Etiket: Deniz Kurt

  • Yat sektörünün çılgın maaşları!

    Yat sektörünün çılgın maaşları!

    Yat demek para demek, süperyat demek paraya para dememek demek. Megayat demekse paranın ağa babası yani “creme de la creme” bir hayat demek. Peki milyonlar hatta milyarlar harcayarak keyfimin kâhyası mertebesine yükseleceğim diyen yat sahiplerine o keyfi sağlayan esasen yatın dış kabuğu, iç tasarımı, mobilyası, jakuzisi ya da su oyuncakları mıdır, yoksa bu materyaller üzerine keyif yapmak isterken onlara hayatın lükslerini yaşatabilecek olan mükemmel servis mi? Cevap açık: Tabii ki o mükemmel servistir.

    Yat tasarımcıları ya da tersaneler beni yanlış anlamasın; ortada şık ve işlevsel tasarıma sahip bir yat olmazsa, lüks servisten de bahsedemeyiz elbet. Ama şık tasarıma sahip yepyeni bir yatta eski kafalı ya da tam tersi fazla genç olduğu için tecrübeleri yetersiz yani işi yapmaya vasıfsız, kendini geliştirmemiş, daha da önemlisi o beklenen “lüks” servisin ne olduğundan bi-haber bir yat crew çalıştırırsak ne olur? O milyon dolarlık yat bize istediğimiz keyfi veremez hatta bazen zehir olur. Paramızla rezil olduk noktasına geliriz. Bunlar yaşanmıyor mu? Yaşanıyor. Dostunuz olarak acı söyleyeceğim ama hem de Türkiye’de sıkça. 

    LÜKS SERVİSİN NE OLDUĞUNDAN HABERSİZ OLMAK NE DEMEK? 

    Ne yazık ki crew ortalama hayatlar yaşadığında o lüksün ne olduğunu bilme imkânı yok. Bu durum hayatın her alanı için geçerli. Deneyimlemezsek o vizyon nasıl gelişecek? Türkiye öyle pahalı bir ülke haline geldi ki, karada çalışan ve vizyonumu geliştireyim niyetinde olan bir aşçı ya da bir garson, boş günlerinde şık bir restorana gidip yemek yiyemiyor. Bırak şık restoranı, bir alışveriş merkezi içine konuşlanmış ortalama bir bistroya bile gidemiyor. Gerçi gitse de kaliteli yemek yiyebiliyor mu orası bile tartışılır. Müşterisi olarak değil, ancak oralarda çalışarak köfte pilav ya da zeytinyağlı fasulyeden farklı bir yemek zevkine şahit olabiliyor, uygulayabiliyor. Ceviche nedir, tartar nedir, tataki nedir, oralarda çalışarak deneyimleyebiliyor. Ama iyi bir havyar nedir, nasıl servis edilir, foie gras nedir, haydi bunları geçelim taze makarna nasıl açılır, bunları deneyimleyemiyor. Bu durumda sadece somon ve levrek pişirilen restoranlarda deneyim yapmış şeflerimizden nasıl creme de la creme bir servis bekleyebiliriz ki? Peki herkes de havyar ve trüflü makarna mı bekliyor yatında? Tabii ki hayır. Yat dediğin bir gün taze trüflü makarna, üstünde altın yaprağı olan bir tatlı, yılan balıklı sushi, havyarlı bilmem ne… Öbür gün zeytinyağlı fasulye, peynirli tost, kızarmış barbun. Dengesi olmayan bir iş bizimkisi. Amaç, şefin her türlü yemeği en iyi kalitede yapabilme kapasitesi.  

    VİZYON MESELESİ

    Madem yat sahibi olarak creme de la creme bir hayat ile anne yemekleri tadında bir hayatın karışımını talep ediyoruz, o zaman şefimizi doğru seçeceğiz. Sadece şef mi, en önemlisi kaptanımızı doğru seçeceğiz ki o da şef dahil herkesi doğru seçebilme kapasitesine sahip olsun. Kendisi zaten vizyon sahibi biri olsun ki, bizim yatımıza da vizyon katsın. Okuyan bütün yat sahipleri ve kaptanların şu an bana “ohoooo, neden bahsediyor bu kız” dediğini duyar gibiyim. Kaptanlar “oralara gelene dek daha ne problemlerimiz var”, yat sahipleri de “öyle vizyonlu ekibi bulursan bize de haber ver” diyor. Valla ben de zorlanıyorum ama gerçek bu. Burada her şey parada da bitmiyor. Yani parayı verelim düdüğü çalalım da bir yere kadar. Kimseye para ile vizyon kazandıramıyorsunuz, bu açık. Vizyonunu zaten hayat boyu kazanmaya yönelik yaşayan birini daha fazla maaş ödeyerek edinebilirsiniz, size o vizyonlu servisi sunar. Bu da açık. 

    PARA- ÇOKOMEL EĞRİSİ

    Para vizyon getirmez ama daha iyi servis alabileceğiniz bir crew’u yeterli maaşlarla yanınızda tutabilirsiniz, size dilediğiniz o lüks servisi sunar. İki taraf da mutlu olur. Para-Çokomel ilişkisi. Parayı veren çokomeli alır. Peki bu yıl yat sektöründe maaşlarda neler oluyor? Ben size söyleyeyim: Maaş skalası aldı başını gitti. Artık para/çokomel denklemi de sapıttı. Yurt dışında yani uluslararası yat sektöründe maaşlar her yıl ajanslar tarafından bir tablo ile yayımlanır. Yat sektörü Avrupa ve Amerika’da da her zaman karadaki işlerden daha fazla öder. Uluslararası yat sektörün birebir kalbinde senelerce çalışmış biri olarak söyleyebilirim ki bunun birkaç acımasız sebebi var. 

    1. Uzun çalışma saatleri ve yorgunluk. Karadaki yasal mesai saati aralıkları yat sektöründe yok. Yasalar gereği biraz var ama yine yok yani keyiflere keyif katabilmemiz için bizlerin aralıksız çalışması bekleniyor. 

    2. Adanmışlık. Aileden uzakta, insani bir hayatın dışında yaşam koşulları. Yani biri ile aynı odayı paylaşarak dar bir alanda uyuma, yattan ayrılamama, sosyal hayatın sıfıra inmesi, psikolojik zorluklar.

    3. En son da beklentinin çok yüksek olması. Hem bu yaşam koşulları altında yaşanıp uzun saatler çalışılacak, hem de kusursuz bir hizmet sağlanacak. 

    Yat sektöründe uzun bir kariyer yapmak da pek mümkün değil: Yani kaptanlar hariç, aynı yerde iki yıldan fazla bu koşullarda çalışılamıyor. En sonunda pes edip, karaya dönüp, insan gibi yaşamak istiyorsunuz. Buna göre de kaptanların ruh halini bir düşünün. Onlar uzun yıllar tam olarak karaya dönemedikleri için başka bir cendere hissediyorlar ömür boyu. İşte bütün bu “yüksek” maaşlar buna veriliyor. Bu görünmeyen ağır koşullara. Görünmeyen diyorum çünkü dışarıdan bakıldığında güllük gülistanlık bir hayat. Ekmek elden su gölden deniliyor. Euro bazında yüksek maaşlarla kıyı kıyı geziyorsun. Sen bir de nasıl bir cendere olduğunu yaşayana sor. 

    DENGESİZLİĞİN YARATTIĞI KAOS

    Beş sene öncesine dek Türk yat sektöründeki maaşlar yurt dışı ile kıyaslayınca yerlerdeydi. Her crew üyesi, her kaptan şikâyet ediyordu. Biz Atlantico olarak şef ve iç ekip maaşlarına bir standart getirmekle işe başladık. Her işe bir standart getirmek önemlidir, ancak o zaman hak edişler yerini bulur, o zaman doğru iş çıkar. Ancak yine de bu standart yurtdışı maaş skalasından her zaman bin, iki bin Euro daha aşağıdaydı. Ancak şef ve hosteslerin gerek İngilizcelerinin yetersiz oluşu gerek nitelik ve vizyonlarındaki eksiklik yani yurtdışındaki ekiplerden daha az kalifikasyona sahip olmaları sebebiyle alan memnun satan memnundu; yani hem karadaki maaşlardan fazla alıyorlardı hem de yurt dışına çıkıp o büyük markette kendilerine yer/iş bulacak kalifikasyona sahip olmadıkları için iki taraf da bir şekilde idare etmeye başlamıştı. Ancak bu sefer de iç ekip ve mutfak ekibi maaşları genelde sezonluk değil yıllık kontratı olan güverte ekipleri ve kaptanların maaşlarını geçmişti ve kaptanlar haklı olarak şikâyet etmeye başladılar. 

    Peki bu yıl ne oldu? Her şey aldı başını gitti! Önünü alamadığımız bir dengesizlik var. Hem Türk ekipler yine yurt dışındakiler kadar kalifiye değil (sözüm meclisten dışarı, herkes için geçerli bir cümle değil) ama yine yurt dışındaki ekipler kadar maaş talep etmeye başladılar. Hatta bir de üzerine SGK talep ediyorsa (ki yabancı bayraklı yatlar SGK ödemek zorunda değil ama uzun kontratlarda yat sahipleri SGK ödüyordu) bu sefer yüksek maaş + SGK = Yurt dışı maaş skalasının üstü! 

    Bir örnek: Yurt dışında 25 metre bir yat SGK ödemek gibi bir zorunluluğu olmadan 4.000-5.000 Euro şef maaşı verirken, Türkiye’de 25 metre için bir şef 6.000 Euro talep edebiliyor ya da 5.000’den aşağı düşmem diyor ama +SGK olunca o maaş 7.000’e çıkıyor ve haberi yok, yine de talep etmeye devam ediyor. Bu kez da yabancı bayraklı bir yata sahip işveren “O zaman yabancı ekip alırım neden SGK ödeyeyim ki” diyor. Ancak bu sefer de o yabancı crew üyesi Türk olandan daha nitelikli olmasına rağmen, ekibin geri kalanı ile gerek dil bariyeri gerek bekledikleri profesyonellik anlamında ya da kültürel farklılık sebebiyle anlaşamıyor, çekip gidiyor. Al sana sezon ortası kaos. Bu yıl ekiplerin yaşattığı bu kaotik durumdan illallah edip kaç yat sahibi yatı satmaya karar verdi biliyor musunuz? 

    HERKES MUTLU OLSUN, HERKES DOYSUN AMA…

    Peki Türk yat ekipleri neden rakamları bunca yükselttiler? Sebebi, karadaki maaşlar ve enflasyon. Türkiye’de Euro ve dolar, Türk lirası karşısında sabit kalıp enflasyon artmaya devam ettikçe, karadaki maaşlar yükseldi. Bir örnekle, karada bir restoranda çalışan ortalama bir şef 100 bin TL (bugünün parasıyla 2.600-2.700 Euro) maaş alırken ve makul mesai saatlerinde çalışıp her gece evine, ailesine dönebilirken, yata gittiğinde haliyle en az 150 bin TL (4.000 Euro) istiyor. İş sezonluk olunca daha da fazla istiyor çünkü kışın maaş alamayacak. İstemese zaten refah içinde yaşayamıyor, geçinemiyor. Ailesi, çoluğu çocuğu varsa daha da zor. Bu, Türkiye’de yaşanan bir realite. Peki Avrupa’da ne oluyor? 

    Benzer bir çılgınlık. Biz Avrupa’daki maaşları baz alarak ilerliyoruz, Avrupa da Amerika’daki çılgın maaşları baz alıp istedikçe istiyor! Amerikalı yatlar Avrupa’dan daha fazla maaş ödüyorlar. Örneğin; Amerika’da 25 metre bir yat, şef maaşında 8 bin dolara dek çıkıyor. 40 metrelerde bu rakam 10 bin dolarlara varabiliyor. Hâl böyle olunca da Avrupa yat ekipleri aynı rakamları talep ediyor, tabii ortalık karışıyor. 

    Çok iyi tabaklar hazırlayan, havyarından taze makarnasına herkesi memnun edebilecek, Michelin yıldızlı tabaklar çıkarma kapasitesine sahip ama sadece bir iki sezon tecrübeli bir şefin maaşı 7.000 Euro’dan başlıyor. Yatın boyu kaç olursa olsun bir kuruş aşağısına bir şef bulamıyorsunuz. 6.000 deyince bir anda o süslü tabaklar gidip yerine aile stili tabaklamalarla ortaya karışık yemekler çıkaran bir aşçı geliyor yani işin kalitesi bir gömlek aşağı iniyor. İkisi de kötü değil ama eğer restoran kalitesinde şık yemek istiyorsanız 7.000 baz olmuş. Peki bu şefler iş bulabiliyor mu? O da bir muamma. İki taraf da Nuh diyor peygamber demiyor ama birileri o maaşları veriyor ki şefler burnundan kıl aldırmıyor, birileri de daha aşağılarda maaşa şef bulabiliyor ki, milyar dolarlık yat da olsa “bir kuruş fazla ödemem” diye ısrarını sürdürüyor.

    İşin içinden çıkabildiniz mi? Ben çıkamadım. Hak ediş denen şeyin peşindeyim. Her şefin, her işin bir ederi var. İstiyorum ki herkes mutlu olsun, herkes doysun ama bir yandan da uçmayalım! Yat sahiplerinin kabul etmesi gereken realite: Her iş zor, yat işleri daha zor. O yorgunluğa ödenen rakamlar karadaki standartlardan yüksek olmalı. Bu, su götürmez bir gerçek! Şeflerin kabul etmesi gereken realite de evet iş zor ama bizim de bir kapasitemiz var. Kapasitemiz üzerindeki işleri yapamayacağımızı bilip o işleri kabul etmiyorsak, örneğin 25 metre yat şefiyken 45 metreye çıkmaya çalışmıyorsak, kapasitemiz üzerinde rakamlar da talep etmemeliyiz. 45 metrelerdeki 10 crew+15 konuk kapasiteli iş gücü ve yoğunluğa ödenen rakamları, 4 crew+6 konuk kapasiteli 25 metrelerde talep etmemeliyiz. Herkese mutlu sezonlar…☸

    A luxury private motor yacht under way on tropical sea with bow wave
  • Denizleri sahneleyen adam: Kurt Arrigo

    Denizleri sahneleyen adam: Kurt Arrigo

    Yaklaşık 12 yıl önceydi onun fotoğraflarından birine rastladığımda. Büyülenmiştim. Yıllar içinde hangi fotoğrafa “wow” desem, onun fotoğrafı olduğu ortaya çıktı. Hatta gelecek ay gerçekleşecek 31. İstanbul Caz Festivali’nin afiş fotoğrafında da onun imzası var. İşte sizleri denizleri yakalayan ve sahneleyen, dünyaca ünlü bir fotoğraf sanatçısı ile tanıştırıyorum: Kurt Arrigo.

    Röportaj: Deniz Kurt, Fotoğraflar: Kurt Arrigo

    Akdeniz’in kalbindeki küçük ada ülkesi Malta’da doğduğundan mıdır bilinmez, dünyaya açılalı çok uzun yıllar olmuş. İkonik fotoğrafları ödüller kazanmış, belgeselden yat yarışlarına birçok projenin görsellerini yaratmış ve insanların gözünde dünyanın en seçkin yatçılık, okyanus ve spor fotoğraf sanatçılarından biri ünvanını almış olmasına rağmen, mütevazılığı nedeniyle sadece işine, doğaya, hayata ve hayatın getirdiği güzelliklere odaklanan bir karakter Kurt Arrigo. 

    “SUYUN KENARINDA BÜYÜDÜM”

    Kendini bir başkasının gözüyle tanımlayabilsen, nasıl biri olduğunu anlatırdın? 

    Bana göre hayattan, özellikle doğadan zevk alan ve kendini görsel yaratımlarla ifade eden biri. Yaşam stilimi, yapmaktan zevk aldığım şeyle harmanlayabilmiş ve yaşadığı hayattan iyi beslenerek, seyahat ederek, yeni insanlarla tanışarak ve anları yakalayarak minnettarlık duyan biriyim. Aynı zamanda bir babayım, gururlu bir baba olarak böyle bir sorumluluğa da sahibim.

    Denizle olan ilişkin nasıl başladı?

    Malta’da yaşıyorum. Kelimenin tam anlamıyla suyun kenarında büyüdüm. Denizin hayatımın mıknatısı olduğunu daha çocukluğumda hissetmiştim. Babam tüplü dalış ve zıpkınla balık avcılığı ile ilgileniyordu. Sualtı dünyasıyla bağlantım 10-11 yaşlarımda babamla dalışa giderek başladı. 11-12 yaşlarında rüzgâr sörfüne başladım. Sualtından yelkene, oradan sörfe ve teknelere kadar tüm bu macera unsurları bana kendi başına doğal bir ilerleme kaydettirdi. Büyükbabamın fotoğraf çektiğini ve fotoğraf çekmeye başlamanın harika olacağını düşündüğümü hatırlıyorum. Ama 15 yaşıma gelip ağabeyimin fotoğraf çektiğini görene kadar bunu ciddiye almamıştım. Ağabeyim benim için önemli bir figürdü. O yapıyorsa ben neden yapmayayım diye düşündüm ve kendime bir fotoğraf makinası satın aldım. İlk makinam Pentax’tı. Fotoğraf çekmeye, karanlık odada film yıkama ve yaratıcı olma sanatını öğrenmeye başladım.

    Fotoğrafçılık işine nasıl girdin? 

    Fotoğrafçı olmak için yola çıkmamıştım, gerçekten ilgimi çektiğini hissettiğim bir şeydi. Bana bir çeşit yaşama ve yaratma amacı verdi. National Geographic, Oceanographic gibi çeşitli dergiler satın alıyor, farklı deniz ve yelkenli fotoğrafları görüyordum. Bir sonraki kameramı satın almak, bir sonraki filmi banyo etmek için çalışıyor, para biriktiriyordum ve aldığım zevke gerçekten doyamıyordum.   

    İLK YARIŞ ÇEKİMLERİ 

    AMERICA’S CUP’TAN 

    Peki fotoğrafçılığı denizle nasıl birleştirdin? 

    America’s Cup’ta yer alacak bir arkadaşım “Neden yarışta çekim yapmıyorsun?” dedi. 21 yaşındaydım. Akreditasyonumu aldım ve San Diego’ya gittim. America’s Cup belgelediğim ilk büyük yelken yarışımdı ve bu deneyim bana yat yarışları çekmeye devam etmem ve yurt dışındaki diğer yarışları yakalamam konusunda ilham verdi. O günlerde işler biraz farklı yürüyordu. Fotoğraf çekiyor, çoğaltıyor, portfolyo oluşturuyor, yayıncılara gönderiyor ve belki ancak altı hafta sonra cevap alıyordunuz. Fotoğrafınızın bir dergide kapak seçilmesi o fotoğrafın tanınması anlamına geliyordu ve yayınlamak isteyen insanlardan istek aldıkça motive oldum. Fotoğraflarımı görenler “Senin fotoğraflarında özel bir şeyler var. Lütfen pes etme” dedikçe bu ilhamla devam ettim. 

    Tüm yaşamını Malta’da geçirmiş biri olarak Malta’nın sendeki yerinden bahseder misin?

    Akdeniz’in merkezinde doğmuş olmanın getirisi olarak Akdeniz benim oyun alanımdı diyebiliriz. Tekneler, sualtı yaşamı gibi tüm araçlar deniz fotoğrafçılığımın ve kariyerimin gelişmesine yardımcı oldu. Ayrıca köklü tarihi, mimarinin yanı sıra sualtı arkeolojisi, yat yarışları ve süperyatlar da birer etken. Ama aynı zamanda “küçük ada sendromu” da yaratıyor. Küçük bir adada olduğunuzu ve asla başaramayacağınızı sanıyorsunuz. Bu yüzden yaptığınızın işin doğru olduğuna inanmalı, başarmak için çabalamalısınız. 

    Dalış yapmanın, spor yaparak formda kalmanın deniz tutkusundan sonra okyanus fotoğrafçılığında bir faktör olduğunu düşünüyor musun?

    Geçmişte bir gereklilik olduğunu düşünmemiştim ama artık benim yaşıma gelindiğinde (54 yaşında), fiziksel durumunuzun işinizi yürütme şeklinize yardımcı olduğunu fark ettim. Birçok iş gün doğumundan önce uyanmayı gerektiriyor. İyi beslenmek, aktif olmak, güçlü olmak gerekiyor. Ayrıca bir sürü ekipman taşıyorsun. 

    Özellikle sualtında…

    Sualtı da. Dalış yaparken çok fazla ekipmanınız vardır. Hava sıcak olabilir, dehidrasyonu önlemek için sıvı almanız gerektiğinin farkında olmalısınız. Vücudunuzla temas halinde olmak size yardımcı olur ve kendinize zarar verme olasılığını azaltır. 

    “FOTOĞRAFLARIM TAM DA OLDUKLARI GİBİ GERÇEKTİR” 

    Okyanus fotoğrafçılığında seni en çok heyecanlandıran deneyimleri sorsam…

    Kızıldeniz’e ilk kez dalmak dönüm noktası bir deneyimdi. Norveç ve Kuzey Denizi de inanılmaz destinasyonlardı. Kambur balinalarla yüzmek, kutup koşullarında katil balinaları ya da çekiç kafalı köpekbalıklarını Galapagos’ta fotoğraflamak gibi deneyimlerin hepsi benim için farklı dönüm noktaları yarattı. Norveç biraz da peri masalı gibiydi. Soğukla çevrili olmak sizi doğa karşısında alçakgönüllü kılar. Yalnızca bir saat günışığının olduğu bir yerde 3 derece suda çekim yapmak inanılmaz bir deneyimdi. Dünyanın farklı yerlerine gittiğimde her zaman dönüşte yanımda getireceğim bir şeyler olmasını umuyorum. Bir fotoğrafın o yerin tüm hikâyesini anlatmasını diliyorum ve bunu yakalamaya çalışıyorum. Her zaman o fotoğrafı bulacak kadar da şanslı olduğumu hissediyorum. 

    Analog filmden dijitale geçişi sürecini nasıl yaşadın? 

    Sanırım 2002 yılı civarıydı. Analog film biraz romantik unsurlar içerir çünkü ne elde edeceğini asla bilemezsin. Filmi banyo edersin ve sonucunu sonra görürsün. Dijital, ilk başlarda uydurmaymış gibi hissettiren bir şeydi. Açıkçası kalite de o kadar iyi değildi. Başlangıçta dijital fikrine karşı çıktım. Ancak çağın hızı ve talep neticesinde uyum sağlamak zorunda kaldım ve ilk dijital fotoğraf makinemi alarak, yavaşça içine girmeye başladım. Ama güzel olan ve bugüne kadar da tutunduğum şey, fotoğraf çekerken hâlâ eski tarz zihniyete sahip olmam. Bir fotoğrafı daha çekme aşamasındayken göründüğü gibi çekmeyi seviyorum. Sonradan dijital olarak düzenlenecektir gözüyle bakmıyorum. Bu yüzden fotoğraflarımı manipüle etmeyi, değiştirmeyi sevmem. Hepsi tam da oldukları gibi gerçektir. 

    Sence genç fotoğrafçılar neye odaklanmalı? 

    Dürüst olmam gerekirse doğru ya da yanlış diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Fotoğrafçılık evrim geçiren bir şeydir. Tıpkı ilk fotoğraf makinası icat edildiğinde, resim yapan bir sanatçının “Aa fotoğraf çekmek ne kadar kolaymış” diye düşünmüş olması gibi. Sonra kameralar devreye girdi. Hepsinin içinde, her yönüyle sanat var. Artık yapay zekâya geçiyoruz. Ne gördüğümüzü dahi bilmediğiniz pek çok yapay zekâ görseli var. Bu da görsel dijital sanatın başka bir biçimi haline gelecek.

    Dünyada kaç tane başarılı okyanus ya da yarış fotoğrafçısı var? 

    Çok fazla olduğunu sanmıyorum. Bir okyanus fotoğrafçısı olarak deniz ortamı ve doğa ana benim işimde önemli bir rol oynar. Ben yat fotoğrafçılığını, sualtı ve spor fotoğrafçılığı ile birleştiriyor, biraz da lüks ekliyorum. Ancak kimin başarılı olup olmadığını söylemek zor. Hele ki sualtında çekim yapmak, memeli hayvanları görüntülemek, helikopterden yarış çekimleri yapmak, aynı anda drone uçurmak gibi unsurlar bu mesleğin tanımı ve bunları bir araya getirip fotoğrafçılıkla birleştiren az sayıda başarılı fotoğrafçı var. 

    Marin fotoğrafçılığına yeterince değer veriliyor mu? İşin daha çok tanınıp para kazandırması için neler yapılmalı?

    Ben değer verildiğine eminim. Ama ilk yaklaşımın parayı bir kenara koymak olduğunu söylemeliyim. Gördüğüm şey çoğu insanın bu işe para için girdiği. Benim yaklaşımım biraz farklı. Eğer yaptığın işi aşkla, bunu neden yaptığın ve sanatsal bir yaklaşım yaratmaya çalıştığın gerçeği ile birleştirebilirsen, o zaman bu sana önüne geçilemez bir başarı sağlar ve ben de başarılı fotoğrafçıların tamamında bunu görüyorum. 

    “SINIRLARI ZORLAMAZSANIZ, O KAREYİ YAKALAYAMAYABİLİRSİNİZ”

    Çalışırken hayatını riske attığın anlar oldu mu? 

    Her zaman bir risk unsuru var. Sadece o riskin hesaplanabilen bir risk olmasını umarım. Özellikle okyanustaki vahşi hayvanlarla çekim yaparken ne olacağını asla bilemezsin. Sadece suda olup bitenlerin enerjisini hissetmeye çalışırsın. Aynısı sert bir havada helikopterde çekim yaparken de geçerlidir. Sonuçta helikopteri ben uçurmuyorum, pilot uçuruyor. Yapmanız gereken pilotu, yeterli tecrübesi olup olmadığını kontrol etmek, dalış için doğru dive-body’i, yarış botu kullanan kişi ya da sizi dalış için okyanusun ortasına bırakan doğru kişiyi seçmek. Yıllar geçtikçe doğru soruları sorar, risklerin işaretlerini görürsünüz. Ancak bu sınırları zorlamazsanız, o kareyi yakalayamayabilirsiniz.

    Yarış fotoğraflarını çekerken en iyi yol helikopter uçurmak mı?

    Yarış resimlerinin türüne bağlı ama evet. Artık drone da devreye girdi ama aşırı sert hava koşullarında veya uzun mesafeli okyanus yarışlarında çekim yapıyorsanız, helikopter en iyi yoldur. 

    Fotoğrafçılıkta en önemli şeyin ışık ve zamanlama olduğunu düşünüyor musun?

    Benim fotoğraf tarzım için kesinlikle öyle. Ancak hazırlığın da temel bileşenlerden biri olduğunu söylemekle başlayacağım. Doğru zamanda ve anda olmak için kendini zihnen o çekime hazırlamak ve planlama yapmak gerekir. Çünkü benim fotoğrafçılığımın büyük bir kısmı dış mekân, doğa, deniz, güneş, ışık gibi unsurların bir araya gelmesi ve ardından fotoğraflanacak anın yakalanmasından oluşur.

    Peki ya kullanılan ekipmanlar, iyi kameralar, lensler?

    Bazen bizim gözümüzün göremediğini kamera lensi görür. Anı yakalayabilmek için iyi ekipmanlar kullanmanız gerekir. Dünyada fotoğrafçılık için çok iyi ekipmanlar, inanılmaz lensler var. Ekipmanlar kaliteyi yakalamana yardımcı olur ancak iyi bir fotoğraf yakalamak için kendini bir durumun içine atmak, anı yakalamak için hazırlanmak bambaşka bir hikâyedir. 

    Sabır ve şans lazım sanırım…

    Sabır ve şans da gerekli diğer unsurlardır. Ancak insan kendi şansını kendi yaratır. Ruhunu, kalbini, bedenini ve zihnini işin içine koymalısın. Yine de hedefi 12’den vurabileceğin o tek kareyi yakalayabilmen için tüm unsurların bir araya geldiği o ‘mükemmel an’, tıpkı yıldızlarınızın aynı hizada olması gibi, çok şansa ve nadir gerçekleşir. 

    İSTANBUL CAZ FESTİVALİ’NE SUALTI AFİŞİ

    Sualtı fotoğrafçılığı ile su üstü fotoğrafçılığının senin için farkı nedir? 

    Sualtı farklı bir kamera ekipmanı gerektiriyor. Sualtı fotoğrafçılığı için mutlaka denizde ve su altında rahat olmanız gerekiyor. Deniz yaşamını çekiyorsanız sualtı yaşam alanlarının habitatını bilmelisiniz. Ayrıca ışık farklıdır. Kısacası tamamıyla ayrı iki dünyadır. Buna dair yeni bir kitap projem var. 30 yıllık çalışmalarımı, sualtı ve su üstü iki farklı dünyadaki kişisel yolculuğumu bu kitapla göstermek istiyorum. 

    Dünya çapında ses getiren birçok ikonik fotoğrafın var. Bir yelkenlinin salmasında yürüyen Keel walk ya da Japon Olimpiyat madalyası sahibi senkronize yüzücü ile sualtında yaptığın çekimler, İsveçli at terbiyecisi sayesinde at ile çektiğin fotoğraflar ya da Tonga’da çektiğin kambur balinalar bunlardan bazıları. Yıllar içinde bazı başyapıtlar elde ettiğini düşünüyor musun?

    Öyle düşünmek isterim. Çektiğim fotoğraflardan bazen bir sanatçı olarak bazen de sadece bir birey olarak mutluluk duyuyorum ama her zaman insanın gelişebileceğini de hissediyorum. Bir yat yarışını tek bir fotoğrafla özetleyebilirsin! Eğer bunu başarabilirsen, işte hedefin budur. Hedefi 12’den vurduğun kare budur diye geri bildirimler almak ise her zaman güzeldir. 

    Türkiye ile de bağlantıların var bildiğim kadarıyla.

    Fotoğraflarımdan birinin bu yılki İstanbul Caz Festivali’nin ana afişi olarak kullanılması adına İKSV’den talep aldım. Her zaman kültür, sanat ve müzik ile ilgili konularda bazen ücret talebim bile olmadan görsellerimle yer aldığım olmuştur ve bundan her zaman mutluluk duyarım. Suyun 10-15 metre altından çektiğim yüzücüler fotoğrafım ile çok ilginç bir afiş yarattılar. İstanbul’un neredeyse her duvarında fotoğrafımın yer aldığını öğrendiğimde gurur duydum. Türk insanının ve caz severlerin bu fotoğrafın benim fotoğrafım olduğunu bilip bilmediklerinden emin değilim. Bunun dışında 2016 yılında Bosphorus Cup’ı görüntülemek üzere çağırıldım. İki kıtanın birleştiği yerdeki enerjiyi hissetmek eşsiz deneyimlerden biriydi. Enteresan bir şekilde oldukça yüksek sayıda Türk benim çalışmalarımı takip ediyor ve yaptığım işleri destekliyorlar. Türk süperyat endüstrisinde de çekimler yapmaya devam ediyorum. 

    Her fotoğraf sanat değildir ama hikÂye anlatır

    Her fotoğrafın sanat olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Hayır. Ama her fotoğraf bir hikâye anlatır. Sanatçı, bakanın gözündedir. Sonuçta süperyatlar için çekilen fotoğraflara sanat diyemeyiz. Süperyatların reklam ve tanıtımı için çektiğim fotoğraflarda yapmaya çalıştığım şey her zaman yatın en iyi tarafını ortaya çıkarmaktır. 

    30 yıllık kariyerin ardından seni heyecanlandıran projelerde bir değişiklik oldu mu? 

    Hiçbir zaman çıkıp “Harika bir fotoğrafçı olduğumu kanıtlamak istiyorum” demedim. Sadece yapmayı çok sevdiğim şeyleri yaptım ve dünyaya tezahür ettirmeyi başardım. Her zaman aradığım şey ise yeni bir macera. Belgelenecek başka bir unsur, insanlara doğayı takdir etmelerini sağlayacak ilhamı verecek bir şey yaratmak. Aynı zamanda da çalışmalarımı sergilemek. Antarktika’ya gitmeyi, bir keşif gezisine katılmayı, bu deneyimi belgelemeyi çok isterim. STK’lar fotoğraflarımı bu amaçlar için faydalı buluyor. Yani süreci bu şekilde sürdürmek istiyorum. Tekrar ediyorum ki konu parayla ilgili değil, sadece görsel yaratıcılık sürecine yardımcı olmakla ilgili.

    Herkes senin fotoğraflarına sahip olabilir mi? 

    Evet sınırlı sayıda fine-art baskılar yapıyorum. Tüm fotoğraflarım satışta değil ancak önemli sayıda fotoğrafıma www.kurtarrigo.com ‘dan ulaşılabilir ve satın alınabilir. İlgilenenler adımı taşıyan Instagram hesabımı da takip edebilirler.

    Son olarak rekortmen yüzücü Neil Agius ile projelerini de sormak isterim.

    Yıllar geçtikçe denizde olağanüstü işler yapan kişilerle bağlantı kurdum ve dost oldum. Neil Agius da onlardan biri. 52 saatte 125,7 km yüzerek dünya rekorunu elde etmiş bir açık deniz yüzücüsü kendisi. Onun aracılığıyla, sahip olduğu yeteneği sergilemenin ve okyanusla olan bağını görsel olarak ifade etmenin yolunu bulmuş oldum. Yeni bir yüzme rekoruna imza atmak üzere bir planlama içinde ve biz de bir belgesel ile Neil’in denizle bağını ve diğer insanlara doğru farkındalık ve zihniyetle nasıl ilham verdiğini göstermeye çalışacağız.☸

  • LEROS

    LEROS

    Leros’u bir cümle ile anlat deseler, “kıyıya vuran minicik dalgaların şırıltısı…” derdim. Leros, bir tatlı huzur. Leros tatlı bir esinti. Leros, tarihinde derin yaraları olsa bile Ege’nin batısında mağrur bir edayla duran ve Yunan adaları arasında size hayatınızın en huzurlu anlarını hediye edecek olan bir Ege adası.

    Ekim-kasım aylarında Leros’ta huzur bulmak kolay tabii, sıkıysa ağustosun ortasında turist kaynarken Leros’ta huzurdan bahset derseniz yanılırsınız. Burası temmuz ortasında bile sizlere kakafoni, karmaşa ya da turistik yorgunluklar yaratmayan bir ruha sahip. Nedendir bilmem, huzurlu bir ada Leros. Çok kalabalık değil. Gelen giden turistin şekli şemaili belli. İster lüks ister göze batmayan bir hayatınız olsun, kısaca kim olursanız olun Leros sizi mütevazı bir şekle sokuyor. Bunu daha adaya ayak bastığınız anda anlıyorsunuz. Çünkü adanın yerli yaşamı da aynı şekilde sade. Merkezdeki sevimli sokaklar, 1900’lerden kalma taş evler, Yunan tatlıları satan pastaneler, kafeler, denizin şırıltısı eşliğinde yemek yiyebileceğiniz ahşap sandalyeli mütevazı restoranlar size “Biz bu kadarız” diyor. “Bu kadarız ve mutluyuz.”

    HÜZÜNLÜ TARİH

    Mitolojiye göre Leros adası, Tanrıça Artemis’in geyik avı için avlanmaya gittiği yer olarak anılmakta. Bu sıcakta Artemis geyiği nerden bulmuş onu bilemedim ama Leros’ta adanın en tepesine konuşlanmış kale başta olmak üzere savaş müzesi, tarih müzesi, arkeoloji müzesi, kiliseler gibi görebileceğiniz birçok tarihi yer var çünkü Leros, Türkçe ismiyle İleryoz Adası’nda insan yaşamına dair ilk işaretler M.Ö. 8000 yıllarına dayanıyor. Aklın yolu bir, ilk çağlarda da huzur arayışı sürüyormuş demek ki. Şakası bir yana, bu Ege’nin batısındaki kara parçasına uğramayan kalmamış. Karyalılar, Lelegler, Fenikeliler, Giritliler, Dorlar, Romalılar, Bizans, Türkler yani Osmanlılar derken 1912 yılında ada, İtalyan hâkimiyetine girmiş. İtalyanların Birinci Dünya Savaşı’nda on iki adanın hâkimiyetini devralmasıyla birlikte Mussolini, adaya çimento yığarak adanın huzurlu ruhuna aykırı ilk adımı atmış ve emperyalist tutkularının temeli olacak devasa bir denizci kompleksi inşa etmiş: Portolago!

    Günümüzde Lakki olarak ismi değiştirilen Portolago kentindeki bu kompleksin 1930’lu yıllardaki inşasından sonra adaya esas hüznü taşıyan tarihi olay gerçekleşmiş. Yani İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan Leros Savaşı. Leros Savaşı, 15 Eylül 1943 yılında başlamış ve Akdeniz’in en önemli savaşlarından biri olmuş. Bu nedenle de savaş sırasında yapılan Merikia tünelinde şu an savaşın tüm izlerini fazlasıyla yansıtan bir müze oluşturmuşlar. Müzedeki eşyaların inanılmaz detayları, sizi savaşın içine çekiyor. Bunların arasında beni en çok etkileyen ise, fotoğrafta da gördüğünüz kanlar içindeki sedye idi. 

    ADANIN NEFİS LEZZETLERİ

    Bu acı hikâyeleri geçmişte bırakarak Leros’un günümüzdeki huzuruna ve yine gastronomiye dönelim. 

    Kıtlık yıllarında Leros, yiyecek çeşidi açısından denize uzak Avrupa kentlerine nazaran oldukça şanslıymış. Ege’nin kalbinde, dört tarafı masmavi bir deniz ile çevrili bu adadaki mutfak kültürünün büyük bir kısmını elbette zengin deniz ürünleri oluşturmakta. Yine de bu demek değil ki, Yunan anneleri sadece balık pişirir. Yunan sofrasında bolca kuzu, keçi, domuz, tavuk ve dana eti, özellikle bayramlar ve özel günlerde baş tacı olur. Biz yine de deniz ürünlerinden gideceğiz. 

    Leros’ta ne yenir? Mesela mürekkep balığı yenir, karides saganaki yenir. Elbette güveçte şarapla pişmiş ahtapot yenir, kalamar yenir, kabak kızartma yenir, Yunan salatası ile musakka da yenir. Adanın ana merkezi Agia Marina’da pek balıkçı yok. Daha çok kafe, bar ve mağazalar. Biraz ilerisinden başlayan uzun mu uzun Alinda Koyu’nda ise işte o tahta masalı restoranlara rastlamaya başlıyorsunuz. Yunanistan’a ait geleneksel lezzetleri artık hepimiz biliyoruz ve bunları Alinda Koyu’ndaki denizin şırıltısı önüne kurulmuş masalarda bulmak mümkün. Ancak bir de adanın diğer tarafındaki Panteli Koyu var. Bu koyda gelenekselin yanında biraz daha modern ve lezzetli başka tabaklara da rastladık. Gidip görmek ve tatmak isteyenler için adres: Taverna Pirofani. Taverna dendiğine bakmayın, illa tabaklar kırılarak sirtaki yapılan ve yüksek sesli müzik dinlenen yerler değildir Yunanistanın tavernaları. İtalyanların “Trattoria”sı gibi, geleneksel lokantalarına Taverna der Yunanlar. 

    Şimdi size Taverna Pirafoni’de yiyebileceğiniz bir midye lezzetinin tarifi ile Leros’a veda edelim. Yemeğin ismi yok. Midye işte! Fransızların Moules Marinier ile kardeş. Yani denizci midyesi.☸

  • Yat dünyası kış uykusundan uyanıyor; POPÜLER CHARTER KIYILARI

    Yat dünyası kış uykusundan uyanıyor; POPÜLER CHARTER KIYILARI

    Yat dünyası esasen ikiye ayrılır: Yat sahipleri ve yat kiralamayı seven deniz severler, yani charter dünyası! Bu aydan itibaren en popüler kıyılar bol bol kiralık süperyatlarla dolacak. Hangi kıyılar mı onlar? Şöyle Yunan adalarından Fransa’ya götüreyim sizi…

    2021 yılında küresel yat endüstrisinin ekonomideki hacmi 8.50 milyar Dolar olarak hesaplandı. Bu rakamların pandemiye, savaşa, ekonomik krizlere yani her türlü dünyevi zorluğa rağmen yıldan yıla artarak büyümesinin sebebi ise tek bir amaca dayanıyor: Dinlenmek, eğlenmek, ayrıcalıklı bir yaz keyfi yaşamak. Herkes, kendi hacmine göre hayattan keyif almanın yolunu aradığına göre, hem sırf bu keyif için oluşmuş milyar dolarlık endüstriye, hem de bu endüstrinin içerisinde, ister yatın yapımında, ister yüzdürülmesinde rolü olan herkesin bu şıklığa ve beklentiye yakışır kalitede iş çıkartmasına şapka çıkarmak gerekir. Eğer yat alıp da kendi teknemde yazın keyfini çıkartmak istemiyor ve sadece yılda birkaç hafta yat keyfi yapmak istiyorsam, bir süperyat kiralamam gerekir. Yelkenli, motoryat ya da özü yalnızca Türkiye’ye ait gulet… Gulet biraz daha farklı bir tatil, cumartesiden cumartesiye kiralıyorlar. Ama normalde charter yatları, genelde müşterinin isteğine göre istediği oranda kiralanır. Haftalık hesaplanır ama istersen dört hafta da kiralayabilirsin. Peki on binlerce ya da yüz binlerce dolar verip haftalık olarak bir süperyat kiraladım diyelim. Ne isterim? Elbette en gözde kıyılara uğrayıp, yemesiye içmesiyle, gezmesiyle, eğlenmesiyle rüya gibi bir tatil geçirmek. İşte bu ayki konumuz bu: En popüler charter kıyıları.

    KİKLAD ADALARI

    Bilmeyenler için, böyle yazınca bir şey ifade etmiyor olabilir. Kiklad da neresi? Halbuki size Mikonos desem, Santorini desem, Paros, Antiparos, Naxos, Ios desem hepinizin gözlerinin önüne sıcacık fotoğraflar gelecektir. İşte bu adaları içinde barındıran adalar zinciri Kiklad Adaları’dır ve charter dünyasının olmazsa olmazıdır. Yalnızca charter da değil, yatçılığın göz bebeği adalarıdır Kikladlar. Mikonos eğlencenin, Santorini manzaranın en güzelini sunarken, diğer adalar ise Yunan mutfağının, kristal suların ve sıcacık mavi-beyaz Yunan kıyılarının keyfini sizlere sunar. Mikonos’ta hayat biraz geciktirici almış gibidir. Kahvaltı öğlen, öğlen yemeği akşam, akşam yemeği gece, gece eğlencesi ise sabaha karşı başlar. Yani akşam yemeği için restorana 22:30-23:30’da gelmiş olmanız normal sayılır. Mikonos’ta uğramadan geçilmeyen koy, Psarou Koyu’dur. Süperyatların içinden gelen taş gibi adamlar ve sülün gibi kadınların, ellerinde kadehlerle denizin içinde salına salına müziğe eşlik ettiği, saat 17:00’den sonra ise herkesin masaların üzerinde dans ettiği popüler plajlardan biridir. Elia, Ornos ve Panormos da benim favorilerimden. Merkezinde ise eski Bodrum’un izlerini hissederseniz. Hâlâ bozulmamış mavi-beyaz dükkânlar silsilesi. Mavi beyaz hediyelik eşyalar, yüzde 100 Yunan mutfağı sunan tavernalar ve gün batımına âşık olacağınız Little Venice bölgesi. 

    SANTORİNİ

    Santorini ise başka bir olaydır. MÖ 1650-1450 yılları arasında püskürmeye başlayan volkan patladığında, adanın 73 kilometrekarelik bir alanının deniz altında kalmasına yol açmış. Adanın şu anki ortası oyuk kruvasan şekli bu yüzden. İşte tam da bu nedenle Santorini, denize girmeye gidilecek bir yer değildir. Çünkü volkanik yapı nedeniyle plajlardaki kum siyah! Evet bildiğin siyah! Kızıl olanı da var ki, oraya adı üzerinde Red Beach (Kızıl Kumsal) demişler. Denize ayağını bastığında yumuşacık kum yerine her yeri kaplamış büyük bir kayaya basıyorsun. Su ise hamam suyu gibi. Özetle; Yunan adalarının içinde kristal gibi suları olan başka adalar dururken Santorini’ye tatile gitmek, belgesel çevirmek isteyenler için ideal olabilir ancak. Öte yandan, bir ömür içinde mutlaka hayatınızın en romantik akşam yemeği için gidilmesi gereken bir yer. Gözlerinizi alamayacağınız ve kendinizi bir tablonun içinde hissedeceğiniz bir manzara ile karşılaşacaksınız. Enteresan bir şekilde, günün hangi saati olursa olsun manzaranın size verdiği his muhteşem! Santorini’ye, bir haftalık tatil için değil, maksimum bir gece konaklamalı bir akşam yemeği için gidilmeli. Yemek sonrası Thira’da gece hayatına biraz bakabilir, öğlen Oia restoranlarından birinde deniz ürünleri yiyerek adadan ayrılabilirsiniz. 

    BAŞ DÖNDÜREN İTALYAN RİVİERASI

    Riviera kelimesi, İtalyancada kıyı şeridi demek. Zaten İtalyanca ne söylesen havalı gelir ya, riviera da öyle bir kelime. İtalya, Fransa, Türkiye, tüm kıyı şeritlerine uluslararası tanımlamalarda “riviera” deriz. İtalyan Rivierası da charter tatilcilerinin göz bebeği kıyılarıdır. İster süperyat olsun ister küçük yelkenli, kim Sicilya’dan Eolie Adaları’na, oradan Amalfi kıyıları ve Capri Adası’na, hemen karşısında Sardegna Adası’nın incisi Porto Cervo’ya, oradan da Liguria kıyılarına geçerek Portofino’da gün batımında bir Vermentino yudumlamak istemez ki? Başınız döndü mü? Zaten İtalyan Rivierası da baş döndüren kıyılardan oluşur. 

    Eolie Adaları, Sicilya’ya bağlı volkanik adalar zinciridir. Messina bölgesi içerisindedir. Lipari, Salina, Vulcano, Alicudi, Filicudi, Panarea ve Stromboli. Bir şef olarak diyebilirim ki, bu adalarda yetişen en meşhur ürün kapari’dir. Lipari ise Eoile ada takımının en büyüğüdür. Teknenizle Lipari’ye yanaşıp, bir öğle yemeği yiyip, oradan diğer adalara deniz keyfi yapmaya geçebilirsiniz. 

    Capri ise, megayatların Akdeniz’in ortasındaki uğrak yeridir. Capri güzeldir! Capri başkadır… Kobalt mavisi denizin üzerinde bir rüya gibi yükselir Capri. Roma İmparatorluğu döneminde sürgün adası olarak kullanılan bu adanın yıllar sonra İtalya’nın en ünlü adası olacağını kim bilebilirdi ki…

    Merkezdeki meydanın ismi La Piazzetta’dır. İtalyancada “küçük meydan” anlamına gelir. Meydan küçüktür de gerçekten. Ünlü markaların mağazaları ile çevrili şık sokaklar bu meydandan başlar. Her cennet adada olduğu gibi Capri de müthiş koylar ile çevrilmiştir. En meşhur koy Faraglioni Koyu’dur. Burası size “oh be dünya buymuş!” hissi yaşatırken, akşam vakti şık bir restoranda yiyeceğiniz bir akşam yemeği hayatınıza özel anlar katacaktır. Zaten hayatımıza özel anlar katmak için yaşamıyor muyuz?

    Sardinya, yaz aylarında neredeyse bütün İtalya’nın akın ettiği bir tatil adasıdır. Kuzeyinde yer alan Porto Cervo ise Akdeniz’den geçen süperyatların uğrak noktası olan bir limandır. Costa Smeralda’nın merkezi olan Porto Cervo, size sanki bir dekorda yürüyormuşsunuz hissini verir çünkü tamamı Prens Karim Ağa Han tarafından 1950’li yıllarda Jacques Couelle, Luigi Vietti, Michele Busiri Vici gibi ünlü Fransız ve İtalyan mimarlar ve peyzaj mimarlarına sıfırdan yaptırılmıştır. İçerisinde güzel restoran ve barları barındıran, büyük süperyatlar ve yarışlardan gelen yelkenliler dahil olmak üzere birçok şık tekne görebileceğiniz lüks bir kent. 

    FRANSIZ RİVİERASI COTE D’AZUR

    Côte d’Azur, Fransızcada “gök mavisi kıyı” anlamına gelir. Marsilya’ya yakın Cassis kıyı kasabasından İtalya sınırı Menton’a kadar uzanan kıyılardır. İsmini şair Stéphen Liégeard’ın 1887’de yayınlanan La Côte d’Azur kitabından almış olan bu ünlü kıyı şeridi, hayatında bir kez gitmiş olanlar için hep gitmek isteyecekleri, gitmemiş olanlar için hayalini kurdukları, her zaman gidenler içinse vazgeçilmez bir şıklıktır. Bu kıyılar, Akdeniz’in diğer popüler kıyılarında olduğu gibi devamlı değişen bir yüze sahip değildir. O Bridget Bardot’lu günlerden beri değişmeyen bir ruhu vardır. Evet ruh diyebiliriz o güzelliği tanımlamaya. Elbette yerleşik insanlar değişmiştir, eğlenceler yozlaşmıştır belki ama, kıyıların o zarif ruhu bana göre hep baki kalmıştır. 

    SAINT TROPEZ

    Charter müşterisi yat severlerin ismini iyi bildiği en popüler kıyılardan biridir Saint Tropez. Merkezi, Orta Çağ’dan beri dokunulmamış sarı- turuncu geleneksel evler ve evlerin altlarında dünyaca ünlü markaların mağazalarından oluşur. Yelken yarışları olduğu günlerde dünyanın her yerinden gelen turistlerle dolup taşar. Bir de Pampelonne Koyu vardır. Meşhur mu meşhur, pahalı mı pahalı bir koy! Bir ara bir megayat sahibinin Pampelonne’daki dünya markası Nikki Beach’te, bir yemekte harcadığı paranın faturası internete düşmüştü. 107 bin 524 Euro! Yazıyla: 5 bin değil, on beş bin değil, tam yüz yedi bin beşyüz yirmi dört! Listede şişe şişe Dom Perignon, Cyristal şampanyalar, ıstakozlar, havyarlar, faturanın sonunda da üç fincan çay vardı. Komik bir ironi gibi. O son çayları içmeyecektik! Kısacası; St.Tropez’de yanınızda oturan ayağında şortu ve parmak arası terlikleri olan kişi bir petrol milyarderi de olabilir, yan teknenin güverte elemanı da. Paranın hangi terlikte durduğunun belli olmadığı bir ünlü Fransız kıyısıdır. 

    MONACO-MONTE CARLO

    Güney Fransa’nın Akdeniz’le öpüştüğü asil koyların tam ortasına konuşlanmış, Fransa’nın parçası gibi görünmesine rağmen, Prens Rainier zamanında özgürlüğünü ilan etmiş bir prensliktir. Vatikan’dan sonra dünyanın en küçük ikinci ülkesi olan bu zepzengin ülkecik, #luxury hashtag’leri çıkmadan önceki yıllardan beri lüks hayatın merkezi. Alain Ducasse’in üç Michelin yıldızlı restoranı Le Louis XV, Joël Robuchon’un iki Michelin sahibi kendi ismini taşıyan restoranı, bu restoranları içinde barındıran saray gibi beş yıldızlı otellerin bulunduğu, caddelerinde Ferrari, Maserati ve Jaguarlar’dan başka araba görmediğiniz, lüksün gayet göz önünde hatta özellikle göze sokarak yaşandığı bir ülkeciktir. Megayatlarla çevrili kıyı şeridi bir yana Formula 1 yarış meraklıları için de bir efsane çünkü Monaco Grand Prix, bu yarışların kralıdır.

    EN GÜZEL RİVİERA KIYILARI

    İşte en güzel riviera kıyılarına geldik! Nice, Cannes, Eze, Cap d’ail, Roquebrune-Cap-Martin, Villefranche sur Mer, Saint Jean Cap Ferrat ve Beaulieu-Sur-Mer, Monaco’nun sağı ve solunda konumlanmış Fransız toprakları içinde yer alırlar. Eze, Riviera’nın denizden yüksekliği en yüksek kıyısıdır. Bölge, tepelere konuşlanmış müthiş evler ve villalarla zenginliğini gösterir. Villefranche sur Mer ise merkezinde yüzyıllardır dokunulmamış renkli binalar ve hoş restoranlardan oluşan küçücük bir kasabadır. Villefranche sur Mer ve bir yarımada olan Saint Jean Cap Ferrat ve Beaulieu sur mer, bu bölgenin sakin ve şık yerleşim yerleridir. Antik Ligurialılardan Yunan kolonilerine, Julius Caesear’dan Barbaros Hayrettin’e, topraklarından yüzyıllar geçmiş ancak bölgenin zenginleşmesi, 20. yüzyılın başlarında Belçika Kralı III. Leopold’un ev almasıyla başlamış. Ev derken saray! Sonraki dönemlerde Rothschild Baronesi, 3. Rainier, Winston Churchill, Elizabeth Taylor, Charlie Chaplin, Paul Allen derken bu yan yana konuşlanmış zengin kıyılar, geçmiş yüzyılın kraliyet ailelerinden bu yüzyılın teknoloji devlerine dünyaca ünlü birçok ismin özel villalarına ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Cannes’a film festivalleriyle, Nice’e de upuzun kıyı şeridi ile zaten aşinasınızdır. Herkese müthiş bir yaz sezonu diliyorum… ☸