EGE’DE TİRHANDİLLE REBETİKO’NUN PEŞİNDE -2- Nihayet Skiros

İkinci rebetiko durağımız olan Skiros’a kazasız belasız ulaştık. Ama ne yoldu…

Tirhandil, Yunanca’da, ‘koşucu’ diye çevirebileceğimiz ‘trehandiri’den geliyor” dedi Todori, Yunanca üçe bir anlamına gelen ‘triakena’dan geldiğine ilişkin yaygın yanlışı düzeltmek için. Skiros’un terk edilmiş marinası Ahili’deyiz. İvi ve Cengiz’in dostları bizim kayığı merak ediyordu, ziyaretimize geldiler. Hızır’ın havuzluğunda çipuralarımızı yudumluyoruz. Anlaşılacağı üzere, ikinci rebetiko durağımız olan Skiros’a kazasız belasız ulaştık. Ama ne yoldu…

Rebetiko seminerine yetişmek için İkaria’dan bir gün erken çözmüştük palamarımızı.

Sabah 06.00’da ayrıldık Gialiskari’nin küçük balıkçı barınağından. Skiros 100 mili aşkın mesafede. Arada uğranabilecek, sığınacak hiçbir yer yok. Sürekli rüzgâra ve dalgaya karşı yol almaktansa yolu uzatmak pahasına batıya, 57 mil mesafedeki Andros’a dümen tuttuk. Yarın fırtına var, hem de burada kalıp fırtınayı geçiştirmiş oluruz.

Hava yok. Motor-yelken yoldayız. Kâh Cengiz kâh İvi dümende. Kahvaltı bile yaptık yolda, öyle sakin bir deniz. Andros görüş mesafesinin dışında, dolayısıyla ufukta kerteriz yok. Teknenin dijital paneli de her zaman çalışmıyor. iPhone sağ olsun, rotamızı zaten Navionics ile çizdik, şimdi de pusulasıyla yönümüzü buluyoruz.

ARMATÖRLERİN ADASI ANDROS

Andros göründü. Hedefimiz adanın doğusundaki aynı adlı merkeze bağlanmak. 25 mil kadar yolumuz var. Bir Ege klasiği olarak öğle saatlerinde rüzgâr kendini hissettirmeye başladı. Güneyden. Yarın beklenen fırtına poyraz. Dirise edecek. 15 knot’lara ulaşınca cenovayı da açıp motoru kapattık. Dokuz saatlik bir seyirden sonra Andros’a ulaştık. Akşam beklenen poyrazı da hesaba katarak rüzgâraltına, beton mendireğin dışına aborda olduk.

Yıllar önce izlediğim, Andros’ta geçen bir dönem filminden dolayı hep merak ediyordum bu adayı. Ada halkının çoğu geçimini denizcilikle sağlıyordu. Zaten Yunanistan’ın ünlü armatörlerinin büyük bölümü buradan çıkmış. Adanın merkezindeki yapılara bu zenginlik yansımış. Liman polisine uğrayıp transitlog’umuzu onaylattıktan sonra tekneye yakın bir meyhanede akşam yemeğine erkenden oturduk. Yorgunuz, niyetimiz erken yatıp iyi bir uyku çekmek. Öyle olmadı ama…

Akşam hafiften kendini hissettiren ‘meltem’, yani bizim poyraz, gece yarısından sonra şiddetini artırmaya başladı. Kalkıp açmazları da bağlayıp halatları takviye ettik. Bir yandan artan rüzgârın uğultusu bir yandan giderek büyüyen dalgaların sallantısı, hayal ettiğimiz uykuyu çekip aldı bizden. Yarı uyanık sabahı ettik, beklenen fırtına da yüzünü iyice gösterdi. Küçücük koyda bile dalgalar köpürür oldu. Ama fırtınada olabileceğimiz en güvenli ve güzel yerdeyiz. Bütün gün, aylaklık yapıp Andros’un keyfini sürmekle geçti. Yarın hava biraz düşecek ama bu fırtınanın kaba dalgaları devam edecek muhtemelen. “Yokuş yukarı” gideceğimiz için tam karşımızdan alacağız hem de. Ama Skiros’a zamanında ulaşmak için yola çıkmamız gerek…

“EGE’NİN PASİFİK’İ”

Artık klasik oldu, yine sabah 06.00’da çözdük halatları. Ve beklediğimiz gibi kafadan gelen dalgalara, etkisini biraz kaybetmiş rüzgâra karşı motor-yelken düştük yola. Hedefimiz Andros’un kuzeyindeki Evia (Eğriboz) adasının doğusundaki Agioi Apostoloi. Yolumuz 63 mil kadar.

Andros ile Evia arasındaki geçit pek meşhurmuş, sonradan öğrendik. Bilsey dik de aynı şeyi yapacaktık, o da ayrı.

Buraya “zor geçit” diye tercüme edebileceğimiz “disvato” ya da “Ege’nin Pasifik’i” diyorlarmış. Sıkışan rüzgâr etkisini iyice artırdı, dümen tutmak zorlaştı. Keşke ikinci camadanı vursaydım ama yapacak bir şey yok, yola devam. Bir yandan da gemi trafiği var, onları kollamak gerek. Evia’ya yaklaştıkça dalgalar daha da büyüdü, hızımız zaman zaman 1 mile kadar düştü. 

Bazen yolu uzatmak hız kazandırıyor. Dümeni iskeleye kırıp rüzgârı apazdan alarak yol yapmaya başladık. Adanın rüzgâr altına girince tramola atıp rotamıza yöneldik ama bu kez de dağdan inen civarnalar peşimizi bırakmadı. Adanın güneydoğusundaki burnu dönüp biraz yol aldıktan sonra dalgalar daha baş edilir hale geldi. Ama hâlâ 25 mil kadar yolumuz var. Bir yandan da sığınacak başka bir yer var mı diye bakındım ama yok.

AGİOİ APOSTOLOİ

Yola çıktıktan 12 saat sonra ulaştık limana. Küçük bir balıkçı barınağı. Dışarıda ana yelkenimizi indirip içeri girdik, sancak tarafımızdaki mendireğe aborda olduk. Biz tekneyi neta ederken İvi’ciğim (Dermancı) soğuk bira alıp geldi yakındaki marketten. Bira bu kadar mı lezzetli olur. Böyle havalarda karaya ulaşmanın hazzı bir başka oluyor. Denizde olmanın en güzel yanlarından biri de bu galiba.

Çok açız. İyi bir yemeği hak ettik. Sahilde yürüyüş yaptıktan sonra arka sokaktaki bir aile işletmesinde aldık soluğu. Böyle bir efordan sonra bol protein gerek, gelsin suvlakiler, kırmızı şaraplar…

Ertesi gün için kararsızım. Yarın kalıp dinlensek mi? Seminer iki gün sonra başlıyor. Skiros’la aramızda da 45 mil kadar bir yol kaldı. Hele bugünden sonra ne ki? İşte öyle olmuyor. Senin kararın dışında bir sürü parametre var. En önemlisi de hava durumu. Yarın hava düşüyor, sonra tekrar yükselecek. Ortak karar, yola çıkmak. 

AHİLİ LİMANI – SKİROS

Ahili (Achili), Skiros merkezine ve batıdaki feribot limanı Linaria’ya 5’er kilometre uzaklıkta. Beton altyapısı tamamlandıktan sonra öylece bırakılmış. Birkaç balıkçı teknesi var. Girince iskele tarafımızda kalan iki balıkçı teknesinin arasına sancaktan aborda olduk. Her türlü havada pek güvenli görünüyor. Cengiz’le İvi, seminerin yapılacağı yere yakın bir pansiyonda, ben teknede kalacağım. 

Kiralık arabayı teknenin yanına getirip teslim ettiler. Akşam seminerin açılış kokteyli varmış. Daha zaman var, teknedeki ilk yemeği burada pişirdik. Tabii ki makarna. Cengiz ve İvi yemeği yaparken ben de tekneyi toparlayıp iptidai gölgeliği taktım, yoksa güneş fena. Yorgunluk rakısını dün akşam yemek yediğimiz restorandan aldığımız termosta kalan son buzlarla soğuttuk. Bu da bir konfor!

Barınağın içi de dışarısı gibi; berrak, tertemiz su. Yol yorgunluğunu denize girerek attık. Pek sevdim burayı.

Kokteyl, Skiros şehrinin tepesindeki kalenin eteklerinde, manzaraya hâkim. İkram olarak 5 litrelik kartonlarda yapılan şarap ile pet şişelere doldurulmuş ev yapımı çipuro plastik bardaklarda servis edildi. Dünyanın çeşitli ülkelerinden seminer için gelen rebetiko sevdalıları hasret gideriyor. Herkes neşeli. Belediye başkanı ve seminer düzenleyicileri de neyse ki kısa konuştular. Gece bitince Cengiz’le İvi pansiyonlarına, ben tekneye döndüm. Bu ıssızlıktaki ilk gecem. Dışarıda uğuldayan rüzgârın içeride hiçbir olumsuz etkisi yok. Ne büyük konfor.

SKİROS REBETİKO SEMİNERİ

Seminerin ilk günü bugün. Sabah başlayan seminer saat 14.00’e kadar sürüyor. Bu kısmı da Cengiz’den dinleyelim:

“Bu sene 16’ncısı yapılan, benim 15’inci kez katıldığım Skiros Rebetiko Semineri bu sabah başladı. Düzenleyen ve fikir babası olan (“Babacım”) Yorgos Makris ve eşi Fotini Karababa. Hocalarımız Yunanistan’ın önde gelen buzuki ustası Spiros Gumas ve adeta elimizde büyüyen, üç sene önce konservatuardan, gitar bölümünden mezun olan Dimitris Gumas. İcra heyetimizde bunların yanı sıra gitar ve akordeonda Katerina Mirto Faturu, vokalde Sofia Kontaratu yer alıyor. Bu sene odaklandığımız besteci Stelios Hrisinis. Sınıfta Türkiye’den katılanlar olarak ben, İvi Dermancı, İncesaz grubunun solisti Ezgi Köker ve Güz Kumpanyası grubunun kurucusu ve bestecisi -yıllardır bizimle bu seminere katılan- Sertaç Işık, dört kişiyiz. Ayrıca Yunanistan başta olmak üzere Fransa, Hollanda, Almanya, Finlandiya, Bulgaristan, Sırbistan ve Japonya’dan (evet, doğru okudunuz) gelen katılımcılar var. Gündüzleri düzenli meşk dersleri, akşamları da yemekten sonra serbest müzik yapılıyor. Akşamlar eli saz tutan herkese açık. Bizim Assos Makam Kamplarında uyguladığımız sisteme yakın. Çok zevkli, zengin, akıcı ama bir o kadar da yorucu bir hafta var önümüzde.”

İşte Cengiz’in söylediği akşamlar var ya, benim için bütün bu meşakkatli yola değen, bütün yorgunluğumu unutturan akşamlardı. Hem yeme-içmesiyle, hem meşkiyle… Her akşam bir başka meyhanede. Sırayla anlatacağım.

Seminer bitimi Skiros meydanına bakan kafede buluştuk. Bundan sonra da buluşma yerimiz oldu burası. Meğer bu tesadüfi buluşma yerimizin, Iroon Cafe-Bar’ın sahibi, Türk müziği şarkıları ile tango, rumba, vals, swing, türkü gibi farklı formlarda, çoğunun güftesi kendine ait eserler veren Neveser Kökdeş’e de (1902-1962) ders veren, İstiklâl Marşı için düzenlenen yarışmaya bestesiyle katılmış İstanbullu Orestis Çalapatanis’in torunu Kimon Çalapatanis imiş. İvi sayesinde öğrendik.

AYİOS PETROS DA DOST MECİLİSİ

Liman polisinin ofisi yakınlarda, transitlog’u da onaylattık. Hâlâ koca bir gün var. Pansiyon deniz kenarında. Makineye attığımız kirlilerimiz yıkanırken biz de denizdeydik. Akşama meyhanedeyiz. Bakalım hayâl ettiğim gibi olacak mı?

Ayios Petros, merkeze 8-10 kilometre uzaklıkta, bir kısmı toprak olan bir yolla ulaşılan -bana göre- sapa bir yerde. Bulunduğu yerde tek başına, etrafı bahçeyle çevrili, geniş verandaları olan bir bina. İlk biz gittik. Yunanların aksine, erkenciyiz ya. Servis elemanları kadın ağırlıklı. Cengiz’le İvi mutfağını, özellikle limonlu keçisini pek övdü. Önden salata, birkaç meze, ara sıcak söyledik. Sofra şarabı da. Her şey taze, leziz. “Bizimkiler” de geldi, masalar birleşti. Bizimkiler dediğim, Türkiye’den gelenler. Sadece seminer katılımcıları değil, Sertaç’la, Ezgi’nin arkadaşları da benim gibi yancı, meyhanede rebetikonun tadını çıkarmaya gelmişler. Bir muhabbet bir muhabbet. Geç akşamcılar sazlarıyla sökün etmeye başladı. Boş masa yok. Neşe burada da hâkim. Bir büyük aile buluşması gibi. Herkes kâh o masada kâh bu masada. Gece böyle bile bitse gam yemem. Böyle bitmedi ama…

Yemek faslının ardından verandanın en geniş kısmında masalar birleştirildi, rebetikocular sazını, sesini, içkisini alıp etrafına oturdu. Vuslat…

Cengiz anlatırken, yıllardır gözümde canlandırdığım fotoğraf tam da buydu. Hep birlikte çalınıp söylenen büyük bir masa, ben kenarda, ağzım kulaklarımda içkimi yudumluyorum. 

Şarkıların neredeyse tamamını biliyorum, çoğu bizim Cibalikapı’nın Spotify’daki çalma listesinde var. Yıllar önce Hasan Saltık (hasretle anıyorum) Kalan Müzik’ten Cibalikapı Balıkçısı adına bir rebetiko albümü çıkarmıştı, müdavimlere hediye etmiştik. Ah, bir de eşlik edecek kadar bu dilde söylemeyi becerebilseydim. Belki de orada bulunanların hayrına oldu, bilemem.

YİNE RÜYA GİBİ BİR AKŞAM

Her şeyin bir sonu var, neyse, önümüzdeki birkaç gün daha buradayız. Gün ağarmadan önümüzdeki balıkçı teknesinin motor sesiyle uyanıp tekrar uyudum. Öğlene doğru uyanıp kahvaltımı yaparken döndüler. Karı-koca Aspasia ile Stamati, birlikte avlanıyorlarmış. Bugün bereketli geçmiş, on ıstakoz ile birkaç böcek yakalamışlar. Ağlarını temizleyip satmaya götürdüler emeklerinin meyvesini. İvi’nin tercümanlığıyla tanışmış, gelip geçerken selamlaşıyorduk zaten.

Akşam deniz kıyısındaki Asterias’tayız. Bizim takım erkenci yine. Cengiz’in ortaokul ve liseyi birlikte okuduğu, 55 yıllık arkadaşı Stavros (Anestidis), eşi Evangelia ile Cengiz’i görmek için Atina’dan gelmişler. Biz de pek sevdik birbirimizi.

Yine rüya gibi bir akşam. Nefis bir meyhanede, nefis yemeklerle, ustalarından nefis bir rebetiko ziyafeti…

SON MEYHANE AKŞAMI

Dün akşam davet etmiştim, tekneyi merak ediyorlardı. Seminerden sonra, akşama doğru gelecekler, sonra da bugünkü meyhane buluşmasına katılacağız. Eski eniştesi Todori de (Yuvanoğlu) hayat arkadaşı Magda (Verinu) ile birlikte İvi’yi görmek için gelmiş. O da İvi gibi Büyükadalı. Babası, önce Harbiye ve Büyükada’da sonra Kireçburnu’nda hizmet veren, eskinin ünlü Façyo Balık Restaurantı’nın kurucusu imiş. 85 yaşında, denizci, halen teknesiyle bütün yarışlara katılıyormuş Todori. Dönüş yolu için ondan daha iyi kim akıl verebilir ki bize? İşte o muhabbette anlattı tirhandilin etimolojisini. Bizim o konforsuz ama denizci Hızırımız, çipuro ve çay eşliğinde (Stavros ve Evangelia çayı tercih etti) on kişilik şahane bir muhabbetin sahnesi oldu akşamüstü. Sonra da bu akşamki meyhanemiz olan Pefkos’taki Stamatia’nın yolu tutuldu. Tekrar anlatmaya gerek yok. Yine taze ve iyi malzemeyle yapılmış yemekler, yine dostlukla ve neşeyle kalkan kadehler, yine rebetiko…

Bugün son meyhane akşamımız. Yarın seminer bitiyor, akşam meydanda halka açık konser ve ertesi gün dönüş yolu.

Manolia’dayız bu akşam. Domuz sosisi ve ızgaralarıyla ünlü. Yine dolu dolu yaşanan bir akşam…

Artık son günümüz. Seminerden sonra deniz kıyısındaki salaş “Dayı’nın Hikayeleri”nde (Istories Tou Barba) buluştuk. Biraz hüzün var tabii. İvi’yle Cengiz’in eşyalarını tekneye taşıyacağız, akşam da meydandaki konsere katılacağız. Birinci kadehten sonra neşemiz yerine geldi. Akdeniz’deyiz ve anı yaşamak gerek. Hüzün ne demek? Hem daha önümüzde koca bir yol, uğranacak adalar var.

Konserin verildiği meydan tıklım tıklım. Seminerin hocası Spiros Gumas’ın komutuyla bütün sazlar ahenk içinde konuşmaya başladı. Birbirine gülümseyerek bakan, etrafa gerginlik yerine mutluluk saçan insanlar arasında kalınca bize de bulaştı bu hâl. Meydanın bir parçası olduk biz de. Yeni dostlarımızla anın tadını çıkardık.

Bu yola çıkmasaymışım, eksik kalırmışım…☸

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.