Etiket: Ali Boratav

  • YANGININ ACI BİLANÇOSU Gökova, Hisarönü ve Marmaris Körfezleri

    YANGININ ACI BİLANÇOSU Gökova, Hisarönü ve Marmaris Körfezleri

    Osmaniye, Bayır, Hisarönü, Asparan, Kumlubük, Turunç, Armutalan… Arabayla, motosikletle tüten topraklar arasında dolaşıyorum. Marmaris ve Hisarönü körfezlerinde yangının en çok etkilediği bölgelerde külle kaplı simsiyah vadileri ya da hâlâ için için yanmakta olan 25 metrelik bir kızılçam ağacını gördüğünüzde içiniz sızlıyor. İnsan söz konusu olduğunda yanığın üç derecesi vardır, oysa burada 5’inci derece yanık ama hâlâ yaşayan, kendi yangınını soğutmak için özsuyunu kabuklarına salgılayan bir canlıyla karşı karşıyasınız.

    Yüzyılın ülkemizdeki ilk büyük orman yangınları haftasında, Gökova, Hisarönü ve Marmaris körfezleri mavi yolculuk kıyılarımızda ilk açıklamalara göre 297.5 kilometrekare orman, milyonlarca ağaç, belki çok daha fazla yaban hayat canlısı yaşamını yitirdi. Ve insanlar da… Bu büyük ve engellenemeyen yangının bilançosunu çıkarmaya çalıştım. Rakamlar da, gördüklerim de acıydı…

    Sanırım Yacht Türkiye’nin ağustos sayısının matbaaya girdiği gün Gökova’dan Hisarönü’ne dönmek üzereydik ve gökyüzünü kızıla boyayan fotoğraflar sosyal medyada belirmeye başladı. Ertesi gün yani 29 Temmuz’da Knidos’tan bir sonraki durağımız Kurucabük’e hareket ettiğimizde Simi’nin üstünü kaplayan gri-sarı kül bulutunu gördük. Datça’yı bordaladığımızda Orhaniye ve Selimiye ardından yükselen gri dumanlar belirginleşmeye başladı. Kuru hava ve şiddetli rüzgâr, alevleri yıldırım hızıyla yeşil ormanlara yayıyordu. Marmaris Yarımadası’nın dört bir köşesinden yardım çağrıları geliyordu. Üç gün sonra da Mumcular’da Gökova felaketi başladı. Alevler yine şiddetli rüzgârın etkisiyle bir çırpıda 25 km ilerledi. İlk olarak Mazı’da Gökova ile buluştu, sonra Çökertme’ye, ardından Ören’e doğru kıyı boyunca yayıldı.

    TAM BİR ÇARESİZLİK

    Havadan müdahale yok denecek kadar zayıftı. Belediyelerin, ormancıların, yerel halkın, güvenlik güçlerinin karada yürüttüğü ölümüne savaş büyük ölçüde rüzgârın insafına kalmıştı. Karada destansı bir mücadele verildi. Elinde 5 litrelik pet şişe alevlerin üstüne yürüyen nineler, dedeler mi istersiniz, itfaiye hortumunu ya da köylünün 5 tonluk tankerinden uzanan plastik hortumu çalıların arasından tepelere sürükleyen çocuklar, gençler mi? Bu isimsiz kahramanların fotoğrafları art arda telefonlarımıza geliyordu.

    Doğruya doğru, yangının deli gibi savrulduğu ormanları yakıp geçtiği bir hafta boyunca o bölgede bulunan amatör denizcilerin gördüğü helikopter-uçak sayısı iki elin parmağını geçmez. Her sabah telsizden aynı anonsu dinliyorduk: “Hava araçları su için körfeze iniş yapacaklardır, teknelerin sadece kıyı seyri yapmaları…” Her gece haber sitelerinde aynı duyuruyu okuyorduk: “Helikopterler gece karanlık çöktüğü için çalışmalara ara verdi.”

    HANGİ HELİKOPTERLER?

    Etkili bir hava müdahalesinin yangının son günlerinde sadece iki bölgede, Ören Termik Santrali ve Orhaniye Marina tepelerinde yapıldığının tanığıyız. Hele ki ilk dört gün, havada kaçışan kuşlar dışında hiçbir canlı yoktu. O sırada yangın çoktan Armutalan’dan Orhaniye tepelerine kadar ulaşmıştı. Helikopterleri daha çok yanacak ağaç kalmadıktan sonra, soğutma çalışmaları sırasında gördük, işittik. “Buna da şükür!” mü demeli?

    Yıl 2021! Sert rüzgâr ve kuru havada şiddetli bir orman yangınını kara güçleriyle söndüremezsiniz. Bu biraz I. Dünya Savaşı’nda dikenli tellerle güçlendirilmiş siperlerin ardındaki mitralyözlerin kurşunlarına göğüslerini siper eden askerleri yollamaya benzer. Kara müdahalesi, tüm orman yangını taktik belgelerinde yanacak alanı belirleyip, alevlerin o bölgenin ötesine geçmemesini sağlamak ve yangın sonrası soğutma çalışmaları olarak tanımlanır. Ve Gökova’da, Hisarönü’nde, Marmaris’te yanacak öyle büyük bir alan vardı ki!

    RAKAMSAL SONUÇLAR

    Sekiz gün içinde mavi kıyılarımızın bugüne kadar yaşadığı en büyük yıkım gerçekleşti. Belediye raporlarına göre; Marmaris (Bozburun) Yarımadası’nda 13 bin 600 hektar, yani 136 kilometrekare; Gökova kıyılarında 16 bin 155 hektar, yani 161.5 kilometrekare orman alanı kül oldu. Toplam 297.5 kilometrekare!

    Gazeteciler, bu büyüklükleri ifade etmek için kaç futbol alanına denk gelir diye bir hesap yapar. Söyleyeyim: Toplam 29 bin 755 hektar orman yandı. 1 futbol sahası 0.7 hektardır. Yani 42 bin 507 futbol sahası. İsterseniz size başka bir ölçek sunayım. Marmaris ve Gökova’daki yanmış alan boyutu her biri yaklaşık Bodrum Yarımadası büyüklüğünde.

    Ben mavi yolculuk kıyılarımızı yazıyorum. Aynı tarihlerde Muğla’daki toplam orman yangını kaybı bunun tam iki katı, 60 bin hektar. Aynı tarihte 31 ilde 138 irili ufaklı yangın çıktığı rapor edildi. Sadece Manavgat yangınında kaybedilen orman alanı 60 bin hektar olarak tahmin ediliyor. Orman Bakanlığı verilerine göre, bu çapta orman yangınları ülkemizde 1944 ve 1945’den beri görülmedi. Son 10 yılda yangınlara kaybedilen orman alanı yıllık ortalama 8 bin 763 hektardan ibaretti.

    YANGININ KIYI ŞERİDİNDEKİ BOYUTU

    Gökova Körfezi: Alakışla Kissebükü doğu yamaçlarından Ören Termik Santrali’ne 25 km.

    Hisarönü Körfezi: Selimiye-Delikyol Koyu’ndan Hisarönü Köyü bitimine 8.5 km.

    Marmaris Körfezi: Armutalan’dan Çiftlik Koyu tepelerine 19 km. kıyı şeridi bu yangından fena halde etkilendi.

    Kıyıda seyir yaptığınızda bazı yerlerde simsiyah kürdan gibi ağaçlar ve kayalıkları kaplamış kalın bir kül tabakası görüyorsunuz. Bazı alanlarda ise alevler ormanı sanki yalamış geçmiş, sararmış yer yer açık yeşil bir renk… Bazen kıyıya denize kadar ulaşmış alevler, bazı yerlerde yamaçlarda kalmış. Kıyıda hâlâ ağaçlar sağlıklı bir şekilde duruyor. Hatta… Şu anda pek çok yerde kıyıya iyice yanaştığınızda sanki oradan yangın geçmemiş hissine bile kapılabilirsiniz. Çünkü kıyıdaki ağaçlar yemyeşil duruyor. Öyle ki, kıyıya yeterince yakınsanız, bu ağaçların ardındaki kül haline gelmiş tepeleri görmüyorsunuz. Fakat Şeytan Deresi, Çökertme, Mazı, Orhaniye, Selimiye, Kadırga, Kumlubük, Amos, Turunç ve hele ki Marmaris Liman bölgesinde yangının izleri kısa sürede örtülecek seviyede değil.

    Ayrıca… Yanılsamaya kapılmamak lazım. Bugün kıyılarda tamamen yanmış kapkara bölgeler gerçekten en fazla yüzde 20 seviyelerinde. Sararmış, kısmen hâlâ yeşil tonları koruyan bir orman görüyorsunuz şu anda. Ama ilk yağmurda, fırtınada bu sarı yaprakların, çam ağacı iğnelerinin döküleceği ve kuru dallardan ibaret bir yanık orman dokusunun ortaya çıkacağını göz önünde bulundurmak gerekiyor.

    KIYILARDAN TEPELERE ÇIKINCA…

    Asıl tahribat yarımadayı karadan dolaşınca görülüyor. Gökova tarafına gidemedim ama 5 Ağustos’ta bir motosikletle, 7 Ağustos’ta ise arabayla Armutalan-İçmeler’den Selimiye’ye kadar tüm dağ köylerini, bazen orman yollarına girerek dolaştım. Vadiler, tepeler, düzlük alanlar tamamen kavrulmuş durumda.

    Osmaniye’de kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Öylesine yanmış her yer. Bal Müzesi’nin bahçesi ve buradaki tarihi miras Osmanlı kovanları dahil olmak üzere köyde ateşin ulaştığı çok sayıda bina var. Bayır’da tanıdığımız insanlar “Söğüt’teki, Selimiye’deki dostlarımızın hakkını ödeyemeyiz. Duyan traktörüyle, tankeriyle yardımımıza koştu” diyor. Acil yardım için aradıkları hiçbir telefonun ise açılmamış olduğundan yakınıyorlar. Alevlerin 1900 yıllık anıt çınarı 50 metre mesafeden yalayarak geçtiği Bayır’da, büyük bir mucize eseri yangın iki kola ayrılıp, köyün iki yakasındaki yamaçlardan Selimiye ve Orhaniye’ye doğru ilerliyor. Sadece üç-dört ev hasar görmüş. Asıl şiddetli yangın kolu ise Marmaris tepelerinden Asparan’a, yani kuzeye doğru ilerlemiş. Asırlık çam ormanlarıyla kaplı bu alanda tahribat çok daha büyük. Bizim gittiğimiz gün orman yollarında hâlâ dumanlar tütüyordu. Birkaç yerde ormancılar küçük alevlenmelere müdahale ediyorlardı. Simsiyah ağaç gövdeleri, kavruk dallar ve yerdeki gri-beyaz kül tabakası tam anlamıyla bir korku filmi gibiydi. Bu görüntünün kısa sürede değişebileceğini umanlar sanırım boş bir iyimserlik içindeler. Bu yolculukta, kendi yaşam süremin o ormanları bir kez daha görmeye yetmeyeceğini hissettim. Öte yandan… Anayoldan Marmaris’e dönerken Hisarönü-Armutalan arasında alevleri Datça Yarımadası’na geçirmemek için ana yolda tüm kara savunma güçlerinin, gönüllülerin nasıl büyük bir mücadele verildiğine tanık olduk. Yangın dozerlerle açılan geniş güvenlik şeridine rağmen birkaç yerde Datça-Gökova tarafına doğru yolu geçmiş. Orada alevler durdurulamasa Gökova’nın da büyük risk altına gireceği net bir şekilde görülebiliyor. Buna da şükür mü demeli?

    EKOSİSTEMİN YİTİRİLİŞİ

    Kıyıları gözden geçiriyoruz. Sanki büyük bir tahribat yok. Ancak kavrulmuş dağlar, kıyı yerleşimlerinde kış aylarında ciddi sel riskleri ve ürkütücü bir erozyon olasılığı gibi fiziki sorunların ötesinde, bir başka uzun vadeli kayba da işaret ediyor. Dağıyla sahiliyle bu bölgede bütünleşik bir ekosistem vardı. Artık dağlar yok. Denizciler, adı üstünde, çoklukla kıyılarda gezer, kıyıdaki insanlarla sohbet eder, birbiriyle ilişki içine girerler. Bu kıyı insanları aslında dağ köyleriyle bütünleşik bir ekosistemin parçalarıdır. Hisarönü- Marmaris arasında 740 aile arıcılıkla geçiniyordu. Bu aileler ortalama 100 kovana sahiptiler. Bu kovanların belki yüzde 95’i yangın sırasında yaylada idi. Ancak sonbaharın ilk günlerinde Marmaris Dağları’na döneceklerdi. Şu anda dönebilecekleri bir yer yok. Bir diğer deyişle, Marmaris Çam Balı artık zor bulunacak. Dağ köylerinde yaşayanların nispeten küçük bir bölümü ise hayvancılık, kümesçilik, peynircilik, zeytincilik, bahçe-bostan, artık çok az kalan dokumacılık gibi işler yapar, dağlarda mantar, ot toplar, kıyılardaki tesislere yerel ürünler temin ederlerdi. Artık bu yerel lezzetleri bulmak da zor. Yaban hayat kümeste tavuk yetiştirmek, tarlaya buğday ekmek gibi bir şey değil. Kampanya açıp yaban hayatı geri getiremezsiniz. Ormanla birlikte yaban hayat da yok oldu. Yerel kültür de… Bölgedeki yoğun turizm nedeniyle kıyı insanları, zaten yarı İstanbullulaşmış bir kültürün temsilcisi. Bölgede yerel kültür dağlarda yaşatılıyordu. Binaların çoğu ayakta olsa da, dağları kavrulmuş bu bölge insanını nasıl burada tutabilirsiniz? Bu köylerde nüfus kaçınılmaz olarak yavaş yavaş azalacak. Bu dağlar bundan böyle, çok uzun bir süre yanık ve ıssız olarak kalacak.

    MAVİ YOLCULUK KÜLTÜRÜ

    Yazılarımda her zaman şunu vurgulamaya çaba sarf ediyorum: Özellikle pandeminin de hızlandırıcı etkisiyle kıyılarımızda giderek yaygınlaşan mavi yaşam (kent yaşamını denize taşıyanlar) başka, mavi yolculuk kültürü, geleneği ise bambaşka bir şey. Mavi yolculuk kültürü doğa, deniz, tarih, kültür, insandır. Bu kültürün önemli bir öğesi tarihiyle, mutfağıyla, doğasıyla yerel yaşamın bir parçası olabilmektir. Ve bu olasılık her yıl biraz daha kaybediliyor. Bugün mavi yolculuğa çıkıyorsun ve bazen bir köyde kıyıya inip sokakta yürüdüğünde kendini Bağdat Caddesi’ndeymiş gibi hissediyorsun.  Korkarım, son büyük yangınlarla mavi yolculuk parkurumuzun ciddi bir bölümünde anonimleşme, sıradanlaşma süreci ve/veya riski de artacak.

    Nasıl anlatmalı? Bilemiyorum… Bu yangının mavi yolculuk kültürümüze etkilerini tarif etmeye kelimeler yetersiz kalıyor…

    MAVİ YANGIN: GÖKOVA KÖRFEZİ

    Alakışla-Kissebükü: Gökova’da yangın son bir hamle ile batı ucunda Kissebükü’ne kadar ulaştı. Kissebükü’nün asıl orman alanı olan doğu yamaçları yandı. Alevler mucizevi bir şekilde tam plajın başladığı yerde durdu. Tabii bu bir mucize değil. Bodrum Belediyesi plaja inen orman yoluna büyük bir güç yığdı. Ormancılarla gönüllüler el ele verip iki gün yangının Alakışla yolunu geçmesini engelledi. Başkan Ahmet Aras, “Geçseydi Yalıçiftlik ve belki Bodrum’a da ulaşırdı” diyor.

    Şeytan Deresi: Haritalarda Tekerek Limanı olarak geçen Şeytan Deresi, zirvesini 450 metrelik Erem Dağı’nın oluşturduğu muhteşem çam ağaçları ile kaplı kocaman bir kanyon idi. Kıyı şeridi hariç tamamen alevlere teslim oldu. Şeytan Deresi plajının batısındaki Ildır Koyları ve İncirli Koy da simsiyah.

    Mazı: Gözün ulaştığı her yer simsiyah. Alevler çok şiddetliydi. Mazı’nın dört koyunda da yangın kıyı şeridine kadar ulaştı. Pek çok ev yandı. Denizden tahliye yapıldı. Hurmalı Bük’teki bir zeytinlik alan ve  Ilgın Koyu’nda evlerin önündeki küçük bir ağaçlık alan dışında Mazı tamamen kararmış durumda.

    Çökertme: Yerleşim alanı dışında tamamen kavrulmuş durumda. Alevler plajın batı ucundaki İhtiyar Balıkçı’nın bahçe duvarlarına kadar geldi. Korkulu anlar yaşandı. Denizden tahliye yapıldı. İki günlük mücadele sonucunda, plaj arkasındaki evler ve üç-dört dönümlük zeytinlik kurtuldu. Geri kalan her yer, tüm orman, Arpa Bükü, Kış Limanı ve Çökertme’nin batısındaki durak noktamız Molla İbrahim (Kargılı) Koyu tamamen yanmış durumda.

    Ören: Yangının Gökova’da doğu yönde ulaştığı son yerleşim alanı Ören oldu. Türkevleri Mahallesi’ne yamaçtan ve kıyıdan ulaşan alevler burada güçlükle kontrol altına alındı. Ama ardından bir diğer yangın kolu kuzeyden Kemerköy üstünden termik santrale kadar ulaştı. Santraldeki yanıcı maddeler boşaltıldı. Olası risklere karşı Ören Marina’da yangın önemleri alındı. Kıyıya yakın tekneler mendirek üstüne nakledildi. Ancak termik santral nedeniyle güçlü bir hava savunma desteği vardı. Alevler Ören bölgesine ulaşmadan yangın kontrol altına alındı.

    MAVİ YANGIN: HİSARÖNÜ KÖRFEZİ

    Selimiye-Delikyol Koyu: Marmaris’te başlayan yangın dağları aşıp Bayır’a oradan da kıyı şeridine, Selimiye, Orhaniye ve Turgut arkasındaki tepelerden ulaştı. Kitlesel kara turizminin bölgedeki merkezi Selimiye günlerce kül yağmuru altında kaldı. Alevler ise tepelerde bir sağa bir sola savruluyordu. Kül yağmurunun yoğun olduğu günlerde, yangınla mücadele etmesi beklenen arazözler, turistlerin keyfi kaçmasın diye Selimiye’nin sokaklarını yıkadı. Selimiye yamaçlarında Bozburun’un kayalık doğası başlar. Bu doğal koruma sayesinde yangın Selimiye tarafına geçmedi ama tüm çabalara rağmen yavaş yavaş Delikyol Koyu’nda kıyı şeridine kadar ulaştı. Delikyol’un kuzey yamacı da kısmen yandı. Ancak rüzgârın da insafıyla tepelere ulaşıp oradan Turgut’a geçmedi.

    Turgut Koyu: Turgut Koyu ardındaki verimli ovaya alevler ulaşmadı. Ama ardındaki yamaçlar, bu arada bölgenin en sık ziyaret edilen duraklarından biri olan Turgut Şelalesi çevresi de büyük ölçüde alev aldı.

    Orhaniye Koyu: Alevler Orhaniye ve Hisarönü mahallelerine hem Bayır tarafından, yani güneydoğudan; hem de Asparan yönünden, yani kuzeydoğudan geniş bir cephe halinde geldi. Orhaniye’nin dibindeki Kırvasil iskelelerinin arkası azmaklar ve bataklık tarafından koruma altındaydı. Ama Martı Marina’nın ardındaki yamaç yani Orhaniye’nin Keçibükü mahallesi tepeleri tamamen ormandı ve bu orman günlerce ama hafifleyerek, ama şiddetlenerek yandı. Alevler en sonunda Orhaniye Marina’ya doğru inmeye başlayınca marinadaki tekneler koy ortasına alargaya çekildiler. Keçibükü tepesi neredeyse karayoluna kadar alev aldı.

    Hisarönü Limanı: Bölgedeki en büyük yerleşim merkezi olan Hisarönü Mahallesi ortasındaki tarımsal alan ve evler haricinde tüm tepeler şiddetli bir şekilde yandı. Bazı evler de zarar gördü. Yangın karayolu sınırını pek az yerde aştı, ama hayli panik yaşandı. Mahalle kısmen denizden tahliye edildi.

    MAVİ YANGIN: MARMARİS KÖRFEZİ

    Marmaris Limanı: Büyük yangının ilk başlangıç noktası ve herhalde en görünür felaket alanı oldu. Armutalan ve İçmeler’den Turunç ve Osmaniye’ye doğru yükselerek giden dağlar, vadiler bir savaş alanından farksız. Simsiyah tepeler ve kararmış ulu çam ağaçları… Kentsel yerleşim alanlarında neredeyse hiçbir şey yok. Rüzgârın alevleri taşıdığı tepeler ise siyah odun kömürü ve gri bir kül tabakası ile kaplı.

    Turunç Koyu: Yerleşim alanının arkasındaki yalçın kayalıklar muhteşem bir çam ormanı ile kaplıydı. Tümü yandı. Yerleşim bölgesi, evler mucize eseri alevlerden korunsa da büyük bir nüfus vardı, büyük bir panik yaşandı, denizden tahliye yapıldı.

    Asarcık Koyu (Amos): Aynı şekilde dimdik tepeleri kaplayan çam ormanlarının tamamına yakını yandı. Vadinin yamaçlarındaki iki yazlık ev sitesi pek zarar görmedi ama dimdik yükselen dağlarda alevin nasıl ilerlediği denizden takip edilebilecek kadar net. Amos Antik Kenti’nin biraz arkasında kayalıklar üstüne kurulu Dionysos Otel’in birkaç apart ünitesi yandı. Çevresi ve ardındaki kayalıklar tamamen simsiyah.

    Kumlubük: Kocaman koyun ardında dağlar dimdik yükselir. Batı ucunda Hollandalı Ahmet’in Kumlubük Yacht Club’ının bahçe duvarına kadar inmiş alevler. Koyun doğu tarafında ise biraz daha yüksek irtifadan yamaçları yalayarak ilerlemiş. Tüm tepelerin yaklaşık dörtte üçü yanık.

    Kadırga Koyu: Marmaris Limanı’nın çıkışını simgeleyen Kadırga tepelerine yangın ikinci soluklanmasında ulaştı. Turunç tarafından değil de, Bayır tepelerinde yeniden çıkan alevler Çiftlik’in kuzey yamaçlarından önce Kunduz Yuvası, Ilımar, Sarımersin Koyları’nı, sonra da Kadırga’nın yamaçlarını ve ardından da bir kez daha Kumlubük’ü kapladı.

    Çiftlik Koyu: İşte bir mucize. Alevler iki kez tüm şiddetiyle Çiftlik’in kuzey yamaçlarını, tepeleri kapladı. İkisinde de rüzgâr, ateşi farklı yönlere taşıdı. Koyun arkasındaki derin vadiye alevler girmedi. Çiftlik’e yanaştığınızda sanki hiç yangın olmamış gibi. Ama özellikle sabah saatlerinde tepelere bakarsanız kararmış alanları görebiliyorsunuz. 2 Ağustos’ta bu bölgedeki ikinci ateş dalgasında alevler yamaçtan Çiftlik’in hemen kuzey çıkışındaki Kunduz Yuvası Koyu’na inmiş. Buradan Kumlubük girişindeki Beştaş Koyu’na kadar bir deniz kıyısına inmiş, yamaçlara çekilmiş. Bazı yerlerden hızlı geçmiş, bazı yerleri kömüre çevirmiş. Denizden baktığınızda yangının izini an be an takip edebiliyorsunuz.

    Her üç körfezimizde de denizcileri hayli hüzünlü kıyı seyirleri bekliyor.☸ www.maviyolculukrehberi.net

  • Göcek’te alarga keyfi ve kritik eşikler

    Göcek’te alarga keyfi ve kritik eşikler

    Göcek; bitmeyen bir macera… Dertleri de, güzellikleri de bitmiyor. Ama acaba bir kritik eşik var ve bu eşiği zorlamaya mı başladık? 2021 itibarıyla bu soru her zamankinden daha ciddi. Biz de 2021 sezonu gezilerimize Göcek’ten başladık. Haziran ayının ilk günlerinde bile koylardaki yoğunluk nedeniyle birkaç sevdiğimiz yat mola noktası iskelesi dışında tüm konaklamalarımızı alargada; kıyıları kaplayan gürültü, kirlilik mayınlarından uzakta geçirmeye karar verdik. Ama işte coğrafi ve topografik bir sorun daha: Göcek’te alargaya müsait sadece beş koy var. İşte, bu harika koylar ve Göcek’in dertleri, yenilikleri… 

    Göcek için keyif alınabilir iki tarihim var: Mayıs-haziran başı ve eylül ikinci yarı-ekim ayı. Dolayısıyla bu yıl haziranın ilk günlerinde denize açılınca dosdoğru Göcek’in yolunu tuttuk. Tablo şu: Özellikle karadan dingi (affedersiniz tender) ile ulaşılabilen Göcek Adası, Domuz Adası, Sarsala, Atbükü, Osman Ağa Koyları, hatta Yassıcalar’da bile durulabilecek tek kovuk yok. Sıra sıra motoryatlar, arada büyücek yelkenliler… Yüzde 80’inin içinde sahipleri ya da misafirleri yok, mürettebat hafta sonu gelmelerini bekliyor.

    Şöyle söyleyeyim: Merak ettim, Göcek Adası çevresinde bir tur attım, 55 motoryat saydım. Herhalde 50’sinde sadece mürettebat vardı. İlk gün gittiğimiz Sarsala’da da 100’ün üstünde tekne saymıştım, bunların da yüzde 15-20’si yelkenli, gerisi motoryat… Sekiz gün kaldık Göcek’te, üç gün Tersane, Göbün, Bedri Rahmi gibi sevdiğimiz, özlediğimiz iskelelere uğradık. Geri kalanında bir kez bile kıyıdan koltuk halatı almadan alargada yaşadık. Neden?

    Körfezde 600-700 civarında tekne demirli ve kıyılar şimdiden 45 derecelik uzun koltuk halatlarıyla parsellenmiş. Sanırım deniz soğuk olduğu için bu teknelerde sürekli yaşam başlamamış. Sahipleri haziranda çoğunlukla haftasonları iki-üç gün geliyor. Ama yaz ortası Hisarönü’ne göç edeceklere rağmen temmuz ve ağustosu düşünmek bile istemiyorum. tek umut Ege Adaları’nıntemmuzda Türklere açılması.

    ALARGA KEYFİ

    “Teknekondu” dediğimiz koylardaki sabit tekneler “haksız işgal” ve deniz kirliliğine neden olma dışında aslında oldukça sakinler. Sadece kimilerinde motorlu su sporları merakı oluyor, biraz vızıltı ve küçük dalgalar yaratabiliyorlar. Bir de… Kısa süreliğine bir tekne kiralayıp denize açılan eğlence düşkünleri var. Bu arkadaşlar genellikle öğlen vakti ya da daha çok akşamüstü flybridge üstünde ya da kıç havuzlukta bangır bangır bir müzik eşliğinde partiye başlıyorlar. Ve bunlar mayın gibi. Hangi teknenin ne zaman patlayacağı belli değil. Ayrıca mesela kıyıda “sakinliğine güvenilir” diye düşündüğünüz iki tekne tespit edip bir yere kıçtankara yanaşsanız aranızdaki 20 metrelik bir boşluğa bir parti teknesinin akşamüstü yanaşması da son derece mümkün. İşte bu nedenlerle son yolculuğumuzda kesin karar verdik ve “Koylarda alargada kalalım” dedik. Ama bu noktada bir probleminiz var: Göcek’te 70’e yakın koy bulunuyor, ama bunlardan sadece beşi alargaya müsait. Şimdi güneyden kuzeye sizlerle bu alarga koylarını paylaşıyorum…

    Yavansu: Bir diğer adıyla Martı. Körfezin güney yönünde en uç noktasındaki bu koyda, doğu tarafında 6-7 metrelik bir sığlık var, özellikle katamaranlar için keyifli olabilir. Batı tarafında ise üç-dört teknenin 20-25 metrelere demir atabileceği bir dip platosu mevcut. Yavansu, özellikle sakin havalarda keyifli bir alarga noktası. Hava biraz esse, Kuyrucak (Binlik) ve Kurşunlu koylarının ardındaki tepelerden Yavansu’ya şiddetli sağanaklar iner. Özellikle öğleden sonra saatlerinde küçük dalgalar bile oluşur. Ama mükâfat, sabah dinginliğinde harika ve hayli temiz bir deniz keyfi (ne de olsa Göcek’te temiz deniz bulmak muhteşem bir bonus)…

    Büyük Sarsala: Kuzeye doğru bir sonraki alarga mevkii, kocaman Büyük Sarsala Koyu. 20’ye yakın tekne alargada kalabilir, kıyıya yakın 10 metrelerde, biraz açıktaki ikinci sırada 20 metrelerde demirlenir. Dip tamamen balçık, eğer fırtına beklenmiyorsa kısa bir kaloma ile huzur içinde uyunur. Burada birinci problem kıyıdaki mesire alanından yükselen çocuk çığlıklarıdır. Ama hava dingin olduğunda kıyıdan ses az gelir. İkinci problem ise, koyun denizden baktığınızda sol köşesindeki iskeleye Dalaman Havalimanı’ndan gelen (ve giden) teknecileri almak için, özellikle hafta sonuna doğru, saatte 20 civarında koca botun son sürat yanaşması… Ve bu sırada alargada olan teknelerde yaratıkları ciddi sallantı…

    Hurmalı Koy: En sakin alarga mevkilerinden biridir. 10’a yakın tekne alargada kalabilir. Açıklara doğru biraz derinleşir, ama zemin iyi demir tutar. Kıyıdaki serviler ve ardından başlayan çam ormanı büyüleyicidir. Yalnız burayı yıllardır pek seven birkaç deniz kaplumbağası ailesinin olduğunu da hatırlatayım. Denize atlarken birinin üstüne düşmemeye dikkat edin!

    Killebükü İskelesi Koyu: Burası da 10-15 teknenin konaklayabileceği, dibi iyi demir tutan, harika, sessiz, sakin bir alarga koyu idi. Şimdi bir inşaat var. Dalaman Belediyesi bu sahile bir mesire alanı tesisi inşa ediyor. Biri büyük, iki-üç küçük taş yapı. Tamamlandığında muhtemelen tüm kıyı şezlonglar ve piknikçilerle dolacak. Ama geceleri sakin kalacağı kesin. En sevdiğim alarga mevkilerinden biriydi, tesis açılınca bir test edip görmek lazım.

    Boynuzbükü: İşte bir diğer Göcek efsanesi. Yıllardır en güvenilir alarga mevkii. 15-25 metrelere demir atılır, dip balçıktır. Çapanız beton dökmüşsünüz gibi tutunur. Kıyısında günlük ağaçları korusu, azmak, sazlık, yamaçlar çam ormanlarıyla kaplı. Bu muazzam fiyordun dip noktalarında, yat mola noktasının tonozlarına ve uzun demir atmış teknelerin zincirlerine dikkat etmek kaydıyla 20 civarında tekne alargada konaklayabilir. Yazın bazen sazlıktan kaynaklı sivrisinek sorunu yaşanabilir. Denizi biraz bulanıktır, ama gerçekte Göcek ölçeklerinde hayli temizdir. Gece saatlerinde rüzgârın tam terse dönebileceğini  hesaba katarak kuzeybatı köşesindeki sığlığa dikkat etmek gerekir.

    Bitti… Göcek’te işte bu kadar az (beş adet) alarga mevkii var.

    AMAN DİKKAT!

    Üstelik bu alarga mevkiilerinin tümünde iki konuya dikkat etmekte fayda var:

    Birincisi; Yavansu hariç bu koyların tümü güneyli rüzgârlara, özellikle de keşişlemeye açıktır.

    İkincisi; bu koyların tümünde Göcek mikro klimasına bağlı olarak hâkim rüzgâr batı olsa da, rüzgârın dört yönden de esebileceğini göz önünde bulundurarak demirlemek gerekir. Kıyı ve diğer tekne mesafelerini ayarlarken sizden önce demirlemiş teknelerin demiri batıdan doğuya doğru döşemiş olabileceğini kabul etmek doğru olur.

    Şimdilik Göcek’te huzur arayanlara çözüm önerim alarga… Yunan suları temmuzda Türk denizcilere açılırsa Göcek’te deniz ve denizciler biraz rahatlayabilir.

    DÜNYA-ÇEVRE: KRİTİK EŞİKLER

    Kış aylarında malum pandemi yasakları yüzünden evde mahpus kalmışız. Okul arkadaşlarıma, yeni denizcilere, çevre dostlarına mavi kıyılardaki değişimi, yoğunluğu, kentleşme baskısını aktaran zoom sunumları yaptım. Mayıs ayının son günlerinde popüler bir denizcilik eğitim şirketi (One Yacht), “Mavi Yolculuk Rehberi” kitabımın ikinci baskısı için bir imza günü yaptı. Elinde kitapla gelenlerin pek çoğu denizciliğe yeni adım atan ya da bu yıl atacak gençler…

    Genç denizcilerle sohbet ayrı bir mutluluk, ama bir de baktım bu arkadaşların çoğu mavi yolculuk kıyılarımızın gözler önünde perişan edilmesine ilişkin zoom sunumlarıma katılmış. Hepsinin yüzünde bir burukluk, “Siz kıyılarımızın keyfini hayli çıkarmışsınız, peki biz ne yapacağız” diye soran gözler…

    Birden şunu fark ettim: Tıpkı bizler gibi, onlar da 10-15 yıl sonra genç denizcilere anılarını aktarırken “Biz bu serüvene adım attığımızda, bu kıyılar şöyle güzeldi, böyle güzeldi” diye örnekler verecekler. Mesela… Bu yazıya bir başlık düşünürken aklıma “Göcek’te son tango” gibi şey geldi. Sonra şüphelendim, “Tanıdık geldi, acaba bu başlığı ben bir yerde görmüş müydüm” diye bir araştırma yaptım. Baktım ki, 11 yıl önce Yacht Türkiye’de yazdığım bir yazıya bu başlığı atmışım. Madem ki böyle bir gerçeklerden kaçış haletiruhiyemiz var, madem ki unutmayı tercih ediyoruz, o halde “Konuya olumlu yönden yaklaşan bir başlık daha iyi olur” dedim. Gezimizin alargada mutluluk yönünü ön plana çıkarmaya karar verdim.

    Maalesef böyle bir dünya tarihimiz var. Bakın, yıllardır dünya çevre sorunlarına ilişkin belgeseller yapan Richard Attenborough’un Haziran ayında gösterime giren son filminin ismi “Breaking Boundaries (Kritik Eşikler)”. Attenborough, bugüne kadar “Dünyamız” isimli üç belgesele imza attı. Ama anlaşılan o ki, artık dünyanın çevre sorunlarını anlatmaya ‘kirleniyor, bozuluyor’ sözleri kifayetsiz kalmış. Bu son film, geri dönülmez noktaları kayda geçiriyor; örneğin, dünyada orman katliamı yüzde 40 seviyelerine gelmiş, kritik eşik yüzde 25 imiş. Atmosferdeki karbondioksit kritik eşiği 350 ppm, ama artık 415 seviyesindeyiz, nefes almakta güçlük çekmemiz normal değil mi? Küresel ısınmada kritik eşik + 1.5 derece, bugün +1.1 seviyesindeyiz. Diyor ki, “Azzz kaldı”!

    MAVİ KIYILARIMIZDA KRİTİK EŞİKLER

    Mavi yolculuk kıyılarımız için de böyle bir kritik eşik elbette var. Belki de kent insanları bunu ancak Marmaris Limanı, Göcek Körfezi, Fethiye kıyıları, Kekova-Üçağız, Hisarönü’nün Selimiye, Orhaniye ya da Bozburun gibi kapalı ve kentsel-tarımsal kirlenme baskısı yüksek alanlarında Marmara Denizi’ndeki gibi dehşet yaratan müsilaj katmanları gördüğümüzde anlayacak. Emin olun buna da çok zaman kalmadı. Muğla kıyılarında emareler iki yıldır hayli belirgin. O güne kadar hep birlikte “bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” vurdumduymazlığı içindeyiz. Madem öyle, ben size Göcek’ten tatsız bir bilgi vererek bu yazıyı noktalayayım:

    Göcek Körfezi ve Göcek koylarında 2020 Kasım-2021 Mart ayları boyunca (evet, aylarca!) tüm deniz, denizin her santimetrekaresi su yüzeyi görülmeyecek yoğunlukta denizanası ile kaplandı. Tıpkı Marmara’daki müsilaj gibi, yerel esnaf, Göcekliler motorlarının su soğutması tıkanmadan 2-3 mil yol yapabilmek için türlü cambazlıklar yapmak zorunda kaldı. Bu denizanası istilası bugüne kadar görülmemiş bir şeydi.

    Acaba Göcek’te kritik eşiği aştık da, farkında değil miyiz? 

    GÖCEK’TEN TAZE HABERLER

    Hizmet denizi: Göcek yıllardır Türkiye kıyılarında denizde yaşamın başkenti. İki yerel market, Carrefour’un tekneleri ve Migros’un 2M büyüklüğündeki gemi marketi denizde her türlü hizmetin sabit simgeleri ve aslında denizde sabit yaşamın en önemli kolaylaştırıcıları. Fakat konu, hizmette sınır yok, kıvamına ulaşmış durumda. Midye dolmacı, Kahve Dünyası, börekçi, organik mahalle manavı, gazete bayii, hatta masöz-masör sürat teknesi artık alıştığımız görüntüler. Son yenilikler ise şöyle:

    • Kent merkezindeki Mezegi Restaurant bir sürat teknesi ile koylara meze servisine başlamış. Bir gün önceden sipariş verirseniz istediğiniz her tür meze-yemek-balık, o gün kayığı çevirip sorarsanız hazır mezelerden bahtınıza ne çıkarsa… Bir not daha: Kayıkta kaliteli şarküteri de var. (0538 484 63 93)

    • Malum Göcek’teki sabit teknelerde transfer işi çok önemli. Gerçi neredeyse her yüzen evin bir tender’ı, bir de hizmet botu var ama ya bir aksilik olursa… İşte çözüm: Turizm belgeli deniz taksi. 5 metre boyunda bot, 90 HP motoru var ve sekiz kişi kapasiteli. (0532 732 82 94)

    Koylarda yeni tesisler: Belki en dikkat çekici yenilik Göcek’te değil de karşı kıyıda, Fethiye Turunç Pınarı’nda geçen yıl kapanan Osman’ın Yeri yerine Yazz Collective isminde yeni bir A+ tesis açılıyor. Kolektif şöyle: Mekânın yeni sahibi Timur Savcı ile Alarko Turizm Geliştirme Müdürü Mehmet Can Uzun el ele vermişler, SPA’sı, beach’i, restoranıyla iddialı bir tesis oluşturmuşlar. Tasarım da mimar Fahrettin  Aykut’a ait. Timur Bey’in Akdeniz’in önde gelen yat kulüplerinden birini yaratmak hayali vardı. Tesisin sadece resimlerini gördüm, güzel görünüyor. Hayırlı olsun, kolay gelsin…

    Yeni değil, geçen yıl açıldı, ancak Bedri Rahmi Onno bu sezon hayli popüler. Muhtemelen A+ segmentte Manastır’daki Adaia’ya şimdiden ciddi bir rakip olmuş durumda.

    2021itibarıyla Göcek koylarında üç yeni tesis daha var. Bir de ürkütücü girişim:

    • Birincisi, Göcek Adası mesire plajında haziran ayı itibarıyla hummalı bir faaliyet vardı. Adanın kuzeydoğu köşesindeki eski günübirlik turizm tesisi geçen kış el değiştirdi. Bu tesis, plajın arkasındaki 2 dönümlük özel mülk olan arsa üstünde kurulu birkaç baraka ve Hazine’ye ait plajdaki çardak ve şezlonglardan ibaretti. Yeni mülk sahibi, tüm koyda büyükçe bir inşaat yapıyor. Koyun güney kıyısında gazebolar, ortasında hayli büyük bir merkez bina (şimdilik kıyıdaki dev zakkumların ardında, denizden pek seçilemiyor), plaj önünde büyücek bir iskele ve kuzey yamacında da koya tepeden bakan bir ahşap teras. Göcek esnafından duyduğuma göre sadece mutfak ekipmanı için 1.1 milyon dolarlık sipariş verilmiş. (Abartılı bir rakam gibi görünüyor, ama… Ateş olmayan yerden duman çıkmaz!) Her halükârda… Anlaşılan görkemli bir tesis kuruluyor. Ayrıca, bu kadar yatırım yapıldığına göre tüm izinleri de alınmış olmalı, diye tahmin ediyorum. Herhalde alınmıştır, ne dersiniz?

    • İkincisi, gözde alarga mevkilerimizden Killebükü İskelesi  Koyu’nda ilkbahar aylarında başlayan üç taş bina inşaatı. Bir açgözlü girişimci ‘bu güzelim koyumuza çöktü’ mü, diye haftalarca denizcilik gruplarında tartışma konusu oldu. Sonunda ortaya çıktı ki, buraya Dalaman Belediyesi bir mesire alanı inşaatı yapıyor. Biraz da taşlı orman yolu düzeltilirse insanların Göcek’in güzelliğini yaşayabilecekleri harika bir tesis olur. Kişisel hırslara, rantlara hizmet etmemek ve doğayı tahrip etmemek kaydıyla halka açık bu tür tesislere denizcilerin ne itirazı olabilir? Ama yine de Dalaman Belediyesi’ne bir küçük not: Bu koydan karadan gelecek ziyaretçilerin yararlanması tabii bir hak. Ama denizcilerin alargada barınabilmeleri de bir doğal hak. Eğer koya yüzme alanı şamandırası yerleştirilecekse, kıyıdan en fazla 50 metre açığa konması gerekir ki,  denizciler de güvenle 15 metrelere demir atabilsinler.

    • Üçüncüsü de, iki yıldır kapalı olan Boynuzbükü Yat Mola Noktası nihayet Valilik, Belediye ve eski yerel işletmeci  Ali Dündar’ın anlaşmaya varması üzerine yeniden açıldı. Bildiğimiz, güzel, lezzetli ve keyifli bir tesis; eskilerden mütevazı, dürüst ve Göcek dostu bir işletmeci. Sevindirici bir haber.

    • Bir de ürkütücü bir girişim… Mayısın ilk günlerinde Büyük Yassıca Adası’nda bir proje iddiası ortaya çıktı. ‘Türkiye’deki Maldivler’ reklam spotuyla ortalığa saçılan projeye göre, Türkiye turizm fotoğraflarında her zaman ilk 10’a giren Büyük Yassıca Adası’na bir ultra lüks yat ve konaklama tesisi yapılacakmış. Hatta aynı günlerde bir grup Büyük Yassıca Adası’nda ağaç katliamına girişti. Bir de sanki burada ezelden beri binalar varmış gibi göstermek amacıyla derme çatma bir kulübe yapma çabası oluştu. Göcekliler, Fethiyeliler, denizciler müthiş tepki gösterdi. MUÇEV ismi ortaya atıldı, bazı siyasilerin çocuklarının isimleri ortaya atıldı. Bir muamma! Proje, derhal resmi makamlarca yalanlandı, sanki şimdilik gündemden çekildi. Ama ne zamana kadar? ‘Ateş olmayan yerden duman çıkmaz’ atasözümüzü bir kez daha hatırlayalım.

    Haziran gezimizde eski bir Göcekli dostumla konuşuyoruz, “Ali Abi, sen son kez tüm koyları bir gez, buraların tadını çıkar. Tüm Göcek tepeleri parsellendi, birileri izin bekliyor. Bir işaret geldi mi, Göcek tepelerinde, koylarında artık orman değil, yazlık villalar, butik oteller görebilirsin”. İnanmak istemiyorum. Bu uyarıları hızla unutmak istiyorum. Doğru olabilir mi, ne dersiniz?

    Ne olacak bu Göcek’in hali?

    Aslında sadece Göcek de değil. 2020 sezonunda görüldü ki, deniz üstünde kıpırdamadan haftalarca aynı yerde yaşayanlar, ‘mavi kentliler’, Selimiye, Tavşan Bükü, Sucağız, Kurucabük, Bozburun- Adaboğazı gibi Hisarönü Körfezi koylarında da iyice artmış durumda. Motoryatlardan alışık olduğumuz bu mavi-yaşam sevdalıları arasında büyük yelkenli tekne sahiplerinin sayısı da giderek çoğalıyor. Dolayısıyla jeneratör ve yüksek volümlü müzik susmuyor.

    Mesela net kural var, Göcek koylarında 6 milden hızlı gidemezsiniz. Oysa 40 HP hizmet botu ile ‘patrona acil’ alışverişe çıkanlar, 900 HP’lik tender’ıyla adrenalin atanlar, deniz üstünü tam bir yarış pistine çeviriyor. Yani artık sadece rahatsızlıktan değil, can güvenliğinden de söz ediyoruz…

    Birinci senaryo: Kaos artarak sürecek

    Görüntü o ki, Göcek denizcileri, tıpkı bir büyük kentteki site sakinleri gibi birlikte yaşamayı öğrenmek zorunda. Akşamüstü yan tekneden ‘Ankara’nın bağları’ ya da ‘We are the champions’ bangırtısı yükseldiğinde, insanlar birbirlerini ikaz etmeye başlayacak. Bu rahatsızlıklar sürerse eminim, Sahil Güvenlik’e geçerli-geçersiz ihbarlar gidecek. Çünkü kimsenin bu tür görgüsüzlüklere tahammülü kalmadı.

    Bitmedi… Misal, kentteki evimizde elektrik kesilince balkonda jeneratör mü çalıştırıyoruz? Bulaşık suyunu alt kattaki komşumuzun tepesine boşaltabiliyor muyuz? Kanalizasyon borusunu komşumuzun mutfak giderine bağlayabiliyor muyuz? Sitemizin bahçesinde motosikletle çılgınca tur atabiliyor muyuz? Balkonda, 3 bin watt gücünde ses sistemiyle, akşamüstü ‘happy birthday to you’ partisi yapabiliyor muyuz?

    Olay net: 20 metrelik bir motoryatın atık tankı kapasitesi çoğunlukla 200 litre gri su ve 200 litre siyah su tankıdır. İki mürettebat dört yolcu ile bu kapasite iki-üç günde dolar ve taşar. Bu tekne “bir hafta denizi kirletmeden en kuytu koyda hareketsiz konaklayabiliyorum” diyorsa, sadece kendini kandırıyor, çocukları da kendi yarattığı kirlilik içinde denize giriyor demektir.

    Bugün acil ihtiyaç: Deniz üstünde yaşayanlar da kendi Anayasaları’nı tarif etmek durumunda. Bu Anayasa’nın ilk ve son maddesi de ‘insana, doğaya ve denize saygı’ olmalı.

    İkinci senaryo: Kamu yönetimi bu başıboşluğa son verecek.

    Hiçbir ‘ama’ yok. Göcek can çekişiyor! En büyük nedeni de haftalarca aynı noktada konaklayanlar. Oysa bu konu yasalarda açıkça düzenlenmiş durumda. 2012 tarihli Limanlar Yönetmeliği net bir şekilde “Gerekirse teknelerin koyları kullanma süresini Liman Başkanlıkları belirleyebilir” diyor.

    04.05.2010 tarihli ‘Göcek Körfezi ile Dalaman Koylarının Koruma ve Kullanma Usul ve Esasları’ da ortada. Halen yürürlükte olan bu yasal düzenlemenin 9’uncu madde D bendi şöyle:

    “Göcek – Dalaman koylarında gemiler en fazla bir koyda 3 (üç) gün, tüm koylarda fasılasız 11 (onbir) gün süre ile bağlı kalabilirler. Sınırlı gün sonunda kaldığı koyu terk etmek zorundadırlar.”

    Daha ne olsun?

    Başka çare yoksa bu kurallar uygulansın, bu kaos önemli ölçüde biter!

    Bitmez mi?

    Çevre Bakanlığı’nın yeni bir projesi var: Koylarda IR ve UV kamera ile kirli su deşarjını tespit edecek MARPOL ekipleri. Atık tespit edildiğinde su analizi aranmaksızın idari ceza uygulanacak…

    Size daha fazlasını öneriyorum: Her koya IR ve UV sabit kamera koyalım. Bakalım ne oluyor!☸

    www.maviyolculukrehberi.net

    default

  • Yakamoz, kazan patates ve ıskaroz! KEKOVA

    Yakamoz, kazan patates ve ıskaroz! KEKOVA

    2021 deniz sezonunu açmak için en iyi adres sorusuna ilk yanıtım Kekova. Kabul ediyorum, biraz yol yapmak gerekiyor. Ama pandemiyle bunaldığımız kış aylarında denizi özleyenlere biraz yolculuk da iyi gelir. Üstelik sıcaklar bastırmadan Simena, Üçağız, Batık Şehir ve Aperlai’nin sırlarını keşfetmek harika bir fikir olabilir. Bu arada Kaleköy’ün her yıl biraz daha güzelleşen daracık patikaları ve binlerce yıllık merdivenleri arasında dolaşmak, Kekova’ya özgü, yani kıyılarımızda başka hiçbir yerde bulunamayacak bazı lezzetleri keşfetmek de mümkün. 

    Heyecan dorukta. 2021 deniz sezonu için geri sayım başladı. Her şeyden önce Yunanistan’ın turizm açılımı denize tam olarak nasıl yansıyacak sorusunun net yanıtı bekleniyor. Görünen o ki, şu ya da bu şekilde sezonun sıcak aylarında pek çok tekne Ege Adaları’na geçecek. Zaten Ege Adaları için ideal zaman temmuz-eylül ayları. Peki, sezon başlangıcı için en iyi adres neresi?

    Birkaç yıl önce olsa “kesinlikle Göcek” derdim. Ama Mayıs ayında işittiklerimize bakılırsa, Göcek şimdiden kapasitesini doldurmuş durumda. Gerçi kış aylarında biraz nefes aldığı için eminim deniz henüz oldukça temizdir. Ama geniş açılı koltuk halatlarıyla 400-500 teknenin şimdiden koyların en güzel köşelerine konuşlandığına eminim. Hem de yaz sonuna kadar kıpırdamamak üzere. Gökova henüz yeterince ısınmamış olacak. Hisarönü her zaman güzel. Bence Haziran’da en iyi adres kesinlikle Kekova! Üstelik, Kekova’da zifiri karanlıkta yakamozun, dolunayda gece manzarasının keyfine doyum olmaz.

    GERÇEK BİR MAVİ YOLCULUK

    Fethiye-Kekova arası 70 dm yol. Bu bölgede bulunanlar ve tabii kiralık tekne ile denize çıkanlar için Yedi Burunlar ve Patara geçişleri biraz yıpratıcı olsa da klasik bir parkur. 80 dm mesafedeki Antalya tarafından gelenler için de klasik. Ama özellikle Bodrum merkezli tekneler için biraz uzun bir yoldan söz ediyoruz. Marmaris’ten yola çıkıyorsanız yola bir 60 dm daha ekliyorsunuz, Bodrum’dan yola çıkıyorsanız 80 dm daha. Dolayısıyla Kekova gezisi Fethiye çıkışı haricinde iki-üç hafta olarak planlanması gereken bir yolculuk. Ama uzun da olsa, gerçek bir mavi yolculuktan söz ediyoruz. Halikarnas Balıkçısı’nın öğrettiği, Azra Erhat’ın isim anneliği yaptığı “mavi yolculuk”un efsanevi durakları Knidos, Bozukkale, Gemile Adası ve Limanağzı bu rotanın doğal sıçrama noktaları.

    KEKOVA’DA HAZİRAN AVANTAJLARI

    Sıcaklık… Kesinlikle birinci sırada ısı faktörü var. Kekova’ya Haziran ya da en erken Eylül sonu gidilir. Sıçak Koyu’nda durup Aperlai’ye yürüyeceksiniz, Kaleköy’de kayalıklara tırmanacaksınız, Üçağız’dan Kale’ye lahitlerin dibinden Likya Yolu’nu takip edeceksiniz. Gece terlemeden, boğulmadan uyuyacaksınız. Tenhalık… Yaz ortasında 5 dm uzunluğundaki Kekova Ölü Denizi içinde yaklaşık 200 günübirlik gezi teknesi tur atar, Akvaryum diye anılan Karakol Adaları arasındaki boşlukta öğle saatlerinde en aşağı 15 tekne ve 500 kişi denize giriyor olur. Bu mevsimde Karakol Adaları’nda üç-beş tekne ile karşılaşırsınız, gezi teknelerinin sayısı da üçte birdir. Arılar… Geçen yıl Temmuz-Ağustos’ta Karaloz’da Geyikova Limanı’nda arı saldırıları nedeniyle demirleyenlerin 10 dakika içinde açık denize kaçtığını dinledik. Aslında bunun basit bir nedeni var. Arılar yaz ortasında tatlı su nedeniyle teknelere hücum ediyorlar. Temmuz’da kuraklık başladığında ortaya çıkıyorlar Eylül ortası ilk yağmurlardan sonra da tekneleri rahat bırakıyorlar. Yeşillik… Temmuz ortasında Kekova’da yeşil renk kayboluyor. Sadece dağdaki bayırdaki otlar sararmıyor. Manavda da patates, soğan, domates dışında bir şey kalmıyor. Soğuk hava zinciri ile Üçağız’a gelen kıvırcık salata teknenize varmadan, yani 20 dakika içinde ancak keçilerin yiyeceği bir pörsüme yaşıyor. Ara sıra yeşillik, taze zeytinyağlı sebze yemek gibi bir alışkanlığınız varsa, bu bölgede Haziran ayında son fırsatlarınızı kullanırsınız.

    DOĞA-DENİZ FAVORİLER

    Kitap üstünde Kekova’da 15 durak noktası var. Bunların çoğu gece de konaklamaya müsait korunaklı koylar. Fakat şunu da unutmamalı: Bu koyların pek çoğu dar ve kıyıları kayalıktır. Yani kazara gece hava bir patlarsa ciddi riskler yaşanabilir. Kekova’da gece karanlığında yer değiştirmek de zordur. Çok sayıda sürpriz sualtı kayası bulunur. Haziran ayı ikinci yarısındaki Gündönümü ve ay sonundaki Yaprak fırtınaları bu kıyılara batı ve karayelden vurur ve koy içlerinde x2 sağanaklara neden olur. Kekova’da dört-beş gün, bir hafta zaman geçirecek denizcilerin geceleri sağlam bir yerde demirleyip gündüz saatlerinde koy koy dolaşmaları her zaman daha emniyetli olur. Bu çerçevede zinciriniz kopmadıkça 70 dm rüzgâr bile esse teknenizin selametle sabahı göreceği üç bölge vardır: Sıçak Koyu (Polemos), Üçağız İç Denizi ve Gökkaya Limanı. Gelin biraz daha iddialı olalım, bu kadar küçük bir coğrafyada bu kadar güvenli üç alarga mevki Türkiye’de hiçbir körfezde bulamazsınız. Üçünde de derinlik en fazla 8-10 metre, dip inanılmaz tutucu bir balçık. Bu üç alarga mevkiinin bir diğer önemli özelliği de tümünün çok geniş alanlar olmasıdır. Üçünde de aynı anda 20’den fazla tekne birbirine mesafeli olarak demirleyebilir. Üçağız İç Denizi’nde benim en sevdiğim nokta, yerlilerin Kalealtı dediği Lykia lahit mezarlarının tam önündeki sığlıktır. Botla köye alışverişe gitmek için de yakındır. Gökkaya Limanı’nda ise dip çok iyi demir tuttuğu için en sert havalarda bile güvenle kıçtankara bağlanarak kıyıya yakın da demirlenebilir. Diyelim ki hava tahminleri fevkalade, Karaloz Koyu’nda yıldızların altında bir ıssız gece geçirmek için lütfen tereddüt etmeyiniz. Salyangoz anlamına gelen Karaloz’un üç dip köşesi vardır ve diyelim ki bu köşelerde bazı arkadaşlar gelip sizden önce konuşlanmış. Gidin koyun tam ortasına 15 metrelere demirinizi sallayın. Belki açık denizin biraz soluganı gelir, hafifçe sallanırsınız ama muhteşemdir.

    TARİHLE YAKIN TEMAS

    Çok kolay! Kekova’da sağdan sola dönerken insan bir tarihe çarpıyor zaten. Kitabi olmak gerekirse; dört durak, dört Lykia antik yerleşim merkezi var. Bunlara antik kent denemez, ama Lykia Birliği’nin zaman zaman çok önem kazanan küçük üyeleri arasında yer aldıkları da bir gerçek. Aslında en iyi bilinenleri Kaleköy mevkiindeki Simena ve Kekova Adası’ndaki Batık Şehir, yani Dolisitche antik yerleşimleridir. Bana en ilginç gelen öykü ise, en ihtişamlı günlerinde bölge merkezi olarak da anılan Aperlai antik yerleşimi. Hatta oldukça büyük bir yerleşim merkezi, bir antik kent olarak da anılabilir. M.Ö. 300’den M.S. 700’e, yani Arap akınlarına kadar bölgedeki en önemli yerleşim merkezi olan Aperlai’nin (yani 1000 yıl boyunca ve nüfusunun bazı dönemler 1000’in üstüne çıktığı tahmin ediliyor) bu önemi Purpur isimli bir minik deniz kabuklusundan (Murex-deniz salyangozu) kaynaklanıyor. Roma İmparatorluğu döneminde uygarlık merkezlerinin en önemli ticari değerlerinden biri heykellerin, tabloların, freskoların renklendirilmesinde kullanılan mor boya. Kırmızı, sarı, mavi yeşil boyalar pek çok bol bulunan doğal malzemeden üretilebiliyor. Ama kalıcı mor boyanın en önemli hammaddesi Purpur ve Aperlai çevresinde bol bulunuyor. Deniz salyangozlarının fırınlanması ile en canlı kırmızı-mor boya üretiliyor. Aperlai de çorak tabiatına karşın o yüzyıllarda geliştikçe gelişiyor.

    PATATES KIZARTMASI VE ISKAROZ İLE YAKINLAŞMA!

    Aperlai, Kekova Ölü Denizi’nin batı ucunda. Ziyaret etmek için iki yöntem var. Eğer hava sakinse Kaş’tan gelirken Akar Boğazı öncesinde Asar Koyu’na giriyorsunuz. Burası zaten Aperlai’nin ticari limanıdır. Çok dibe girerseniz antik mendireğin kalıntılarına oturma riski bile var. İkinci yöntem Kekova’daki Sıçak Koyu’na demirleyip ya da Yörük Ramazan’ın (0539.295 29 45) restoran iskelesine yanaşıp 45 dakikalık muhteşem bir yürüyüşle antik kente ulaşmak. Her iki ulaşımda da iyi bir kayalık zemin yürüyüş ayakkabısına ve su matarasına ihtiyacınız var. Orta zorlukta bir keşif parkurudur. Bu arada Kekova’ya kadar gittikten sonra Yörük Ramazan’da patates kızartması ve köfte yenmeden de dönülmez. Patatesin nefaseti, kıyılarımızda odun ateşi üstünde koca bir kazanda 10 litre günlük ayçiçeği yağı ile kızartılan son örnek olmasından kaynaklanmaktadır. Aperlai maalesef bir restorasyon çalışması yapılmamış bir antik yerleşim alanı. Oysa koyun kuzey yamacındaki Helenistik dönem kale Simena’nın iki katı büyüklüğünde. Bu yamaca tırmanırken abartmadan söylüyorum yüzlerce lahit mezarın etrafından dolaşıyorsunuz. Biraz hüzünlü, çünkü tamamına yakını kaymış, devrik, kırık… Bastığınız yere de dikkat etmelisiniz, çünkü yamaçta 40 antik dönem su sarnıcı var. Anlatmakla bitmeyecek bir tarihi miras, maalesef kaderine terk edilmiş durumda.

    Bölgedeki olmazsa olmaz ikinci durak Simena, Kaleköy. Biz bu durakta on yıllardır Likya Restaurant iskelesine bağlanırız. İsmail-Hasibe Demir ailesinin 30 yıl önce kurduğu ve bugün oğulları Mehmet’in işlettiği restoran. Telefon ederseniz (0532. 451 68 82) her zaman güzel balık da bulunur. Doğru pişirilirse Iskaroz (papağan) balığı muhteşem bir lezzet kaynağıdır (Kleopatra’nın Antonius’u baştan çıkarmak için bu balığın iç organlarının ızgarasını yaptığı rivayet olunur). Likya Restaurant, Iskaroz ızgarasında sanırım Türkiye’deki en deneyimli işletmedir. Sonra akşamüstü, hava serinleyince Kaleköy’ün her yıl daha da güzelleşen daracık patikaları kaya merdivenlerinden kaleye tırmanmak vazgeçilmez bir ritüeldir. Kaleköy iskeleleri ve patikaları öğlen saatlerinde günübirlik ziyaretçiler nedeniyle biraz kalabalıktır. Ama sakin saatlerde bu kaya evler arasında gezinmek insanı bir başka gezegene uğramışçasına ferahlatıcıdır. Sonra bir sabah erken saatte kalkarsınız, henüz ortalıkta kimse yokken, deniz tahta gibiyken, dibi 20 metreye kadar cam gibi görünürken, Batık Şehri bir uçtan diğerine tavaf edersiniz. Kekova macerası biter!☸

    www.maviyolculukrehberi.net

    created by dji camera
    created by dji camera
  • PİS SU TAKİP SİSTEMİ Nedir bu PSTS ve amatör denizcilerden ne isteniyor?

    PİS SU TAKİP SİSTEMİ Nedir bu PSTS ve amatör denizcilerden ne isteniyor?

    Mart ayında denizcileri yakından ilgilendiren yeni bir yönetmelik taslağı basına yansıdı: Gemi Atık Yönetimi Yönetmeliği. Pek çok olumlu yönü var. Örneğin, bu taslak sayesinde yeni ve modern atık alım gemileri temini için AB fonlarının da kullanılacağını anlıyoruz. Kıyı tesislerinde atık alımı kapasitesinin artırılması için bir seferberlik başlatılacağı, bu konuda pek çok kıyı tesisine tanınmış olan muafiyetlerin iptal edileceğini hissediyoruz. En önemlisi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bu yönetmelik taslağı ile tüm gemiler ve özel tekneler için de MARPOL kriterlerini uygulamaya hazırlandığı, DAU Genelgesi’nin bu yönetmeliğe göre revize edileceği gibi bir iyi niyete sahibiz. Ancak bir de sürpriz var: Bu taslakta, amatör denizciler de dâhil olmak üzere, tüm yüzen nesnelere Pis Su Takip Sistemi diye dünyada eşi benzeri olmayan, Mavi Kart’tan daha da derin uygulama güçlükleri olan bir denetim mekanizması öngörülmekte. Neden, nasıl?

    Daha düne kadar DAU (Denizcilik Atıkları Uygulaması Genelgesi) meselesini tartışıyorduk ve genelgenin belirsizliklerinden, Özel Tekneler Yönetmeliği ile uyumlu olmayan tanımlamalarından söz etmekteydik. Mart ayı ortalarında birden Gemi Atıkları Yönetimi Yönetmeliği Taslağı isminde yepyeni bir yasal düzenleme girişimi ile karşılaştık. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri ile gerek amatör denizciler, gerekse ticari yatları ve günübirlik gezi teknelerini temsilen DTO görevlileri toplantılar yaptılar. Ancak, bu yönetmelik henüz taslak olmasına, fikir alışverişlerine göre nihai halini alacağı belirtilmesine rağmen, konu “70 bin yat ve tekneye pis su takip sistemi zorunluluğu geliyor” özeti ile Anadolu Ajansı tarafından kamuoyuna duyuruldu. Bu konu hakkındaki ön bilgilerimizi amatör denizciler ile şöyle paylaşabilirim:

    Resmi haber ajansı AA konuyu şöyle duyurdu: “Yeni yönetmelikle Bakanlıkça belirlenecek esaslar dahilinde yat, tekne gibi deniz araçlarına ‘Pis Su Takip Sistemi (PSTS)’ takılacak. Takipler online ve anlık olarak PSTS ile yapılacak. Kapsama giren deniz araçlarının pis su tanklarında beklenmedik bir değişim olması halinde bu deniz araçlarına yasal işlem uygulanacak.”

    Metindeki “yat, tekne” vurgusu AA’ya aittir. Yani anlaşılan o ki, bu sistemin özellikle bu gruba takılmasının önem arz ettiği dile getirilmek isteniyor.

    Yönetmelik taslağına (cygm.csb.gov.tr) bakıyoruz, Madde 12, fıkra 7’de net bir şekilde “Gemilerin Teknik Yönetmeliği’ne göre pis su tankı bulundurmak zorunda olan gemilere PSTS takılacaktır” deniyor. Oysa amatör denizci tekneleri Özel Tekneler Yönetmeliği’ne tabidir. Dolayısıyla bu çerçevede bu yönetmelik taslağında kapsam dışı olmalarını gerektirir.

    Ama bıraktım bağımsız yayın mecralarını, hem AA haberinde hem de resmi haberleşme kanalı TRT’de haber (trthaber.com) bir koyda ya da rıhtımda demirli yelkenli özel teknelerin, küçük motoryatların fotoğrafları ile servis edilmiş.

    Anlıyoruz ki, önümüzdeki günlerde mevcut mevzuat, yeni bir yorum kazanacak ve PSTS’nin amatör denizcilere uygulanması özel bir önem kazanacak. O halde bu konuyu maalesef ciddiye almak durumundayız.

    SİSTEM NASIL İŞLEYECEK?

    Teknede bulunan her pis su tankına bir entegre Sensör-GSM iletişim hattı monte edilecek. Bu sensör belli bir doluluk (örneğin yüzde 90) gösterirken birden yüzde 20 seviyesine düşerse GSM hattından denetim merkezine bir sinyal gidecek. Denetim merkezinde söz konusu teknenin yasaya (DAU) uygun bir şekilde bir atık alım merkezine o esnada pis su atığı verdiğine dair bir kayıt yok ise… İyimser ihtimalle tekne denetlenecek, kötümser ihtimalle otomatik bir ceza uygulaması yapılacak. Şu anda telaffuz edilmeyen bir konu daha var. Yeni Yönetmelik Taslağı Madde 12, Fıkra 8’de şöyle deniyor: “Gemilerden pis su boşaltımı, tüm gemiler için MARPOL Sözleşmesi’nin Ek-IV hükümlerinde belirtilen pis su boşaltım kriterlerine tabidir.”

    Bu ne demek? MARPOL Ek-4’e göre Akdeniz, Karadeniz ve Ege’de 12 deniz mili açıkta pis su deşarjı yapılabilir. 3 dm açıkta da biyolojik arıtma yapılmış deşarj yapılabilir. O halde teknelere takılan sistemin bir GPS ünitesinin olması ve yapılan deşarjın uluslararası hukuka uygun olup olmadığının da takip edilmesi gerekecektir. Ayrıca, yetkililere şunu sorduk: Diyelim ki, böyle hayalleri zorlayan bir sistemi şu anda Mavi Kart (DAU) sistemiyle kontrol edilen 70 bin yerli teknemize uyguladınız. Peki, İngiltere’den ya da İsviçre’den gelen yabancı bandıralı, yabancı uyruklu mürettebatı bulunan bir ziyaretçi tekneye de eşitlik ilkesi gereği uygulanacak mı? Yanıt: Evet…

    İlk sonuç: Mavi Kart zaten sarsmıştı, artık uluslararası deniz turizmine tamamen elveda diyebiliriz.

    İkinci ve asıl önemli sonuç: PSTS amatör denizcilere (özel tekneler), ticari yatlara, günübirlik ve sportif gezi teknelerine, balıkçılara nasıl bir yükümlülük getirecek; ne olacak Türkiye’nin denizcilik geleceği?

    SENSÖR NEDİR?

    Anladığım bir konu değil. Elektronik, endüstri mühendisi ve benzeri konuyu bilen amatör denizcilere sordum. Birkaç makale okudum. Öğrendiğime göre temelde iki tür sensör var:

    1- Yakıt ve su depolarında da kullanılan mekanik sensör: Pek çok türü var, birleşik kap, titreşimli, kabarcıklı, şamandıralı vb. Pis su tankında kullanılmak üzere en sağlıklı yöntem olarak manyetik algılamalı sistemler üretildi. Ancak kısa bir zaman diliminde bunda da sıkışma, takılma, hatalı sonuç verme gündeme geliyor. Depoyu söküp temizlemek gerekiyor. En basit ve sorunsuz sistem, ama manipülasyon da o kadar kolay. Şamandırayı bir iplik ile bağlarsanız üç ay boyunca yüzde 30 doluluk seviyesinde gösterebilir.

    2- Elektrikli sensörler: Manyetik, elektrotlu, kapasitatif, TDR, lazer, radar, ultrasonik, nükleer… Pek çok teknoloji kullanılıyor.

    Pis su konusunda dünyada en çok tercih edilen basit çözüm, kapasitif yakınlık sensörleri. Temelde iki türü var deponun dışına yerleştirilen elektronik sensör ya da deponun içine yerleştirilen bir yalıtılmış iletken çubuk (kapasitif-rezistif).

    Bu sensörler sıvının elektrik yüküne göre depo içindeki miktarı 4-5 kademeli olarak algılıyor. Piyasada pek çok örneği var. Maliyeti çok yüksek değil. Ama kendi tank seviyesini görmek isteyip de bu sensörleri takan denizciler kısa süre sonra söküp atıyorlar. Çünkü çok hatalı sonuçlar verebiliyorlar. Isı, deponun fiziki özellikleri ve sıvı yoğunluğu yanıltıcı olabiliyor. Göstergede tank yarıya kadar dolu görünürken tankın hava borusundan pis su denize akmaya başlayınca küçük bir şok yaşanabiliyor. Uluslararası bazı seri üretim teknelerde özellikle 2015 sonrası ekipmana dahil edildi. Ancak yanlış alarm verdikleri için çoğunlukla tekne sahipleri tarafından devre dışı bırakılıyorlar.

    Biraz daha ileri teknolojiye geçerseniz, en yaygını ultrasonik sensörler. Tabii maliyet yükseliyor. Akaryakıt tankları, hazır beton fabrikaları, barajlardaki su seviyesi, tehlikeli tıbbi atık konteynerleri, silolardaki tahıl miktarı gibi çok farklı ve hem ticari hem de tehlike boyutunda takip gereken üretim hizmet süreçlerinde kullanılmaya çalışılıyorlar. “Çalışılıyorlar” diyorum çünkü… Çok ileri teknolojiye dayalı ve son derece hassas ölçüm yapmak üzere tasarlanmış modellerde bile sürekli kalibrasyon gerektiği ifade ediliyor. Hem seviye kalibrasyonu, hem sıvı konsantrasyon kalibrasyonu.

    Ayrıca tekne pis su tankına baktığınızda şöyle bir sorun var: Standart pis su tankları zaten yüzde 85-90 seviyesine kadar doldurulabilir. Bu tür sensörlerin doğru ölçüm yapabilmesi için 15-20 cm sıvının üstünde olması gerekiyor. Bu, zaten sınırlı olan pis su tankının kullanım kapasitesini yüzde 70’lere düşürmek anlamına geliyor.

    En önemlisi de; bu sensörlerin gözünün temiz olması sağlıklı ölçüm için hayati önem taşıyor. Yüzde 50 dolu bir pis su tankının tavanına monte edilmiş bir ultrasonik sensörün, 3 metre dalgada 40 derece yatık giden bir yelkenlide 15 dakika temiz ve çalışır durumda kalmasını sağlayacak bir teknoloji ise henüz icat edilmedi. Bu konuda en basit deney: Motoru tornistana aldığınızda temiz su akımının bile teknenin derinlik göstergesinin (ultrasonic transducer) devre dışı bıraktığını görebilirsiniz.

    3- Tabii yolcu ve yük gemilerinde pis su arıtma ünitesine bağlı olarak kullanılan ESP/EFM (arıtılmış su kalite analizi ve deşarj ölçüm üniteleri) sistemleri de var: Otobüslerdeki hafızalı takometre gibi çalışıyor. Gemi hangi koordinatta, hangi süratte, hangi debiyle, hatta hangi kirlilik seviyesinde, ne miktarda pis su deşarjı yaptı. Bu verilerin tümü kaydediliyor. Limanda denetim yapılıyor. Bir GSM modülü ile anlık transfer de edilebilir. Kapalı bir sistem, dolayısıyla müdahale hayli zor. Bunlar geminin kara kutusu olarak isimlendiriliyorlar. Ama, MARPOL Ek-4 (MEPC 227-64) onaylı bu sistemlerin maliyeti küçük bir tekne satın almaya yakın. Üstelik bir problem daha var. Küçük teknelere sığdırılamayacak kadar büyük hacimde sistemler. Yani küçük tekneler için hayal ötesi bir seçenek.

    EK SORUNLAR DA VAR

    Dönelim küçük tekneler için geçerli, basit sistemlerin diğer sorunlarına…

    n Teknede bu otomasyonu çalıştıracak küçük de olsa bir işlemci gerekiyor. Bu otomasyona müdahaleler nasıl önlenecek? Hacker’ların bir ara yazılım ile bu işlemciyi manipüle etmesi an meselesi değil mi? Ya, bu tür bir program ile pis su deposu istenilen sürede yasal olarak boşaltılmış gibi bir veri denetim merkezine yollanıyorsa?

    n Denetimi yapmakla yükümlü SG birimlerine bir elektronik mühendisi/teknikeri mi dâhil edilecek?

    n Arıza durumunda nasıl bir prosedür izlenecek? Bu durumda tekne denetimden muaf hale mi gelecek?

    n Özellikle sınırlı elektrik gücüne sahip teknelerde yaz aylarında buzdolapları dâhil her sistemin kapatıldığı çok düşük voltaj yaşanan, tüm gücün motor marşına ya da gece zorunlu aydınlatmaya aktarıldığı saatler, günler olur. Bu durumda küçümsenmeyecek bir elektrik akımı gereksinimi olan PSTS nasıl çalışacak? Bir teknenin iki-üç gün motor aküsü haricinde tüm elektrik gücünü kaybetmesi amatör denizci için son derece sıradandır! Bu, denetim merkezi için de mi sıradan olacak, yoksa ceza mı uygulanacak?

    n Standart kübik plastik tanklarda belki ölçüm daha kolay standardize edilebilir. Peki, tekne gövdesine göre kavislendirilmiş konik, küresel, fleksibl tanklarda ölçüm nasıl yapılacak?

    n Giderek ümitsizliğe kapılıyorum: Kıyılarımızda GSM bağlantısı bulunmayan 100’lerce koy ve kıyı var. Burada denetim merkezi ile haberleşme posta güvercini ile mi sağlanacak?

    n Her şeyi bir yana bırakalım: Amatör denizciliğin en önemli sorunlarından biri olan pis su tankı seviye göstergesini her yıl yüzlerce tekne üreten dünyanın en ünlü, iddialı markaları neden üretim sırasında teknelerine hâlâ takmıyor? Sistem yüksek maliyetli olduğu için mi? Hayır, doğru veri aktarmadıkları için.

    Gördüğünüz gibi öyle sorular / sorunlar var ki, tıpkı Mavi Kart konusunda olduğu gibi ülkemizin pragmatik (uyanık) bir mucidinin oyununa geliyormuşuz gibi görünüyor.☸

    İKİ CAN YAKICI KONU DAHA

    Acaba PSTS fikrini ortaya atanlar kişisel verilerin mahremiyeti gibi basit ve temel bir konu üzerinde düşündüler mi? Çünkü, gerek GSM gerekse GPS entegre edilmiş bu tür bir sistem bireyin hangi koordinatta olduğunu anlık olarak denetim merkezi ile paylaşacak. Peki, Anayasamız buna ne diyor?

    İkincisi… Konu üzerinde çalışmış bazı mühendisler, ileri teknolojiye sahip bu tür GPS-GSM-Sensör sisteminin maliyetini tank başına 1500 Euro olarak öngörmekteler. Çin pazarından belki yarı fiyatına edinmek de mümkün tabii.

    Ortalama iki tanka sahip 70 bin tekneden söz ediyoruz. Neticede bir ihale açılacak, birkaç ay içinde muhtemelen çöp olacak 100-200 bin PSTS ünitesi belki Çin’den ithal edilecek, belki ismini duymadığımız bir yerli müteşebbis bu ihaleyi alacak. Bedeli de maalesef Türkiye ödeyecek.

    Milli gelirimizin bu çapta bir meblağını uzmanların hiçbir fayda göremediği bir sisteme harcamak yerine kıyılarımızda üç-beş sorunlu bölgede sıvı atık arıtma sistemi kurulması, denizciler için yüzlerce medeni pis su atık alım ünitesi oluşturulması hepimizi üzen deniz kirliliğine karşı daha etkin bir mücadele olmaz mı?