Etiket: Deniz Kurt

  • Hoş gör sen affet gitsin aldırma!

    Hoş gör sen affet gitsin aldırma!

    Tekne kültürü, derin ve hassas bir konu. Yat yaşamının içinde olanlar, dışında kalanları da etkiliyor ve ilgilendiriyor. Denizler ve kıyılar ortak yaşam alanlarımız olduğundan olan bitene hem birinci dereceden tanığız hem de tutumların ve tercihlerin sonuçlarına hep birlikte katlanmak zorundayız. Yozlaşmaması gereken bu değerli kültürün gitgide deforme edilmesine de karşı koymalıyız.

    Ne yazık ki birçok tekne sahibi (bazı kültür ve görgü sahibi istisnalar hariç) teknesinin üzerinde sağa sola bağıra bağıra kendi aralarında geliştirdikleri bir dil ile dünyayı kendi teknelerinden ibaret sanarak mutlu mesut bir arada yaşıyorlar. Yan tekneden şöyle sesler geliyor: Baba naber?… Su soğuk mu aşkım?… İyi eğlenceler birader!…  Eyvallah kardeşim!… Bizim viski n’oldu kaptan?

    Diyaloglardan da anlaşılacağı gibi uzun zamandır kulağımıza çalınan böyle bir lisan var. 80’li yıllarda Devekuşu Kabare’de Zeki Alasya-Metin Akpınar’ın hicvettiği bu sonradan görme haller, artık epey uzun bir zamandır kanıksanmış bir dil oldu. Mesela bu sabah kahvaltı sırasında yan teknedeki konukların ses tonlarını ayarlamayı beceremedikleri için menemeni nasıl sevdiklerini, geçen yaz nerelere gittiklerini, üzerindeki bikiniyi nereden aldığını, hepsini tane tane öğrenmek zorunda kaldım. Bunlar masum hikâyelerdi.  Peki tekne kültürü diye konuşulan kültür nedir? Boşuna mı adına tekne kültürü denmiştir?

    BASİT KURALLAR

    • Tekneye sokakta dolaşılan ayakkabı ile girilmez. Hollywood yıldızı da olsan, çıplak ayak dolaşabilirsin ya da tekne ayakkabıların vardır. Mürettebat da uygun ayakkabılar giyer. Cem Yılmaz’ın gösterisinde anlattığı bir hikâyede Nicole Kidman’ı Cannes Film Festivali sırasında 70 metre bir süperyatta çıplak ayak görmesi gibi.

    • Konuklar elektronik aletlere, bilmediği alanlara müdahil olmaz. Mutfağa ya da çamaşırhane alanına, kısaca ekibin bulunduğu alana girerken kapıyı tıklatır. Çünkü oralar da mürettebatın özel alanıdır. Yat sahibinin de o alana saygı duyması gerekir.

    • Özellikle daha küçük yatlarda, yüksek voltaj çeken aletleri çalıştırırken ekibe sormak gerekir.

    • Sert bir valiz yerine, yumuşak valizle tekneye gelinmelidir ki ekip boş valizleri koyacak yer ararken zorlanmasın.

    • Kapalı alanlarda sigara içilmez.

    • WC kullanımının gösterilmesi önemlidir.

    “KIYILAR HERKESİN ALANIDIR”

    Bu kurallar tekne kültürü olarak yansıtılsa da bunlar yalnızca teknenin içinde uygulanması gereken kurallardır. Yat mürettebatı zaten hiç teknede bulunmamış konuklara tekne ile ilgili ışıkların açıldığı yerlerden, klimalardan kapılara, hatta güvenlik kapılarına dek her yeri gösterir, göstermelidir. Amaç tabii ki kimseye ahlak dersi vermek değil. Ancak tekne kültürü diye yazının başında bahsettiğim en önemli dert, tekne sayıları arttıkça kıyılarımızda yaşanan gürültü kirliliği. Birbirinin alanına saygı göstermeyenlerin yarattığı kirlilikten söz ediyorum. Üzerinde durduğumuz kıyılar herkesin alanıdır. Kıyıdan denize girenin de aynı saygıya sahip olması gerekir, teknesiyle o kıyıda duranın da. Çünkü özel tekne sahiplerinin çoğu genellikle konuya hâkimdir ancak hayatında ilk kez tekne ya da gulet kiralayan tatilci bu duruma hiç dikkat etmiyor, gözlemlerimiz bu yönde.

    PARANIN “AĞA BABASI” OLUNCA OLANLAR

    Bağıra bağıra söylenen şarkılar, türküler, gecesi gündüzü sabaha karşısı fark etmeden hem de! Bağıra bağıra suya atlamalar, hızlı motorlarla ya da jetski’lerle koyda fink atmalar sonucu oluşan dalgalar, hatta suda yüzenler için tehlike yaratan hareketler. Çoğunlukla para kazanma/müşteri kaçırmama amacıyla bu duruma mahal veren charter kaptanları da hiç iyi yapmıyor. Peki acaba sadece Türk sularında mı vuku bulur bu görmemişlik? Elbette hayır. Dünya dediğimiz bu alemin üzerinde her ülkeden her milletten insanın cebindeki parayla doğru orantılı olmayan seviyesizliklerine şahit olmak mümkün. Özellikle de davulun sesinin uzaktan hoş geldiği bu süperyat hayatında. Yat demek para demek. Süperyat demek paranın ağa babası demek. Megayat demek ise açıkça paraya para dememek.. Hâl böyle olunca da şımarıklığın had safhası bu yatlarda yaşanıyor. Denizler üzerinde elbette hayat görüşü olan zevk sahibi milyarderler olduğu gibi, parayı konuşturmayı çok seven ve her sene daha büyük, daha uzun yatlar yaptırarak bir çeşit yarış içinde olan milyarderler var. Hani her sene en az bir defa haberlere konu olan megayatlar. İşte altında milyonlarca dolarlık teknesi olan bu adamlar, para ile yapılabileceklerin sınırını çizmek istemiyor haliyle. Özel jet ile İtalya’dan sırf o gece yemek için mozzarella getirtmeler, sırf sevgilisi o çiçekleri seviyor diye Monaco’dan Karayipler’e jet ile çiçek siparişleri ya da yat sahibinin eşinin kıyafetlerini Paris’teki kuru temizlemeciye göndertmeler megayat dünyası için normal sayılıyor artık.

    CAN SIKINTISINDAN YATTA KAR PÜSKÜRTEN, KIZINA HAMSTER GETİRTEN

    Tekne çalışanları, her ne kadar sayfalarca gizlilik sözleşmeleri altına imza atsalar da, şahit oldukları anormal hatta çok da komik olan hikâyeleri pek gizlemiyorlar. Özellikle charter dediğimiz yani haftalık kiralanan, yatın boyuyla orantılı olarak haftalığı 100.000 ila 1 milyon Euro arasında değişen süperyatlarda yaşanan yüzlerce ilginç hikâye duydum. Karayipler’de canı sıcak havadan çok sıkılan bir İtalyan charter müşterisinin, denizin ortasına kar makinası getirterek güvertede kar püskürtüp eğlenmesi gibi.  O makinayı bulup getirtme organizasyonunun ayrı dert olması bir yana, eğlence bittiğinde herhalde tekneyi temizleyen ekip yaz günü bir tekneden kar temizleyen ilk ekip olmanın talihsiz gururunu yaşamışlardır! Köpük partisi zaten rutin oldu. Teknede asla alkol içilmesine izin vermeyen Müslüman Arap tekne sahibinin sabaha karşı dört sularında tekneye sarhoş gelip arkadaşlarıyla beraber sabah namazı kılmak için kaptana kıblenin neresi olduğunu sormasına ne demeli?

    Bir başka hikâye de, üzerinde inin cinin top oynadığı yerleşim olmayan bir Yunan adasında özel parti organizasyonu istenmesi ile başlıyor. Buraya kadar her şey normal gibi gözükse de parti için deve getirtilmesi istendiğinde işler elbette ki karışmış. Yunanistan’da deve arayışına geçip bulmayı bırak, o devenin hangi araçla yerleşimin olmadığı adaya getirtileceği ayrı sorun olmuş. Peki bir yat sahibinin sevimli küçük kızının sevimli küçük hamster’ı karadan 300 mil açıkta aniden öte diyara göçüverirse ne olur? Yat sahibinin bir emri ile kızı üzülmesin diye o farenin tüy renginden kulağının biçimine dek tıpkısının aynısı araştırılarak, 24 saat içinde bulunup 300 mil açıktaki tekneye yine bir Heli ile getirtilir.

    NEDEN TEKNEDE HUZUR YOK?

    İnanması güç değil mi? Oluyor bunlar, inanın. Mesela şimdiye dek hiç denize girmeyen bir tekne sahibinin eşinin bir gün denize girme mood’unda olduğuna karar vermesiyle başlayan bir hikâye de duydum. Ancak işe bakın ki, denizde tam önlerinde üç denizanası vardır. Her bir denizanasını savuşturmak üzere bütün güverte elemanları seferber edilir. Belki deniz anası bile yoktur, belki de o deniz akıntısında zaten saniye hızıyla yok olmuşlardır ama bu önemli değildir. O denizanaları derhal uzaklaştırılmalıdır! Mürettebat hızla suya atlayıp deniz analarını uzaklaştırırlar. Ancak hanımefendinin hevesi de çoktan geçmiştir zaten. Benim rastladığım ve Atlantico olarak yerleşimini gerçekleştirdiğimiz mürettebatı beş hafta, iki ay gibi sürelerde hiç izinsiz çalıştırmak, kaptanların da bu duruma sesini çıkarmaması, hosteslerin ve şeflerin elindeki bıçakla gelen herkesi doğrayabilecek kadar sinirlerinin yükselmesi ve sonra da “neden teknede huzur yok” diye ya kaptanın ya yat sahibinin ya da şeflerin “breakdown” yaşayarak beni aramaları buna örnektir.

    MÜRETTABATA YAPILAN HAKSIZ VE ABSÜRT MUAMELELER

    Kendi çalıştığım yıllarda sabahın beşinde hamburger, patates kızartması, pizza ve kuzu-pilav için her gün üst üste uyandırıldığım bir charter yaşamıştım mesela. Bir Ortadoğu kraliyet ailesi üyelerinin kiraladığı yattı. Elbette o saatte bunca yemeği hazırlamak mümkün olmadığından, başıma ne geleceğini bildiğim için geceden ön pişirmelerini yapıp sabah uyanıp puzzle gibi birleştiriyordum. Yine de 05.30-06.00’ya dek sürüyordu bu mesai. Sonra da mutfağı temizleyip odama dönüyor, 07.30’da yeniden uyanarak yeni güne başlıyordum. Akıl sağlığımı zor tutmuştum. Yorgunluğumun boyutlarını sadece iyi bir ekip olduğumuz için gülerek karşılayabiliyordum. Şahit olduğum başka hikâyeleri anlatmayayım bile. İş ilanlarında şarkıcılık ve dans yeteneği olan stewardess arandığına kendi gözlerimle şahit olmuşluğum var. Yani servis yaparken bir parmak şıklatmayla “hadi bakalım biraz da danset!” diye emir vermeyi düşündükleri aşikâr. Mesela bir yat sahibinin bir sabah uyanıp bütün ekibi sebepsiz kovması hiç de az sıklıkta duyduğumuz bir hikâye değil. Ya da patron saç kesimini beğenmediği için kovulan kaç stewardess var biliyor musunuz? Peki patronun eşinin elbisesini dolaba asarken elbise yere düştüğü için patronun eşi tarafından suratına ayakkabı fırlatılarak kovulan. Böyle durumlar Güney Fransa’da her yıl  seyreden meşhur charter yatlarında fazlasıyla yaşanıyor. Yani teknede ufuk çizgisindeki manzara St.Tropez ya da Monaco diye, oraya gökten bir medeni melek inmiyor! En çok havai fişek Pampelonne Koyu’nda patlıyor. Sizin anlayacağınız; kimisi görmemişlikten, kimisi şımarıklıktan, kimisi de paranın satın alabileceklerinin sınırı olmadığı inancından doğan, kimisi hakikaten üzücü ve insanlık dışı ama kimisi de Hangover 4 filmine malzeme olacak kadar absürt ve komik böyle düzinelerce hadise barındırır yat sektörü. Şimdi kendi teknemde, Türkiye’nin en güzel ve sessiz olsa çok daha güzel olacak olan bir cennet koyunda “benim teknem benim denizim” edasıyla müziğin sesini sonuna kadar açmış olan yan tekneden yükselen “Hoş gör sen affet gitsin aldırmaaaaa” sözleri ve şakkıdı şakkıdı el çırpmaları eşliğinde uyumaya çalışacağım. Hoş görüyoruz zaten başka ne yapalım ki? Büyüklük bizde kalsın sonunda. Ekim’de görüşelim.☸

  • GÖKOVA ÖREN MARİNA Gerçek denizcilerin evi

    GÖKOVA ÖREN MARİNA Gerçek denizcilerin evi

    Kendini en çok nerede evinde hissediyorsun dersen, denize yakın her yerde diye cevaplarım. Marinalar da, hayatımın on yılı aşkın bir zaman diliminde evlerim oldular. Bir marinayı seçmenizde en önemli unsur ödediğiniz rakam mıdır, aldığınız hizmet midir? Tabii ki bunların hepsidir. Ancak benim için bir unsur daha var: Hissiyat. Yani o marinadayken hissettiğim huzur.

    Marinaları seviyorum. Dünyanın birçok yerinde, lafın gelişi değil gerçekten birçok yerindeki marinalarda bulundum. Hatta dönemsel olarak oralarda yaşadım. Akdeniz’den Atlantik kıyılarına, Kuzey Denizi’nden Karayip Denizi’ne, oradan Pasifik kıyılarına dek belki yüze yakın marina sayabilirim çalıştığım, eğlendiğim, yiyip içip keyif yaptığım ve en çok da huzur bulduğum. Beni en etkileyen bölümü ise huzurdu. Ben sessizlik seven insanlardanım. Çoğunlukla müzik bile dinlemem. Havanın da bir sesi vardır, suyun olduğu gibi. Doğanın, kuşun, böceğin, denizin sesini her şeye yeğlerim. Marinalar yalnızca yaz aylarını da ifade etmez benim için. Sonbaharda, kış aylarında, halat gıcırtısı ve rüzgârın sesi ile harmanlanmış marina sessizliğini de severim. En sevdiğim marinalar bana bu hissi veren marinalardır. Bu ay, kendimce en sevdiğim marinaları yazmak istedim sizlere. En gözde marinamı ise sona sakladım, ipucunu başlıkta verdim.

    MARINE DE COGOLIN VE CALA DEI SARDI

    Bunlardan biri, Fransa’da St.Tropez’nin biraz ilerisindeki Marine de Cogolin’dir. Sessizliği, teknelerinden inen Fransızlarla beraber sabah kruvasan-kahve, akşamsa şarap içtiğimiz küçücük iki bistro ve en çok da gün batımının güzelliği ile oluşan huzur duygusu, az ötedeki St.Tropez’nin gürültülü hayatının tam zıddıdır. Diğeri Sardegna’da Portisco’nun yanındaki Cala dei Sardi. Herkes Porto Cervo’nun meşhur marinasında olmak ister, bense oradan uzak dururum. Havalıdır Porto Cervo. Dükkânları, kalabalığı, turistik ortamı, ödüllülerden popüler olanlara çok da iyi restoranları vardır. Yemeğe gidersiniz o ayrı. Ama marinada vakit geçirmek dersek, ben Portisco’yu tercih ederim. Hatta Marina di Portisco’yu bile değil, yanındaki Cala dei Sardi’yi. Yıllar önce oraya ilk vardığımda, marina yeni yapılmıştı. Yalnızca yelkenliler vardı. Çimlere uzanır, kitap okur, kendi getirdiğim kahvemi içerdim. İçinde bir tesis dahi yoktu. Portisco’ya da yemeğe giderdik. Sahibi Andrea ile olan ahbaplığımız sonucu her gittiğimizde Matts’e uğrayıp vakit geçirmek ise alışkanlıklarımızdandı.

    İTALYA VE KARAYİPLER’DEKİ GÖZDELERİM

    İtalya ana karasında da Liguria Denizi’ndeki marinaları severim. Sanremo, Imperia… Hepsi tatlıdır. Imperia’da yıllarca yaşadım. Porto Maurizio adeta ikinci evimdi. Mesela süperyat endüstrisinin yerleştiği adalardan olan Palma de Mallorca’da herkes old town dediğimiz merkeze yakın Puerto de Palma de Mallorca’yı sever. Ben Port Adriano’yu severim. Gözlerden uzaktır ama şıktır.

    Karşı kıyıya geçtiğimizde yani Karayip tarafında da en çok St. Maartin marinaları bilinir. Soggy Dollar denen çılgın barı, her yatçının en az bir hikâyesine şahittir. Ben St. Maartin’de ev tutup üç yıl yaşamama rağmen Lagün içindeki Simpson Bay marinaya bayılmam, Port de Plaisance’ı severim. Antigua’yı severim. English Harbour, Nelson’s Dockyard’ı severim. Grenada’yı severim mesela. Port Louis favorimdir. Çok tatlı bir barı vardır, ahşap… Tam Karayip duygusu.

    “CENNETE AÇILAN KAPI” GÖKOVA ÖREN MARİNA

    Türkiye’de en sevdiğiniz marina neresidir derseniz, elbette şıkır şıkır, mağazaları gösterişli ve dünyaca bilinen marinalarımız var. Ben en çok Gökova Ören Marina’yı severim. Marina gibi marinadır. Sessizliği, size verdiği huzur vazgeçilmezdir. Sloganları “Cennete açılan Kapı”. Gerçekten de bulunduğu konum nedeniyle cennet gibi bir bölge. Marinanın bulunduğu konumda başınızı yukarı kaldırdığınızda gördüğünüz dev kayalık ve yamacın verdiği güzellikte manzarayı, ancak Cote d’Azur sularındayken, belki Port de Fontvieille ya da Roquebrune Cap Martin’de alargada durup Monaco’ya bakarken hissedersiniz. Neden bu örnekleri veriyorum? Çünkü “kendimce en sevdiğim” dedim ya, benim en özlediğim his, bu medeni ve gürültüsüz yerlerde olma hissi. Gökova Ören marina da bana keşmekeş değil, medeniyet sunuyor. En çok bunu seviyorum. Yoksa bir marinayı AVM’ye dönüştürmek en kolayı ve en kârlısı olsa gerek. Ama marina gibi marina bulmak zor.

    SADUN BORO’NUN GÖKOVA AŞKI BOŞUNA DEĞİL

    Gökova Körfezi ve derin mavisi sizi içine çekerken, kıyılarının temizliği de hiçbir yere benzemez. Ören Marina’nın mottosu da Sadun Boro’nun şu cümleleri ile başlıyor:

    “Ey dost, hoş geldin Gökova denen cennete.

    Bugün dünyanın en güzel yeri Gökova’da gezerken, doğanın haşmetine, cömertliğine karşılık, nankör insanoğlunun buraları kirlettiğini, ormanları yaktığını gördün, üzüldün, utandın.

    İşte bu rezilliği senden evvel buraları gezen, doğa sevgisinden saygısından yoksun kimseler yaptı.

    Sen de aynı hatayı YAPMA!…” diye devam eden dizeler, Gökova Ören Marina’nın web sitesini ziyaret ettiğinizde karşınıza çıkan ilk cümleler. Sadun Boro’nun heykeli de marina meydanında duruyor. Yanına oturup bu cümleleri doğrulamak adına kendisine sarılabilirsiniz bile. İşte tam da bundan bahsetmiyor muyum? Gökova Ören Marina’nın diğer her yerden farkından.

    TEKNİK, SEYAHAT VE SOSYAL AÇIDAN SUNULAN MUTLULUKLAR

    Ören Marina, hayatımda gördüğüm en berrak sulara sahip marina. Öyle ki, her ne kadar marinada yüzmek yasak olsa da, “teknenin gövdesinde bir şeye bakacaktım” numarasıyla her seferinde o suya atlayasınız geliyor. Teknelerden ne bir pislik ne bir koyuluk geliyor. Gökova’nın suyu ile birleşen kristal berraklığında bir su. Derinliği 3,5 – 8 metre arasında değişen marina; denizde 416, karada 130 olmak üzere, toplamda 546 tekne kapasitesine sahip. Gökova Ören Marina’nın Milas-Bodrum Havalimanı’na uzaklığı sadece 57 km ve 45 dakikada ulaşılabiliyor. İkinci alternatif Dalaman Havalimanı 117 km. Medmooring bağlama sistemi ile 30 m’ye kadar tekneler kıçtankara, 50 m’ye kadar tekneler ise alongside olarak bağlanabiliyor. 14.000 metrekarelik ve 100 ton kapasiteli bir lifte sahip çekek sahasında teknik destek, bakım onarım hizmetleri veriliyor. Bunlar teknik mutluluklar. Seyahat mutluluklarına gelirsek… Marinanın Gökova koylarına yakınlığından bahsetmeme gerek yoktur herhalde. Biz Akbük’çüyüz. Hep güzel koylara nedense “Saint.Tropez gibi yer!” derler ya. Halbuki St.Tropez’de Akbük gibi kristal sular ile yüksek tepelerin kombinasyonunda bir koy bulamazsınız. Akbük, denizden baktığınızda St.Tropez’ye on basar! Keşke kıyıya çıktığımızda da aynı hissi verseydi. Bir diğer meşhur yerleşim yeri de Akyaka. Son yıllarda çok bilinir oldu. Kite surf cenneti. Benim gibi sessizlik seviyorsanız da körfezin karşı yakasına geçeceksiniz. Ören marinadan çıkıp karşıya geçtikten kısa bir süre sonra irili ufaklı onlarca koy sizi bekler. Sedir, Karacasöğüt, İngiliz Limanı, Yedi Adalar, Tuzla Koyu… Kesmez derseniz ver elini Yunan adaları. Leros 53, Simi 70 denizmili uzaklıkta..

    Gökova Ören Marina’daki sosyal mutluluklara gelirsek de, sessizlikten bahsedip durduk ama içerisinde sizi memnun edecek mekânlar yok mu? Var tabii. Acayip lezzetli hamburgerler yapan bir Steak House, şirin mi şirin bir kafe, bir denizci kıyafetleri mağazası ve henüz açılmamış ama açılacak olan, ancak marinaya yakışsın diye özenle seçileceğinin garantisi verilen birkaç mekân daha. Bazen de Ören kasabasının kıyısına doğru akşamüzeri yürüyüşüne çıkarsınız. Çakıllı sahile indirilmiş masalarıyla, kendi tuttukları balıkları önünüze getiren mütevazı restoranlarda iki duble rakı ile huzurunuzu tamamlarsınız. Hayat en çok böyle marinalarda güzel…☸

  • ISLAK MENÜ

    ISLAK MENÜ

    Cote d’Azur’dan Korsika’ya, Portofino’dan Sardinya Adası’na, Capri’den Eolie Adaları’na dek her yeri bu sayfalarda okudunuz. Kaçıranlar için çok yakında “Islak Menü” isimli yemek kitabım çıkıyor. Kitap, adı üzerinde, denizlerde geçen yıllarımı anlatıyor. 

    Hepimiz özledik kıyılarda dolaşmayı, dalgaların öptüğü bir kıyıda ayakkabılarımızı çıkarıp suyun içinden yürümeyi, içtiğimiz buzlu bir kokteylin hesabını içine kum taneleri kaçmış cüzdanımızdan ödemeyi. Denizin üstüne doğmuş sabah güneşine gözlerimizi kısarak gülümsemeyi, denize batan akşam güneşine kafamız hafif kıyak el sallayıp cumburlop suya atlamayı… Hepimiz yazı özledik. 

    Pandemi bizden yazları da kışları da almaya çalışıyor ama direniyoruz. Bugünlerde herkese aynı soruyu soruyorum: Pandemi olmasaydı ilk olarak nereye giderdin? Instagram’da da sordum bu soruyu. Mardin’den Amalfi’ye uzanan cevaplar geldi. Bana sorarsan, ben İtalya’ya giderdim. İtalya, hayatımın bir parçası zaten. Şirketim de evim de Milano’da olduğundan gitmesine gidiyorum ama aklımdaki özlem kıvrımlarını gıdıklayan yer Milano değil, İtalya’nın güneyleri. Gerek şefi olduğum süperyatlarla, gerek sırt çantamı takıp da elimi kollumu sallaya sallaya çok gezdim İtalya’nın güneylerini. Ama yetmedi, yetmiyor. Gençken ve süperyat dünyasında çalışırken koy koy dolaşmak bir keyif olabilir ama yatın boyu 60 metrelere çıkınca, artık sadece kesme tahtasından başını kaldırıp da mutfağın penceresinden görür oluyorsun vardığın yeri. Ve evet, yetmedi, yetmiyor.

    KİTABIN İSİM BABASI KEREM GÖRSEV

    Popüler yerleri zaten beraber gezdik. Yani o yıllarda ben kıyı kıyı gezerken, Yacht Türkiye dergisinde senkronize olarak yazdım oraları. Cote d’Azur’dan Korsika’ya, Portofino’dan Sardinya Adası’na, Capri’den Eolie Adaları’na dek her yeri bu sayfalarda okudunuz. Kaçıranlar için ise çok yakında (Haziran başı gibi) “Islak Menü” isimli yemek kitabım çıkıyor. Islak Menü, adı üzerinde, denizlerde geçen yıllarımı anlatıyor. Otuzlu yaşlarımın tamamı okyanuslar üzerindeydi. Akdeniz’den okyanus aşırı adalara dek görüp âşık olduğum, kıyılarında çıplak ayak yürüyüp kumlara ismimi yazdığım, lezzetlerinin peşine düşüp en şık restoranından en salaş sokak lezzetine dek yiyip içtiğim, kültürüne karıştığım, şarabımı şampanyamı eksik etmediğim her kıyıyı, her adayı, her şehri, gerek bu sayfalara yazdım, gerekse kendi arşivimde biriktirmeye devam ettim. Yıllar, yıllar sonra da bu arşivi son derece ilgili olduğum yemek kültürü ve yemek tarihi ile zenginleştirerek kitabımı oluşturdum.

    Kitabın isim babası, eşim Kerem Görsev. Bir öğlen vakti evdeki koltuğumuzda yan yana otururken, “kitabın ismi ne olsa acaba?” dedim. Bana döndü ve “Islak Menü” dedi. Bingo! Hem iç gıcıklayıcı ve benzersiz, hem de tam olarak denizler üzerinde pişen yemekleri yani kitabın içeriğini anlatan iki kelime! Beni anlatan iki kelime. Bir saniye içinde kitap kimliğini bulmuştu. Tam olarak böyle oldu, bir saniye içinde. Ne bir düşünme anı, ne bir tereddüt. Yaratıcı adam başka oluyor tabii.

    BİLMEDİĞİNİZ SULARDA, BİLMEDİĞİNİZ YEMEK KÜLTÜRÜNE YOLCULUK

    Bir ülkeye ve bir şehre vardığımda, kafamda tarihsel açıdan eksik kalan parçaları tamamlamak için orayla ilgili biraz araştırma yaparım. Ne savaşlar geçirmiş, neler yaşanmış, kimler o topraklara hâkim olmuş. Ancak amacım tarihi gerçeklerin, o bölgenin yemek tarihine olan etkisine ulaşmaktır. İtalya’da “İtalyan yemek tarihi” okuduğum dönemden beri günümüzde sadece adını ve yapılışını bildiğimiz yemeklerin, tarihine, çıkış noktasına, ilginç hikâyelerine ve kültürlerin göçlerine ilgi duymaya başladım. Okul sonrası bu bilgileri İtalya çizmesini baştan aşağı köy köy gezerek, hem yiyerek hem de bazen yerel restoranlarda pişirerek de pekiştirdim. Sonraki yıllarda bu ilgimi, bir yat şefi olarak kıyı kıyı dolaşırken, başka ülkelerin mutfak kültürlerine de taşıdım.

    PİŞİRDİĞİM ANLARIN HARMANI

    Türk mutfağına ya da Türk kıyılarının mutfak kültürlerine değinmedim çünkü bir megayat şefi olarak hiç Türk sularında çalışmadım. Soluduğum hava, tattığım mutfaklar, Ege’nin karşı kıyısı Yunan adalarından başlayıp Atlantik’in karşı kıyısına dek uzanıyor. Amacım da zaten sizi bildiğiniz topraklarda değil, dünyanın bilmediğiniz sularında ve yemek kültüründe gezdirmek. Yerel yemekler ile ilgili bu kitapta yazdığım tüm bilgiler, yıllardır o kıyı senin bu ada benim dolaşırken önüme çıkan bilgilerdir. Yemekler, yemeklerin hikâyeleri, oraların annelerinden, oraların yerel insanlarından duyduğum efsaneler, o kıyıya vardığımda yerel kitapçılardan satın aldığım, o ülkenin yaşam biçimini, tarihini, yemek öyküsünü anlatan yemek kitaplarından edindiğim bilgiler ile oralarda tattığım, kokladığım, dokunduğum, bazen yerel bir restoranda yediğim yemeği çok beğenince mutfağına kocaman bir gülümseme ile girerek “ben de sizinle bu yemeği pişirebilir miyim?” diye rica edip pişirdiğim anların harmanıdır. Yemekleri çok değiştirmedim. Çünkü birinci amacım sizi oralara götürmek. O toprakları koklamanızı istiyor, oralardaki yemekleri evinizde pişirdiğinizi hayal ediyorum. Tabaklarken de çok süse kaçmadım. Dünyanın en iyi restoranlarına gittiğinizde önünüze gelen sanat eseri gibi tabakların aslında annelerimizin yemekleri olduğunu, aslında hepimizin o yemekleri pişirebileceği gerçeğini hatırlatmaya çalıştım. Hep söylerim: Yemek kültürü seyahat eder. İşte bu kitabın, biraz bunu kanıtlar nitelikte olacağına inanıyorum. Kitabı okumayı bitirdiğinizde siz de göreceksiniz ki; her ülkenin kendi yerel ürünlerini eklemesi ve çıkarması haricinde, koskoca dünyada kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına aynı yemekler, birbirine benzer tekniklerle pişiriliyor. Kitabın amacı nedir dersek, bana göre bu.

    KİTABIN ROTASI

    Yolculuğun birinci ayağı Akdeniz. Önce Türkiye’den ayrılıp Yunan adalarına yelken açıyoruz. Sonra Poseidon’un evinden Tanrılar kenti Atina’ya uzanıyoruz. Dünyanın insan yapımı en dar kanallarından biri olan Korint Kanalı’ndan geçerek İtalya kıyılarına yanaşıyoruz. Çizmenin en ucu Sicilya’dan devam ederek, Eolie volkanik adaları, korsanlar adası Sardinya, pizzanın şehri Napoli, Büyük Roma İmparatorluğu’nun sürgün adası, dillere destan Capri’ye varıyoruz. Mütevazılığı ve cam gibi sularıyla az bilinen bir İtalyan adası olan Ponza’dan, Napolyon’un evi Korsika’ya, oradan da aşkınızı bulacağınız kent Portofino’ya uzanıyoruz. İtalya’dan doğruca Fransa’nın en meşhur kıyıları Cote d’Azur’a geçerek, o koy senin bu koy benim Fransız Riviera’sını geziyoruz. Oradan ver elini İspanya! Balear Denizi’nin incileri Mayorka ve İbiza’ya uğrayarak Akdeniz ayağını Cebelitarık çıkışı ile sonlandırıyoruz. Başınız döndü mü? Daha yarısındayız. Akdeniz ve Atlantik Okyanusu akıntılarının çarpıştığı yerde dalgalarla boğuşarak Cebelitarık’tan çıkıyor ve meşhur Atlantik geçişini yapmadan önce Tanrı’nın evi kuzeylere çıkıyoruz. Karlar kraliçesi Norveç Fiyordları’na. Sonrası? Benim şimdilik altı kez yaptığım, Atlantik Okyanusu geçişi. Bu devasa mavi ile dünyayı enlemesine yarıyoruz. Karşı kıyıda bizi bekleyen Karayip Korsanları’na selam çakarak, cennet gibi sulara sahip Karayip Adaları’nı arşınlıyoruz. En son Panama Kanalı’nı da geçerek, Darwin’in Evrim Teorisi’ni ortaya attığı Galàpagos Adaları’nda son bulan bir yarım dünya turu atıyoruz. Dünyanın belki de hiç bulunmadığınız yerlerinde ne yenilip ne içiliyor? Hayatımda hiç görmediğim hangi yemekler ile karşılaştım? Bu yemeklerin tarihteki çıkış noktaları, hikâyeleri nelerdir? Bütün bu kültürlerin lezzetli yemeklerini birlikte pişirmek için, sizi gelecek ay raflarda olacak Islak Menü’ye bekliyorum. Umarım teknenizde ya da sıcacık esen bir sahilde ayaklarınız kumlanmış hâlde denize karşı otururken bir elinizde beyaz şarabınız, bir elinizde de Islak Menü olur…☸

  • İşte gerçek süperyat şefleri! İKİ KEK Bİ’ BÖREK

    İşte gerçek süperyat şefleri! İKİ KEK Bİ’ BÖREK

    Süperyat şefliği hakkı verilerek yapılmalıdır. Bazen ne yazık ki süperyat sahipleri bile mutfaktaki işin ciddiyetini küçümserler. “Ne olacak ki canım! İki kek bi’ börek!” Oysa gerçek süperyat şefleri, çoğunlukla ödüllü restoran şeflerinden bile daha iyidir. Bu sayı itibarıyla her ay sizlere bu işin en iyilerini, yıldızlarını tanıtacağım.İlk konuğumuz Nathan Clements.

    Yıllardır bu sayfalarda sizlere kendi megayat şefliği tecrübelerimi aktardım. Avrupa’dan Atlantik’e, Karayipler’den Galapagos’a yaşadığım her şeyi hem profesyonel hem kişisel açıdan çarşaf çarşaf anlattım. O yıllarda uluslararası sularda dünyayı harmanlayan Türk şef yok denecek kadar azdı. Şimdilerde Atlantico ile genç şefleri sektöre hazırlıyor, tecrübeli şefleri de Türk ve dünya sularında temsil ediyoruz. Peki başarılı süperyat/megayat şefleri kimlerdir? Bu milyarlık yüzen devlerde en şık yemekleri çıkarmak için nasıl bir şef olmak gerekir? Bazen ne yazık ki süperyat sahipleri bile mutfaktaki işin ciddiyetini biraz küçümserler. Ne olacak ki canım, iki kek bi’ börek! Oysa ki yat 30 metre de, 130 metre de olsa, bir süperyat şefi her zaman en iyisi olmalıdır.

    Yatların boyları sadece şeflerin kariyer yollarındaki basamaklar açısından önemlidir. Yat sahiplerinin alacağı hizmet açısından değil, yatınızın boyutu ne olursa olsun yatınıza en iyi şefi alırsanız en iyi hizmeti alırsınız. Aksi takdirde salata, makarna ve zeytinyağlılardan öteye gidemez hazırlanan tabaklar. Yatınıza en iyi şefi alırsanız en kaliteli hizmeti alırsınız. Yoksa temizliğinden düzenine, direkt midenize giden yemeğin hijyeninden sağlığına, mutfağınızı bir antiprofesyonele emanet etmişsiniz demektir. Dışarıda yiyin daha iyi! Aynısı diğer ekip üyeleri için de geçerlidir. İçini gerçek profesyoneller ile doldurmazsak o zaman ne anlamı vardır ki tekneye milyonlar ödemiş olmanın. O nedenle ‘doğru standart’ çok önemlidir. Hem salatanızın hem zeytinyağlınızın hem de birazdan bu sayfalarda göreceğiniz kadar şık tabaklanmış yemeklerin masanıza gelmesini istemez miydiniz? Her sabah yeni pişmiş ekşi mayalı ekmeğinizin, her akşam en kaliteli ürünlerle yapılmış en lezzetli yemeklerin size sunulmasını istemez miydiniz? Niye daha azıyla yetiniyorsunuz ki? Şimdi sizlere bu işin en iyilerini, yıldızlarını tanıtacağım. Bu kış her ay bir süperyat/megayat şefine yer vereceğiz. İşte Atlantico’nun temsil ettiği dünyaca bilinen profesyonel süperyat şefleri! İlk konuğumuz Nathan Clements.

    DÜNYA DENİZLERİNDE GENÇ BİR KUZEYLİ

    36 yaşındaki Nathan Clements, Sidney’in Kuzey Sahilleri bölgesinde doğmuş, profesyonel bir süperyat şefi. Kendisi genç yaşına rağmen 18 yıldır şef. Avustralya’da aşçılık okumaya lise yıllarında başlamış, üniversiteyi de bu alanda bitirmiş. Onca yıl aşçılık okumasına rağmen aşçılık eğitimleri ile ilgili net bir gerçeği hatırlatıyor: “Okulda temel bilgiler öğretilir, ancak öğrenmenin çoğu mutfakların farklı bölümlerindeki restoranlarda çalışmaktan gelir.”

    Yatçılık sektörüne girmeden önce yaklaşık sekiz yıl restoranlarda çalışarak tecrübesine tecrübe katmış. Bunların içerisinde Avustralya’nın en iyileri Coffs Harbour’daki Annuka Beach Resort NSW ve The Airlie Beach Hotel dahil birçok farklı restoran ve tatil köyü var. Sonrasında Nathan, restoran sektörünün dünyadaki kalbi Londra’ya taşınmış ve çeşitli yerlerde çalışarak birçok şeften eşsiz deneyimler kazanmış. Yine de bu dönemi sonlandırdığını söylemiyor ve “Yatçılık kariyerim boyunca hâlâ ara sıra restoran mutfaklarına geri dönüyorum ve bilgi kazanmaya devam etmek için kısa süreler de olsa mutfaklarda çalışıyorum” diyor.

    Yatçılık sektörüne geçişi nasıl yaptın ve seni ilk motive eden şey neydi?

    O dönem Fransız Alpleri’ndeki özel dağ evlerinde ve Avrupa’daki villalarda çalışıyordum. Bir konuk beni bir yatta çalışmaya teşvik etti ve sektöre katılmam için Amerika’dan, ilgili bazı iletişim adresleri verdi. Daha önce yat şefliğini duymuştum ama bu seviyeye ulaşmak için yeterli beceriye sahip olduğumu hissedene kadar bunu yapmak konusunda emin değildim.

    Çalıştığın ilk yattan söz eder misin?

    İlk işim 36 metrelik özel kullanımlı bir motoryattı. Yat sahibi tekneden inmeden, Bahamalar’dan güneye, Grenadinler’e kadar aylarca seyir yaptık. Ziyaret ettiğimiz her adada sadece yerel ürünlerle tedarik yapabiliyordum. Tekne küçük olduğu için tedarik şirketleri kullanılmıyordu. Bu ilk yolculuğumda patronların beklentilerinin tam olarak ne olduğunu bilemiyorum çünkü avlanmakla, balıkları ayıklamakla, yerel ürünler satın almakla ve yemekleri pişirmekle meşguldüm. O zaman bu sektörün daha fazlasını ve beklentileri henüz anlayamamıştım. Yine de konuklar epey mutlu olduklarına göre iyi bir şey yapmışım (gülüyor).

    Yat şefi olarak çalışmayı restoranda çalışmaktan daha çekici kılan nedir?

    İlk olarak cazip gelen şey seyahat fırsatı! Ve farklı ülkelerin mutfaklarını uygulama, farklı meyve, sebze ve deniz ürünleri ile kendi tabaklarımı yaratma fikri. Yerel pazarlara gidip tüm ürünlerinizi kendi ellerinizle seçebilmek, o anda dünyanın o bölgesinde alabileceğiniz en taze, mevsimlik ve en lezzetli ürünler olduğunu bilerek deneyimlemek, başka herhangi bir yerden elde edemeyeceğiniz bir fırsat. Bunları yemek tarifleri kitaplarında okuyamazsınız, bir restoran mutfağında çalışarak ustanızdan öğrenemezsiniz. Bu fırsatı başka hiçbir şekilde edinemezsiniz. Bence yat şefliğinin en değerli kısmı budur.

    HAYALİNDEKİ ROTA PASİFİK ADALARI

    Mutfakta aşçı olarak seni şaşırtan ilk şey neydi? Zor olan neydi?

    Depolama alanı eksikliği! Bu durum epey şaşırtıcı ve çok zordu. Bugüne kadar farklı yatlarda (motoryat veya yelkenli) çalışırken gördüğüm realite beni epey şaşırttı. Milyonlarca dolarlık yatlar inşa edilirken kuzine alanına ve depoya gerekli önemin verilmemiş olması veya bu konudaki düşünce eksikliği beni çok şaşırttı. Konuklar yata geldiğinde yemek, yatta geçirdikleri sürenin, bu deneyimin çok önemli bir parçasıdır. Mutfak ve depolama alanlarının yeterli büyüklükte olmasına daha fazla önem veriliyor olması gerekirdi.

    Sektörün bilinen şeflerinden birisin. Şimdiye dek hangi boy süperyatlarda çalıştın? Aralarında ünlü yatlar varsa öğrenebilir miyiz?

    Tüm kariyerim boyunca ve halen 25 m’den 60 m’ye kadar olan birçok motoryatta çalıştım. 52 metre M/Y Manjorie Morningstar, 49 metre M/Y Glaze aralarında en bilinenleri diyebilirim. En son yelkenli süperyat Asahi’ye katıldım. Asahi, charter için de uygun olan 56 m bir Perini Navi.

    Şimdiye kadar hangi suları gezdin ve ileride hangi denizlerde çalışmak istiyorsun?

    Tüm yat şeflerinin rotası olan Karayipler’in tamamını ve tüm Akdeniz’i birçok kez gezdim. En sevdiğim seyir, Panama, Meksika’nın batı kıyısı ve Amerika idi. Vancouver’da biraz zaman geçirdik. Oradan Britanya Kolumbiyası’ndan Kanada ve Alaska’ya geçtik. Yedi ay boyunca Juneau, Alaska’da bulunduk. İnanılmaz bir deneyimdi. Deniz ürünleri çok tazeydi ve hem konuklar hem de mürettebat olarak edindiğimiz vahşi yaşam deneyimleri nefes kesiciydi.

    Dünya’da en çok çalışmak istediğin yer neresi?

    Pasifik adalarında gezinmek için sabırsızlanıyorum!

    İŞİN ANAHTARI: PLANLAMA

    Bu işe başlamadan önce hiç görmediğin bir meyve, sebze veya hayatında hiç görmediğiniz bir balık pişirdin mi?

    Evet, Soursop meyvesi. Bu kocaman, dikenli görünümlü meyveyi buldum ve denemek için almaya karar verdim. Açtıktan ve kestikten sonra, tadı, dokusu ve kokusu inanılmazdı. Bu acayip meyvenin dünyanın her yerinde mango veya ananas gibi süpermarketlerde olmamasına açıkçası çok şaşırdım. Şu an bunu anlatırken bile ağzımın suyu akıyor! Öyle lezzetli bir meyvedir. Aroması ananasa benzer diyebiliriz ama tam tarif etmek gerekirse süper lezzetli bir çilek ile  süper lezzetli bir elmanın hafif ekşimsi bir mandalina ile karıştığını düşünün. Tadı zengin, dokusu da ipeksi ve kremamsı! Evet hayal etmesi zor ama bu meyve ile dünyanın en lezzetli sorbet’sini yapabilirsiniz.

    Bu röportaj yat şeflerinden çok yat sahipleri tarafından okunacak. Misafir beklentileri hakkında ne düşünüyorsun? Bir yatta en zorlu konuk nedir sence?

    Bence en zoru ve yapılmaması gerekeni, bir konuğun önceden sormamıza rağmen hiçbir yemek tercihi belirtmemesi ama tekneye geldiği anda 100 adet istekte bulunması! Planlama bu işin anahtarıdır ve biz şefler konukların en iyi deneyimi yaşamalarından başka bir şey istemeyiz. Bu da zorunludur, önceden iletişim kurmaları gerekir. İyi bir iletişim, konuklara ve yat sahibine en iyi hizmeti vermemizi sağlar.

    “MUTFAKTA ‘BUKALEMUN’ OLMALISINIZ”

    En çok talep edilen mutfak hangisi?

    Aldığım en yaygın talepler, Güneydoğu Asya lezzetlerinin hafif çeşitleri ve sağlıklı deniz ürünleri.

    Hep ideal şef konuşulur ve yat sahipleri en iyi şefi seçerler. Şimdi tam tersini yapalım. Senin için ideal yat sahibi kimdir, nasıldır?

    Bence benim için ideal yat sahibi, maceracı bir kişiliğe ve gerçek bir yemek tutkusuna sahip biridir. Gezdiğimiz ülkelere göre yerel mutfaklara saygılı ve yeni şeyler denemeye açık, bizlere sınırsız yetki ve bembeyaz bir sayfa veren yat sahibi, benim için ideal yat sahibidir. À carte blanc (beyaz kart).

    Bu sektöre girmek isteyen genç şeflere neler önerirsin?

    Tavsiyem, sektörde var olmak için sağlam bilgiye sahip olun. Restoran yıllarınızda mutfakların tüm bölümlerinde çalışın. Her bölüme hâkim olduğunuzdan emin olun. Farklı yemek pişirme atölyelerine katılın, okuyun, bol bol yemek yiyin, restoranları deneyimleyin. Bir yat mutfağında tek başınızasınız! Size yardımcı olacak hiç kimse olmayacak. Bu yüzden organize olmak ve bu temel bilgiye sahip olmak büyük ölçüde yardımcı oluyor. Asla egonuz olmasın! Ego kariyerinizi başlamadan bitirir. Yemek pişirirken de bir “bukalemun” olmalısınız. Öncelik, sizin ne pişirmek istediğiniz değil, konuların ne yemek istedikleridir! Yat şefliğinde ilk öncelik konuklardır. Siz, bu isteklere göre şekil almalısınız. Öğrenmeyi asla bırakmayın! ☸

    (Nathan Clements’i yatınızda şef olarak görmek isterseniz Atlantico ile görüşebilirsiniz. Kendisini Instagram’da yachtchef_nath hesabından takip de edebilirsiniz.)