Yazar: MURAT ÖKSÜZ

  • EGE’DE TİRHANDİLLE REBETİKO’NUN PEŞİNDE -2- Nihayet Skiros

    EGE’DE TİRHANDİLLE REBETİKO’NUN PEŞİNDE -2- Nihayet Skiros

    İkinci rebetiko durağımız olan Skiros’a kazasız belasız ulaştık. Ama ne yoldu…

    Tirhandil, Yunanca’da, ‘koşucu’ diye çevirebileceğimiz ‘trehandiri’den geliyor” dedi Todori, Yunanca üçe bir anlamına gelen ‘triakena’dan geldiğine ilişkin yaygın yanlışı düzeltmek için. Skiros’un terk edilmiş marinası Ahili’deyiz. İvi ve Cengiz’in dostları bizim kayığı merak ediyordu, ziyaretimize geldiler. Hızır’ın havuzluğunda çipuralarımızı yudumluyoruz. Anlaşılacağı üzere, ikinci rebetiko durağımız olan Skiros’a kazasız belasız ulaştık. Ama ne yoldu…

    Rebetiko seminerine yetişmek için İkaria’dan bir gün erken çözmüştük palamarımızı.

    Sabah 06.00’da ayrıldık Gialiskari’nin küçük balıkçı barınağından. Skiros 100 mili aşkın mesafede. Arada uğranabilecek, sığınacak hiçbir yer yok. Sürekli rüzgâra ve dalgaya karşı yol almaktansa yolu uzatmak pahasına batıya, 57 mil mesafedeki Andros’a dümen tuttuk. Yarın fırtına var, hem de burada kalıp fırtınayı geçiştirmiş oluruz.

    Hava yok. Motor-yelken yoldayız. Kâh Cengiz kâh İvi dümende. Kahvaltı bile yaptık yolda, öyle sakin bir deniz. Andros görüş mesafesinin dışında, dolayısıyla ufukta kerteriz yok. Teknenin dijital paneli de her zaman çalışmıyor. iPhone sağ olsun, rotamızı zaten Navionics ile çizdik, şimdi de pusulasıyla yönümüzü buluyoruz.

    ARMATÖRLERİN ADASI ANDROS

    Andros göründü. Hedefimiz adanın doğusundaki aynı adlı merkeze bağlanmak. 25 mil kadar yolumuz var. Bir Ege klasiği olarak öğle saatlerinde rüzgâr kendini hissettirmeye başladı. Güneyden. Yarın beklenen fırtına poyraz. Dirise edecek. 15 knot’lara ulaşınca cenovayı da açıp motoru kapattık. Dokuz saatlik bir seyirden sonra Andros’a ulaştık. Akşam beklenen poyrazı da hesaba katarak rüzgâraltına, beton mendireğin dışına aborda olduk.

    Yıllar önce izlediğim, Andros’ta geçen bir dönem filminden dolayı hep merak ediyordum bu adayı. Ada halkının çoğu geçimini denizcilikle sağlıyordu. Zaten Yunanistan’ın ünlü armatörlerinin büyük bölümü buradan çıkmış. Adanın merkezindeki yapılara bu zenginlik yansımış. Liman polisine uğrayıp transitlog’umuzu onaylattıktan sonra tekneye yakın bir meyhanede akşam yemeğine erkenden oturduk. Yorgunuz, niyetimiz erken yatıp iyi bir uyku çekmek. Öyle olmadı ama…

    Akşam hafiften kendini hissettiren ‘meltem’, yani bizim poyraz, gece yarısından sonra şiddetini artırmaya başladı. Kalkıp açmazları da bağlayıp halatları takviye ettik. Bir yandan artan rüzgârın uğultusu bir yandan giderek büyüyen dalgaların sallantısı, hayal ettiğimiz uykuyu çekip aldı bizden. Yarı uyanık sabahı ettik, beklenen fırtına da yüzünü iyice gösterdi. Küçücük koyda bile dalgalar köpürür oldu. Ama fırtınada olabileceğimiz en güvenli ve güzel yerdeyiz. Bütün gün, aylaklık yapıp Andros’un keyfini sürmekle geçti. Yarın hava biraz düşecek ama bu fırtınanın kaba dalgaları devam edecek muhtemelen. “Yokuş yukarı” gideceğimiz için tam karşımızdan alacağız hem de. Ama Skiros’a zamanında ulaşmak için yola çıkmamız gerek…

    “EGE’NİN PASİFİK’İ”

    Artık klasik oldu, yine sabah 06.00’da çözdük halatları. Ve beklediğimiz gibi kafadan gelen dalgalara, etkisini biraz kaybetmiş rüzgâra karşı motor-yelken düştük yola. Hedefimiz Andros’un kuzeyindeki Evia (Eğriboz) adasının doğusundaki Agioi Apostoloi. Yolumuz 63 mil kadar.

    Andros ile Evia arasındaki geçit pek meşhurmuş, sonradan öğrendik. Bilsey dik de aynı şeyi yapacaktık, o da ayrı.

    Buraya “zor geçit” diye tercüme edebileceğimiz “disvato” ya da “Ege’nin Pasifik’i” diyorlarmış. Sıkışan rüzgâr etkisini iyice artırdı, dümen tutmak zorlaştı. Keşke ikinci camadanı vursaydım ama yapacak bir şey yok, yola devam. Bir yandan da gemi trafiği var, onları kollamak gerek. Evia’ya yaklaştıkça dalgalar daha da büyüdü, hızımız zaman zaman 1 mile kadar düştü. 

    Bazen yolu uzatmak hız kazandırıyor. Dümeni iskeleye kırıp rüzgârı apazdan alarak yol yapmaya başladık. Adanın rüzgâr altına girince tramola atıp rotamıza yöneldik ama bu kez de dağdan inen civarnalar peşimizi bırakmadı. Adanın güneydoğusundaki burnu dönüp biraz yol aldıktan sonra dalgalar daha baş edilir hale geldi. Ama hâlâ 25 mil kadar yolumuz var. Bir yandan da sığınacak başka bir yer var mı diye bakındım ama yok.

    AGİOİ APOSTOLOİ

    Yola çıktıktan 12 saat sonra ulaştık limana. Küçük bir balıkçı barınağı. Dışarıda ana yelkenimizi indirip içeri girdik, sancak tarafımızdaki mendireğe aborda olduk. Biz tekneyi neta ederken İvi’ciğim (Dermancı) soğuk bira alıp geldi yakındaki marketten. Bira bu kadar mı lezzetli olur. Böyle havalarda karaya ulaşmanın hazzı bir başka oluyor. Denizde olmanın en güzel yanlarından biri de bu galiba.

    Çok açız. İyi bir yemeği hak ettik. Sahilde yürüyüş yaptıktan sonra arka sokaktaki bir aile işletmesinde aldık soluğu. Böyle bir efordan sonra bol protein gerek, gelsin suvlakiler, kırmızı şaraplar…

    Ertesi gün için kararsızım. Yarın kalıp dinlensek mi? Seminer iki gün sonra başlıyor. Skiros’la aramızda da 45 mil kadar bir yol kaldı. Hele bugünden sonra ne ki? İşte öyle olmuyor. Senin kararın dışında bir sürü parametre var. En önemlisi de hava durumu. Yarın hava düşüyor, sonra tekrar yükselecek. Ortak karar, yola çıkmak. 

    AHİLİ LİMANI – SKİROS

    Ahili (Achili), Skiros merkezine ve batıdaki feribot limanı Linaria’ya 5’er kilometre uzaklıkta. Beton altyapısı tamamlandıktan sonra öylece bırakılmış. Birkaç balıkçı teknesi var. Girince iskele tarafımızda kalan iki balıkçı teknesinin arasına sancaktan aborda olduk. Her türlü havada pek güvenli görünüyor. Cengiz’le İvi, seminerin yapılacağı yere yakın bir pansiyonda, ben teknede kalacağım. 

    Kiralık arabayı teknenin yanına getirip teslim ettiler. Akşam seminerin açılış kokteyli varmış. Daha zaman var, teknedeki ilk yemeği burada pişirdik. Tabii ki makarna. Cengiz ve İvi yemeği yaparken ben de tekneyi toparlayıp iptidai gölgeliği taktım, yoksa güneş fena. Yorgunluk rakısını dün akşam yemek yediğimiz restorandan aldığımız termosta kalan son buzlarla soğuttuk. Bu da bir konfor!

    Barınağın içi de dışarısı gibi; berrak, tertemiz su. Yol yorgunluğunu denize girerek attık. Pek sevdim burayı.

    Kokteyl, Skiros şehrinin tepesindeki kalenin eteklerinde, manzaraya hâkim. İkram olarak 5 litrelik kartonlarda yapılan şarap ile pet şişelere doldurulmuş ev yapımı çipuro plastik bardaklarda servis edildi. Dünyanın çeşitli ülkelerinden seminer için gelen rebetiko sevdalıları hasret gideriyor. Herkes neşeli. Belediye başkanı ve seminer düzenleyicileri de neyse ki kısa konuştular. Gece bitince Cengiz’le İvi pansiyonlarına, ben tekneye döndüm. Bu ıssızlıktaki ilk gecem. Dışarıda uğuldayan rüzgârın içeride hiçbir olumsuz etkisi yok. Ne büyük konfor.

    SKİROS REBETİKO SEMİNERİ

    Seminerin ilk günü bugün. Sabah başlayan seminer saat 14.00’e kadar sürüyor. Bu kısmı da Cengiz’den dinleyelim:

    “Bu sene 16’ncısı yapılan, benim 15’inci kez katıldığım Skiros Rebetiko Semineri bu sabah başladı. Düzenleyen ve fikir babası olan (“Babacım”) Yorgos Makris ve eşi Fotini Karababa. Hocalarımız Yunanistan’ın önde gelen buzuki ustası Spiros Gumas ve adeta elimizde büyüyen, üç sene önce konservatuardan, gitar bölümünden mezun olan Dimitris Gumas. İcra heyetimizde bunların yanı sıra gitar ve akordeonda Katerina Mirto Faturu, vokalde Sofia Kontaratu yer alıyor. Bu sene odaklandığımız besteci Stelios Hrisinis. Sınıfta Türkiye’den katılanlar olarak ben, İvi Dermancı, İncesaz grubunun solisti Ezgi Köker ve Güz Kumpanyası grubunun kurucusu ve bestecisi -yıllardır bizimle bu seminere katılan- Sertaç Işık, dört kişiyiz. Ayrıca Yunanistan başta olmak üzere Fransa, Hollanda, Almanya, Finlandiya, Bulgaristan, Sırbistan ve Japonya’dan (evet, doğru okudunuz) gelen katılımcılar var. Gündüzleri düzenli meşk dersleri, akşamları da yemekten sonra serbest müzik yapılıyor. Akşamlar eli saz tutan herkese açık. Bizim Assos Makam Kamplarında uyguladığımız sisteme yakın. Çok zevkli, zengin, akıcı ama bir o kadar da yorucu bir hafta var önümüzde.”

    İşte Cengiz’in söylediği akşamlar var ya, benim için bütün bu meşakkatli yola değen, bütün yorgunluğumu unutturan akşamlardı. Hem yeme-içmesiyle, hem meşkiyle… Her akşam bir başka meyhanede. Sırayla anlatacağım.

    Seminer bitimi Skiros meydanına bakan kafede buluştuk. Bundan sonra da buluşma yerimiz oldu burası. Meğer bu tesadüfi buluşma yerimizin, Iroon Cafe-Bar’ın sahibi, Türk müziği şarkıları ile tango, rumba, vals, swing, türkü gibi farklı formlarda, çoğunun güftesi kendine ait eserler veren Neveser Kökdeş’e de (1902-1962) ders veren, İstiklâl Marşı için düzenlenen yarışmaya bestesiyle katılmış İstanbullu Orestis Çalapatanis’in torunu Kimon Çalapatanis imiş. İvi sayesinde öğrendik.

    AYİOS PETROS DA DOST MECİLİSİ

    Liman polisinin ofisi yakınlarda, transitlog’u da onaylattık. Hâlâ koca bir gün var. Pansiyon deniz kenarında. Makineye attığımız kirlilerimiz yıkanırken biz de denizdeydik. Akşama meyhanedeyiz. Bakalım hayâl ettiğim gibi olacak mı?

    Ayios Petros, merkeze 8-10 kilometre uzaklıkta, bir kısmı toprak olan bir yolla ulaşılan -bana göre- sapa bir yerde. Bulunduğu yerde tek başına, etrafı bahçeyle çevrili, geniş verandaları olan bir bina. İlk biz gittik. Yunanların aksine, erkenciyiz ya. Servis elemanları kadın ağırlıklı. Cengiz’le İvi mutfağını, özellikle limonlu keçisini pek övdü. Önden salata, birkaç meze, ara sıcak söyledik. Sofra şarabı da. Her şey taze, leziz. “Bizimkiler” de geldi, masalar birleşti. Bizimkiler dediğim, Türkiye’den gelenler. Sadece seminer katılımcıları değil, Sertaç’la, Ezgi’nin arkadaşları da benim gibi yancı, meyhanede rebetikonun tadını çıkarmaya gelmişler. Bir muhabbet bir muhabbet. Geç akşamcılar sazlarıyla sökün etmeye başladı. Boş masa yok. Neşe burada da hâkim. Bir büyük aile buluşması gibi. Herkes kâh o masada kâh bu masada. Gece böyle bile bitse gam yemem. Böyle bitmedi ama…

    Yemek faslının ardından verandanın en geniş kısmında masalar birleştirildi, rebetikocular sazını, sesini, içkisini alıp etrafına oturdu. Vuslat…

    Cengiz anlatırken, yıllardır gözümde canlandırdığım fotoğraf tam da buydu. Hep birlikte çalınıp söylenen büyük bir masa, ben kenarda, ağzım kulaklarımda içkimi yudumluyorum. 

    Şarkıların neredeyse tamamını biliyorum, çoğu bizim Cibalikapı’nın Spotify’daki çalma listesinde var. Yıllar önce Hasan Saltık (hasretle anıyorum) Kalan Müzik’ten Cibalikapı Balıkçısı adına bir rebetiko albümü çıkarmıştı, müdavimlere hediye etmiştik. Ah, bir de eşlik edecek kadar bu dilde söylemeyi becerebilseydim. Belki de orada bulunanların hayrına oldu, bilemem.

    YİNE RÜYA GİBİ BİR AKŞAM

    Her şeyin bir sonu var, neyse, önümüzdeki birkaç gün daha buradayız. Gün ağarmadan önümüzdeki balıkçı teknesinin motor sesiyle uyanıp tekrar uyudum. Öğlene doğru uyanıp kahvaltımı yaparken döndüler. Karı-koca Aspasia ile Stamati, birlikte avlanıyorlarmış. Bugün bereketli geçmiş, on ıstakoz ile birkaç böcek yakalamışlar. Ağlarını temizleyip satmaya götürdüler emeklerinin meyvesini. İvi’nin tercümanlığıyla tanışmış, gelip geçerken selamlaşıyorduk zaten.

    Akşam deniz kıyısındaki Asterias’tayız. Bizim takım erkenci yine. Cengiz’in ortaokul ve liseyi birlikte okuduğu, 55 yıllık arkadaşı Stavros (Anestidis), eşi Evangelia ile Cengiz’i görmek için Atina’dan gelmişler. Biz de pek sevdik birbirimizi.

    Yine rüya gibi bir akşam. Nefis bir meyhanede, nefis yemeklerle, ustalarından nefis bir rebetiko ziyafeti…

    SON MEYHANE AKŞAMI

    Dün akşam davet etmiştim, tekneyi merak ediyorlardı. Seminerden sonra, akşama doğru gelecekler, sonra da bugünkü meyhane buluşmasına katılacağız. Eski eniştesi Todori de (Yuvanoğlu) hayat arkadaşı Magda (Verinu) ile birlikte İvi’yi görmek için gelmiş. O da İvi gibi Büyükadalı. Babası, önce Harbiye ve Büyükada’da sonra Kireçburnu’nda hizmet veren, eskinin ünlü Façyo Balık Restaurantı’nın kurucusu imiş. 85 yaşında, denizci, halen teknesiyle bütün yarışlara katılıyormuş Todori. Dönüş yolu için ondan daha iyi kim akıl verebilir ki bize? İşte o muhabbette anlattı tirhandilin etimolojisini. Bizim o konforsuz ama denizci Hızırımız, çipuro ve çay eşliğinde (Stavros ve Evangelia çayı tercih etti) on kişilik şahane bir muhabbetin sahnesi oldu akşamüstü. Sonra da bu akşamki meyhanemiz olan Pefkos’taki Stamatia’nın yolu tutuldu. Tekrar anlatmaya gerek yok. Yine taze ve iyi malzemeyle yapılmış yemekler, yine dostlukla ve neşeyle kalkan kadehler, yine rebetiko…

    Bugün son meyhane akşamımız. Yarın seminer bitiyor, akşam meydanda halka açık konser ve ertesi gün dönüş yolu.

    Manolia’dayız bu akşam. Domuz sosisi ve ızgaralarıyla ünlü. Yine dolu dolu yaşanan bir akşam…

    Artık son günümüz. Seminerden sonra deniz kıyısındaki salaş “Dayı’nın Hikayeleri”nde (Istories Tou Barba) buluştuk. Biraz hüzün var tabii. İvi’yle Cengiz’in eşyalarını tekneye taşıyacağız, akşam da meydandaki konsere katılacağız. Birinci kadehten sonra neşemiz yerine geldi. Akdeniz’deyiz ve anı yaşamak gerek. Hüzün ne demek? Hem daha önümüzde koca bir yol, uğranacak adalar var.

    Konserin verildiği meydan tıklım tıklım. Seminerin hocası Spiros Gumas’ın komutuyla bütün sazlar ahenk içinde konuşmaya başladı. Birbirine gülümseyerek bakan, etrafa gerginlik yerine mutluluk saçan insanlar arasında kalınca bize de bulaştı bu hâl. Meydanın bir parçası olduk biz de. Yeni dostlarımızla anın tadını çıkardık.

    Bu yola çıkmasaymışım, eksik kalırmışım…☸

  • MW PHOKAIA 2nd INTERNATIONAL SAILING FESTIVAL: Foça’da yelken şöleni

    MW PHOKAIA 2nd INTERNATIONAL SAILING FESTIVAL: Foça’da yelken şöleni

    İzmir Foça’da ilki geçen yıl düzenlenen MW Phokaia Uluslararası Yelken Şenliği’nin ikincisi bu yıl 27-28 Eylül 2025 tarihlerinde Midilli Adası’ndan Yunan yelkencilerin de katılımıyla uluslararası bir kimlikte gerçekleştirilecek. Ülkemizin özellikle de Kuzey Ege’nin yat turizmine katkı sağlamayı amaçlayan organizasyon, 27 Eylül akşamı gerçekleşecek Ayhan Sicimoğlu & Latin All Stars konseriyle festival havasında geçecek.

    Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği (ETİK) Başkanı, Türkiye Otelciler Federasyonu (TÜROFED) Başkan Yardımcısı Mehmet İşler bu yıl ikincisi düzenlenecek şenliğin, Kuzey Ege’nin ve ülkemizin denizlerinin yat ve yelken turizmine açılmasını hedeflediğini açıkladı. Şenliğin ana sponsoru MW Beach Resort Genel Müdürü Bilge Durdu İşler ise iki yaka insanının birlikte bir şeyler başarmak isteğine dikkat çekti.

    Geçen sene yine Eylül ayı sonunda gerçekleşen ilk şenliğin etkili bir tanıtıma imza attığını ve çok ses getirdiğini belirten ETİK Başkanı Mehmet İşler bu yılın hazırlıklarının tamamlandığını ve önümüzdeki yıl için yeni hedefin belirlendiğini söyledi. İşler; “MW Phokaia Yelken Şenliği’nin bu yıl ikincisini yapıyoruz. Birincisini geçen yıl sadece kendi bölgemizdeki yat ve yelken kulüplerimizle yaptık. Çok etkili bir tanıtım oldu ve büyük ses getirdi. Bu yıl Yunanistan’ın Midilli Adası’ndaki dostlarımızı da işin içine kattık. Uluslararası bir nitelik kazandırdık. Önümüzdeki yıl daha da genişleteceğiz. Sadece bölgesel dinamiklerin değil, ülke turizmimizin başta gelen kurum ve kuruluşlarının da maddi, manevi destekleriyle asıl amacımıza doğru yol almaya devam edeceğiz. Amacımız ve hedefimiz Ege’yi turizmde hak ettiği ve olması gereken noktalara taşırken ülkemizin turizmde rekabetçi gücüne güç katmaktır. Türkiye de ve özellikle Ege’de turizm sadece deniz, kum, güneş değildir. Turizmi destekleyici unsurlardan biri de yat ve yelken turizmdir. Önümüzdeki yıl şenliğimizi, katılımcı sayısı ve içerik bakımından daha da genişleterek, Kuzey Ege’nin yat ve yelken turizmi için en uygun bölgelerden biri olduğunu pekiştirirken, aslında üç tarafı denizlerle kaplı ülkemizin her denizinin yat ve yelkenle tanışmasının kapısını da aralamaya çalışacağız. Bu konuda Kültür ve Turizm Bakanlığımız ile birçok kurum ve kuruluştan destek alarak, genişletilmiş uluslararası bir festival havasında, bölgemiz ve ülkemiz turizmine çeşit ve zenginlikler katacağız” dedi.

    YELKENLER DOSTLUĞA AÇILACAK

    MW Beach Resort Genel Müdürü Bilge Durdu İşler de Midilli Açık Deniz Yelken Kulübü yetkilileri ile birlikte çalıştıklarını söyledi. Bilge Durdu İşler; “MW Phokaia Beach Resort olarak konseptimize çok uyan bu şenliği seçtik. İlkinde insanların bu konuya ne kadar hevesli olduğunu gördük. Katılımcılar, özellikle Türkiye’nin güneyinde bunu çok yaptıklarını ama Kuzey Ege’de bunun yapılmadığını, geçen yıl yapılanı yıllardır umut ve özlemle beklediklerini ifade ettiler. Bu sene etkinliği daha da geliştirdik. Midilli Açık Deniz Yelken Kulübü (LOIATH) yetkilileri Marianna Douka ve Nikolaos Petsis ile güzel bir çalışma yaptık. Onların da katılımıyla bu yıl denizlerimizde kuğular gibi süzülerek dostluk rüzgârları estirecek yelkenlilerle dostluk mesajları vereceğiz. Ege Denizi’nin tarihsel zenginliği, doğal güzellikleri, paha biçilmez değerleri bir kez daha gözler önüne serilecek. Başta, İstanbul, Çanakkale illerimiz olmak üzere, yurt içi ve yurt dışından bu etkinliği izlemek için gelenler var. Bu turizmimize artı değer katıyor.

    KUZEY EGE’NİN EN BÜYÜK YELKEN ŞENLİĞİ

    MW Phokaia Yelken Şenliği, geçen yıl 45 yelkenli yat ve 300 yelkenci ile Ege sularında renkli görüntüler oluştururken, sahildeki etkinlikleriyle de 600’ün üzerinde katılımcıya unutulmaz anlar yaşatmıştı. Bu yıl katılan tekne, yelkenci sayısı ve izlenecek rotalarla Kuzey Ege’nin bugüne kadar yapılan en büyük yelken şenliği niteliğini kazanması beklenen organizasyonda 27 Eylül’de Mitillini, Urla, Çeşme, Çandarlı, Yenifoça ve Foça limanlarından çıkacak yelkenliler Karaburun’da buluşacak, buradan hareketle Foça rotasına hep birlikte yelken basacaklar. Akşam Foça’da demirleyecek teknelerdeki yelkenciler ve sahilden şenliğe katılanlar diğer etkinliklerin yanı sıra Ayhan Sicimoğlu ve Latin All Stars Orkestrası’nın vereceği konserde birlikte olacak. Yelkenli yatlar, 28 Eylül’de Orak Adası ve tarihi Beşkapılar Kalesi önlerinden hareketle Foça Adaları, Büyükdeniz ve Küçükdeniz Liman içlerini de kapsayan ve sahilden rahatlıkla izlenebilecek bir gösteri seyri yapacak. Gösteri seyri sonrası bir bölüm yelkenli kendi limanlarına dönerken bir bölümü ise rotalarını Midilli Adasına çevirecek. Şenliğin ikinci etabı Mitillini varışıyla tamamlanacak.

  • 2026’nın yatları Cannes’da sahne alıyor

    2026’nın yatları Cannes’da sahne alıyor

    Avrupa’da boat show maratonu başlıyor. Cannes, Genova, Southampton, La Rochelle ve Monaco Eylül ayı boyunca düzenlenecek yat fuarlarına ev sahipliği yapacak. Bu organizasyonların en büyüğü bu sene 48’inci kez kapılarını açmaya hazırlanan Cannes Yachting Festival. 9-14 Eylül tarihlerinde dünyanın dört bir yanından ziyaretçilerini ağırlayacak fuarda 206’sı dünya prömiyeri olan toplam 700 tekne sergilenecek. Sirena, Numarine, Aiata, VisionF gibi ülkemizin önde gelen markalarının da temsil edileceği Cannes Yachting Festival’dan 45 modeli sizin için listeledik… 

    Şehre dönüşün başladığı, sonbaharın ilk ayında kapağa taşıdığımız 47 metrelik Acqua Chiara da mevsimin renklerini taşıyor. İtalyan Palumbo Superyachts çatısı altındaki Columbus Yachts’ın son modellerinden olan megayat, nefis fotoğrafları eşliğinde sayfalarımızda. İkonik tersane Riva’nın köklü geleneğinden mirasla tasarlanan yeni Iseo Super modeli de bu ay detaylı incelediğimiz tekneler arasında…

    Yacht Türkiye yazarları dergimizin içeriğini zenginleştirmeye bu sayıda da devam ediyor. Behzat Şahin, müzisyen dostları Cengiz Onural ve İvi Dermancı’yla birlikte bir tirhandile atlayıp rebetiko’nun peşine düştükleri macerada bu ay Skiros Adası’nda. Her durakta, her su birikintisinde SUP ile keşifler yapan Tanıl Tuncel, Kelebek 5 isimli karavanlarıyla çıktıkları ABD’deki seyrinde Pasifik’e ulaştı. Ünlü meteorolog Bünyamin Sürmeli ise son günlerde kıyılarımızda bir hayli fazla gözlemlenen köpek balıkları ile iklim krizinin ilişkisini kaleme aldı. Alper Günoral, Cem Gürdeniz, Deniz Kurt, Mehmet Acar, Mehmet Bezdan gibi yazarlarımızın kaleme aldığı ilgi çekici konular da yeni tekneler, yelken yarışları, mavi sohbetler ve denizcilik dünyasından son haberlerle hazırladığımız eylül sayımızda sizi bekliyor. 

    İyi bir sonbahar geçirmeniz dileğiyle…

    HALİT YUKAY

    Mazu Yachts’ın kurucusu ve tasarımcısı, Türk yatçılık sektörünün yetenekli, cesur ve vizyon sahibi isimlerinden Halit Yukay’ı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Sektörümüze katkıları, sularımıza kazandırdığı değerli projeleri ve denize olan tutkusu ile onu daima saygıyla hatırlayacağız. Başta ailesi olmak üzere sevenlerine, Mazu Yachts ekibine ve tüm sektörümüze başsağlığı ve sabır dileriz.

  • MACARİSTAN: Denizi olmayan “denizci ülke”

    MACARİSTAN: Denizi olmayan “denizci ülke”

    Üç tarafı denizlerle çevrili yurdumuzda denize erişim gitgide daha da sorunlu bir hâl alırken ve deniz kıyısını kullanmaya yönelik anayasal hakkımız çeşitli şekillerle elimizden alınırken, bazı ülkelerin vatandaşlarının böyle bir hakkı hiç olamıyor. Zira dünyada 44 ülkenin denize kıyısı bulunmuyor. Bunlardan biri olan Macaristan’ı geçtiğimiz haftalarda ziyaret ettim ve bana yabancı olan bu diyarı bir denizci gözüyle inceledim.

    Öncelikle “landlocked” kavramına bir bakmak gerek. Bu kavram aslında ticari olarak denizleri direkt kullanamamak gibi anlaşılmalı. Denize kıyısı olmayan ülkeler mümkün olduğunca başka su yolları ile bu en önemli taşımacılık kaynağından faydalanmayı amaçlıyor. Direkt olarak denizlere açılabilmek ticari açıdan büyük avantaj. Tabii bazı ülkeler bunu çok iyi kullanırken bazıları denize sırtını dönebiliyor. Biz kendimize denizci ulusları örnek alalım. 

    CRUISE VE TAŞIMACILIK BÖLGESİ TUNA NEHRİ

    Buradaki örneğimiz olan Macaristan, denizi olmayan bir denizci ulus. Ülke sınırları içinde 400 km kadar bir uzunlukta olan Tuna Nehri ve bağlantılı su yolları toplamda 1300 km’lik seyir yapılabilir bir su alanı oluşturuyor ve bu alan taşımacılık için etkin şekilde kullanılıyor. Özellikle Budapeşte, cruise faaliyetlerinde önde gelen bir destinasyon. Cruise gemilerinin çoğunda ise yine bir landlocked ülke olan İsviçre bayrağı bulunmakta! Not edelim: İsviçre bayrağı okyanus yarışlarında da sıklıkla dalgalanıyor. Bizim bayrağımızı dalgalandırmaya çalışan Erden Eruç ise halen bir destek bulabilmiş değil. 

    Macaristan’ı bir uçtan diğerine kateden Tuna Nehri, yaklaşık 2000 km’lik uzunluğu boyunca Avrupa’nın Volga’dan sonra en büyük ikinci nehri. Dört ayrı ülke başkenti bu nehrin kıyılarında yer alıyor: Viyana, Bratislava, Budapeşte ve Belgrad. Nehrin ismi Kelt su tanrıçası Danu’dan geliyor. Çamurlu suları ve zaman zaman yükselen akıntı hızıyla zor bir su yolu olan Tuna, bu açıdan ilginç bir denizcilik/navigasyon deneyimi sunabilir. Ayrıca özellikle Romanya Tuna’sında sivrisinek mevcudiyeti mersin balıklarının sayısını artırmak için destekleniyor, bu amaçla Rusya’dan sivrisinek yumurtası ihraç ediliyor. Tuna’da seyir yapacaklara bir uyarı! 

    BÖLGEDE 19. YÜZYIL ETKİSİ

    Budapeşte mimari özellikleri, parkları, yemekleri ve gece yaşamıyla çok revaçta olan, turistik açıdan gözde bir şehir. Şehrin güzelliği, temizliği, ulaşımın rahatlığı ve fiyatların makul seviyede oluşu burayı gezginler, gençler ve aileler için çok iyi bir hafta sonu gezisi alternatifi haline getiriyor. Biz de ailece çok keyif aldık, geziye dair notlarımı www.haritadabiryer.com’da paylaştım. Şimdi değineceğim konular ise tamamen denizcilik gözlüğünden:

    1. Özellikle iskeleler ve deniz kıyısına erişim konusunda nerede olduğumuza dikkat çekmek istiyorum. Ülkemiz kıyıları çok sayıda “beach club” ile adeta istila edilmiş durumda. Bu oluşumlara ayak basma parası olarak istenen fahiş ötesi rakamlar da denizi kullanmanın anayasal hak olduğu bir ülkede abes bir durum. Budapeşte’nin Tuna kıyısında gördüğüm ise halkın su kıyısına inişini kolaylaştıran çeşitli basamaklı oluşumlar, mini plajcıklar, çok sayıda iskele ve en önemlisi su kenarına görsel ulaşımı engellemeyen yapı planı-suyun kenarına binacıklar doluşmamış.

    2. İstanbul’da özel bir tekne ya da ticari bayraklı bir yat Boğaziçi boyunca yolcu indirip bindirmek istese nereleri kullanabilir? Ben bu sorunun yanıtını bilmiyorum, ayrıca İstanbul’da çoğu yat kaptanında da bu soruya yanıt olmadığını iyi biliyorum. Türlü tanışıklıklar ve yönlendirmelerle “şuradan buradan” çözüm oluşturulmaya çalışılıyor. Acı bir örnek: Sabancı Öğretmenevi önünde bir iskele var. En azından iki bita konmuş ama iskelenin etrafı demir çitle tamamen sarılı. Kim nasıl yanaşır, oradan yolcusunu indirip bindirmeyi nasıl yapar belli değil. Tuna Nehri üzerinde ise çok sayıda iskele bulunuyor. Her biri numaralandırılmış ve kendine ait giriş kapıları var. Kullanım şeklini ya da aidiyet bilgilerini bilemiyorum ama İstanbul Boğazı ile karşılaştırdığımda şu açıdan çok iyi göründü: İskele var. İstanbul Boğazı’nda çok sayıda vapur iskelesi ya da rıhtım bulunmakta. Ancak hâlâ özel bir yatın yolcu indirip bindirebileceği pek bir yer yok. Elbette çöpü, suyu vb. ihtiyaçları için her tekne bağlama adresini kullanmalı ama sadece misafir indirip bindirmek için belirlenmiş yerler olsa fena mı olur? Bu şekilde kullanılabilecek iskelelerin bir listesi, haritası yayımlansa mesela? 

    3. Tuna Nehri gezisi için açıldık, etrafı dolaştık ama yanımızdan geçen tarihi yandan çarklı gemileri daha çok izledim; 19. yüzyılın ilk yarısından fırlayıp gelmiş gemiler var. Bizim Boğaz turlarımızın en yoğun kullanılan araçları elbette ticari kaygılarla şekilsiz mutsuz yolcu motorları. Eski vapurlarımız halen güzel ama bazı yeni vapurlar da korkunç. Bir adet restoran vapur var, Karaköy kalkışlı çok keyifli görünüyor. Fakat genel kullanımda olan “tecrübeli” tekneler hiç göremiyorum. Bu amaçla birçok tecrübeli tekneyi alan, refit yapan ve charter için kullanan MCE Yachts geçen aylarda sayfalarımızda yer almıştı. Bu şekilde başka teknelerin, özellikle yerli üretim klasik teknelerin Boğaziçi turlarında daha sık kullanılması ne güzel olur. Ve hatta -hayal bu ya- bir tasarım yarışması ile “Boğaziçi sınıfı” tekneler yapılsa…

    4. Nehir gezisi esnasında nehrin iki yakasını bir araya getiren köprülerin ilkinin 19. yüzyıl sonlarında inşa edildiğini öğrendim. Öncesi ise kaos, bir adet yüzer köprü vasıtasıyla geçişler düzenleniyormuş. Arada nehrin bir kısmı buz tuttuğunda da iki yaka bir araya gelemiyormuş. Bugüne baktığımızda iki yakası üç köprü ile bağlı olan İstanbul’u bir de Avrupa tarafında anakaradan kanal ile ayırma düşüncesinden bahsediliyor, akıl alır gibi değil. Bir yarımadanın anakara ile var olan doğal bağlantısını yarıp araya köprüler yapmak, bu şekilde ülkenin en kalabalık yerini geri kalanından ayırmak. Hem şehrin lojistiğini sağlamak açısından hem de ulusal güvenlik açısından çok yanlış bu düşünceden vazgeçilmesi gerek. Alanım olmadığından olası hidrografi, fauna-flora ve jeolojik zararları saymıyorum bile.

    Sonuç olarak; Macaristan yolculuğumuz hiç beklemediğim şekilde denizci kimliğimle ayrı bir şekilde deneyimlediğim, keyifli, bilgilendirici, hayal kurmaya yol açan bir hafta sonu oldu. Meşhur Macar gulaşının bizim güvecimizden çok çok geride bir tat olduğunu belirtmem gerek. Şehrin ulaşımı, parkları, yemekleri ve palinka’sını www.haritadabiryer.com’da okuyabilirsiniz.☸