’nda, 24 Ağustos’ta Bodrum Ortakent La Bohemme Beach’te, 26-27 Ağustos tarihlerinde ise Antalya Konyaaltı Plajı’nda gerçekleştirilecek.
Rent Go Genel Müdürü Köksal Öztürk, Türk Kanser Derneği’nin önceki yıllarda hayata geçirdiği Mucize Evi ve Mucize Yarınlar projelerine de destek olduklarını hatırlatarak, “Türkiye’nin en genç araç filosuna sahip şirketi olarak sağlık alanında toplumsal farkındalık çalışmalarının içinde yer almaya çalışıyoruz. Bu yıl Türk Kanser Derneği’nin oldukça sinsi bir hastalık olan cilt kanseri konusunda vatandaşlarımızı bilinçlendirmek üzere tatil beldelerinde gerçekleştireceği Gölge Oyunu projesine katkıda bulunmaktan da mutluluk duyuyoruz.” dedi.
Gölge Oyunu Projesi Hakkında Türk Kanser Derneği’nin hayata geçirdiği proje, cilt kanseri konusunda toplumu bilgilendirmeyi amaçlıyor. Türkiye’nin gözde sahillerini ziyaret ederek tatilcilerde farkındalık yaratmayı hedefleyen projede, güneşin zararlı etkilerinden korunmanın yolları gösterilecek ve ihtiyaç sahiplerine güneş kremi dağıtılacak.
Rent Go Hakkında Rent Go, 100 yılı aşan köklü geçmişi ile Türkiye’nin en güvenilir ve önde gelen şirketlerinden biri olan Tunalar Şirketler Topluluğu’nun yüzde yüz yerli sermayeli araç kiralama markasıdır. Rent Go, Tunalar topluluğun 30 yıldan fazla kurumsal otomotiv sektörü deneyimini, yenilikçi vizyonu ve uzman kadrosu ile birleştirerek, kısa sürede araç kiralama sektörünün lider oyuncularından biri haline gelmiştir.
Rent Go, yüzlerce kişilik uzman kadrosu, Türkiye’nin dört bir yanında, kendi yönettiği 60’ın üzerinde kurumsal ofis ile hizmet vererek, daima müşterisinin yanındadır. Rent Go’ da en büyük mutluluk; müşterilerinin memnuniyetidir. Bu amaçla daima çözüm odaklı anlayışla, koşulsuz müşteri memnuniyeti için çalışmaktadır. Rent Go, tamamı sıfıra yakın, genç ve geniş araç filosu ile her zevke, her bütçeye uygun seçenekler sunar.
Rent Go, günlük kiralama hizmetinin yanı sıra Rent Go Filo yapılanması ile kurumsal şirketlere uzun dönem filo kiralama hizmeti de vermektedir.
İyonya’nın yani Batı Anadolu toprakları ile Boğaz önü adaları, Doğu Ege Adaları ve Rodos dışındaki Menteşe Adaları bölgesinin asla Yunan olmadığını, bu algının 19. yüzyıl sonrası kendisine kimlik arayan batı dünyasının akademi dünyası ve müesses kültüründen beslenen propaganda ile yanlış bir olguya dönüştüğü her geçen gün ortaya çıkan yeni bulgular ile ispat ediliyor.
13 Ocak 2019 tarihli Yunan Kathimerini gazetesinde Yorgos Prevelakis, “Sembolik Silah Olarak Mavi Vatan” başlıklı makalesinde şöyle diyordu: “Türkiye’nin ‘Mavi Vatan’dan ısrarla söz etmesi, Doğu Akdeniz enerji kaynakları sürtüşmesinde yeni bir stratejik oyun olarak yorumlanmamalı. Eski Türk-Yunan jeopolitik uzlaşmalarına karşı çıkan semboller, savaşının başlangıcı sayılmalıdır.” Yazar, Türkiye’nin doğuştan hakkı olan deniz alanlarındaki çıkarlarını koruma refleksini Mavi Vatan üzerinden kullanmasını büyük bir jeopolitik kırılma ve sapma olarak görüyordu. Bunu da makalesinde “Yunan argümanları güçlü. Türk ulusunun, yeni, sembolik bir deniz mirası yok. Önemli İslam coğrafyacısı Xavier de Planhol, Müslüman dininin kanunları nedeniyle denizcilikle uyumlu olmadığını gösterdi… Günümüzde deniz hakkındaki tehdit ön plana geliyor… Atina bunu yapacak durumda değilse, Helenizm’in başka etkenleri, özellikle de deniz alanını ve sembolik değerini bilenler tarafından harekete geçirilmeli…” cümleleriyle ifade etmişti.
Yorgos Prevelakis, Türk ulusunu tamamıyla iktidardaki İslamcı partinin ideolojisine indirgeyerek genelleme yapıyor ve denizin Hristiyanlara ait olduğun iddia edecek kadar Orta Çağ aklına müracaat ediyordu. Aynı günlerde bir başka Yunan köşe yazarı da şöyle yazıyordu: “Türklere Lozan ile İyonya’yı bıraktık. Onlar da bize Ege’yi bıraktı. Türkler şimdi Mavi Vatan ile Ege’yi de istiyor.” (Yazar notu: İyonya’yı yani Batı Anadolu’yu Helen -Yunan- toprağı olarak görüyor.)
İyonya’nın yani Batı Anadolu toprakları ile Boğaz önü adaları, Doğu Ege Adaları ve Rodos dışındaki Menteşe Adaları bölgesinin asla Yunan olmadığını, bu algının 19. yüzyıl sonrası kendisine kimlik arayan batı dünyasının akademi dünyası ve müesses kültüründen beslenen propaganda ile yanlış bir olguya dönüştüğü her geçen gün ortaya çıkan yeni bulgular ile ispat ediliyor. Bu alanda yurt içinde ve Almanya’da yıllardır sürdürdüğü çok boyutlu ve derinlikli çalışmalar sonucu yazdığı Almanca makalelerinin çevirilerini içeren “Uygarlık Anadolu’dan Doğdu” (Akdeniz Ülkeleri Akademisi Vakfı Yayınları, 2023, 4. Baskı) isimli önemli eserin yazarı Arkeolog Prof. Dr. Fahri Işık ile yazar (merhum) Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) başta olmak üzere, gerçeği arayan birçok Türk arkeolog ve araştırmacı yazarı takdirle anmamız ve öğrenmemiz gerekir.
Batı demokrasisi ve felsefesinin temeli olduğuna inandırılan Helenizm, merkezi Avrupa’dan Yunanistan’a gelen Aryanlar tarafından kurulmadı. Aksine, İngiliz tarihçi yazar Martin Bernal’ın “Kara Atina” isimli eserinde anlattığı gibi buraya gelenler Mısır, Mezopotamya, Anadolu ve Fenike’den gelen yerleşimcilerdi. 18. yüzyıldan sonra sanayi devrimi ve kapitalizm ile çok güçlenen ve emperyalist aşamaya geçen batılı devletler kendilerine bir kimlik yaratmak için başlangıç noktası olarak Helenleri seçtiler ve onları Avrupalı yaparak Mısır ve Fenike ile ilişkilerini kopardılar. Böylece batı, kendilerine Aydınlanma ve Rönesans Avrupa’sına; oradan Orta Çağ döneminin karanlığına ve nihayetinde klasik Roma ve Yunanistan’ın ihtişamına uzanan eşsiz ve yüksek, sözde bir kültürel geleneği yarattı. Bu zorlamayla yaratılmış bir kimlik ve kültür mirası idi. Bu sahte medeniyet kimliğini yaratmak, bu kimliği sömürgeleştirme ve köleleştirme aşamasında üstün insan topluluğu modelini yaratarak ahlaki gerekçe sağlamak ve batı hâkimiyeti için tarihsel bir dayanak sağlayan yüksek ve ayrıcalıklı bir soy yaratmak içindi. Uygar batılı, geri kalmış vahşileri ve kendine benzemeyenleri sömürebilir, köleleştirebilir ve hatta öldürebilirdi. Bu akla göre emperyalizm, kölelik ve zulmü kolayca meşrulaştırmış oldu.
İngiliz hukukçu ve filozof Francis Bacon’a göre, insanlık tarihinde sadece üç ilim ve medeniyet dönemi vardır: “Biri Yunanlar, ikincisi Romalılar ve sonuncusu batılı milletler, yani Avrupa.” Prof. Işık şöyle ifade ediyor: “Batılıların bizde Cumhuriyet Dönemi başlangıcından bugüne yaklaşık 100 yıl akademi dünyasına dayattıkları ve alıştırdıkları, biz ne dersek odur, ilk biz buluruz, Anadolu-Yunan tarihini biz yazarız iddiasıdır.” Avrupalı tarihçiler ve arkeologlar Anadolu’daki İyon gerçeğini yüzyıllardır Helenlere yani Atika/Atina’ya bağlıyorlardı. Peki bu iddialar ne derece gerçekçi ve geçerli?
MISIR’DA BULUNAN YAZITIN ORTAYA KOYDUKLARI
Prof. Dr. Fahri Işık, MÖ 1200 ile 500 yılları arasında şekillenen ve Ege Denizi’nin doğu yakasında temelleri atılan uygarlığın bugün esas kabul edilen pek çok evrensel değerinin Anadolu’da yaratıldığını son 50 yılda yaptığı çok değerli çalışmalar sonucu arkeolojik kanıtlar ile ispat ediyor. Işık, eserinde “Devrimlerin atası sayılan Neolitik (Cilalı Taş) devrinin temelleri de bu topraklarda atıldı ve buradan yayıldığına göre Erken Demir Çağı’nın da bu topraklarda başlaması şaşırtıcı olmamalıdır” diyor.
Günümüzde maalesef yoğun batı propagandası ve akademi dünyasındaki müesses kültüre biat ile yükselme endişesi bilim insanlarımızı Anadolu gerçeğinden uzaklaştırarak, Helen öğretisinin unsurlarına dönüştürüyor. Prof. Dr. Işık, ZorbaTv isimli internet dergisindeki 16 Mayıs tarihli röportajında şunları söylüyor: “Halikarnas Balıkçısı ve Sabahattin Eyüboğlu gibi yazın kesiminden öncüler ve onların takipçisi aydın kesimin bir bölümü dışında, yani suskunlarla birlikte çoğunluk -aslında Perikles’in Altın Çağı’nda bile Atina’da olmayan- ‘hümanist düşüncenin’ büyüsüyle Ege’nin batı yakasında dünyayla birlikte saf tutmayı sürdürürler. Onlar her ‘Philhellenist’ gibi tek bir halk olan ‘Helenler’ adına hiç ‘ulusalcılık’ yapmazlar (!); fakat 10 bin yılın değişik soydan binbir Anadolu halkı adına böyle düşünenlere ‘Anadolucu’ yaftasını takmayı kendilerine hak görürler. Dahası; Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağı’nda ‘Anadolu gerçeğini’ öne çıkaranlar ‘Anadolucu’ olmaz; söz konusu ‘Helen’ ise olunur. ‘Helen değildir’ dediğim İyon halkının, bugün de ‘Yunan değildir’ dediğim Rumların ataları olduğunun farkında bile değillerdir. Bir arkeolog olarak beni okusalar ya da dinleseler, biliyorum ki o tanımın özünde bir ‘ulusalcılığın’ değil, bilimsel gerçekliğin olduğunu göreceklerdir.”
Atinalılar yani Helenlerin Anadolu’ya gelmeden en az 200 yıl öncesinde bu topraklarda bir Büyük İyonya olduğunu belgeleyen yazıtın 2005 yılında Mısır’da bulunması da çok önemli bir gelişmedir. Mısır’daki yazıt, İyonların MÖ 12. yüzyılda Hellas’tan gelen Yunanlar olmadığı, yerli Anadolu halkları olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.
ARKEOLOJİK BULGULAR VE EFSANEDEN BESLENENLER
Prof. Dr. Işık, kitabında; İyonların Atinalıların değil, Hitit ve Luvilerin devamı olduğunu, 19. yüzyıldan bu yana henüz bilimsel arkeoloji kazılarla tarihsel gerçekleri somut verilerle ortaya koymaya başlamadan, mitos kaynaklı antik yazarlara dayanarak yazılan batı merkezli Anadolu Yunan Tarihi’nin aksine arkeolojik bulgular ile ispat ediyor. Yunanistan, 19. yüzyılın ilk yarısında 1830 yılında kuruldu. O dönem başta İngiliz, Alman ve Fransız tarihçiler, batının tasarladığı bir tarih algısı oluşturdu ve bunu eserlere döktüler. Dayandıkları en büyük kaynak, Heredot Tarihi idi. Ancak bu tarih kendi deyimiyle sadece “duyduklarına” dayanıyor, arkeolojik kanıtlarla ispatlanamıyordu. Duydukları da Atina’da kendisine anlattıkları masallardı. Yani henüz bilimsel arkeoloji kazılar ve teknikler gündemde bile değilken temelsiz bir “Anadolu Yunan Tarihi” yazıldı. Bu tarihe göre Anadolu, Truva dahil tamamen Yunan kabul edildi.
Prof. Dr. Işık şunu soruyor: “19. yüzyılın başlarında Schliemann, Dörfeld, Blegen’le ‘Yunan’ olan aynı Truva nasıl oldu da 120 yıl sonra Korfmann’la ‘Anadolulu’ oldu? Bunu soran, düşünen var mı? ‘Yunan’ olan Likya’da da Fransızlar, İngilizler, Avusturyalılar vardı; şimdi de bizimle Anadolulu olan bir Likya var. Bunu sorgulayan var mı? Bu ilk ‘araştırmacılara’ göre Anadolu kıyı halkları Yunan ya da Yunanlaşmıştı, çünkü her yerde gördükleri yazı Yunancaydı. Daha ne Hitit ne Frig ve ne de Urartuca biliniyor; Neolitik Çağ’dan başlayan devamlılık bilinmiyor, Luvice bilinmiyor, Hititçe bilinmiyor. Henüz bilimsel kazılar yok. Bu çok önemli, daha bilimsel kazılar yok. Evet, sadece Yunanca yazı var ve de uydurma Yunan efsanelerinden (mitos) beslenen antik kaynaklar var.”
Bugün batı dünyası 1830 yılında yarattığı Yunanistan (Grekistan) devletinin, Anadolu’daki sözde Helen bağının sahteliğini kabul etmelidir. Prof. Dr. Işık ve şimdilik sayısı az da olsa bilimsel tarafsızlığa sahip batılı arkeolog her geçen gün gelişen yeni teknolojiler ve arkeolojik buluntularla İyonya ’nın Hitit ve Luvi’nin yani Anadolu Medeniyetleri’nin devamı olduğunu ispat etmiştir. Türk akademi dünyası da etkisi altında kaldığı batı öğretisinden kurtularak bu gerçeğe yaklaşmaya başlamıştır. Nasıl ki Göbeklitepe kazıları bilinen hem din hem medeniyet tarihini alt üst etmiştir, Fahri Işık’ın somut arkeolojik kanıtlarla yazılan “Uygarlık Anadolu’dan Doğdu” adlı eseri de sahte kimliğini dayandırdıkları İyonya Helen’dir iddiasını yerle bir ediyor. Gerek akademi dünyası gerekse devlet kurum ve kuruluşları Batı Anadolu’muzun İyonya Helen’dir sahteciliği üzerinden Yunan tarihine ve kültürüne eklenmesine karşı duruş sergilemelidir. İyonya, Anadolu Medeniyetleri’nin devamıdır. Bugünkü ve sonsuza kadar kalacak son sahibi de Türklerdir.☸
Soframızdaki yiyeceklerin nereden geldiğini hiç merak ettiniz mi? Aslında her gün alışveriş yaptığımız marketin reyonlarında gördüğümüz ürünlerin arkasında büyük bir emek ve çaba olduğunu pek de düşünmüyoruz sanki, ne dersiniz? Peki ya bu ürünlerin yetişmesi için gerekli olan toprak, su ve hava gibi doğal kaynakların giderek azaldığının ve tehlikeye girdiğinin ne kadar farkındayız?
Son yıllarda kuraklık, sel, orman yangınları, fırtınalar, sıcaklık artışı gibi iklim olaylarının sayısında ve yoğunluğunda bir artış söz konusu. Bu olaylar hem doğal hem de insan yapımı ekosistemlere zarar veriyor ve en başta da gıda sektörünü etkiliyor, çünkü tarımsal üretime zarar veriyor.
SUSUZLUK VE SEL
Tarımın baş derdi kuraklığı ele alalım mesela. Kuraklığın ilk etkilediği nokta, toprak nemi ve yeraltı suyu seviyelerini düşürmesi. Tabii etkilenen bitki örtüsü oluyor; yaşanan susuz günler bitkinin büyümesini yavaşlatıyor veya durduruyor. Bu da verimliliği azaltıyor ve haliyle tarımsal girdi maliyetlerini artırıyor.
Kuraklığın zıttı gibi görünen ancak kuzeni diyebileceğimiz bir başka faktör de sel. Susuzluk da aşırı yağış da anormal durumlar ve iklim değişiminin başlıca sonuçlarından. Bir taraftan sel gibi afetler de toprak erozyonuna, su baskınlarına, altyapı hasarına, mahsul kaybına ve hastalık yayılmasına neden oluyor. Ayrıca çok önemli bir sonucu daha var; su kalitesini bozuyor ve temiz içme suyu kaynaklarını azaltıyor.
İKLİM DEĞİŞİMİ VE ORMAN YANGINLARI İLİŞKİSİ
Yaz mevsiminde en korktuğumuz afetlerden biri de orman yangını. Sıcak ve kurak günlerin sonunda oluşan orman yangınları hepimizin içini yakıyor. Dünya genelinde orman yangınlarının sadece yüzde 4’ü doğal yollarla oluşuyor. Geri kalanı ise, ihmal veya kasti olarak çıkan yangınlar oluyor. Bununla birlikte, iklim değişikliği ile giderek daha da sıcaklaşan hava ve yağış rejimindeki değişiklikler gibi etkenler, yerden daha fazla nemi buharlaştırıyor, toprağı kurutuyor ve bitki örtüsünü daha yanıcı hale getiriyor. Özellikle Akdeniz ikliminin hâkim olduğu bölgelerdeki ormanlar, yaz aylarında yüksek sıcaklık ve düşük nem nedeniyle kolaylıkla tutuşabiliyor. Ayrıca kışın yağan karların erime süresinin kısalmış olması da ormanların daha uzun süre kuru kalmasına ve daha dayanıksız hale gelmesine sebep oluyor.
Orman yangınları ağaçlara, bitki örtüsüne ve ormanda yaşayan birçok canlıya ciddi zararlar verdiği gibi atmosfere de karbon salınımını artırıyor, iklim değişikliğini tetikliyor ve sera etkisini güçlendiriyor. Aslında bir pozitif geri besleme oluşturuyor. İsmi pozitif diye iyi bir anlama gelmiyor ne yazık ki. Şöyle ki: İklim değişimi orman yangınlarını artırıyor, çıkan yangın sonucu karbon salınımı artıyor ve bu da yine iklim değişimini besliyor.
KITLIK RİSKİ, EKONOMİK VE SOSYAL SORUNLAR
Kuraklık, sel, orman yangınları, fırtına, aşırı sıcaklar, tüm bu doğal afetlerin yarattığı sorunlar, tarımı doğrudan etkileyen faktörler olduğu için aslında soframızdaki birer tehlikeye dönüşüyor. Yediğimiz yemeğin, içtiğimiz suyun, kahvenin, bir parça çikolatanın, bir kilo patatesin kalitesini, vücuda faydasını etkiliyor. Çevre kirliliği gibi sorunlar da üzerine eklenince küresel bir tehlikeden başka bir şey olmuyor. Afetlerin verdiği hasarlar zaten market tedarik zincirlerini de etkiliyor. Tarımsal ürünlerin üretimi azaldıkça veya kalitesi düştükçe fiyatlar yükseliyor, arz talebi karşılayamaz oluyor ve kıtlık riski artıyor. Bu durum hem üreticiler hem de tüketiciler için ekonomik ve sosyal sorunlara yol açıyor.
Biraz felaket tellalı gibi konuştum ama aslında şu an dünyamızda bu sorunların hepsini zaten yaşıyoruz. 2030-2040 yıllarında yaşanması ön görülen senaryoların şimdiden gerçekleştiğini görüyoruz. Maalesef beklenen kötü geleceği gelecekte de tutmuyor, geriye, bugüne çekiyoruz. Özellikle Türkiye kuraklıktan nasibini alan ülkelerde ön sıralarda yerini alıyor, Karadeniz’de bile kuraklıktan söz edebildiğimiz bir zamanı yaşıyoruz. Temmuz ayında insan güneş çiçek böcek aşktan bahsetmek istiyor ama eldeki malzeme bu. Ağustosta biraz güzel şeylerden konuşuruz umarım, en azından doğada olan bitenin içinden güzellikleri ayıklar çıkartır sizle paylaşırım. Kalın sağlıcakla…☸
Forest in a shape of lungs – deforestation and global warming concept
Bu yıl sezon biraz geç başladı ama tam başladı. Yükselen sıcaklıkla birlikte, marinalar boşaldı, herkes denizlerde. Palamarını çözen kimi denizciler Yunanistan’a doğru seyretti, kimisi Ege koylarını keşfediyor. Yazlık gibi tekneyi kullananlar da var, bizim gibi teknede yaşamaya başlayanlar da. Mavi turlar tatilcilerin her geçen gün daha çok ilgisini çekiyor. Son dönemde gözlemlerim bunlar…
Fotoğraflar Miray Süleymanoğlu Öncü ARŞİVİ
Biz de bu yaz iki yeniliği birden yaşıyoruz. Hem ilk defa katamaran deneyimi ile denizlerdeyiz, hem de 2 yaşına bu yaz başında basmış oğlumuz Deniz’le evimizi deniz üstüne taşıdığımız ilk yaz.
Sezon başından beri yaklaşık bir buçuk-iki ay içerisinde ailecek yüzlerce deniz mili seyir yaparak Göcek’ten Bozburun’a, Bozukkale’den Gökova’ya kadar birçok koyu, Ege’nin eşsiz köşelerini keşfetme ve ailecek deneyimleme fırsatı bulduk. Deniz her yerde denizdir desek de her bir maviliğin haritamızda bıraktığı his farklı. Her koy ve limanda bambaşka tecrübeler edindik. Bu başlangıç ve varış noktaları arasında, yeni bir teknede bir çocukla farklı yerlerde farklı seyir tipleri deneyimledik. Ailecek denizde yaşamanın kolaylıklarını ve zorluklarını aynı anda yaşadık. Bu ay bana ayrılan sayfalarda size bir yandan her koyun bizde bıraktığı hissi anlatırken bir yandan da bu yolculuktan edindiğimiz tecrübeyle ailecek çizebileceğiniz rotalara rehberlik etmeye çalışacağım. Yazımın devamında ise, hemen herkesin merak ettiği bir sorunun yanıtını bulacaksınız: “Hayatınızın merkezini denizin ortasına taşımak, ayağınızı karadan kesip keşfettiğiniz her koy, liman, sahil kasabasına evim diyebilmek, teknede ailecek bir hayatı sürdürmek nasıl mümkün?”
Sadece bu yaşam stilinin getirdiği güzelliklerin yanında çok iyi bir planlama ve düzen de gerekli. İşin içinde küçük bir çocuk olduğunda, evdeki konforu kısmi olarak tekneye de taşıyabilmek aslında önemli olan. Bu konforu sağlamak için tekneyi yaşanabilir bir yer haline getirmek ve çizeceğiniz rotaları doğru planlamak önemli. İşte ailecek seyirde gittiğimiz koylar, bağlandığımız iskeleler ve deneyimlerimizle bizde iz bırakan yerler:
Ulaşılabilir, güvenli yelken cenneti: Göcek
Muğla’nın ve dünyanın en popüler deniz turizmi destinasyonlarından biri olan Göcek, teknecilerin de en sevdiği koyları barındırıyor. Koylarının güzelliğinin yanında Göcek’in çocukla ziyaret edilmeye değer en büyük avantajı, her an her şeye ulaşımın kolay olması. Son anda unuttuğunuz bir şey olsa bile karaya çıkmanıza gerek kalmadan her şey size geliyor. Migros ve Carrefoursa’nın teknelerinden günlük alışverişlerinizi (fiyatları karadakiyle aynı) yapabiliyorsunuz. Bunun dışında dondurma, midye dolma, kokoreç tekneleri hatta ve hatta spa teknesi bile geliyor. Kirli su için TURMEPA teknesi dolaşıyor. Ve siz neredeyseniz oraya gelip teknenizdeki kirli suyu alıyor. Siz bir yere gitmek isterseniz de her yere 15 dakika içerisinde ulaşmanız mümkün. Karaya ulaşım da kolay olduğu için çocuğumla denizdeyken acil bir durum olsa ne yaparım diye düşünmenize gerek kalmıyor. Bu da Göcek’i sağlık ve güvenlik söz konusu olunca ulaşılabilirlik açısından tercih edilebilir bir yer yapıyor. Tek bir telefonla yarım saatte doktorundan ambulansa kadar ulaşabiliyorsunuz.
Deniz’le burada yaşadığımız bir anı, bunun en büyük örneği:
Geçen yaz Saysail’dan kiraladığımız Hanse 40 ile Bedri Rahmi Koyu’ndayken, çocuğumuz rahatsızlandı ve hemen koyda güvenle tekneyi tanıdıklarımıza bırakıp, taksi ile en yakın hastaneye gidebildik. Bedri Rahmi Koyu’ndan bahsetmişken, burada denize yakın restoranlar ile hem su hem de kara aktiviteleri bir arada yapılabiliyor. Özellikle SUP ve kano çocukla keyifli vakit geçirmek için ideal. Çocukla en rahat vakit geçirdiğimiz yer Bedri Rahmi’deki Olive (Zeytin) restoran oldu. Ulaşmak isteyenler için telefon numarası: 0533.692 01 24
Bozukkale adını koyun hemen üzerinde yükselen ve eski kale kalıntılarından almış. Tarih boyunca, Bozukkale birkaç kez farklı medeniyetler arasında el değiştirmiş; Persler, Atinalılar, Spartalılar ve daha sonra Romalılar gibi. Antik kent, bölgedeki ticaret yollarını ve denizcilik faaliyetlerini kontrol etmek için stratejik bir öneme sahipmiş. Bizim için önemi ise bu kadar eskiye dayanmasa da 2020 yazında ahşap küçük teknemizle fırtınadan sığındığımız kurtarıcımız olmasına dayanıyor. En keyif aldığımız an ise bu sezon Sailor’s House’da minik Deniz’in kendinden birkaç yaş büyük iki çocukla saatlerce top oynayıp, birlikte balık tutmasıydı. Hangi fırtınadan çıkarsanız çıkın sanırım bu tarz zamanı unutturan anlar size o fırtınaların etkisini de unutturmayı başarıyor. Bozukkale dışarıdan bakıldığında daha çok antik kent kalıntılarıyla dolu ve yetişkinlere hitap eden bir yer gibi gözükse de Sailor’s House’un sıcaklığı sayesinde çocuğumuzun en keyif aldığı ve yeni deneyimler kazandığı bir yer oldu. Eğer yolunuz buraya düşerse bizim için bu fırtınalı günün sonunu misafirperverliğiyle unutulmaz keyifli bir anıya çeviren Murat Bey ve Sailors House ekibine bizden selam söylemeyi unutmayın. Gitmeden aramak isterseniz telefon no: 0536.448 63 39
Aile samimiyeti tadında: Bozburun
Ailecek en samimi bulduğumuz bir durak Bozburun. Buranın bizdeki yeri hep ayrı olmuştur. Bu sefer uğrayamazsak da Bozburun Yacht Club’da Tanem, Edhem ve Zeynep Anne burada biriktirdiğimiz keyifli anların en büyük mimarlarından. Sabrina’s House’taki misafirperverlik hâlâ aklımızın bir köşesinde. “Bozburun halkı samimiyeti” diye bir şey var bence. Her başımız sıkıştığında yanımızda olan Aslan Abi bunun bizim hayatımızdaki en büyük örneği. Bu taraflarda tekne kiralamak isterseniz, Aslan Abi tekne malzemeleri tedarik etmenin yanı sıra, charter tekneleriyle de sizi evinizde hissettirecek bir deneyim sunuyor. Telefon: 0530.175 01 02
Bu yıl bir çay içip market alışverişi yaparak, kısa süreliğine burada vakit geçirmiş olsak da Bozburun Belediyesi’ne ait marinada ikmalleri tamamlamış olduk. Ege koylarının bizim için gözbebeği Bozburun, biraz eğleneyim ama bolca huzur bulayım diyenler için tercih edilebilir bir yer. Hemen yakınındaki Söğüt, Adaboğazı, Dirsekbükü ve Selimiye koyları da cabası.
Renklerinde huzuru saklayan cennet: Gökova
Rahmetli üstadımız Sadun Boro’nun cennet diyerek tasvir ettiği Gökova, en huzur bulduğumuz yerlerden biri. Gökova’da sizi karşılayan irili ufaklı birçok koy var. Doğayla en çok bütünleştiğimiz, Deniz’e doğanın renklerini burasının yeşiliyle, mavisiyle öğrettiğimiz, bulutlara bakıp hayaller kurduğumuz huzurun adresi Gökova. Özellikle sıcakların bastırdığı zamanlarda rüzgârın her daim misafiriniz olduğu bu yerde bir nefes almak için kesinlikle mola vermenizi öneririz. Bizim en huzurlu olduğum koy İngiliz Limanı oldu. Burada üç dört gün geçirdik ama bir ay bile kalsanız güzelliğine doyamayacağınız bir yer. Dağlarla ve yeşilliklerle çevrili koyun tertemiz sularında sabah kalkıp yüzünüzü suda yıkamak paha biçilemez. Koya giderseniz, eğer teknenizin salma boyu buna uygunsa en dibe kadar gidin, en korunaklı ve en harika kısmı burası olabilir. Sonraki gün Karacasöğüt’e geçtik. Yücel Restoran’ın iskelesine bağlanabilir ya da Muçev’e girebilirsiniz. Burada yediğimiz en lezzetli mezelerin adresi Yücel Restoran oldu. Giderseniz sizi karşılayacak Aytekin Bey’e “keyifliyim” teknesinin selamını iletin. Telefon: 0532.450 49 09
Burayı çocukla gideceğimiz bir rota yapan en büyük sebep; Global Sailing Academy. Karaya çıktığımız durakların da çocuğumuz için keyifli vakit geçirebileceği yerler olması bu seyirde önceliğimizdi. Burada geçirdiğimiz güzel vakitlerde sevgili Deniz ve Mahmut’un payı büyük. Azur ve Atlas adında birbirinden tatlı çocukları var. Bizim minik Deniz böylelikle burada da arkadaşsız kalmamış oldu. Geçen yıl dünya turuna başlayan bu tatlı aile Karayipler’e kadar tekneleri Deriska’yı götürdüler. Global Sailing aynı zamanda Gökova Yelken Kulübü olarak uluslararası düzeyde bir yelken eğitim merkezi. Bizim minik bir an önce büyüyüp, eğer isterse tabii, burada bir yaz okuluna gelsin diye sabırsızlanıyorum. Bakalım o da bizim gibi yelkenin havasını, denizin tuzunu sevecek mi? Bu şahane yeri ziyaret etmek isterseniz telefon numarası: 0252.465 51 47
Ege’nin metropolü Bodrum
Tekne ve yelken için ilk akla gelen yerlerden olmasa da her ihtiyacınızı tedarik edebileceğiniz, hem çocuklar hem ebeveynler için birçok seçenek barındıran ve bize İstanbul’u özletmeyen Bodrum bir diğer durağımızdı. Çocuğunuzun sosyalleşebileceği, aynı zamanda sizin her türlü ihtiyacınızı giderebileceğiniz bu hareketli yerde sakin bir tatilden çok, canlı bir atmosfer sizi karşılıyor. Özellikle çocuğunuzu oyun gruplarına vermek istediğinizde burası sizler için seçenekler dolusu bir cennet haline geliyor. Bodrum, bir ayağı kara yaşamında diğer ayağı teknede olmayı sevenler için ideal bir adres. Bizim için zorlayıcı tarafı çok kalabalık olması oldu. Bizim gibi doğayla iç içe olmayı sevenler için tatmin edici olmayabilir bu açıdan. Hemen şuraya bağlanıp sakince doğanın tadını çıkarayım diyebileceğiniz alanlar kısıtlı olsa da sosyalleşme olarak tatmin olarak dönebileceğinize eminim.
Gözleri üzerine toplayan Datça
Ve bizler için en vazgeçilmez yerlerden biri son durağımız, Datça. Çocukla gelmeden önce her seferinde bizi büyüleyen bu yer, ailecek de keyif aldığımız yerlerden oldu. Hisarönü Körfezi ve Gökova tarafındaki en sevdiğimiz iki yer; Palamutbükü ve Mersincik Koyu.
Datça merkeze karadan 20 km, denizden 15-20 deniz mili uzaklıkta olan Palamutbükü, doğasını bir kez görenin, suyuna bir kez girenin bir daha aklından çıkaramayacağı güzellikte karşılıyor her geleni. Minik Deniz burada girebileceği en güzel sulardan birinde buldu kendini. Buranın denizi sanki yüzmek için tasarlanmış. Kıyıdan çıktığınız anda su birden derinleşiyor. Bu yüzden hem güvenliği elden bırakmadan hem de Deniz’in özgürlüğünü kısıtlamadan suda bol bol vakit geçirdik. Karaya çıktığımız zamanlarda en sevdiğimiz yer Mavi Beyaz Otel oldu. Serdar Bey, Özlem Hanım ve Mehmet Bey’in gerek samimiyetleri gerek tadı damağımızda kalan yurt dışından gelen özel pizzaları bambaşka bir deneyim yaşamamızı sağladı. Eğer Mavi Beyaz Otel’e giderseniz bizden selam söyleyin. Telefon: 0252.725 55 55
Gelelim Dirsekbükü’nden sonra suyunun dibini en net gördüğüm yer olan Mersincik Koyu’na. Herhangi bir yerleşim yeri olmadığı için şehir gürültüsü ve ışıklarından uzak, sadece dalga sesleri ve gece sizi aydınlatan yıldızlar misafiriniz oluyor burada. Ailecek huzurlu anları paylaşmak için listenize burayı ekleyebilirsiniz.
Siz de denizde yaşam, çalışma, çocukla tekneyi bir ev haline getirme ve aklınızdaki tüm soruları Yacht Türkiye Instagram sayfaları, @keyifliyim Instagram ve Youtube hesaplarımız üzerinden sorabilirsiniz.
Ailecek Sürdürülebilir Deniz Yaşamı İçin 5 Temel Adım
Tüm bu rota boyunca olabildiğince az karaya bağlandık. Bizce başarımızın sırrı, önceden yaptığımız planlamaydı. Bu yolculukta, çıktığımız onca karada, gittiğimiz her restoranda ve uğradığımız her limanda birçok deneyim kazandık. Çocukla teknede yaşamı kolaylaştırmak ve bunu sürdürülebilir bir yaşam tarzına haline getirmek birkaç temel adım ile mümkün.
Uygun seyirler planlayın: Seyir planı yaparken çocuğunuzun dinlenebileceği ve gerekirse park, oyun alanı gibi yerlerde keyif alabileceği molalardan oluşan bir rota belirleyin. Gün içerisindeki hava durumuna bağlı olarak sabah erken saatlerde seyre başlayın. Olabildiğince erken saatlerde demirleyeceğiniz yere varmak, günün devamında çocuğunuzun daha huzurlu olmasını sağlayabilir.
Çocuğunuzun ihtiyaçlarını dinleyin: Çocuğunuz her zaman sizin kadar isteklerini belirtemeyebiliyor. Bu yeni düzene adapte olurken çocuğunuzun ihtiyaçlarını fark etmek onu gözlemlemekten geçiyor. Deneyimlediğiniz her yeni durumda çocuğunuzun hal ve tavırlarına bakarak doğru analiz etmeniz bu uyum sürecinde büyük önem taşıyor.
Oyun alanları yaratın: Her çocuğun gidilen yeni bir yerde aradığı ilk şey eğlenceli vakit geçirebileceği oyun alanlarıdır. Bu yüzden özellikle yaşamı sürekli kılmak istiyorsanız teknede alan açmanız ve oyun alanları oluşturmanız çok önemli. Bunun için yanınızda bulunduracağınız küçük boy bir su havuzu ya da birkaç renkli oyuncak bazen hayat kurtarabiliyor. Bizim teknedeki salıncak da çoğu zaman hayat kurtarıcı oluyor.
Yemek planlaması yapın: Çocuğunuzun bir beslenme düzeni olması çok önemli. Evde sahip olduğunuz yeme düzenini teknede de haftalık hazırlıklar ve planlamalarla devam ettirmeye çalışın. Pratik ve sağlıklı tarifleri araştırıp haftalık hazırlayabilirsiniz. Sağlıklı atıştırmalıkları önden planlamak da faydalı olabilir.
Kendi kendine yeten tekne: Olabildiğince karaya çıkmaya gerek kalmadan teknede ihtiyaçlarınızı giderebileceğiniz kaynaklar tercih edin. Böylece, daha az marinaya daha çok doğaya bağlı bir yaşam tarzı oluşturabilirsiniz. Eksiklikleri nasıl gidereceğinize odaklanmak yerine, keyif anlarını artırmaya vakit ayırabilirsiniz.
Teknede yaşamı çocukla sürdürülebilir kılarken, çevre ile dost tercihler yaparak denizcilik anlayışınızı sürdürülebilirlik bakış açısıyla oluşturabilirsiniz. Bunun da yolu çok basit birkaç adımdan geçiyor.
– Enerji üretirken yenilenebilir enerji kaynaklarını seçerek ilk adımı atabilirsiniz. Elde edilen enerjinin saklanması ve kullanılabilirliğinin arttırılması da büyük ölçüde önem taşıyor. Enerjiyi tüketim ihtiyaçlarımıza göre analiz ederek tercih ettiğimiz akülerde depolayabilirsiniz.
– Teknede temiz su erişimini sürdürülebilir yollardan kendiniz sağlayabilmek için su yapıcılar hayat kurtarıcı rol oynuyor. Tuzlu suyu arındırarak kullanılabilir hale getirip bağlanma gereği olmadan temiz bir koydan kendi tatlı kullanım suyunuzu temin edebilirsiniz.
– Sürdürülebilirlik için her tekne sahibinin kendine uygun bir atık yönetimi planı oluşturması gerekir. Bu konuda öncelik atık miktarının olabildiğince azaltılmasıdır. Daha az kutu/plastik ürün tercih edebilirsiniz.
– Gıda ihtiyacınızı da sürdürülebilir yollarla karşılamanız mümkün. Akla gelen ilk yöntem balıkçılık. Biz henüz balıkçılığı tam öğrenemesek de gittiğimiz koylarda yerel balıkçı tekneleriyle karşılaşıp yardım aldık. Alanınız müsaade ederse bir başka seçeneğin, “topraksız sulu tarım” olarak bilinen akuaponik sistemi olduğunu duydum. Bu sürdürülebilir gıda üretim sistemiyle kendi bitkinizi yetiştirmeniz bile mümkün.
Denizde çocukla yaşamı sürdürülebilir kılmak basit birkaç gereklilik içerse de burada asıl odak noktamız birlikte biriktireceğimiz güzel anılar olmalı. Ailecek en sevdiğimiz yerde, masmavi denizin orta yerinde eşsiz geçen iki ayın sonunda öğrendiğimiz ilk şey, biz içinde bulunduğumuz andan ne kadar keyif alırsak çocuğumuz da bizimle aynı hissi yaşadı. Hem bu huzur dolu hislerin sürekli olması için hem de bizim gibi bir gün güneşini bu berrak suların ortasında batırmayı bekleyen her bir deniz tutkunu için sürdürülebilir olmak da göz ardı edilmemeli. Denizler bizim, hepimizin.
Pruvanız neta, hayat kolayınıza olsun! Sevgiler… ☸