Okyanus tabanları çözünüyor

Biyosfer! Okyanusun en altından, atmosferin tepesine kadar her şey. Tabii insan eli güçlü, her yere ulaşıyor. Atmosfer, havalarımız, karalarımız, denizlerimiz, her yere bulaşıyoruz. Okyanusun dibindeki karaya ulaşabildik mi? Orayı eksik bıraktık mı? Tabii ki hayır!

Okyanus tabanında bazı bölgeler önceki zamanlara ve diğer bölgelere göre çok daha hızlı çözünüyor. “Yapma Bünyamin, bunu da mı biz yaptık?” Sence? İnan, insan eli yalnızca su yüzeyine değil okyanusların derinliklerine bile ulaşıyor. İklim değiştiriyoruz. Sıra dışı hava olaylarına neden olan atmosfere yolladığımız sera gazı emisyonları denize, okyanusa balıklama dalıyor, bir de yüzüyor ve okyanusun ta tabanına ulaşıyor; orada hâkimiyetini kuruyor ve okyanusun kimyasını değiştirmeyi başarıyor. Nasıl?

Şimdi; ilk olarak şunu söyleyeyim karbondioksitin okyanuslara ulaşması, suda birtakım reaksiyonlara girmesi, tüm bunlar bir yere kadar normal. Çünkü dünyanın normal yaşantısında okyanuslar bir nevi karbon deposudur; atmosferdeki karbonun bir kısmını hatta büyük bir kısmını alır ve bu karbon suyu asidikleştirir. Şimdi yazacağım cümleyi lütfen sıkılmadan okuyun. “Bu ne Bünyamin, kimya dersinde miyiz?” demeyin. Asit kazanan su, basıncın daha yüksek olduğu derin okyanuslarda, yaşamını yitirmiş deniz kabuklularının kabuklarından gelen kalsiyum karbonatla tepkimeye girer ve bikarbonatı oluşturarak “karbon”u nötrleştirir, yani “etkisiz hale getirir”. Bakın burası çok önemli. Okyanuslar atmosferdeki karbonu çekiyor ve kalıntılardan elde ettiği kalsiyum karbonat sayesinde o karbonu etkisiz hale getiriyor. Karbon veya karbondioksitin verebileceği zararı havada karada engellemiş oluyor, hem de geride bir şey bırakmadan. Bu okyanusun kimyasını değiştirmeden karbon saklamanın yolu. Mükemmel bir döngü. Süper değil mi? Efendim? Süper mi? Anlatacağım, devam…

PROBLEM NE?

Problem, atmosfere ekstra yüklediğimiz karbondan başlıyor. Tabii bunu nasıl yapıyoruz, en başta fosil yakıt tüketimi ile. NASA’nın verilerine göre, insanlar tarafından atmosfere salınan fazla karbonun yaklaşık yüzde 48’i okyanus dolabına kaldırılıyor ve kapısı da kilitleniyor. Tamam, en azından havadaki fazlalığın yaklaşık yarısını bir yere kilitleyip kaldırdık. Ama bu normal seviyelerde olunca. Normal seviyenin üstüne çıkınca doğal döngü kabul edemiyor ve bu yüzden de karbonu yok edemiyor. Yok edemeyince ne oluyor? En başta dediğim gibi karbondioksit suyu asidikleştirme özelliğine sahip. Bu asit oranı artan su da kalsiyum karbonatla tepkimeye giriyor. Dolayısıyla, bütün bu karbon daha asidik okyanus, daha asidik okyanus da deniz tabanından daha hızlı kalsiyum karbonat çözünmesi demek. Asit oranının artması ve kalsiyum karbonat depolarının çözünmesi de okyanusun kimyasını değiştirdiği anlamına geliyor. Kimyası değişen bir yerin etkilerini de hayal etmek zor değil tabii. Oradaki canlılar için, bizim havamızın değişmesi gibi bir şey, oksijen yerine karbonmonoksit ya da belki karbondioksit solumak zorunda kalsaydık? Hoş hava kirliliği yüzünden ona da maruz kalmıyor değiliz ya, neyse. Ayrıca bir noktadaki etki yada travma yalnızca orada kalmıyor, okyanusta pişer bize de düşer, doğanın dengesi bir bütün halinde en nihayetinde.

Okyanus tabanının çözünmesi ile ilgili yapılan araştırmada su akıntı verisi, okyanus sirkülasyon modelleri kullanılmış. Deniz tabanındaki tortularda bulunan kalsiyum karbonat ölçümleri yapılmış ve okyanus tuzluluğu, sıcaklığı gibi parametreleri katarak dünya çapında muhtemel çözünme oranını hesaplamışlar. Adamlar hesaplıyor. Ve bu oranı sanayi devriminden önceki oranla karşılaştırmışlar. Karşılaştırıyorlar da.

PEKİ SONUÇ…

Size bir iyi, bir de kötü haberim var. İyi haber, okyanusların çoğu bölgesinde kalsiyum karbonat çözünme oranında henüz dramatik bir fark yok, en azından sanayi devrimi öncesi ve sonrası karşılaştırıldığında. Kötü haber ise, insan yapımı karbon emisyonlarının büyük bir fark yarattığı birden çok önemli nokta var. Açıkça söylemek gerekirse esas oğlan “karbon” popüler noktaları seçmiş, oraya doğru toplanmış. Bu noktalardan en büyüğü batı Kuzey Atlantik. Burada insan kaynaklı karbon miktarı, yüzde 40 ila yüzde 100 arasında kalsiyum karbonat çözünmesine yol açmış. Bir diğeri de Güney Okyanusu. Nispeten genç ve karbondioksit bakımından zenginleşmiş bölgeler. Diğer daha küçük olan bölgeler ise Hint Okyanusu ve Güney Atlantik’te. Burada da fazla miktarda karbon var ve hızlı alt akıntıları çözünmeyi daha da hızlandırıyor.

KALSİYUM KARBONATIN ÖNEMİ VE TEHLİKESİ

Aslında en genel anlamda konu, okyanusun kimyasının değişmesi. Bakın, birçok canlının kabuk ve iskelet yapısı sudaki karbonata bağlı. Bu şekilde vücutlarını inşa ediyorlar, aynı zamanda da koruyorlar. Asit oranının artmasıyla beraber bu canlıların evlerini yuvalarını alıyoruz ellerinden; sadece evlerinin değil, bedenlerinin de kırılganlığını artırıyoruz. Canlıların bazıları bu kabukları geçici kullanıyor. Bulduğu kabuğa girip, sıkıntılı zamanı geçirip, sonra evi bir diğer kiracıya bırakmak üzere boşaltıyor. Bu canlıların yerine koysanıza kendinizi. Anlayamadığın bir kırılganlık yaşadığın gibi başını sokacak evin de kayboluyor ya da harabeye dönüyor. Ve dip toplamda biyo çeşitlilik tehlikeye giriyor. Normal seviyelerde gerçekleştiğinde olağan olan bir tepkime, ekstra girdi aldığında dengesi şaşıyor ve sonuçları da büyük oluyor. Okyanusta milyonlarca yıldır düzgü şekilde işleyen bir sistem var. Fakat bu, yavaş işleyen bir sistem. Biz ise aksiyonu seviyoruz, hadi koş diyoruz ve çok daha hızlı karbondioksit salıyoruz atmosfere, hem de dinozorlardan buyana en hızlı şekliyle…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.