Etiket: Ali Boratav

  • 50 günlük bir Hisarönü gezisi ve Orhaniye’de beş gün

    50 günlük bir Hisarönü gezisi ve Orhaniye’de beş gün

    Fotoğraflar: Ali Boratav

    Herkesin âdetleri var. Bizim de bir körfezde 10 günden fazla zaman geçirdiğimiz, bir koyda iki gece üst üste kalmışlığımız çok nadirdir. Gezmeyi severiz, gün içinde bile çoğunlukla iki farklı koyda demirleriz. Bu yıl bir istisna yaptık, 50 güne yakın Hisarönü’nde kaldık. Bir de büyük istisna Orhaniye’de beş gece altı gün konaklama. Biraz alışveriş ve tekne bakımı, biraz fırtına zorlaması, biraz lezzet molası… Bu uzun süreli konaklamayı mümkün kılan iki iskele ve Hisarönü’nden küçük lezzet ve deniz notlarımı sizlerle paylaşmak istedim…

    Yaklaşık 20 yıldır denizlerdeyiz. İki gece üst üste aynı limanda ya da ıssız koyda kalmışlığımız bir elin parmaklarını geçmez. Hem gezmeyi severiz hem de bulaşık yıkamak için akıntısı olmayan kapalı koylardan ayrılmamız gerekir. Diyeceksiniz ki, Göcek’te Hisarönü’nde aynı yerde iki üç ay bağlı kalan tekneler var. Evet doğru ama bunların neredeyse hiçbirinin gri su tankı yok. Siyah su tankları da üç-beş günde dolar. Bu tarz deniz yaşamını doğru bulmuyoruz. Ama… Bu yıl ben de bir ilki yaşadım ve üst üste beş gün Orhaniye’de kaldım. Kalabildim.

    Orhaniye, Kızkumu ile kendisine marka değeri yaratmış, Hisarönü’nün belki de en korunaklı büyük koyudur. Dirsekbükü, Selimiye ve Bozburun da korunaklıdır ama hiçbiri Orhaniye kadar değil. Zaten bu nedenle de bir koca marina ve 14 adet irili ufaklı tekne bağlama iskelesi (kimileri marinet statüsünde) vardır.

    ARTILARI-EKSİLERİ

    Dezavantajı hem bu kadar kapalı hem de bu kadar kalabalık (denizde ve karada) olması nedeniyle deniz biraz kirlendi. Zaten azmaklar nedeniyle suyu da hayli bulanıktı, iyice bozuldu. Turgut, Selimiye ve Bozburun’un aksine karayolu tam deniz kenarından geçiyor. Bu da koyun bir ucundan diğer ucuna gündüz saatlerinde hayli toz içinde kalmasına ve hatırı sayılır bir gürültü kirliliğine neden oluyor.

    Denizciler açısından avantajı ise çok… Mesela cumartesi günleri çok büyük olmayan ama istediğiniz her şeyi bulabildiğiniz bir yerel pazar kuruluyor. Beş zincir market, dört de oldukça gelişkin bakkalı var. Bir berber, bir nalbur, bir tekne malzemeleri satan dükkân bile mevcut. Martı Marina ile Palmiye ve Alesta marinetleri sayesinde fena olmayan bir tekne bakım (tamirat ve temizlik) hizmetleri sektörü var. Diyelim ki tekne buzdolabı tamircisi yok, o da hemen Bozburun’dan gelir. Ama bu hizmetlerde yerel ekonomik fiyatlama beklemeyin, her yerde olduğu gibi fiyatlar hayli uçmuş durumda. Örneğin tekne temizliği Port Göcek’te de 100 Euro, Orhaniye’deki yıkık dökük bir iskelede de.

    Korunaklıdır dedim ya, bu noktada çok önemli bir özelliği var. Her havaya korunaklı koyların pek çoğunda (Örneğin Dirsek Bükü, Çanak Koyu, Selimiye’nin pek çok bölgesi, Sığ Liman vb.) alargada konaklamak hayli zordur. Mesela Selimiye’de 20-25 metreye demir atmak durumundasınız. Bu da sert havada alarga güvenliğini çok düşürür. Sığ Liman dardır, dört tekne sert havada alargada durmaya kalksa birbirlerine çarparlar. Oysa Orhaniye’de balçık zemine 10 metrelere 50-60 metre de zincir döşediniz mi, sizi etkileyecek fırtınanın çok çok kuvvetli olması gerekir (Bu açıdan Orhaniye güvenlik katsayısına yaklaşabilecek belki tek sığına Bencik olabilir).

    İşte bu koşullara sahip Orhaniye’de, hayatımda ilk kez bir koyda beş gece konaklama deneyimi yaşama imkânını buldum. Peki nasıl?

    İSKELELER BANA BU FIRSATI SAĞLADI

    25 gündür denizdeydik, misafirlerimiz vardı, önümüzdeki bir ay da Hisarönü’nde kalacağız, yıkanması gereken çamaşırlar var, su-elektrik almamız lazım, uzun bir alışveriş listemiz bulunuyor. Orhaniye’de iki-üç gün kalalım, dedik. Bir de üstüne Yaprak Fırtınası patladı. Fırtınayı iskelede yaşamayı hiç sevmem, o günlerde ada arkasındaki boğazda konuşlandım. Alışveriş ve tekne yıkama-takviye işlerini ise iskelelerde yaptım.

    Orhaniye’de boş bulduğum zamanlar yanaştığım iki iskele var. Biri, Palmiye Marina. Palmiye, kendisine marina diyor, ama aslında 49 tekne kapasiteli bir marinet. Palmiye, Orhaniye’deki 14 iskele arasında en eskilerden biri. Tüm işlemlerini tamamladı, izinlerini aldı ve Orhaniye’deki lisanslı tek iskele (marina) oldu. Doğan Saygılı’nın kurduğu, bugün oğulları Hasan ve Efecan Saygılı’nın yönettiği Palmiye çok donanımlı bir marinet. Bir marinada bulabileceğiniz her şey (yakıt, sıvı-katı atık alım, su, elektrik, iki zincir market, restoran, otel, çamaşırhane, sınırlı bir teknik servis, temizlik hizmetleri) mevcut. Cuma ve cumartesileri filotilla yanaşır, hafta içi yer bulma şansı daha yüksektir.

    Bir de küçük ayrıntı: Bu bölgede su sıkıntısı var. Temmuz ayı sonrasında Orhaniye ve biraz uzaklarda Çiftlik Koyu haricinde iyi su bulunmaz. Kuyulara, artezyene deniz suyu ya da yavan su karışır. İskelede tekne yıkarsınız, ertesi sabah tekneyi kireç lekeleriyle ya da tuzla kaplı bulursunuz. 

    İkinci durak noktam da İncir Restaurant’ın beş teknelik iskelesi. Giritli-İncir, Kapalıçarşı’da kuyumculuk (taş kesimi) ile profesyonel hayata başlayan Hakan Özalp’in 11 yıl önce ani bir kararla taşındığı Orhaniye’de açtığı ve açıldığı günden bu yana lezzet başarı grafiği sürekli yükselen bir restoran. Tesisin beş küçük bungalov odası, beş teknelik iskelesi, tesis önünde dört adet tonozu ve yaz-kış açık restoranı var. İskelede su-elektrik takviyesi yapılabiliyor. Marketlere ve bakkala 500 metrelik yürüme mesafesinde.

    Hakan Özalp, tesisin ve mutfağın başında, kesintisiz çalışıyor. İncir’in lezzet seviyesi mavi yolculuk kıyılarımızdaki ilk 10’a girer. Orhaniye’nin bence en iyisi. Mutfaktaki devasa ocak setinin üstünde akşamları dört ayrı kızartma tavası bulunduğunu söylersem ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir (kalamar ayrı tavada, patates ayrı, patlıcan ayrı, kızartma börekler ayrı tavada, ama tavalar da neredeyse kazan büyüklüğünde). 

    İşte bu iki iskele sayesinde aynı koyda beş gün kalabildim. Gel gör ki, mavi kıyılarımızda denizcilerin kullanabileceği iskele sayısı artacağına giderek azalmakta.

    İSKELELER HAYATIMIZDAN 

    ÇIKIP GİDERKEN

    Bundan 10 yıl önce 2015 ilkbaharında Yacht Türkiye’de iki ay art arda Ege ve Batı Akdeniz mavi yolculuk kıyılarımızda teknelerin yanaşabildiği iskelelerin bir envanterini çıkarmaya soyunmuştum. 79 iskele saymıştım. Bir de eksik varmış, Assos Nazlı Han’ın sahibi beni uyardı. Demek ki 80 güzel iskele. Bugün aynı kıyılarda belki 380 iskele var ama tamamına yakını denizcilere kapalı. Çoğu gündüzleri güneşlenme, akşamları da yemek masası platformu. 

    Ayrıca 2015’teki “80 güzel iskele”nin yarısından fazlasının bugün denizcilere kapandığını söylemek mümkün.

    Örnek… Orhaniye 14 iskele vardı denizcilerin kullandığı, bugün 10’u özel mülkiyete geçti, denizcilerin kullanımına kapandı. Sadece dört tanesinden yararlanabiliyoruz. 

    Üç önemli ulusal ve uluslararası charter şirketinin Orhaniye Koyu’nun dibindeki Kırvasil iskelelerini baz olarak kullandığı günleri hatırlarım. Yani 60’a yakın kiralık tekne… Toplam 14 iskeleyi 300’e yakın tekne lojistik ihtiyaçları için kullanabiliyordu. Sadece 10 yıl önce…

    Amatör denizcilerin ihtiyacı olan bu iskeleler artık yok. Denizciler bir iyot gibi apaçık ortadalar.

    HİSARÖNÜ’NDE LEZZET ARAYIŞLARI

    Bu tatsız konuları tartışmayı ve soruları bir yana bırakıp uzun Hisarönü gezisinden lezzet anılarımı aktarayım.

    Bir koyda üst üste beş gün konaklama istisnasını yaşadığım Orhaniye’deki İncir Restaurant’ın iskelesinden bahsettim. İncir aynı zamanda önemli bir Ege lezzet durağıdır. Boğazına düşkün denizci arkadaşlara birkaç da önerim var: Hakan Özalp’in aile Giritli, Girit mutfağını iyi etüt etmiş. Dolayısıyla mevsiminde tüm otlu meze ve yemekler leziz. Kendi yaptığı torik lakerda harika, ızgara peynir için özel bir tulumu var-nefis, üç-dört kiloluk ahtapot ve yerli kalamar kullanıyor. Karidesler yerli. Ve inanın yerli ürün fark ediyor. Manisa’dan özel bir zeytinyağı getiriyor. Ve son olarak… Balık ızgara-tandır için özel bir mutfak mangalı yaptırmış, külde tandır usulü öyle bir ızgara yapıyor ki, hayran kaldım.

    İncir’in yanı sıra Hisarönü’nde lezzet deyince aklıma ilk gelen iki durak kendimi evimde gibi hissettiğim Kocabahçe Sailor’s Paradise ve Kuzbükü Neighbours. 

    Kuzbükü’nde Menderes-Belgin Çoban ailesi bizim kıyılara yeni lezzetler sundu. Mesela bıyıklı karides (bir tür Symi shrimp), sübye kokoreç gibi… Bu yıl gittim, Menderes Bey yalıçapkını diye bir tabak koydu önüme, karides ve deniz ürünlü mücver. Yan masaya bir tepside balık gitti. Sordum Neighbours usulü fırın balıkmış. Bir zamanlar Turunç Pınarı’nda Osman Aydın’ın yaptığı “Balıkçı Kebabı”na benzettim, denemek lazım. Ayrıca malzeme temin ettikçe, asma yaprağında sardalye, balık yumurtası ızgara, mavi yengeç gibi arayışlarla fark yaratmaya devam ediyor.

    Kocabahçe’de ise Zerrin ve Tarık Şener öncelikle Sailor’s Paradise’ın bostan geleneğini sürdürüyorlar. O küçük bahçeden ağustos ayı sonuna kadar kabak, patlıcan, domates, semizotu, roka, her çeşit biber çıktığını görmek bir mucize. Bahçede yetişen her ürün bir fark yaratıyor. Limon bile bir başka kokuyor.

    Mutfakta ise iki titiz, ev sahibi kadın Berrin’le Zerrin… Her şey tertemiz, düzenli. Mutfak şefleri Recep ile Mehmet de gayet başarılı. Tarık ve Serkan’ın gözü her an bahçede, masalarda, serviste en ufak bir aksama yaşanmaz. Kurucusu Fisher Mehmet bölgedeki balıkçıların tümünün en iyi dostu. İyi bir balık yakalayan önce Kocabahçe’ye getirir.

    Karayolu olmayan bir ıssız koy restoranında insan daha ne isteyebilir?

    DOĞAL BİR GÜZEL: DİRSEK BÜKÜ!

    Hisarönü’nde üç lezzet durağı anlattım ilk göz ağrımız Dirsek Bükü’nü anmadan geçmeyelim. Dirsek Bükü’nü, Niyazi’nin çocukluk günlerinde, Mustafa Amca’nın sağlığında sevmiştim. Bir Meksika sahil köyündeki ıssız bir lokantanın terası gibi gelirdi bana. Havada sinekler uçuşur, arkada tavuklar gıdaklar, yamaçta keçiler yürür, tesisin ortaklarından Alirıza ve Beşgül Şengül 100 metre mesafeden çığlık çığlığa gündelik işleri konuşurlar. Ve o felaket sıcakta bir bira-patates ya da kalamar yaparsınız.

    Dirsek özellikle Levent ile Esra’nın katkılarıyla son 10 yılda çok ünlendi. Biraz tarz değiştirdi, kalite çıtası yükseldi. Doldu doldu taştı. Ama tenha öğle saatlerinde o eski sıcak atmosferini hâlâ koruyor. Peki değişim yok mu, tabii ki var. Mesela bu yıl Hisarönü’nün deneyimli ve başarılı aşçılarından Taşlıcalı Bayram, Dirsek’e transfer oldu. Öğle saatlerinde çaldığı klarnet tüm koyu inletiyor ve insanın içini ısıtıyor. Dirsek’in mutfağına da bu destek iyi oldu, menüdeki her üründe fark hissediliyor. Ben işte bu tür ufak tefek değişikliklerle 10-20 yıl önceki halini koruyabilen yerleri seviyorum.

    FARK YARATMA ÖRNEĞİ: ALİ BABA

    Küçük değişikliklerle yoluna devam eden bir diğer durak… Hisarönü gezimiz sırasında bir ara Bozukkale’ye uğradık. Mümkünse Ali Baba’ya giderim. Her zamanki gibi mükemmel bir atmosferin içine girdik. Hava hafif esintili insanı boğmuyor, deniz serin ve cam gibi… Küçük iskelenin içine aborda olduk. Kendi özel havuzumuzdayız…

    Akşam yemeğe gittiğimizde Can, “Ali Abi bir de ızgara peynir yapalım sana, özel bir şey, seveceksin” dedi. Can mütevazıdır, zaten fazla konuşmaz, kolay kolay da hiçbir şey önermez. Durumun ciddiyetini anladım ve hemen “Tamam ver bir porsiyon ızgara peynir” dedim.

    Mükemmel ötesiydi. Can gülümseyerek anlattı. Bozukkale’nin belki 300-500 üyeli büyük bir keçi sürüsü vardır. Can, sürünün çobanına Taşlıca’da bir nineden aldığı maya ve tarifi vermiş. Keçi sütünden ızgara-tava yapımına uygun bir atalık peynir üretiyormuş çoban. Ali Baba Restaurant ve Can için… İşe bakın… Marketlerde, pazarlarda satılan keçi peyniriyle mukayese mümkün mü? Böyle bir mutluluk pınarı olabilir mi?

    Hisarönü Körfezi’nde eski günlerdeki gibi, anıları koruyarak, küçük değişikliklerle 50 gün geçirdik. Özlemişiz Hisarönü’nü, Yeşilova’ya bile geçmedik.

    Bozburun ve Söğüt’ü umarım Eylül’de göreceğiz.☸

  • 2023 sezonu son sürat başladı. Peki nereye gidiyoruz?

    2023 sezonu son sürat başladı. Peki nereye gidiyoruz?

    2023 sezonuna ancak bu ay adım atıyoruz. Bu gecikme, geçen yıllarda beş ay boyunca, her gece full rezervasyon ile çalışmaya alışan mavi yolculuk tesisleri için zor bir sezon anlamına geliyor. Üstelik ekonomik kriz ve artan maliyet baskısı nedeniyle uçuşa geçen fiyatlar, denizcileri tesislerden biraz uzak tutacak gibi. Bu da mavi yolculuk tesislerini iyice zora sokacak. Zaman, deniz turizmi ile geçinen tesislere destek olma zamanı. Yoksa o çok sevdiğimiz tesislere karayolu açma heves ve planları hızla gündeme gelebilir.

    2023 sezonu geç ve biraz sönük başladı. Bıraktım sezonu ancak yaz ortasında açan Kaş-Kekova bölgesini, Hisarönü, Göcek, Marmaris ve Gökova’da bile Haziran ayı hayli sönük geçti. Pandemi döneminde Mayıs ayı başından itibaren tıka basa dolan kıyılarda bu yıl Haziran sonundaki bayram günlerine kadar ortalık hayli sakindi. Bu tenhalık ve inanılmaz seviyelerde artan maliyetler, üç yıldır çok iyi ciro yapan deniz turizmi tesislerinin tüm sezon planlarının alt üst olmasına neden oldu.

    Haziran ortasında cumartesi gecesi Knidos’ta iskelede iki tekne, alargada üç tekne… Aynı gün pik sezonda 150 teknenin kıyılarına sıralandığı Hisarönü Dirsek Bükü’nde toplam 15 özel tekne, üç gulet… Ertesi gün, yani Haziran ortası pazar gecesi Kocabahçe’de iskelede 3, tonozda iki tekne… Bu ne demek? Özellikle iskeleye ecrimisil ödeyen, tesisi kiralık olan işletmeler için bu yıl hayli zor geçecek.

    Aynı mekânlarda ertesi gün yani pazar günü Knidos limanına 16, pazartesi Kocabahçe’ye 14 gulet giriyor. Yani yelkenlisi, motoryatıyla özel tekne sayısı az ama gulet hayli fazla sayıda. Neden? Çünkü ekonomik gulet fiyatları ortalama otel fiyatlarının altında kaldı. 

    Bu tablo sadece Datça, Hisarönü’ne özgü değil. Aynı tarihte (cumartesi), merak ettim Göcek Tersane Adası’nı aradım. İskelede üç tekne vardı. Yeşim Acar, “Ali Abi hâlâ sezon açılmadı, dört gözle bekliyoruz” diyordu. Dört gözle bekliyor, çünkü devlet Göcek’teki tüm tesislere birkaç yıllık alacağını tahsil etmek üzere milyon liralar talep eden faturalar yollamış.

    Pazar günü Bozukkale Ali Baba’yı aradım. Marmaris’ten çıkan tekneler ilk gün Çiftlik’te, ikinci gün çoğunlukla Bozukkale’de kalıp, pazartesi Hisarönü’ne geçerler. Tıka basa dolu olması gereken iskelede dört tekne vardı. 

    Haziran ayındaki bu sükûnetin, bayramın ardından Temmuz ve Ağustos aylarında da yerini ciddi bir kalabalığa terk edeceğini düşünüyorum. Ama sezonun böyle kısalması manasız bir sıkışmaya, yoğunluğa yol açacak diye endişelenenler de haksız değil.

    FAVORİLER

    Pandemi paniğinin bitmesi, ofisini ve çocuğunun okulunu denize taşıyanların kentteki evlerine dönmesine neden oldu. Seçim telaşı ve moralsizliği ile sezon geç başladı. Yani bu yıl, yaz ortası yoğunluğu dışında denizlerimiz biraz soluk alacak, bir ferahlama yaşanacak diye varsayabiliriz. Ama bu ferahlık yılın bütünü için geçerli. Yaz ortasında denizde ciddi bir yoğunluk yaşanması kesin. Peki o halde nerelere gitmek mantıklı? Nasıl rotalar daha akılcı olacak? Bu sorunun yanıtını bölge bölge verelim.

    GÖKOVA: BÜYÜK ÇATI’DA HUZUR!

    Gökova, gulet yolcularının en çok rağbet ettiği iki körfezden biridir. Dolayısıyla klasik gulet rotalarını ayıklayarak gezmek kesinlikle tercih edilmeli. Örneğin; gidişte pazar ve dönüşte perşembe akşamları Tuzla Koyu ve Yediadalar guletlerin durağıdır. Salı ya da çarşamba ikmal için Karacasöğüt’e girerler. Yani guletlerin bir klasik Gökova rotası var. Bu rotanın tersine hareket edeceksiniz, girdiğiniz koylarda hiç olmazsa koca koca guletlerin curcuna ve gürültüsü olmayacak.

    İkincisi, mavi yolculuk körfezlerinin doğayla en iç içe olan bölgesi Gökova’da bile her yere insan eli değmeye başladı. Gökova kalabalıklaşıyor. Belki de en sakin bölgesi kendisi de neredeyse bir küçük körfez sayılabilecek Bördübet.  

    Doğudan batıya Yediadalar’dan başlayıp Amazon, Balıkaşıran, Boynuz, Küçük-Büyük Çatı ve Gerence (Armonika) koyları olarak sıralanan Bördübet’in sakin, ıssız, sessiz sığınakları bu yıl mavi yolcuların herhalde en önemli hedef noktalarından biri olacak.

    Tümü doğal sit olarak tescilli bu kıpırtısız limanların şüphesiz en ünlüsü, karayolu bağlantısı nedeniyle bölgede denizcilerin acil durumlarda lojistik üs olarak da kullandıkları Büyük Çatı Koyu’dur. Geçen Haziran ayında, mavi yolculuk tarihinde çok önemli bir yeri olan bu koyumuz hakkında çıkan bir söylenti amatör ve ticari tüm denizcileri, balıkçıları çok üzdü. Resmi makamlarca doğrulanmayan bir söylenti ama ciddiyeti var. İddiaya göre, Emniyet Genel Müdürlüğü mavi yolculuk geleneği için büyük önem taşıyan bu koyumuzda bir eğitim kampı yapmak üzere Tarım ve Orman Bakanlığı’na başvurmuş. Umuyorum ki doğru değildir. Başvuru doğruysa da, İçişleri Bakanlığı en kısa sürede bu olmayacak sevdadan vazgeçer. Çünkü bu koylar Gökova mavi yolculuk geleneğinde büyük önem taşıyor.

    Gökova’dan bir de son haber: Alakışla Kisse Bükü’nde bir geç dönem Bizans yerleşiminin kalıntıları vardı. Bu alan Bodrum Yarımadası’ndaki sekiz Leleg kentinden biri olan Syangela’nın limanı ve geç antik dönem kenti Anastasiapolis’in merkezi olarak tescilli idi. Son yıllarda bir mezbelelik haline gelen ve kilise kalıntılarında mangal-köfte, agorasında çayhane ocakları kurulan bu tarihi miras, nihayet Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın dikkatini çekti. Çok hızlı bir kazı çalışması başlatıldı. Bu yıl, Alakışla-Kisse Bükü’ne giderseniz ortamı tanıyamayacaksınız. 

    Not: Alakışla’nın batı ucundaki Adalıyalı Koyu’nda da Syangela ve Anastasiapolis’in kalıntıları, 1’inci ve 3’üncü derece arkeolojik sit alanları var. Ama ETS Turizm AŞ’nin yıllardır davalık otel projesi bulunan bu koyda bir kazı çalışması yapılmıyor. Aslında oradaki tarihi eserler de gün ışığına çıkarılsa çok iyi olur.

    DATÇA-HİSARÖNÜ: YEŞİLOVA’NIN SAKİN KIYILARI

    Evet, koskoca Hisarönü Körfezi, ayrıca yanında da Yeşilova Körfezi… Ama sakin bir yer bulmak için bu kocaman coğrafyanın Marmaris’e en yakın kıyılarına kadar gitmeniz lazım. Hisarönü ve Yeşilova körfezleri son yıllarda öyle bir doldu, öyle bir rağbet var ki, kolay kolay boş koy bulamıyorsunuz. Peki ne yapmalı? 

    Aslında her zaman çözüm var. Mesela, Bozburun Adaboğazı’na demirleyeceğim diye yırtınmak yerine tam karşısındaki Dat Bükü (yerliler Çomçalık derler) tercih edilmeli. 

    İkincisi… Adaboğazı demişken… Hisarönü’nde de son yıllarda ciddi sayıda tekne Bozburun ve Selimiye’den çıkmaya ve mazot maliyetini azaltıp kısa yolculuklarla müşteri gezdirmeye başladı. Bu ne demek? Mesela cuma akşamları Adaboğazı ve Selimiye karşı kıyılarında, Sığliman’da vahşi bir gulet kalabalığı oluyor. Perşembe akşamları Bozburun çıkışlı tekneler Dirsekbükü, Girneyit vb; Selimiye çıkışlı tekneler Bencik, İnbükü (Emel Sayın) ya da Çamurlu Koy’a yığılıyorlar.

    Yani planınızı cumartesi akşamı Bozburun ve Selimiye’den 300 civarında guletin hareket edeceğini; yine cumartesi günü Marmaris ve Bodrum’dan 400 civarında guletin Hisarönü’ne doğru geleceğini göz önünde bulundurarak yapacaksınız. Bu tablo şu anlama geliyor: Hisarönü’nde sakin koy arayışı cuma ve cumartesi akşamları haricinde çoklukla Rus ruletidir! Yani her an bir koy partisine denk gelebilirsiniz. Yani Hisarönü ve Yeşilova’da sükûnet arayanların işi biraz şansa kalıyor.

    Bir önemli konu daha: Hisarönü’nde Dirsek, Kocabahçe, Adaboğazı, Bozburun, Söğüt, Selimiye, Orhaniye gibi kapalı koylar yaz ortasında yoğunluk nedeniyle maalesef hayli kirleniyor. Şanslıysanız deterjan, şanssızsanız olmadık şeylerin kokusu geceleri tüm ortamı kaplıyor. Temiz deniz için rüzgâr almayan açık deniz koylarının yolunu tutacaksınız. Bunun için şu anda en iyi seçenekler Hisarönü ile Yeşilova geçişindeki Apostol Burnu ve civarı, bir de Yeşilova ile Marmaris Körfezi arasındaki Karaburun civarı koyları. Mesela Oğlan boğuldu ya da Alagelme.

    FETHİYE – GÖCEK: SEVENLERİ İÇİN BİTMEYEN BİR ÇİLE

    Soru: “Ali Boratav, Göcek’i seviyor musun?”

    Yanıt: “Evet seviyorum, hem de çok seviyorum ama usandım.”

    Hem Göcek’in koylarına çökmek isteyenlerle uğraşmaktan hem Göcek’in tüm denizci topluluğunu “aşırı zengin” kabul eden esnafından usandım. Hem Göcek’ten para kazanmak isteyen kamu yönetimine laf anlatmaya çalışmaktan hem de Göcek’in muhteşem güzelliğini vahşi bir şekilde sömüren, istismar eden denizcilere ricacı olmaktan usandım.

    Tek bir örnek veriyorum…

    “Göcek ve Dalaman koylarını Kullanma ve Koruma Esasları” diye 2011 yılında yayınlanmış bir tebliğ var. Buna uymayanın 2023 yılı idari cezası özel tekneler için 244 bin, ticari tekneler için 1 milyon 221 bin lira. Bu tebliğ diyor ki, Göcek koylarında hız sınırı 6 deniz milidir. Güzel! 

    15 Haziran öğleden sonra Hamam Koyu’nda bir jet ski sürücüsü Bayrak Adası’na kıçtankara tekne ile ada arasından herhalde yüksek süratle geçiş yaptı. Sürücünün boynu teknenin koltuk halatına takıldı ve öldü. Sahil Güvenlik’in tekne hakkında tutanak tuttuğunu işittik. Acaba ölüme sebebiyet vermekten mi? Bilmiyorum! Bu olayın neresiyle uğraşalım? Konuyu neresinden tutalım? Kime ne akıl verelim?

    Göcek koyları kalabalık. Jet skiyle, sürat teknesiyle teknelerin arasına girilir mi? Orada yüzen bir çocuk da olabilirdi. Geçen yıl aynı küçük adacığa bir teknenin servis botu yüksek süratle çarptı. Teknenin kaptanının boynu kırıldı, gemicisinin kaburgaları un ufak oldu. 

    Bir arkadaşımızla konuşurken dedi ki “Göcek’te önce tüm süpermarket gemilerinin faaliyetine son verilmeli. Bunlar tekne-kondulara bonfile, lahana, cacık taşıdıkça orada iki üç ay yerinden kıpırdamayan yüzen-lüks köy hayatı devam edebiliyor.” 

    Kesinlikle haklı… Muğla BŞ Belediyesi’nin çöp toplama konteynerlerinin kaldırılması bir diğer vahim gündem maddesi. Daha bunlar gibi milyonlarca konu anlatılabilir.

    Peki, bırakalım bu tatsız konuları. “Göcek’i seviyoruz, ille de gidelim” diyoruz. Ne yapacağız?

    Bu yıl devletin istediği astronomik kira / ecrimisil bedellerini ödemekte zorlanacak resmi Yat Mola Noktaları’nı, yani Göbün, Manastır, Küçük Sarsala, Bedri Rahmi Zeytin, Tersane Adası ve Boynuz Bükü’nden oluşan altı tesisi desteklemekte fayda var. 

    Ayrıca şunu da bir not olarak kaydetmeliyim: Son yıllarda fiyat/kalite denklemi biraz şaştı. Bu yıl ne olacak hiç bilemiyorum, o da ayrı mesele. Ama bu insanlar 20-30 yıldır ailelerini geçindirirken Göcek doğasını da canla başla koruyan yerli nüfustur.Göcek’te gelecek de, denizcilerin öncelikle desteğini hak eden nüfus da budur. 

    DİĞER ROTALAR: MARMARİS VE KEKOVA…

    Doğrusu Kekova’ya ancak gerçekten deniz sevgisi, tutkusu içine işlemiş insanlar gidiyor. Bu denizciler haliyle o bölgeyi ya gayet iyi biliyor ya da denize, doğaya yeterince saygı duyuyorlar. Dolayısıyla söyleyecek bir şeyim yok.

    Marmaris Körfezi ise, çoklukla gel-geç bir rota. Çoğunlukla insanlar ya kısa süreli bir Marmaris kaçamağı için bu körfeze çıkıyor ve iki üç gün denizde gezip kentlerine, işlerine geri dönüyorlar. Ya da Marmaris’ten çıkıp Hisarönü veya Fethiye’ye dümen tutuyorlar. Genellikle Kumlubük, Çiftlik, Bozukkale, Ekincik koyları bu körfezin vazgeçilmez durakları.

    Bu bölgede dikkat etmemiz gereken, denizciliğimizin geleceği açısından cansiperane korumamız gerektiğine inandığım iki önemli durak. Birincisi; 100’e yakın tekne ağırlama kapasitesiyle Çiftlik Koyu. Bu koy marinalar dışında denizlerimizdeki en büyük amatör denizci sığınma noktasıdır. Burayı kaybetmemek, bu koydaki beş restoranın iskelelerini yaşatmak şu ekonomik kriz günlerinde göz önünde bulundurmamız gereken önemli bir önceliktir, diye düşünüyorum.

    İkincisi de; Datça Knidos ile birlikte Karaburun Bozukkale tesisleri, yani Ali Baba, Sailor’s House ve Loryma  Beach denizciliğimiz için çok büyük bir öneme sahipler. Knidos ve Bozukkale limanları binlerce yıldır bölgenin uçbeyleridir. Hem ulusal (kabotaj) hem de uluslararası deniz seferlerinde bu iki doğal limanın tam olarak 5 bin yıldır, yani Minos, Miken uygarlıkları ve Dor kavimlerinden bu yana çok büyük önemleri vardır. 

    İkinci bir nokta, işletmecisi Hasan’ın bazı tuhaflıkları nedeniyle son yıllarda Rodos Geçidi’ndeki Karaburun’un ikinci antik limanı Serçe (Kasara-Cressa) Koyu amatör denizciler tarafından biraz ihmal edildi. Ama burası da 5 bin yıllık bir açık deniz limanı. Serçe’de son zamanlarda biraz tepki çeken Hasan şimdilerde işleri kardeşi Osman’a devretti. Geçen yıl gidenler memnundular. (Tel: 0536 3395492)

    Yani… Bozukkale, Serçe, Knidos… Zaten gözünün üstünde kaşı var deyip geçmeyelim… Tehlikeli sulardaki 5 bin yıllık bu denizci sığınaklarını korumamız lazım.☸

  • Denizlerde ve kıyılarda “çılgınlık” emareleri artıyor

    Denizlerde ve kıyılarda “çılgınlık” emareleri artıyor

    Kıyılarımızda 2023 deniz sezonuna damga vuracak üç gelişme ya da eğilim var. Birincisi; deprem öyle bir ruh haline neden oldu ki, pandemide ikiye katlanan deniz üstü yaşam talebi bu yaz dörde katlanmış durumda. İkincisi biraz da bu talebe paralel olarak fiyatlar çıldırmış halde. Hem denizde yaşam, yani restoran, bakkal, manav, kasap fiyatları; hem de tekne satın alma, teknenin rutin (marina, marin malzeme, işçilik) maliyetleri… Üçüncüsü; katı koruma kurallarının (biraz da seçim-af beklentileriyle) esnetilmesi, mavi kıyılarda ışık hızıyla ve pek çoğu kaçak bir yapılaşma gündeme getirdi. Fotoğraflar ALİ BORATAV

    2023 sezonuna Cumhurbaşkanlığı ve TBMM seçimi ile adım attık. Pek çoğumuz bu seçim nedeniyle mayıs ayında planlarını iptal etti; tekne bakımları, programlar, sezon açılışı ertelendi. Yacht Türkiye okurları için son gelişmelere ilişkin kısa bir özet hazırladım. 

    Bu ufuk turu, yeni yönetim döneminde siyasetçilere ve kamu yönetimi profesyonellerine amatör denizcilerin gündem konularını hatırlatmak açısından da faydalı olabilir. Eğer sorunların çözümüne ilişkin bir ortak akıl geliştirilmek istenirse, amatör denizcilerin her türlü katkıyı sunmaktan, ellerini taşın altına koymaktan kaçınmayacaklarını da belirterek denizlere yönelik artan ilgiyle konuya adım atalım.  

    DEPREM VE YENİ DENİZCİLER

    Yıllardır “Deniz kalabalıklaşıyor” diyoruz. Evet, pandemiden bu yana denize ilgide her yıl geometrik bir artış yaşıyoruz. “Pandemi etkisi bitmedi mi? O insanlar denizden sıkılmadılar mı?” diye haklı sorular sorulabilir. Ama şöyle ilginç bir gelişme var: 2023 depremiyle yeni bir ilgi patlaması yaşanıyor gibi görünüyor.

    Neden? 

    1. Birkaç saniye içinde binlerce can kaybı yaşandı. İnsanlar şunu tüm kalpleriyle hissetti: “Hayatı erteleme, bir tekne satın alma hayalin varsa, yarın gerçekleştir.”

    2. “Deprem anında ne kadar güvendeyim” sorusuna kestirme bir yanıt: Yazlık ev yıkılabilir, tekne yüzer. Diyelim ki, kentte oturduğun ev oturulamaz hale geldi, git teknende, korkusuz yaşa.

    3. Bir kaçış planı olarak denizcilik: Olası bir depremde kenti, mesela İstanbul’u terk etmenin en kolay yolu deniz yolu…

    YENİ EKONOMİ VE YENİ DENİZCİLER

    Sadece deprem değil, 2023’ün ilk aylarında tekne sahibi olma isteğini artıran bir faktör de iyi bir yatırım aracı olarak görülmeye başlaması oldu. Bu bakış açısının üç temel gerekçesi var:

    1. Arzın üstünde bir taleple adeta bir saadet zinciri durumu yaşanıyor. Dolayısıyla beş yıl önce 100 bin Euro olan bir tekne, bugün tüm dünyada 140-150 bin Euro’ya satılır hale geldi. (Bu oran hem sıfır hem ikinci el tekne fiyatlarında geçerli.)

    2. Ekonomik krizin etkisiyle Türkiye’de gayrimenkul birdenbire çok yüksek pirim yaptı. Fiyatlar Euro bazında neredeyse üç kat arttı. Ama araç (tekne, araba) fiyatları Euro dengesini korudu. Ya da şöyle ifade edelim; tekne piyasasındaki uluslararası fiyatlarla Türkiye’deki fiyatlar arasında bir makas oluşmadı. Sonuçta, tekne daha erişilebilir bir yatırım unsuru haline geldi.

    3. Türkiye pazarında, haftalık ücretleri uluslararası fiyatlamaya paralel tekne kiralama (yasal-yasadışı charter, Airbnb modeli gibi internet üzerinden bireysel kiralama yöntemleri) yaygınlaştı. Ve tekne yatırımı bir gelir yaratma modeli olarak görülmeye başlandı.

    YENİ DENİZCİLER VE ESKİ DERTLER

    Evet, denize ve denizciliğe ilgide bir duraklama yok. Aksine, Rus ve Ukrayna teknelerinin de Türkiye kıyılarında iyice artmasıyla, denizde inanılmaz bir talep ve hayat pahalılığı ortaya çıkmış durumda. Marina ücretleri, tekne personel ücretleri, bakım, işçilik ve malzeme fiyatları… Hatta, deniz kenarındaki manav-kasap bile “marin fiyat” talep eder hale geldi!

    Pek çok politikacı sokak-pazar gezilerinde, hiçbir gerçekliği olmayan “ÖTV’siz mazot alan yatçıların musluğunu kapayacağız” gibi konuşmaları seviyor. Kamu yönetimi profesyonelleri de maalesef “mademki, denizcisin o halde zenginsin” bakış açısına sahip. 

    Öyle ki; artan deniz kirliliği, korunan kıyıların yapılaşmaya yenik düşmesi, mavi yolculuk denizlerimizin “istismarcı denizciler”den (tekne kondular) korunamaması gibi sorunların çözümü için üretilen tek çözüm, ‘denizi ücretlendirme’ yoluyla talebi kısmak gibi görünüyor. “Öde Mavi Kart bedelini, denizi kirlet, öde cezasını deniz kenarına kaçak evini yap, Göcek’te bir koyda üç ay tekneyi kıpırdatmadan yaşa, ama tonoz-şamandıra ücreti öde” gibi nereye gideceği belli olmayan bir bakış açısı yaygınlaşmakta.

    Sorun şu ki; ücretlendirilmekte olan bu eşsiz mavi kıyılar için şimdilik talep edilen bedelin kat kat fazlasını ödeyebilecek insanlar da var. Oysa bir yazlık ev almaya ekonomik gücü yetmeyen ve tatillerini ya da emekliliğini teknede geçirmek isteyen pek çok mütevazı denizci bulunuyor. Eğer kamu yönetimi akılcı çözümler geliştiremezse, bu ücretlendirme sorunu katlanacak, katlanacak ve denizlerimizde gerçek bir gelir adaletsizliği ortaya çıkacak, amatör denizciliğin mütevazı kesimi bu maliyetlerle baş edemeyecek gibi görünüyor.

    İçinde bulunduğumuz dönemde, pek çok denizcinin artan bu maliyetler karşısında pes ederek teknesini satma noktasına gelmiş olması, bunun somut bir göstergesi.

    AMATÖR DENİZCİLİĞE DE DESTEK LAZIM

    Denizcilik her ekonomik zümreden, 7’den 70’e herkes için bir hak olmalı. Devlet de herkese bu hakkını yaşayabilmesi için adil koşullar sunmalı. Tabii ki, “Devlet her isteyene bir tekne alsın” demiyorum. Ama…

    Mesela, teknelerin tıpkı otomobillerde olduğu gibi, farklı kategorilere ayrılması ve denizcilere halen yansıtılmakta olan ve önümüzdeki yıllarda yansıtılacak kamu ücretlendirmelerinde (barınak-konaklama), harç ve vergilerde farklı çarpanlar uygulanması artık bir zorunluluk. 

    Çünkü denizdeki tekne sayısı her yıl artıyor ama bu teknelerin gövde ve donanım değeri arasındaki farkın artışı geometrik olarak yükseliyor. Kamu yönetimi, kendince haklı olabilecek nedenlerle deniz üstündeki ultra lüks yaşamı bir şekilde vergilendirmek / ücretlendirmek istiyor. Ancak “katılım payı” olarak nitelendirilebilecek bu ücretlendirme / vergilendirme mütevazı denizcilerin deniz yaşamını sürdürülebilir olmaktan çıkarabilecek boyutlara ulaşma eğiliminde.

    Peki… Bu farklı kategoriler hangi ölçüte göre saptanabilir? Yeni bir konu, bir altın formül de yok. Titiz bir değerlendirme yapılmalı ve adil bir denklem kurulmalı. Bu denklemin değişkenleri neler sorusuna ilk akla gelen yanıtlar tekne boyu, yaşı, motor gücü, profesyonel personel sayısı ve satış fiyatı olabilir.

    Öyleyse amatör denizci dünyasının ihtiyacı olan destek alanları neler? İki öncelikli konu var:

    1. BARINMA: MARİNA-BARINAK ÇIKMAZI: 2023 itibarıyla (özellikle mütevazı) amatör denizciler için en büyük ihtiyaç barınak meselesine bir çözüm üretilmesi. Türkiye kıyılarındaki marina ücretleri, Fransa veya İtalya ile mukayese edilir hale geldi. Ama bu ülkelerde asgari ücret Türkiye’nin beş katı. Mütevazı amatör denizciler görmezden gelinerek “Yatçılık lüks tüketim” deniyor, Bodrum’daki restoran fiyatlarının St.Tropez ile aynı olduğu örnek verilebiliyor. Mütevazı amatör denizci yemeğini teknesinde yiyebilir, ama teknesine kışın korunaklı barınak gerek. Marina fiyatları serbest uçuşa geçtikten sonra, kara parklarda kışlama bir seçenek olabilir mi, tartışılmaya başlandı. Ama bu tüm mütevazı amatör denizciler için mümkün değil. Kara park yaz ve bahar aylarında en az üç beş ayını kesintisiz denizde geçirenler için tercih edilebilir bir seçenek. Kalıcı bir çözüm için, tıpkı balıkçı barınakları gibi, AVM tarzı olmayan amatör denizci barınakları modeli geliştirilmek durumunda. Bu noktada destek sınırsız olamaz: “Şu ve şu nitelikteki amatör denizci teknelerinin yararlanabileceği barınaklar…” Net ve adil bir tanımlama gerekiyor.

    2. AMATÖR DENİZCİ İSKELELERİ: 2021’de Çevre Bakanlığı’nın yayınladığı bir genelge var. Özetle diyor ki “Rekreatif iskeleler sadece kayalık sahillerde, o da 100 metrede bir olabilir. Kumsallarda iskele olmayacak…” Bu genelge çerçevesinde zaten sayıları son 20 yılda yarı yarıya azalan amatör denizcilerin yanaşıp elektrik-su ikmali yapabildiği, çevredeki marketten alışveriş yapabildiği, bir hastası olsa hastaneye götürmek için karaya indirebildiği iskelelerin tümüne yıkım kararı çıktı. Bu, amatör denizcilik ve yat turizminin gelişimi açılarından büyük bir hata oldu. Şu anda örneğin Bodrum Gümüşlük’te belediye iskelesinde 13 metrelik bir yelkenlinin gecelik bağlanma ücreti yerliler için 1000 TL, yabancı bayraklılar için 3000 TL’ye çıktı. Denizde bir gezginin başına bir şey gelse, mesela düşüp bacağını kırsa, ambulansa indirilebilecek iskele kalmadı. 

    İskele deyince, tabii ki kısa süreli konaklama alanlarından söz ediyoruz. Küçük marinalar değil. Güneşlenme platformları değil. Sadece yat turizmi ve amatör denizci destek iskelelerinden söz ediyoruz. Örnek; Marmaris Çiftlik Koyu’ndaki iskeleler olmasa Marmaris ekonomisinin can suyu olan yat turizmi ciddi bir darbe yer.

    MAVİ DÜNYAYI DARALTAN TRENDLER

    Amatör denizcilik dünyasının ihtiyacı olan destekler gündemimizin bir yönü, çözüm bulunmazsa bu dünyayı perişan edecek konular da ikinci önemli gündem maddemiz. 

    Nedir bunlar?

    Yıllardır yetkililerin de mantık hatalarını, yetersizlikleri kabul etmeye başladığı Mavi Kart konusunu hiç dile getirmek istemiyorum. Ama tek başına Mavi Kart’ın, daha doğrusu bir Mavi Kart cezasının bile mütevazi bir amatör denizcinin denize vedası anlamına gelebileceğini de hatırlatmak zorundayım. Bakın; 2023 yılında 15 gün sonunda Mavi Kartına atık işletmemiş bir tekneye ÖÇKB sınırlarında uygulanacak ceza 146 bin 486 TL’dir. Ve üstelik şöyle bir mesele var: Atığınızı vermek istiyorsunuz, verecek yer bulamıyorsunuz…

    Örneğin, Bodrum’dan Gökova’ya girdikten sonra koskoca körfezde kartınıza atık işletilebileceğiniz sadece iki adres var. Ören Marina ve Muğla BŞ Belediyesi atık alım teknesi… Buna karşılık, bu bölgede atık vermesi gereken 1000’e yakın tekne seyir halinde… Yani bu konu, mantık sınırlarını zorlayan bir inada dönüşmüş durumda. 

    Mavi Kart ötesinde, gündemimizde amatör denizciye hayatı zorlaştıran ve mavi kıyılarımızı, mavi yolculuğumuzu daraltan konular da var… Neler?

    1. GÖCEK VE DEVAMI: 2022’nin sürpriz konularından biri Göcek’te açılan tonoz / şamandıra ve mapa ihaleleri olmuştu. İhaleler bir skandala (milyon dolarlar ile koylara çökme hevesine) dönüşünce iptal edilmişti. Ama bu proje bitmiş değil. Sadece bir erteleme söz konusu. Hem Göcek sivil toplumu hem de Çevre Şehircilik Bakanlığı ihalelerin iptalleri sonrasında çok paydaşlı toplantılarla bir ortak akıl oluşturma gayreti içinde. Ancak Bakanlık bu toplantılara konunun doğrudan muhatabı amatör denizcileri davet etmemekte ısrar ediyor. Çünkü maalesef, Ankara’da denizcileri “para babası” olarak gören bir bakış açısı egemen. Örnek… Geçen ay Çevre Bakanlığı Muğla Bütünleşik Kıyı Planı’nı askıya çıkardı. Plan raporunda kent kıyılarında pek çok öncelikli marina yatırım alanı saptandığı belirtildikten sonra deniyor ki; “Bu marinaların megayat tarzı lüks teknelere yönelik planlanmasının elde edilecek toplam geliri artıracağı göz önünde bulundurulmalıdır.” Peki soru şu: Kamu yönetiminin tek hedefi anlık gelir maksimizasyonu mudur? Bakalım 2023’te bu konuda nasıl adımlar atılacak, gelişmeler yaşanacak, hep birlikte göreceğiz. Bu gelişmeler önemli. Çünkü denize yönelik ilgi artışı da sürdüğüne göre Göcek’te üretilen ve uygulamaya konacak model hızla diğer körfezlerimize de yayılacak.

    2. MAVİ KIYILARIN İŞGALİ: Seçimlerin de artırdığı coşkuyla mavi kıyılarımız özellikle 2022-23 kış aylarında inanılmaz bir “kentleşme” sürecine girmiş durumda. Sadece Selimiye, Bozburun ve Söğüt’e geçen kış 2 bin ev yapıldığı bölgede yaşayanlarca iddia ediliyor. Marmaris Belediyesi haftada ortalama 40 kaçak yapı mühürlediklerini söylüyor.

    Hisarönü’nün güney yakasında denizciler için en değerli koylar Selimiye-Sığliman, Kuzbükü, Kocabahçe, Girneyit ve Dirsek Bükü’dür…Tümü 1. Derece Doğal Sit Alanı ve Özel Çevre Koruma Bölgesi’dir. Yani 1987 öncesi mevcut yapılar haricinde inşaat kesinlikle yasaktır. Hiçbir karayolu ulaşımı bulunmayan ve dağlarla çevrili bu koylardan Kuzbükü’ne 2022 yaz aylarında bir dört tekerli tiny house kondurmuşlardı. Hayret içinde kalmıştık.

    Kış aylarında yemeyip içmeyip Kocabahçe ve Girneyit’e de tekerlekli birkaç tiny house uçurmuşlar. Üstelik bir adet az gelmiş, yan yana iki üç tane koymuşlar… Söğüt, Bozburun gibi mahalle ortamlarında denetim gelince “geziyorduk, burada biraz dinleniverelim dedik” diyorlar herhalde. Kuş uçmaz kervan geçmez koylara nasıl gelmiş bu evler, tekerlekli değil amfibik mi bunlar? Görünen acı tablo şu: Mavi yolculuk koylarını çok hızlı kaybetmeye başladık. Tüm kıyılar kaçak yapı ya da tekerlekli ev dolmak üzere.

    3. MAVİ KIYILAR İÇİN RİSKLİ BİR PLAN: “Bozburun’a balık çiftliği ve marina…” Böyle bir şey hayal edebiliyor musunuz? Ya “Selimiye ve Karacasöğüt MUÇEV iskelelerinin 200-300 teknelik marinalara dönüştürülmesi…” Bu projeler kısaca Gökova ve Hisarönü’nün en korunaklı bu koylarının sanayi kirliliğine teslim edilmesi demek.

    Geçen ay askıya çıkarılan Muğla Bütünleşik Kıyı Planı’nda Selimiye ve Karacasöğüt’teki MUÇEV iskeleleri bir marina olarak tanımlandı. Bozburun’a 200 teknelik bir marina ve balık çiftliği öncelikli kıyı yatırımı olarak sunulmuş durumda… “Nasıl yani?” diyoruz, ama sonuç değişmiyor. 

    2000’li yılların başında Bozburun’a hepi topu 6 kafesli bir balık çiftliği kurulmuştu. 3 mil derinliğindeki bu muhteşem koy iki yıl içinde çamaşır teknesi gibi köpük köpük olmuştu. Büyük mücadelelerle o balık çiftliği kaldırıldı. Bozburun kendini ancak temizliyor ve yeniden bir balık çiftliği kurma planı… Akıl almıyor. Yer mi kalmadı?

    Mavi kıyılar açısından tehlikeli sonuçlar yaratacak bu gibi “yeni ve öncelikli yatırım” perspektiflerinin ötesinde… Muğla kıyılarında pek çok kıyı şeridinde çok önemli koruma-kullanım statüsü düşüklükleri öngören bu planın yeniden ele alınması gerekiyor. Aksi takdirde, yani kıyılar bu ölçüde gelir yaratma fırsatı olarak değerlendirilmeye devam edilirse… Bir yanda çılgınca bir kıyı kentleşmesi, kaçak evler, oteller… Diğer yanda marinalar, limanlar, çekek yerleri, kıyılarda AVM’ler… Bir sonraki seçime kadar Muğla’da mavi kıyı diye bir şey kalacağından kuşkuluyum. 

    Bir zamanlar “beyaz adam paranın yenilecek bir şey olmadığını sonunda anlayacak” sözüyle ünlenen Kızılderili reisi bugünleri görseydi herhalde şöyle diyecekti: “Son ıssız koy da tiny house mezarlığı haline geldiğinde, beyaz adam betonun hazmının zor; tekerlek ve demirin de yenilecek şeyler olmadığını anlayacak!”☸ www.maviyolculukrehberi.net

  • 200 SAYI ÖNCE / SONRA Mavi kıyılarımızda değişenler, direnenler

    200 SAYI ÖNCE / SONRA Mavi kıyılarımızda değişenler, direnenler

    Hepsi hepsi 16 yıllık bir zaman dilimi. Çeyrek asır bile değil. Ama ışık hızında bir dönüşüm yaşıyoruz. Kıyılarda evler yapılıyor. Ormanlar kül oluyor. Deniz her yıl kirleniyor. Yerli balıklar azalıyor, denizanası, balon ve aslan balığı artıyor. Bir yandan da bu değişime bir direnç var. Akla takılan iki soru… Birincisi, kime sorsanız “Ah, o eski güzel günler” diyor. Bu özlem farklı bir gelecek inşası için bir başlangıç noktası olabilir mi? İkincisi, herkes eleştiriyor ama Dirsek Bükü, Adaboğazı ya da Bencik gibi favori koylarda yine tekne rekorları kırılıyor. O halde eleştiri ve şikâyette biraz aşırıya mı kaçıyoruz?

    Fotoğraflar  ALİ BORATAV

    Yacht Türkiye’nin yayın hayatına başladığı günlerde biz de denizlere açılmışız. Birkaç ay sonra da denizlerimiz ve denizciliğimiz hakkında yazmaya başlamışım. Aslında çok da eski değil. Sadece 16 yıl öncesinden bahsediyorum. 

    Mavi kıyılarımız alabildiğine sakin. Koylarda karşılaştığımız insanlar hayli mütevazı, samimi. Dirsek Bükü’nde Levent 17-18 yaşında, Sunsail filotillası geldiğinde İngiliz yelkencilere öyle bir animasyon sunuyor ki, en az üç beş kişi kahkahalarla sandalyelerinden düşüyor, gece yarısı denize giriyoruz, Niyazi henüz 5-6 yaşında, başımıza dikiliyor, “Çıkın çabuk denizden o kayalıklarda müren var, ahtapot var” diye bağırmaya başlıyor. Bozburun’da Orfoz farklı lezzetleriyle öyle bir ünlenmiş ki, kafasını dağıtmak isteyen bir iş insanının deniz uçağına atlayıp öğle yemeğine geldiğini gördüğünüzde şaşırmıyorsunuz. Monaco Kraliyet yatı Pasha, 45 gün Göcek’te kalmış. O günlerde uğradığımız Göbün’de Muammer, “Aman be Ali Abi, geçen gece Prenses Caroline yemeğe gelmiş, boş yer yokmuş bizim çocuklar kadını tanımamışlar, bir saat bar sandalyesinde bekletmişler” diye dert yanıyor. 

    Bar dediği de yanı başındaki ağaçta 30 yıllık meşhur ‘Welcome Salty Sailors’ tabelası asılı kırık dökük bir ahşap baraka.

    Bu kıyılarda olup bitenlere, gelip geçenlere baktığınızda sanki her ay yayınlanan Yacht Türkiye’nin 200’üncü sayısından değil de, 200 yıllık bir tarihten bahsediyor gibiyiz. 

    Şimdilerde Avrupalı aristokratlar ve göz okşayan klasik tekneleri ortadan kayboldu, Göcek’in daracık koylarını doğulu oligarkların 100’er metrelik gemileri kapladı. Lezzet mabedi Bozburun Orfoz kapandı. Zaten denizde yerli balık da pek kalmadı. Ama koylarda dry aged dana pirzola ve havyar esanslı hamburger dükkânları açıldı. 

    DEĞİŞİM BAŞ DÖNDÜRÜCÜ…

    “Ahmet’e, Mehmet’e ne oldu?” sorusunun ötesinde bir değişimden söz ediyoruz. Mavi kıyılarımızın yeşil örtüsünde ciddi yırtıklar var, özellikle son iki yılda çok vahim seviyede orman yandı. Korkunç bir yapılaşma var. Aniden inşa edilen taş evleri görmeye gözümüz alışmıştı. Kuş uçmaz kervan geçmez, bir patikası bile olmayan ıssız koylarda gördüğümüz 4 tekerlekli tinyhouse’lar tam anlamıyla şaka gibi. 

    Şu 15 yılın değişim envanterinde çok basit üç sonuç var:

    Birincisi… Artık Bodrum, Datça, Marmaris ve Fethiye, Kalkan ve Kaş’ın orta büyüklükte bir kent haline gelmesi ve bu kentlerin yarattığı çevre sorunlarının ötesinde koylarda bir yoğun yapılaşma dönemine girmesi. Bodrum’dan Marmaris’e sırayla sayalım: Gökova’da Mazı, Çökertme, Ören, Akbük, Akyaka, Karacasöğüt; Hisarönü’nde Palamutbükü, Ovabükü, Hayıtbükü, Orhaniye, Selimiye, Bozburun, Söğüt, Kumlubük yerleşim merkezlerinin tümü hızlı bir kentleşme sürecinde. Gökova’da Kıran Sahili, Datça Yarımadası’nda Datça Kurucabük (Aktur) arası kıyılar kesintisiz bir yerleşim alanı haline gelmek üzere. Söğüt’ün Cumhuriyet mahallesinin son imar affından önceki ve sonraki uydu fotoğraflarından tek tek saydım. Mahalledeki 100 ev, beş yıl içinde 400’e çıkmış.

    İkincisi şu: 1980’lerden 2010’a 30 yıl boyunca büyük bir duyarlılıkla kentsel gelişimi frenlenen bu alanlar nasıl oldu da son 10 yılda bir beton yığını haline döndü? Konuya biraz dışarıdan, uzaktan bakınca şunu görüyorsunuz: Denetim açısından aslında tek bir belirleyici değişim var: 1989’da Başbakanlık’a bağlı olarak kurulan, ama hayli özerk bir yapıya sahip Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı (ÖÇKB) 2011 yılında lağvedildi. Yetkileri Çevre Bakanlığı’na verildi ve sonraki 10 yılda al takke ver külah tüm mavi kıyılarımız bir kent haline geldi. Doğa hızla katledildi, kalan doğa da daha büyük bir hızla orman yangınlarına kurban ediliyor. Doğaseverler mutsuz. Ama kıyıları bir rant kaynağı olarak gören herkes mutlu!

    Ve üç: Kabul edelim, deniz her geçen yıl biraz daha kirleniyor. Mavi Kart-DAU vs. Mantıksızlıkları çok konuştuk. Boş hayaller, yetersizlikler. Tüm dünyada olduğu gibi, denizlerimizin asıl belası, karasal kirlilik.

    FREN TUTAR MI?

    Evet, basitçe baktığınızda durum yokuş aşağı giden freni patlamış bir kamyondan farksız. Peki devran döner, yeni bir yönetim anlayışı kıyılarımızdaki bu gidişata el koymaya kalkarsa fren tutar mı?

    Yeni bir kamu yönetimi yapılanması ve yeni bir kıyı yönetimi anlayışı. Bu, basitçe şu demek: Yeni bir bağımsız denetim-yönetim sistemi, yani ÖÇKB yetkileriyle donatılmış yeni bir yönetim-denetim yapısı kurulursa, en azından hâlâ Akdeniz’in en temiz denizlerine sahip Güney Ege kıyılarımızda neden bir ikinci bahar yaşanmasın?

    NASIL YANİ?

    Gerçek şu: Aşırı avlanma ile Akdeniz ve Ege kıyılarımızdaki balık stokunun çok ciddi bir erozyona uğradığı doğru. Ama mikroplastik, ağır metaller, evsel atıklar, tarım ilaçları ve sentetik gübre kirliliği açılarından tüm Akdeniz’de yapılan araştırmalara bakın, en temiz bölge Ege Adaları ve Gökova’dan Kekova’ya bizim mavi yolculuk kıyılarımız.

    Son yıllarda Fransa ve İtalya deniz kirliliğiyle mücadele için çok kapsamlı projeler sürdürüyor. Ama yakın geçmişten gelen öyle bir kirlilik yükleri var ki, hâlâ Türkiye deniz sularıyla bir karşılaştırma yapabilecek durumda değiller. Bundan 10 yıl önce İtalya, Adriyatik’teki müsilaj ile uğraşıyordu. İspanya’nın Cebelitarık Kanalı’na yakın bölgelerinde bugün bile ötrofikasyon seviyelerinde kirlilik mevcut.

    Gökova’dan Kekova’ya mavi yolculuk kıyılarımızda bu çapta bir kirlenme alarmı yok. “Deniz kirlendi” diyoruz, ama bunun kendi ölçülerimize göre bir kirlilik olduğunu bilelim. Çarpıcı bir örnek vereyim. 2 milyona yaklaşan nüfusu ve zayıf arıtma altyapısı ile Bodrum kıyıları… Birkaç mil açılıyorsunuz Karaada ya da Orak Adası’nın güney koylarında deniz suyu içilecek kadar temiz, berrak.

    Hisarönü’nde sabah kalkıp tekneden denize atladığımda, ağzımı deniz suyu ile çalkalarken kaç adet mikroplastik yuttuğumun kâbusunu görüyorum. Peki, bunu Akdeniz’in mikroplastik krallığı Roma’nın tüm atığını taşıyan Po Nehri’nin Akdeniz’e ulaştığı bölgedeki verilerle karşılaştırma şansınız var mı? Ya da Mumbai, Şanghay, Jakarta, Manila kıyılarındaki plastik kirliliğiyle…

    İŞTE BELKİ DE BU NEDENLERLE…

    Yacht Türkiye’nin yayın hayatına başladığı günden bu yana, mavi kıyılarımızdaki mavi yolculuk teknelerinin sayısı 5 binlerden 25-30 binlere ulaştı. Pandemi döneminde okul ve ofis küçük koylara taşındı, her yıl mavi envantere 3-4 bin yeni tekne eklendi. 

    Bana asıl heyecan ve umut veren ise gençlerin denizlere ilgisi. Göcek’te biraz da eğlence ağırlıklı (akşamüstü deniz üstünde DJ müzik, sabah dingi-bord üstü sportif animasyon, öğleden sonra yelken), pek de benim yaşıma hitap etmeyen filotillalar organize eden şirketler var. Geçen yıl dörder teknelik dört filo ile denize açılanlar bu yıl altı yedi teknelik sekiz on filoya müşteri buldular.

    Tanıdığım üç dört denizcilik eğitimi veren şirket var. Geçen iki üç yıl içinde eğitim ve charter teknelerinin sayısını ortalama üç kat artırdılar. Bu arkadaşlar ağırlıkla gençlere yönelik iki üç haftalık zorlu kurslar düzenliyorlar. Mesela yılbaşında diyelim ki sekiz kurs ilan ediyorlar, daha sezon ortasına varmadan doluyor, bir sekiz kurs daha ekliyorlar yıllık programa. 

    Üç beş gün önce, bunlardan birinin Bozukkale’deki bir toplantısında dört tekne 10-15 öğrencinin buluşma fotoğraflarını gördüm. Bu, değişik bir kulüp buluşması imiş. Öğrenciler dünya turu, okyanus ya da Akdeniz geçişi hedefleyenler kulübü üyeleri imiş. 

    Bundan 16 yıl önce, Yacht Türkiye’nin yayın hayatına başladığı günlerde, Türkiye’den dünya turu yapmış altı adet ekip/tekne vardı. Bugün herhalde 66 Türk tekne dünya denizlerinde dolaşıyor.

    IŞIK HIZIYLA GEÇEN 200 SAYIDAN ANILAR

    Hiç unutamadığım şeyler var. Mesela 15-16 yıl önce çoklukla Göcek’ten bir kiralık tekne ile çıkar, Hisarönü’nde küçük bir tur atar geri dönerdik. Bu geziler sırasında rotamızdaki durakların Vira Demir’den fotokopisini çeker, bir gece önce okuyarak yol yapardım. Yolculuğumuzun genellikle ortasında salı ya da çarşamba Bozburun’a girerken Kiseli Ada Doğu Koyu’nda Sadun Boro’nun Kısmet’ini tek başına demirli görür, bir selam eder, yola devam ederdik.

    Sadun Boro, Vira Demir’de Yeşilova Körfezi’ni anlatırken Kiseli Ada’nın o güzel koyuna değinir, oradan Söğüt’e geçer ve sonraki açık denizin çırpıntısından etkilenen koyları atlayıp dosdoğru Bozukkale’nin yolunu tutar. Ben yıllar sonra Mavi Yolculuk Rehberi’ni yazarken aynı bölgede Sadun Boro’nun anlattıklarına ek olarak 15-20 mola noktası ve koydan bahsettim. Çünkü aradan geçen 15 yılda deniz öyle bir kalabalıklaştı ki, Kiseli Ada’nın küçücük Doğu Koyu’nda yaz aylarında en az beş altı demirli tekne görmeye başladık.

    Bu süre içinde Bodrum, Marmaris ve Göcek-Fethiye’deki marinaların kapasitesi belki ancak yüzde 20 artış gösterdi ve 12 bin seviyelerine çıktı. Ama denizdeki teknelerin sayısı en aşağı iki kat arttı. Özellikle de pandemi döneminde. 

    Teknelerin sayısının yanı sıra boyu ve hacmi de arttı. Kıyılarımızda değişim hızı sahiden muhteşem. Mesela, Yacht Türkiye’de yazmaya başladığım günlerde denizlerin ücra bir köşesinde bir iskeleye yanaşırız. Çevremizde 35-40 feet tekneler. Öyle 45-50 feet bir tekne gördüğümüzde iskeledeki herkes başına toplanır “Vay canına, şuna bak” gibi hayranlık sesleriyle dakikalarca tekneyi inceleriz. Şimdi bakıyorum da 40 feet altı tekne denizlerimizde neredeyse hiç kalmadı. Bu gelişmenin bazı otomatik eklentileri var. Örneğin, jeneratör ve su yapıcı. Ben bu iki aletten de neredeyse nefret ediyorum. Ama farkında mısınız? Artık bunlar yavaş yavaş birer zorunluluk haline gelmek üzere. Çünkü bundan 16 yıl önce bir iskeleye bağlanır kolaylıkla su-elektrik alırdık.

    10 yıl kadar önce Yacht Türkiye için mavi kıyılarımızda yanaşabildiğimiz iskelelerin envanterini çıkarmıştım. Gökova’dan Kekova’ya 78 adet iskele sayıyordum. Bugün ancak üçte biri kaldı. Onların da yaklaşık yarısında elektrik ve su var. Bir kısmında eskiden de yoktu, bir kısmı yat bağlama iskelelerine uygulanan yüksek ecrimisil nedeniyle iskeledeki pedestalları söktü. Takviye alınabilen iskelelerin ise günlük bağlanma ücreti 200 ile 1200 TL arasında değişiyor.  

    Yani tekne boylarının büyümesi, teknelere jeneratör ve su yapıcı eklenmesi önümüzdeki yılların rasyoneli haline geldi-geliyor. Fakat bu yaşam biçimi zorunluluğu küçük koylarda huzuru da bozabiliyor. Düşünsenize, bir ıssız koyda 10 metre ötenize demirlemiş bir tekne, siz tam akşamüstü keyif yapacakken, komşu tekneden kaptan sesleniyor: “Kusura bakma arkadaş aküler çökmek üzere, biraz da su yapmak zorundayım, bir iki saat jeneratör çalıştıracağım.”

    Bunun daha tatsız versiyonu, aynı konuşmayı bir iskeleye bağlanmışken yanınızdaki teknenin kaptanının yapması olabilir. 

    GELECEK 200 SAYININ KONULARI

    Denizlerimiz hâlâ muhteşem. Hem de dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağınız seviyede. Sorunlardan bahsetmeye başladığınızda ise, elimizde bir liste var, jet hızıyla uzayıp gitmeye başlıyor. Hemen aklıma gelen birkaç konu başlığı:

    – Göcek’ten başlayarak kıyılarımızda ücretli tonoz, şamandıra, anele, mapa sistemleri kurma planları…

    – Son iki yılda füze gibi fırlayan marina ücretleri…

    – Mavi Kart-DAU ile gündeme gelen tartışmalı yasal düzenlemeler. Deniz kirliliği konuları…

    Bunlar, Yacht Türkiye’nin gelecek 200 sayısına nasıl denizlerde gideceğimize ilişkin anahtar konular olacak. Denizciler dünyası açısından baktığımızda aslında çözülmesi gereken en önemli problem, gerçekçi çözüm önerileri ile bu konuları kamu yönetimine aktarabilecek bir amatör denizcilik temsilci kurumunun bulunmaması.

    Amatör gezgin denizcilerin haberleşme gruplarında 3 bin civarında aktif katılımcı var. Ama bu gruplar bir türlü bir güç birliği, bir ortak ses oluşturamıyor. Bir çözüm bulmak bu kadar zor mudur? Bilmiyorum. Yolumuz açık, rüzgârımız kolayına olsun.☸

    EN KİRLİ DENİZ?

    Her deniz kirleniyor. Ama geçtiğimiz 15 yıl ile kıyasladığımda… Birincisi en hızlı ve vahim kirlenenler Göcek koyları. Hele ki Boynuzbükü, Göbün, Tersane gibi ultra kapalı – korunaklı koylar. Ayrıca Göcek Adası, Atbükü, Büyük Sarsala, Domuz Adası, Yassıcalar, Hamam, Manastır, Bedri Rahmi gibi iki üç ay kıpırdamadan konaklayan teknekonduların yoğun bulunduğu koylar ne kadar açık olsalar da özellikle gece yarısı-sabah saatlerinde (yani pis su tankı boşaltma zamanı) çok kötü kirlilik belirtileri gösterebiliyorlar.

    Göcek’in bu kirli halleri iyi biliniyor da… Asıl son yıllarda vahim hale gelen kirlilik şampiyonları Akbük, Orhaniye, Selimiye, Bozburun, Söğüt gibi şiddetli kentsel kirlilik olan büyük ve kapalı koylar. Mesela 10 yıl sonra Bedrettin Dalan’ın Haliç’i temizlemek için Marmara Denizi’nin ortasına devasa drenaj sistemleri kurması gibi bu küçük koyları kurtarma planları yapılabileceğini hayal edebiliyor musunuz?

    EN TEMİZ DENİZ

    “Hâlâ var mı öyle bir deniz?” diyeceksiniz. Elbette… Ege’nin total kirlilik yükü bir yana, hayli temiz denizlerimiz var. Bunun için iki ölçütüm bulunuyor. Birincisi medeniyetten, kentsel yoğunluklardan mümkün olduğunca uzak; ikincisi dikkatsiz ya da aldırmaz denizcilerin kirletme olasılıklarına karşı maksimum korunaklı koylar. Mesela Knidos ya da Mersincik birinci koşulu gayet iyi sağlarlar, ama kapalı, yani kirlenmeye hassas koylardır. Mesela tembel bir aşçı bir tencere kızartma yağını denize dökerse (Knidos’ta iskeleye bağlıyken başıma geldi) deniz en az bir iki saat kendini temizleyemez. 

    Evet… Bu çerçevede adaylarım Hisarönü’nde Oğlanboğuldu Koyu, Marmaris Körfezi’nde Arap Adası Koyu. Bu iki koy da sakin havalarda muhteşemdir. Arap Adası hâkim rüzgâra karşı da korunaklıdır. Ama bu koyların asıl ayırt edici özellikleri, açık denizden bir ada ile korundukları için içerde kesintisiz su sirkülasyonu olmasıdır.  

    EN FAZLA DEĞİŞEN TESİS?

    Kesinlikle Turunç Pınarı Osman’ın Yeri, yeni ismiyle Yazz Collective. Osman’ın Yeri’nde müptelası olduğum balıkçı kebabı hâlâ burnumda tütüyor ve tadı damağımda. Ama şu aralar Yazz Collective’in de müşterisi çok. Demek ki, bize romantik, Timur Savcı’ya vizyoner diyecekler. 

    Ne tuhaf! “En fazla değişen yerler” dediğinizde listenin başında ve sonunda Göcek tesisleri var. Önce yat mola noktaları değişti. Kâğıt üstünde modernize oldular, ama eski havalarını kaybettiler. Sonra Adaia, Onno, Fimi Island gibi ultra modern tesisler kuruldu. Göcek hem görüntü hem de hesap pusulaları açısından çağın ötesine geçti.

    Dünya turizminde yerellik, doğallık gibi kavramlar var oysa. Topkapı Sarayı’nı yıkıp yerine metal konstrüksüyon bir otel yaptığınızı hayal edin. Olmaz, o dikiş tutmaz. Modernizasyon bazen bizde böyle anlaşılabiliyor. Deniz kıyısında yemyeşil doğa ile içiçesiniz, bu yetmiyor, çamları kesip palmiye dikiyorsunuz. Sonra bu palmiyeler yamaçları kaplayan çamlara keseli böcek taşıyor ve ormanı kurutuyor. Ormanın yeşili gidince “Zemini çim yapayım bari” diyorsunuz. Sulama için pınarlar, azmaklar kuruyor. Eskiler bostan yapardı, çim değil. Ama yok, “İlle de değişiklik yapacağız” diyenler bir kez çim denemek istiyorlar. 

    Prenses Caroline yemek yiyecek bir masa için eski yıkık dökük ahşap barda iki saat beklemişti. Yeni ultra modern Göcek tesislerine de geldi mi acaba? Belki gelmiştir de, biz bilmiyoruz…

    EN AZ DEĞİŞEN TESİS?

    Göcek sanki farklı bir ülke. Şu 15 yılda mavi kıyılarımızdaki diğer körfezlerde tesislerin çoğunun sandalyesi bile değişmedi. Ne sağlam masa-sandalye imiş! Karacaören Restaurant, Çiftlik Azmak, Mehmet, Rafet; Ekincik My Marina, Kekova Likya; Dirsek Bükü ve Kocabahçe’de Şengül Ailesi’nin iki tesisi; Söğüt Denizkızı, Octopus; Knidos, Üçağız Hassan, Serçe Nemo, Karacasöğüt Galley Restaurant, Selimiye Sardunya ve Hidayet;  Bozukkale Ali Baba, Loryma Beach ya da Sailor’s House… Mavi kıyılarımızın bu köklü tesislerinde ne mangal değişti, ne de zorunluluklar dışında kadro… 15 yıl… Sahibi aynı, mutfak şefi, garsonu aynı. İskelesi aynı.

    Zamana, çağımızın bozucu güçlerine böyle bir direnç… Bazen sağa sola yayılmış hırdavat, üstünden atlamak zorunda kalacağınız bir çöp bidonu keyif kaçırıyor. Ama korunan gelenekler, alışkanlıklar, o da çok güzel bir şey. Her şey bir yana… Mavi kıyılarımızda sivrisinek kovmak için hâlâ tezek yakılan restoranlar olduğunu bilmek hoşuma gidiyor. www.maviyolculukrehberi.net