Etiket: Deniz Kurt

  • Antik Çağ’dan beri Akdeniz Mutfağı

    Antik Çağ’dan beri Akdeniz Mutfağı

    Antik Çağ’ın mutfak kültürünün kahramanlarını yakından tanıyoruz aslında ama bilmediğimiz veya yanlış bildiğimiz o kadar çok detay var ki… Gelin, dönemin Akdeniz mutfağına kısa bir yolculuk yapalım. 

    Akdeniz mutfağı denilince aklınıza ne geliyor? İlk olarak zeytinyağı. Sonra domates, patates, biber, narenciye… Şimdi Akdeniz mutfağını bunlar olmadan hayal etmeye çalışın! Çünkü Antik Yunan’da Akdeniz mutfağı, zeytin ve zeytinyağı hariç, tam olarak böyleymiş; ne domates, ne patates, ne portakal… Patates, domates ve narenciyenin Avrupa’ya gelişi sadece birkaç yüzyıl öncesine dayanıyor. Yunancada “portakali”, bizdeki portakal kelimesi, bu meyveyi doğudan alıp satan Portekiz’den gelir. Portugal: Portakal. Ant Dağları’ndan gelen patates, Avrupa’da 18. yüzyıldan sonra popüler olmuş. Benzer şekilde pirinç Uzakdoğu’dan; kayısı, badem ve şeftalinin Pers İmparatorluğu yani İran topraklarından gelme olduğu söylenir. Kimi kaynaklar da Çin’den gelmedir diyor. Şeftalinin Latince ismi prunus persica’dır, yani Pers eriği. O nedenle bizdeki “şeftali” ismi farsça yarık erik anlamına gelen “şeft-alü”, batıda ise İtalyanca “pesca”, İngilizce “peach” olarak şekil değiştirse de ismiyle Pers topraklarından geldiğini belli eder. Liste böyle uzayıp gidiyor. Peki Akdeniz halkı, göçler ve fetihlerden gelen bu kültürel kazanım ve ürünsel zenginleşme süreci başlamadan önce ne yiyordu? Cevap, bölgenin denizleri ve zengin florasında yatıyor.

    Yakın zamana dek insanlar bol miktarda zeytinyağı, bizde horta dedikleri cibes, radika, her tür dağ yeşilliği, tahıl ve baklagiller, arpadan yapılan sert ekmekler ve tabii balık ve keçi yiyorlardı.  Antik Yunan’da yemek, tahıllar, buğday, arpa, meyve, sebze ve ekmekten oluşuyormuş. Eski Yunanlar zeytin, üzüm, incir ve buğday yetiştirip, keçi sütünden peynirler yapmışlar. Çok fazla ekmek, baklagiller ve zeytin yemişler. Yaz aylarında bol miktarda taze meyve ve sebze, kışın ise depoladıkları kuru meyve ve yiyecekleri yemişler. Antik Çağ’dan beri Akdeniz’in tamamında sıcak iklimin gerektirdiği mecburiyet, halkı az su gerektiren mahsuller ekmeye itmiş. Kuru rüzgâr, güneşin gücü ve denizin tuzundan yararlanıp yiyecekleri uzun süre koruma mücadelesi verirlermiş. Rüzgâr, güneş ve tuzda her şey “pişirilir”. Ahtapot, uskumru, ton balığı, yerel sosisler ve pirzolalar temiz havada kurutulur ve daha sonra kullanılmak üzere saklanır. Yaz aylarında her yerde bulunan incirler kurutulur. Kurutulmuş üzüm ve domates yapılır. Yeşil fasulye ve bakla kış için kurutulur ve saklanır. Salyangozlar yağmurlu günlerde toplanır ve daha sonra kullanılmak üzere saklanır.

    Her öğünün baş tacı: Şarap

    Antik çağlarda Akdeniz’de yaşayan insanlar, modern zamanlarda olduğu gibi günde üç öğün yemek yiyorlarmış. Uyanıyor, kahvaltı ediyor, öğle yemeği için işe ara veriyor ve sonra akşam yemeği ve belki de biraz tatlı ile günü sonlandırıyorlarmış.

    Kahvaltı tüm dünyada ilginç bir öğün. Milletten millete, yüzyıldan yüzyıla tahmin edilemeyecek şekilde değişmiş ve değişiyor olsa bile kahvaltıya ‘alışkanlık’ deriz yani her milletin kahvaltı “alışkanlığı” vardır. Her gün aynı şeyler yenir. Antik Yunan’da kahvaltı alışkanlığı ise, tahmin edemeyeceğiniz bir kahvaltı biçimi: Şaraba batırılmış ekmek! Ekmek, eski zamanlardaki bütün ekmeklerin ana malzemesi olan arpadan yapılırmış. Sert bir ekmek olduğundan, Yunanlar bu ekmeği yumuşatmak ve yemeyi kolaylaştırmak için şaraba batırıyorlarmış. Zaten şarap her öğünün baş tacı, su kadar kutsal bir içecekmiş. Öğle yemeği, geçiştirilen bir öğünmüş o nedenle incir, peynir, zeytin, tuzlanmış balık, yine şaraba batırılmış ekmek tercih edilirmiş. Öğlende, ekmeği banma haricinde şarap biraz da içilirmiş. Akşam yemeği ise antik zamanlardan günümüze dek halen en önemli öğün olarak kabul ediliyor. Aile ve arkadaşlarla bir araya gelerek felsefe, politika ya da günlük olayların konuşulduğu bir toplanma anı. Eski Akdeniz toplumlarında erkekler ve kadınlar ayrı ayrı yemek yerlermiş. Ailenin köleleri varsa köleler önce erkeklere, sonra kadınlara, sonra kendilerine hizmet ederlermiş. Köle yoksa, kadınlar önce erkeklere hizmet eder, kendi yemeklerini ise erkekler yemeklerini bitirdikten sonra yerlermiş.

    Domatessiz, tarhanalı bir mutfak

    Hemen her ailenin kendi sebze bahçesi, kendi arı kovanları, kendi buğday tarlaları ile asma bahçeleri varmış. Bol miktarda tahıl çeşidi ile sadece kendilerini değil, gün boyu değirmen taşını döndürmek için çalışan eşek ve atlarını da doyuracak yemekleri varmış. Antik Yunan’da tahıllar ve baklagiller en çok yenen ürünler. Mesela “trahana”. İsminden de anlayabileceğiniz gibi tarhana! Trahana, Akdeniz’in en eski yemeklerinden biridir. Zannetmeyin ki sadece Türk annelerinin yaptığı bir çorbadır. Türk, Yunan, Girit, Akdeniz’in antik çağlardan beri tüm annelerinin yaptığı bir yemektir. Kırık buğday, bulgur, semolina irmiği veya unun, yoğurtla karıştırılması ile yapılan “ekşi”, süt ile karıştırılması ile yapılan “tatlı” trahana, güneşte kurutulmuş ve sert bir tahıl ürünüdür. Antik çağlarda süt ve süt ürünlerini uzun süre saklayamadıklarında yiyebilmek için yaratılmış sağlıklı bir lezzet. Gerek Yunanistan’da gerek Balkanlarda gerekse bizde elde edilen hamurun güneşte çabucak kuruyacak kadar sıcak ve rüzgârlı olduğu havalar geldiğinde yani Ağustos sonunda yapılır. Yunanistan ve Balkanlarda, bizdeki versiyonu gibi ince gözenekli bir metal elekten geçirilerek küçük granüller halinde ufalanır. Büyük elekten geçirildiğinde daha iri tanelere ulaşılır. Balkanlarda ve bizde, tarhana otu da denen çibriska eklenerek ve domatesin yeni dünyaya katılımıyla domatesli yapılan versiyonu yer etmiştir. Bulgaristan’dan gelen rahmetli anneannem de öyle yapardı. Annem hâlâ yapıyor. Antik Çağ’a döndüğümüzde ise domates yok. Çorbası dışında yemeği de yapılıyor. Balıkla, tavukla birleştirilip bulgur gibi iri taneleri ile paella gibi pişiriliyor.

    Baklagiller ve makarna evliliği

    Yunan’daki taze makarna kültürünün İtalyan işgali yıllarından kaldığı söyleniyor. Hani Osmanlı kültüründen etkilenerek bizim yemekleri aldılar, İtalyanlardan etkilenerek de makarnaları aldılar. Gerçek bu değil oysa. Elbette etkilenme her yüzyılda sürüyor. Ancak birçok yemeğin kökeni çok daha eskilere dayanıyor. Yunan mitolojisinde makarna, İtalyanlardan çok çok önce ortaya çıkar. Antik Yunan’da un ve sudan elde edilen ve şeritler halinde kesilmiş hamura “lagana” denirmiş. Bizdeki erişte de bunun kardeşi değil mi? MÖ 8. yüzyıla gelindiğinde ise lagana, Latince “laganum” adını almış. İtalyancadaki lazanya da bu kelimeden çıkma. Yani aslında makarnalar başta olmak üzere İtalya’nın simgesi haline gelmiş birçok yemeğin çıkış noktası elbette ki daha eski bir medeniyet olan Antik Yunan’dır. Antik Yunanlar makarnalarını, börülce, nohut, fasulye gibi baklagiller ile birlikte pişiriyorlarmış. Bu baklagiller ve makarna evliliği, Dodecanese adalarında çok meşhur. Rodos, Nisiros, Simi, Astipalya, Kasos ve kardeşi Kaspatos adalarında en çok görülen yemekler. İtalyanlardan farklı olarak et suyunda da haşlıyorlar. Ya et sosu ya da basit tereyağı sosu ile harmanlayıp üzerine peynir rendeliyorlar.

    Tavuk suyuna çorba

    Yemekler, kültürlerin kıyıdan kıyıya sınır tanımadan geçişini sağlayan kültür sandallarıdır aslında. Bir diğer ilginç yemek yolculuğu ise Avgolemono’ya ait. Avgolemono, Yunan topraklarında yiyebileceğiniz bir yumurta-limon çorbasıdır. Yumurta sarısı ve limon suyunun tavuk suyu ile karıştırılarak yoğunlaştırılması ile yapılır. Bazen içine tavuğun ya da balığın eti de eklenir. Bir şey hatırlatıyor mu? Elbette hatırlatıyor. Bizdeki terbiyeli tavuk suyu çorba. İşte bu içindeki “terbiye” de, Yunan’ın Avgolemono’su. Yalnız sanmayın ki Yunan bizden çorba tarifi çalmış. İşte yanılgı da buralarda başlıyor. Aslında bu çorba her yerde! Sefarad Yahudilerinde “agristada” denen çorba, İspanya’ya geçtiklerinde “salsa blanco” olmuş yani beyaz sos. İtalya’ya geçince “bagna brusca” ya da “brodo brusco”, Araplarda ise “tarbiya” olarak isim bulmuş. Bize gelince de “terbiye”.

    Avgolomeno, balıklı da yapılıyor. Yunanların balık çorbaları arasında yeri büyük. Bizde de balık çorbası terbiyeli yapılır. Buradan yola çıkarak bir diğer Akdeniz lezzeti Kakavia’dan bahsetmeliyiz. Belki de tüm balık çorbalarının atası olan bu çorba, hepimizin bildiği Fransız Boulabaisse’in de büyükbabasıdır. Eskiden küçük balıklarla yapılırmış ancak günümüzde büyük parça balıklarla yapılıyor. Dünyanın en eski balık çorbası olan bu lezzet, Batı Avrupa’ya M.Ö 7. ve 8. Yüzyılda Marsilya’da giden Yunan Kolonisi tarafından tanıştırılmış. Tabii Boullabaisse, domates yeni dünyaya geldikten sonra bu şeklini almış. İşte esas Akdeniz mutfağı, Antik Yunan ile birlikte bütün Yunan adalarına dek yayılan Yunan mutfağından, Roma imparatorluğu ve koskoca Mısır medeniyetinden ve sonra da Osmanlı İmparatorluğu mutfağı, Sefarad Yahudileri ve Balkanlar’dan hayli etkilenerek bugünkü halini almış. Hadi Kakavia pişirelim. ☸

  • Pandemiye rağmen Türk suları

    Pandemiye rağmen Türk suları

    Önceki aylarda yazdığım öngörülerimiz gerçekleşti. Yat ekiplerinde uzun vadeli işe alımlar azaldı. Çoğu yat sahibi pandemiden dolayı yattan çıkmamayı, yatında yemeyi içmeyi tercih etti. Yat için anlaştıkları şefler ile kışın evlerinde de çalışmaya devam etme kararı aldılar. Bu nedenle de private şeflik önem kazandı.

    Atlantico olarak dünyada crew yerleştirme konusunda pandeminin etkisi nedeniyle ortalama bir Akdeniz sezonu geçirdik denebilir. Hâlâ tekneler sularda. Yat sektörüne kazandırdığımız başarılı Türk şefler lezzetli yemekler döktürmeye devam ediyorlar. Peki pandemiyle beraber yat sektöründe neler değişti?

    Öncelikle hijyen, bu süreçte bir numaralı kural oldu. Şeflerin hijyen sertifikalarının tam olması artık yat sahipleri tarafından da bizzat sorulur oldu. Korona ile ilgili hijyen kurallarını hem çok iyi bilip hem de çok iyi uyguladıklarına dair garantiler istendi. Şeflerin (ve aslında tüm ekibin) alışveriş dışında tekne dışına çıkmaması ile ilgili kurallar konuldu. Yeni işe alınacak kişilerden Covid testi istendi. 70 metrenin üzerinde olan yatlar, uzun vadeli işe alımlarında teste ek olarak, işe alımını sağladığımız chef ve stewardess’ları yata almadan önce 14 gün otel karantinasına aldılar.

    Kıyılarımız megayatların gözdesi

    Türkiye içindeki değişikliklere gelirsek… Bir kere ne Yunan sularına ne de başka sulara açılabildik. Bu nedenle güzelim Marmaris koyları doldu ve taştı. Herkesin dilinde aynı cümleler vardı: “Bozburun’a yıllardır geliyorum, böyle doluluk görmedim!”, “Göcek’te hiç bu kadar çok süperyat olmamıştı.” Birinci cümlenin sebebi, yurtdışı sularına gidemeyen Türk tekneleri, ikinci cümlenin sebebi ise Avrupa sularının kendi içindeki seyahat kısıtlamaları nedeniyle İsrail ya da Rus teknelerinin Türk sularından başka dolaşabilecekleri Akdeniz ülkesi kalmaması. Dünyanın en ünlü megayatlarından 99 metre Madame Gu, 80 metre Titan, 73 metre Plan B, 87 metre Avantage gibi megayatlar bu yaz Bodrum ve Marmaris koylarından çıkmıyor. En çok da bu megayatlara servis veren acenteler için hem yoğun ve yorucu hem de başarılı bir sezon oluyor. Başarı herkesin olamıyor tabii; hizmeti hakkıyla veren acente pastanın büyük payını alabiliyor.

    Kötü şöhretten kurtuluş yolu

    Bu büyüklükte megayatların sahipleri ve konuklarının Türkiye’de gideceği restorandan tutun, yatta Michelin statüsünde yemek çıkaran profesyonel şeflerine en iyi kalite ürünleri bulan yani yerel dünyaya hâkim, kendini her zaman güncel tutan acentedir büyük payı alan. Türkiye’de bu işi en iyi yapan acentelerden biri 360 Yachting. Çok zor bir iştir bu büyüklükte bir megayatı memnun etmek. Bir megayat Türkiye’ye gelirken iyi hizmet alabilecek mi, aradığı ürünü, hizmeti bulabilecek mi diye zaten biraz önyargı ile geliyor. Bu önyargı nedeniyle risk almamak için daha önce adını duyduğu bir zincir acenteye başvuruyor. Ancak bu yöntem her zaman işe yaramıyor. Örneğin, önceki yıllarda 60 metre bir megayatın şefi olarak Türkiye’ye gelmişliğim var. Evraklar günler önceden gönderilmiş olmasına rağmen, Avustralyalı yat sahibinin Türkiye’ye girişi için vizeye ihtiyacı olduğunu acentenin bilmediğinin son dakikada ortaya çıkması ile yat sahibinin saatlerce Bodrum girişinde beklemek zorunda kalışı kabul edilemez bir hataydı ve yattaki tek Türk olan benim için ise hayal kırıklığı yaratan bir gerçekti. Ne yazık ki bazı acenteler, yıllarca banka memuru gibi çalışmış, kendilerini güncellememişler. Bilgi sahibi olmadıkları çok konu var, öğrenmeye de uğraşmıyorlar. Ağzı yüzü bozulmuş domatesler getiren, doğal ve güzel ürün bulmak umurunda olmayıp marketten bulduğunu kapıp getiren, foie gras nedir ki diye soran, iyi kalite havyardan anlamayan, mozzarella bile bulamayan, ürünleri tanımayan, tanımaya uğraşmayan, dünyaca ünlü megayatları bilmeyen ve bu bilgi eksikliğini eksiklik olarak görmeyen memur zihniyetli acenteler nedeniyle repütasyonumuz yıllar yılı kötüye gitmiş. Bu olumsuz örnekler yüzünden de Türkiye’ye gelen megayat sahipleri ve ekipleri kafaları karışık, gelirken nereye başvuracağını bilememiş, önceden kötü tecrübeleri olduğu için de ülkede kalmak istememişler.

    Günümüzde ise uluslararası dolaşan 80-100 metre megayatları yöneten kaptanlar, daha önce Türkiye’ye gelmiş başka megayatlara hangi acente güvenilir, hangisinden iyi hizmet alınır diye sorarak geliyorlar. İşte repütasyon farkı da burada başlıyor. Türkiye’nin bu olumsuz namını kıran 360 Yachting’in yaptığı işin dünya standardında kalitesi sayesinde uluslararası bir megayat şefi olarak dünya sularında dolaştığım dönemlerde de, şimdilerde Atlantico’nun sahibi olarak da, bu hizmetin hakkıyla verilmesinin son derece önemli olduğunu ve Türkiye’ye daha çok megayat gelmesinde ve gelenin daha çok kalmasında birincil derecede etkili olduğunu düşünüyorum.☸

  • Sünger avcılarının adası

    Sünger avcılarının adası

    Yunan adaları henüz açılmadı ama eli kulağında! Tüm yat sahiplerinin bu anı beklediğini ve kendilerini tekneleriyle Yunan sularına, en çok da bize en yakın Yunan adalarına atacaklarını biliyorum. Kalimnos da bize en yakın On İki Ada zincirinde bir ada. Yunan lezzetleri ise bize en benzeyen, hepimizin en çok da yaz aylarında özlediği lezzetler…

    Kalimnos ilk çağlardan beri saf balı, Vathys Vadisi’nden meşhur mandalinaları, Bizans döneminden Eptazimo ekmeği, kendine has Mizitra ve Kalathaki peynirleri ile ünlü. Bir de Anama denilen tatlı şarabı var. Kalimnos’un volkanik toprağı üzüm yetiştirmek için ideal. Bir de diğer Yunan adaları gibi bütün bir yıl boyunca çok az yağış almasından dolayı oluşan kuruluk, üzümlerin lezzetini yoğunlaştırıyor. Al sana tatlı şarap! Hatta bu üzümlerin kurutulmasından brendi üretiliyor. Doğa ne kadar heybetli, ne kadar bereketli… İşte… Menü çıktı aslında.

    “Dullar Adası”nın “Sevgi Yemeği”

    Gelelim menünün geri kalanına. Eptazimo ekmeği, anason ve uzo ile yedi kez mayalanan bir ekmek. Kalimnos’a özgü bir diğer ekmek ise, Krithini Kouloura yani mastik ve anasonla mayalanan bir arpa ekmeği. Bu ekmeğin uzun süre bozulmadan saklanabilen bir ekmek olması nedeniyle, denizcilerin ve sünger avcılarının uzak seyirlere giderken yanlarında götürmeleri için yapıldığı söylenir. Sağ olsun denizci eşleri.

    19. yüzyılda Kalimnos, dünya sünger endüstrisinin merkeziymiş. Hâlâ da o günler için her yıl bir festival düzenleniyor. Sünger Haftası adıyla düzenlenen festivalin içeriği tabii ki yeme, içme ve dans. Zamanında, süngercilerin İtalya ile Kuzey Afrika kıyıları arasında sünger avlamak için çıktıkları dört aylık uzun yolculuğun hemen öncesinde yapılırmış bu festival. O zamanlar, suyun altına her indiklerinde hayati risk taşıyan bu yolculuğa çıkan süngercilerin, aileleri ile birlikte yedikleri son yemek olduğundan, bu biraz dramatik, biraz duygusal yemeğe “sevgi yemeği” adını koymuşlar. Çünkü gidip de dönmemek, dönse de aynı dönememek varmış. Giden süngercilerin yüzde 20’si hayatını kaybediyor ya da sakatlanmış olarak dönüyormuş. O nedenle Kalimnos’u ünlü ve zengin yapan sünger avcılığı hem nimet hem de bir lanetmiş. Geçmişin hikâyeleri öyle acıklı ki… Kocasını süngerde kaybeden dul eşler, bir sonraki yıl da biricik kalan çocuklarını süngere göndermek zorunda kalıyormuş çünkü eğer göndermezse, aile aç kalırmış. Bu nedenle Kalimnos, “dullar adası” olarak da biliniyor.

    Nefis bir mutfak mirası: Spinialo

    O yıllardan kalma ilginç bir tarif ise Spinialo. Uzun deniz yolculukları için yiyeceklerini korumak zorunda olan Kalimnos’un sünger dalgıçları tarafından yenen Spinialo, bir balıkçı yemeği. Modern soğutma yöntemleri adaya gelmeden önce, balıkçılar, boş şarap şişelerine Türkçede deniz üzümü denen omurgasız deniz hayvanını koyarak, deniz suyu ve biraz da zeytinyağı ile doldurup turşulamakla başlamışlar. Protein bombası! Sonraki zamanlarda içinde deniz tarağı, deniz kestanesi ve midye eti de koymaya başlamışlar. Elde edilen karışım limon ve rusk olarak bilinen çifte pişirilmiş arpa ekmeği ile servis ediliyormuş. Deniz suyundaki tuz sayesinde, bir şişe Spinialo aylarca dayanıyormuş. Günümüzde Kalimnos restoranlarında nadiren bulunsa da, yerel balıkçılar, teknelerinde hâlâ bu tarifi yapıp balık pazarlarına satarak zamanı onurlandıran mutfak miraslarını sürdürüyorlar.

    Mutfağını anlattık. Ama cam gibi sularını sözcüklerle anlatmak mümkün değil. Sabah uyandığınızda dupduru denizine atlayıp serinlemeyi, berrak mavi sularında yüzen balıkları bir ekmek parçasıyla beslemeyi, bunu ancak yaşayarak görebilirsiniz. Kalimnos’ta nereye gidilir, ne yapılır, hangi koyda serinlenir onları yazmayacağım. Kendiniz gidip keşfedeceksiniz.

    Hayat pandemiye rağmen devam ediyor. Kim derdi ki, bir gün maskelerle tatil yapıp amele yanığından sonra “pandemi yanığı” diye yeni bir kavram ortaya çıkacağını. Şakası bir yana, yeni normal çok “anormal”. Konuklar olarak tatil merkezlerinde maske takmamız istenmiyor belki ama servis aldığımız tüm personelin hastane görevlisi gibi dolaşması herkes için yorucu ve garip. Ama mecburuz. Buna alışmaya da mecburuz. Pandemi bitmedi, kabus geçmedi. Maskelerin altında görünmeyen sıcacık bir gülümseme ile…☸

  • Güzel ve büyülü – KORFU

    Güzel ve büyülü – KORFU

    Korfu’ya ilk gelişim 2012 yılındaydı. Özel bir uçakla Korfu havalimanına inip oradan 43 metrelik bir motoryata katılmıştım. Pastoral bir rengi vardı adanın. Büyülü, mistik, diğer adalara benzemeyen. Şu anda altın kafese kapatılmış bir kuş gibi, eski fotoğraflarım arasında Korfu’ya bakıyorum. Güzel ve büyülü Korfu’ya…

    Yunanların Kerkyra dedikleri Korfu; Venedikliler, Fransızlar ve İngilizlerin adanın tarihine derin izler bırakmaları nedeniyle, Yunanistan’a hiç benzemeyen bir ada. Kandounia denilen parke taşlı daracık sokaklarında yürürken, başka bir geçmişi fısıldıyor kulaklarınıza. 3 bin yıllık tarihinin silinmez izleri her sarayda, her kalıntıda, her parke taşında görülebiliyor olsa da, Akdeniz adalarının tamamının medeniyetler arasında el değiştiren tarihî keşmekeşinden nasibini alan Korfu’da benim en sevdiğim dönem, Venedik dönemi. Tam olarak 411 yıl, 11 ay ve 11 gün süren Venedik feodalist yönetiminde üç sosyal sınıf varmış. Aristokratlar, vatandaşlar ve yoksullar… O dönem tarım, birçok zeytin ağacının dikilmesiyle gelişmiş, bilim ilerlemiş. Venedik dönemi sanat, müzik kültürü, dil ve benim için en önemlisi olan yeme içme kültürünü Korfu’ya taşıyarak, bu büyülü adanın ruhuna dokunmuş ve bugünkü Corfiot mutfağını ortaya çıkarmış. 

    Çeşit çeşit et ve peynir

    Korfu’nun meşhurları, Akdeniz kıyılarının çoğunda olduğu gibi: Bal ve zeytinyağı. Kurutulmuş ete gelirsek, Numbulo ve Burduni’den bahsedebiliriz. Numbulo, sadece Korfu’da yapılan bir isli domuz salamı. Burduni de domuz kanı, ciğeri, soğan ve baharatlardan yapılma bir sosis cinsi. İngilizlerin black pudding’i gibi. Malum, İngiliz etkisi. Gelelim peynirlere… Feta baş tacı olmak üzere, Yunanistan’ın her yerinde bulunan Manouri (beyaz keçi peyniri), Kefalotiri (en çok makarnaya rendelenen, hani saganaki yapılırken kullanılan sert peynir) ve Tirokafteri (yumuşak ve biberli, ekmeğe sürmek için ideal) peynirleri burada da var. Korfu mutfağında yemek isimlerinin çoğu Latin ya da İtalyan. Yerel tariflerden bazılarından örnek vermek gerekirse; Pastitsada, Avgolemono ve Sofrito ile başlayabiliriz. Sofrito, şarap sosunda beyaz biber ve sarımsakla pişmiş sığır eti. Kısaca yahni! Esasen Sefarat Yahudileriyle İspanya’ya geçen, Levant ve Magrep coğrafyaları, Balkanlar ve Türkiye’ye uzanan bir tarif olan Sofrito, Venedik’ten sekip yol üzerinde Korfu’ya da uğramadan geçmemiş. Hep söylüyorum, yemek kültürü dolaşır; hiçbir yemek tam olarak bir ülkeye ait değildir. Zaten bütün pişirme teknikleri de birbirinin kardeşidir. Sonuçta uzay bilimi değil, alt tarafı yemek. 

    At eti yahnisi

    Mesela Avgolemono. Korfu’da ve başka Yunan topraklarında da yiyebileceğiniz bir yumurta-limon çorbasıdır. Yumurta sarısı ve limon suyunun tavuk suyu ile karıştırılarak yoğunlaştırılması ile yapılır. Bazen içine tavuğun eti de eklenir. Bir şey hatırlatıyor mu? Elbette hatırlatıyor. Bizdeki terbiyeli tavuk suyu çorba. İşte bu içindeki “terbiye” de, Yunan’ın Avgolemono’su. Yalnız sanmayın ki Yunanlar bizden çorba tarifi çalmış. İşte yanılgı da buralarda başlıyor. Aslında bu çorba her yerde! Sefarat Yahudilerinde, Agristada denen çorba, İspanya’ya geçtiklerinde “Salsa Blanco” olmuş yani beyaz sos. İtalya’ya geçince “Bagna Brusca” ya da “Brodo Brusco”, Araplarda ise “Tarbiya” olarak isim bulmuş. Bize gelince de “Terbiye”. Pastitsada ise geleneksel bir Pazar yemeği olarak Korfu’nun en meşhur yemeklerinden biri olmasına rağmen onun da orijini İtalya, Verona. Adı da Pastissada de caval. Cavallo: İtalyanca “at” demek. Yani bir Veronese yemeği olan Pastissada de caval, esasen bir at eti yahnisidir. Theodoric’in zaferinden sonra kral, insanların savaş alanında ölen atların etlerini yemelerine izin vermiş, birkaç gün geçince kötü kokmaya başlayan at etlerini lezzetli hale getirmeden yemek mümkün olmadığından. İtalyanlar da etleri şarap ve baharatlarla lezzetlendirerek pişirmeye girişmişler. Pastissada de caval böyle doğmuş. Yemek tarihinde hep görüldüğü gibi, fakirlik ve savaştan. Yunan Pastitsada’sı ise taze domates, tarçın, soğan, şarap ve baharatlarla pişmiş sığır ya da tavuk etinden yapılıyor ve makarna (pasta) ile servis ediliyor. 

    Çalıntı patatesler

    Mesela Bourdeto. Karşı kıyı Venedik’in etkisiyle et suyu, balık suyu anlamına gelen Brodeto ismiyle Venedikli İtalyanlardan Yunanlara geçmiş bir balık çorbası tarifi. Bir de Bianco var ki, Bourdeto’nun beyazı. Bianco, İtalyanca’da “beyaz” demek. Yemeklerin, içinde domates sosu koymadıkları ya da beyaz şarapla yaptıkları versiyonlarına kısaca “beyaz” der İtalyanlar. Korfu’ya ait Bianco isimli yemek içinse, farklı balıkların beyaz şarap, limon suyu, sarımsak, havuç ve patatesle pişmişi diyebiliriz. Evet patatesle. Oysa patatesin Yunan mutfağına girmesi Avrupa’nın diğer ülkelerinde göre biraz daha geç olmuş. Patates, Yeni Dünya’dan Fransızlar aracılığıyla Avrupa’ya geldiğinde, Avrupa’nın geri kalanıyla birlikte Yunan mutfağına da giriş yapıyormuş ki, Yunanlar nedense patatesi reddetmişler, görmezden gelmişler. Ta ki Korfu’ye gelene dek. Patatesin Yunanlarla yeniden tanışması, ismi Ioannis Kapodistrias olan Korfu kökenli bir Yunan tüccarının Avrupa’dan patates sipariş etmesiyle başlamış. Sipariş, Nafplio Limanına gelmiş ve Ioannis, “hırsızlara göz açtırmayın!” talimatı vererek patates çuvallarının başına silahlı muhafızlar dikmiş. Bu durum karşısında patates çuvallarının içinde değerli bir şey olduğunu düşünen Yunan hırsızları, aynı gece patates çuvallarını çalmış ve patates Yunanistan’a böyle yayılmış. Biz de şimdi balıklı ve patatesli bu Venedik-Yunan yemeği Bianco’yu pişireceğiz ve Kapodistrias’a bir kadeh kaldıracağız!☸