Etiket: Emir Kunt

  • Yeni normal; denizde saygısızlık

    Yeni normal; denizde saygısızlık

    Yıllardır denizlerin kalabalıklaştığını, kalabalıklaştıkça saygısızlaştığını, saygısızlaştıkça umursamazlaştığını ve bu umursamazlığın normalleşeceğini yazıp uyarıyordum. Bu da denizlerin yeni normali! 

    Bu yaz uzak diyarlara, uzak denizlere gitme planları yapmıştım. Pandemi, üzerine bacağımın kırılması ile haziran ayının ortasında hastaneye düşüp ameliyat olmak zorunda kaldım. Bırakın uzaklara gitmeyi tekne sezonunu bile açamadım. Titanyum takılan bacağımın sıkıntısından açıkçası denizi düşünecek halim bile olmadı. Ama günden güne biraz toparlanıp kafayı kaldırdığımda, bitmek bilmeyen salgının seyahat yasağı kalkınca kaçarak teknelerine gidenlerden duyduklarım pek hoş şeyler değildi. Ama hiç şaşırmadım. Çünkü yıllardır denizlerin kalabalıklaştığını, kalabalıklaştıkça saygısızlaştığını, saygısızlaştıkça umursamazlaştığını ve bu umursamazlığın normalleşeceğini yazıp uyarıyordum. Bu da denizlerin yeni normali!

    Bir koyda diğer teknelerin kıçına girip rahatsız etmeden nasıl bağlanılacağını yazdım defalarca. Usul usul kıçına girin demedik ki. Tekne sahibinin sizin hakkınızda kafasından geçebilecekleri bile tek tek yazdım. Gazino gibi müzik açmamayı, bağırış çağırış yüzmemeyi, çocukları bu konuda eğitmek gerektiğini hatta kıçınızdan çıkardığınız mayoyu bile nereye asmanız gerektiğini yazdım. Koylarda çakılıp kalmamayı yazdım, bu kadar teknenin atığını değil TURMEPA teknesi hiçbir organizasyonun toplayamayacağını yazdım. Kaptanlara, siz bari engel olun patronunuzu zorlayın ekmek yediğiniz denizin içine ediyorsunuz dedim. B.ku çıkıp denizlerin içine edilmesin diye bu tekneleri yüzde 1 vergi ile sattırmayın dedim kaç defa. Kızdılar bana. İğneden ipliğe her şeyin çok yüksek vergilendiği bir ülkede nedense hâlâ milyonluk yatlar yüzde 1 vergi ile satılmaya devam ediyor. Ama bütün ithal ürünlere vergi üstüne haksız bir şekilde ekstra vergiler yağmaya devam ediyor. Küçük bir menfaat grubunun yaptık oldu diye geçirttiği bu geçici kanunu kovalayıp çıkartanlar bile makamında olmadığı için düzeltecek kimse bulunamıyor. Deniz ve tekne kültüründen bu kadar yoksun bir toplumda denizlerin içine edilmesini hızlandırmak için daha güzel bir teşvik olamaz. Üzerine bir de salgın korkusu kaplayınca insanlar saldırdılar teknelere ve yazlık evlere (Üç beş senede yavaş yavaş b.ku çıkacaktı, virüs sayesinde bu yaz çıktı). Daha mütevazı olanlar karavanlara… Karavanlar Göcek’te yol olan koylara bile inmeye başladı. Tekneler korkudan bağladıkları koyu bırak bağladıkları taştan bile ayrılamıyorlar. Niye? Çünkü çıktığı anda bir daha yer bulma şansı yok. Göcek belediye otoparkı gibi. Rüzgâr durduğu an b.k götürmeye başlayacak. Gece, Bedri Rahmi Koyu’nun önündeki adaya çarpan bot ve Türkbükü’nde kazaya karıştıktan sonra 45 dakika deli dana gibi dönen ama durdurulamayan bot haberleri de cabası.

    Buraya sığamayanlar Yunan adaları da kapalı olduğu için Hisarönü ve Bozburun’a doluşacak ki zaten dolmaya başlamış bile. Denizlerin ve kıyıların içine edilmekle kalsa iyi, bu kadar yeni tekne denizlere çıkınca marinalardaki ve çekeklerdeki fiyatlar da doğal olarak uçuşa geçecek. Kaptan ve gemici maaşları da talebe bağlı olarak yükselecek. Ustalar, servisler konusuna hiç girmek bile istemiyorum ama ne olacak biliyor musunuz zaten masraflı olan bu tekne sevdası sistemi iyice saçma bir hal alıp sistem çökecek. Henüz kimsenin kabul etmek istemediği veya bir şekilde görmezden gelip boş verdiği ekonomik kriz vurunca tekne çöplüğüne döneceğiz.

    Dünyada hiçbir örneği olmayan bu vergi sistemi ve kıyıları korumamak üzerine kurgulanmış kanunlarla ayağımıza sıkmaya devam ediyoruz, hayırlısı olsun. Kimse çıkıp kalabalıktan, gürültüden, kirlilikten veya saygısızlıktan bahsetmesin. Kural olmazsa herkes kendi kuralını koyar sevgili Ali Boratav üstadım, bilmem istediğiniz kıvamda anlatabildim mi? ☸

  • Bugün, yarın ve daima

    Bugün, yarın ve daima

    Ne olacak bugün, yarın ve daima? Timur Selçuk üstadımız bu şarkısında “Gel bitsin bu keder, başlasın artık en güzel günler” der. Aşı için söylememiş, sevgilisi için söylemiş ama bugünlere de pek bir uydu sanki.

    Şakacı bir Nisan sabahında, hiç de şaka yapılacak günlerden geçmezken… 

    Hatta günler geçmezken… Baharı kaybettiğimiz, yaz aylarını sorguladığımız ve hatta “2020, kayıp bir yıl olacak” tartışmalarını yaşadığımız, bir nesile nadir denk gelebilecek endişe dolu zamanları yaşarken sabah saat 06.15 civarlarında uyandım ve size bu satırları yazıyorum… Benim gibi bu saatlerde çişe bile kalkmayanlar için heyecanlı bir giriş oldu sanki. “Ne var, biz her sabah o saatte kalkıyoruz” diyenler için üzgünüm. Esasında enteresan olan saat değil de gördüğüm rüyada kulağıma gelen son replik. “Biz, soyunup koşarak nehre atlayanlardan değiliz!” Kim diyor, niye diyor, neyin kafasıyla diyor hiçbir şey hatırlamıyorum. Pek maceracı bir tip değilimdir doğru ama evde karantinadayken ne şimdi bu? Neyse fazla takılmayalım, çıkar kokusu yakında. Uzunca bir zamandır zaten, biraz kafası çalışan herkesin endişe ettiği gibi nereye gidiyorduk, nasıl bir hızla yaşayıp tüketiyorduk her şeyi? Dünya kazan, instagram kepçe dolaşmıyor muyduk biz düne kadar? Koyduğumuz hikâyeler bile 24 saatte silinip buhar olmuyor muydu? Ömrünün önemli bir kısmını uçaklarda geçiren insanlar değil miydik çoğumuz? Telefona bakmaktan neredeyse birbirimizi unutmuş hale gelmemiş miydik? Hani herkesin çok neşeli, hani herkesin çok güzel, hani herkesin çok sportmen gözüktüğü fotoğrafların figüranları değil miydik? Evet. Evde oturmaya hasret kalmış bir nesil şimdi ev hapsinde. 

    Güzellik, başarı, para yarışı yetmezmiş gibi çocuklarını bile yarıştıran bir nesil olmadık mı? Zaman, hız, planlama, strateji, vizyon… Kocaman kocaman laflar. “Büyüyeceksin, büyüyeceksin, büyüyeceksin, büyüyeceksin yetmezzz, globalleşeceksin!” diye kim gaza getiriyordu bizi? Hayatımızın daha hızlı nasıl içine edeceğimize dair kim veriyordu bu konferansları, kimler yazıyordu bu binlerce kitapları? “Durma koş, durursan düşersin” ne seksi laf değil mi? Koşsana hadi, koş ulan, koş. O tatlı Anadolu şivesiyle doktorluktan çok konferanslarda stand-up yapan şirin çocuk, bu virüs Türk genine gelmez dedi. Şirin kardeşimizin meslek hayatı tehlikeye girmiş olsa da o gün için biraz içimize su serpmişti. Ama sonuç, Türkiye’yi hızla kırıp geçirdiği gibi Boris Johnson’ı bile dedelerinden gelen Türk geni kurtaramadı.  Peki, kim durdurdu bizi? Tam dans ederken kim kapattı müziğimizi? Mumumuza kim üfledi? 

    Ne olacak bugün, yarın ve daima? Timur Selçuk üstadımız bu şarkısında “Gel bitsin bu keder, başlasın artık en güzel günler” der. Aşı için söylememiş, sevgilisi için söylemiş ama bugünlere de pek bir uydu sanki. Levent Yüksel’i de sindirmiş bir nesil olduğumuz için onun sözüne güvenmekten başka çaremiz de yok aslında. 

    Sana söz yine baharlar gelecek

    Sana söz ışık sönmeyecek

    Söz, söz, söz…

    Bir kırlangıçla bahar gelmez diye böbürlenirken bir daha bahar gelecek mi endişesini kim soktu içimize? Tekrar nasıl eskisi gibi olacağız biz? Birçok soru uçuşuyor kafamızda. Evlerimizden çıkamayacak hale nasıl geldik biz? Şimdilerde baharı bekleyen kumrular gibi olmamız lazımken çaresi bulunamayan bir pandeminin ilacını hatta ne zaman çıkacağı belli olmayan aşısını beklemeye başladık. 

    “Bir bahar akşamı ‘Houseparty’de rastladım size” diye şarkılar söyleyerek mi âşık olacak gençler? Kendini karantinaya almış aynı evin içinde 30-40 yıllık eşine alışmaya çalışan büyüklerinden mi nasihat alacak bu çocuklar? Normal okulda bile okumaya direnen çocuklar internetten okur mu? Okumak kısmet değilmiş gençler zorlamanın âlemi yok. Nerede giyeceğiz bu dolaplardan taşan kıyafetleri? Araba fiyatına çanta alanlara yazık değil mi? Ev fiyatına saat alanlar günde kaç defa bakıyor saate? 

    Şıkır şıkır takıp takıştırıp poz veren günümüzün modern kadınları bugünlerde, ellerinde her gün başka bir tepsi yemek müthiş başarılarını anlatıyorlar. “Bugün de kıymalı böreğimizi yaptık, yarın fırında bilmem ne yapacağız” diye. En güncel sorunlardan biri de saçlarının dip boyası gelen kadınlarımız. Dibini görmeden şu aşı bulunsa diye her gün bilmedikleri bütün duaları okuyorlar. 40 yıldır haftada iki gün manikür, pedikür yaptırıp da kafasını magazin dergisinden kaldırıp eline, ayağına nasıl yapılıyor diye bakmadığı için hâlâ oje sürmeyi bile doğru düzgün beceremeyen kadınlar da var. Bu sorun yalapşap da olsa çözülmeyecek bir sorun değil ama dip boyası öyle mi? Ağarırsa dip boyası, tez elden çıkar foyası. Botoks mevzusuna altı ay dayanabildiği için hiç girmiyorum çünkü altı ay karantinada kalmayı düşünmek istemiyorum. Birde yeni bir laf dolanıyor bütün kişisel gelişimci gurucukların dilinde; bu doğanın insanoğluna uyarısı, intikamı diye. Bak doğa kardeş, haklısın çok hırpaladık seni, hor gördük hatta yetinmedik tecavüz etmeye yeltendik ama sen koskoca doğasın, elinde bir sürü enstrüman var. Kasırgaların var, sellerin var, toprak kaymaların var hatırlatmak gibi olmasın ama depremlerin var. Yarasadan mikrop yaymak ne arkadaş? Oldu mu bu şimdi, yakıştı mı yani? 

    Allahtan bu internet doğal bir şey değil. Bir salgınla bu hale geldiysek, Allah korusun internetimizin fişini çekseler ne hale geleceğiz hiç düşündünüz mü? Allah yazdıysa bozsun. Yatçılık kültürü yazıları yazdığımız bir dergide deniz ve tekneden tek satır bahsetmeyen bir yazı yazarak tarihe geçmemek için son bir şey eklemek istiyorum. Daha çok bizim teknecilerin ağzında bir laf dolaşıp duruyor. Neymiş deniz suyu bu virüse iyi geliyormuş, öldürüyormuş diye… Çocukların burnuna sıkılan Sterimar’la gargara yapanlar bile var şimdiden. Bırakın bu işleri arkadaşlar. Tekneye kaçmak için bahane lazım ama sulandırmanın da âlemi yok. Boş verin gargara yapmayı da, tekneye gitmek için o uçaklara nasıl bineceksiniz onu düşünün.☸

  • MÜHÜR

    MÜHÜR

    Yüzüne baktığımız zaman ondan bir şeyler öğrenebilme ihtimali ile heyecanlandığımız insanları arıyor gözlerimiz. Yüzüne baktığımız zaman tecrübelerini, denizciliğini hatta yaşadığı fırtınaları bile görebildiğimiz o denizcilik mührü olan gözleri arıyoruz bugün. O derin gözlerle bakan güzel insanları… Gerçek denizcileri, teknecileri…

    S

    Son birkaç senedir denizlerimizde dolaşırken beni huzursuz eden ama tam olarak tanımlayamadığım bir eksiklik, yine tam olarak kelimelere dökemediğim gereksiz bir geçmişe özlem, o eski bilge teknecileri arar hale gelme durumu bir sevimsizlik, rahatsız edici bir beyin karıncalanması… Her fırsatta Yunan adalarına kaçma, mümkünse tatilin son gününe kadar dönmemece, birçok gereksiz ada dahil dolanmaca ve çorak adalarda, kayalık koylarda bile vatandan uzak lüzumsuz bir huzur kovalamaca… Anlatmaya çalıştığım şey Türkiye’de bir şeylerin değişeceğine dair inançsızlıktan doğan bıkkınlık, yorgunluk ve pes etme hali değil. Doğaya saygısızlık, cahillik, kültürsüzlük de değil. Bunlar zaten günlük yaşamımızın bir parçası haline gelmiş ve mecburen yaşamaya alıştığımız şeyler. Çok uzun zamandır bir tarif arıyorum ben sizlere yazıp paylaşmak için. Fakat doğru kelimelerle doğru benzetmeleri bulamadığım için tıkanıp her seferinde vazgeçiyorum. Ota b.ka bozulan bazı okurların tepkisinden çekindiğim için değil, tam tarif edemediğim için pes etmiş hatta konuyu bile unutmuştum ki, okuduğum bir hikâye ile zihnim açıldı. Gecenin yarısını çoktan geçmiş saatlerde “aykırı” bir dergide, aykırı bir hikâye okuyordum. Son zamanlarda çok fazla bu tarz aykırı dergi okumaya başladığım ve kaptırıp geç saatlere kadar uykusuz kaldığım için saçma sapan mevzulara heyecanlanıp yazmaya kalkışıyorum, hatta notlar alıyorum. Bu notlara sabah baktığım zaman hâlâ heyecanını koruyorsa yazıya döküyorum. Bu yazı da tam bu şekilde gelişti. Hikâyede kafeden içeri çok da güzel olmayan bir kadın giriyor, kendine güvenli bir şekilde hikâyenin kahramanı olan kadınların yanından geçerek ilerliyor. Arkadaşına akıl veren veya teselli eden kadınlardan bir tanesi “… bak işte kadının suratında sevilmiş bir kadının mührü var…” diyor. Neymiş surattaki mühür diye merak ediyorum ve sayfayı tam çevirecekken takılıp kalıyorum, hiç roman ve hikâye okumayan bir Oğlak burcu olarak. İhanet, aşk, ayrılıktan teşekkül ediyormuş yüze vuran bu ifadeler, yani mühür. Düşünüyorum, gözümün önüne getiriyorum ve “Doğru ulan! Harika tarif etmişsin kızım” diyorum sesli bir şekilde hiç tanımadığım aykırı derginin Ankaralı olduğunu tahmin ettiğim yazarına. Melatonin de daha bünyeye girmediği için heyecanlanıyorum ve zaten gelsin diye beklenen uykum iyice kaçıyor ama uzun zamandır içimi kemiren tarif edememe hali defolup gitmek üzere. Benim son yıllarda tekne sahiplerinde göremediğim, eskilerde olan ama pek az kalan bu surattaki mühür. Tekne sahiplerinde yok da, kaptanlarda var mı sanki? Çok azaldı. Bütün yaz aynı koyların aynı restoranlarında tam gün mesai yaparak içip yiyen, teknesinin altındaki zehirli ile üç senedir idare ettiği için övünen, boyundan büyük teknelere kaptan veya gemici almayarak marifet yaptığını zanneden, masraf olmasın diye körfezden dışarı çıkmayan, araba kullanır gibi tekne kullanan ama en basit düğümü bile atmaktan aciz, denizi, bulutu, havayı bilmeyen hatta hava raporundan bile bihaber profiller. Veya tekneyi garsoniyer zanneden kaba saba, sakallı para babaları. Yani özetle paranın sahibi olamamış, parası onun sahibi olmuş birtakım yazlıkçı kafalı tipler. Teknesinin önüne belediye bayrağı asanlardan, kadınları çarşafla denize sokmaya kalkanlar, kendileri 40 derecede havada cıbıl cıbıl yüzerken karıları, kızları her tarafı kapalı kıyafetlerle oturup onu seyretmek zorunda kalanlar. Üzerinden çıkardığı her çaputu bulduğu her yere asan görgüsüz tayfası. İnanın artık teknenin önünde dumanlara boğularak ayı gibi mangal yapanları bile geçtim. Öküz gibi müziği açanlara bile eskisi gibi kızamıyorum. En azından eğleniyorlar, hayattan zevk almaya çalışıyorlar falan diye kendimi avutuyorum. Bu adamlara o anda sorsan yemin ediyorum Ege’de mi Akdeniz’de mi onu bile doğru cevaplayamaz. “Memlekette Kıbrıs’ı Japonya’nın yanında diye tarif edenler var arkadaş, sen ne anlatıyorsun” diyorsanız haklısınız. Ama deniz ve tekne yaşamı Türkiye de sivilize kalmayı başarmış yegâne konulardan biriydi. Teknecilik para babalığı veya zenginlik tarifi değildi. Benim çocukluğumda hatta gençliğimde teknecilik rafine bir yaşam biçimi idi. Görgüsüzlüğe, saygısızlığa ve bilgisizliğe yer yoktu. Zaten teknoloji de bu kadar gelişmemiş olduğu için denizi, rotaları bilmeyen, havayı, tekneyi tanımayan insanların katiyen yeltenmeyecekleri özel bir alandı. Denizlerimiz ve koylarımız, herkesin birbirini tanıdığı, görmekten haz aldığı, birbirinden bir şeyler öğrenip paylaştıkları, sınırlı bir zaman da olsa nefes alabildikleri yozlaşmamış yegâne yerlerdi. Bu insanlar için bugün durum nasıl peki? En sevdikleri koylardan, ırzına geçer gibi dibine girildiği için kaçmak zorunda kaldıkları, bilhassa bayramlarda Türk karasularından kaçar gibi gittikleri kendi ülkesinde vatan hasreti çektikleri bir alan haline dönüştü. Denizin üstü saygısızlığın, görgüsüzlüğün, bilgisizliğin kirliliğinden, altı ise teknelerin ve bu cühelanın atıkları yüzünden bitmiş durumda. Yüzüne baktığımız zaman ondan bir şeyler öğrenebilme ihtimali ile heyecanlandığımız insanları arıyor gözlerimiz. Yüzüne baktığımız zaman tecrübelerini, denizciliğini hatta yaşadığı fırtınaları bile görebildiğimiz o denizcilik mührü olan gözleri arıyoruz bugün. O derin gözlerle bakan güzel insanları. Gerçek denizcileri, teknecileri…  Çok az kaldı onlardan, ne acı…☸

  • Kara trenin düdüğü

    Kara trenin düdüğü

    Yaz başında ışıl ışıl parlayan teknelerin yüzüne hüzünlü bir bakış yerleşir sanki. Güvertedeki tiklerin bile benzi atmıştır artık. Sonbaharın sarı kuru ışıkları teknenizin bütün yorgunluklarını ortaya çıkarmaktadır…

    Serin akşamların sonrasında sabah güneşinin sıcaklığı vedalaşan sevgililer gibi sarıyorsa bedeninizi müjdeler olsun bir yaz daha eksiliyor ömr-ü hayatımızdan. Gittikçe çoğalan sabah çiğleri bu vedalaşmanın gözyaşları gibi ıslatmaktadır.

    Kamaralarda efil efil uyunan sonbahar akşamlarında lumbozlarınızı kapatmak zorunda kalıyorsanız yavaş yavaş veda vakti gelmiş demektir. Her ne kadar ısrarla birkaç hafta sonu daha uzatmaya çalışsak da beklenmedik gece rüzgârları, şimşekli yağmurlar ve ürpertmekten üşütmeye terfi etmeye başlayan sevimsiz havalar direncimizi kırar. Önce o pis at sineği peydah olmaya başlar etrafta. O kara sineklerin ısırınca ciyak ciyak bağırtan cinsi var ya işte o musibet. Havanın kuzeye döneceğini haber veriyormuş meğerse. Kuzey rüzgârlarının ise sevenleri ayırmak gibi pis bir huyu vardır. Sarmaş dolaş bitirilmek istenmeyen o vedalaşmanın tam ortasına kalkmaya hazır bir kara trenin düdüğü gibi girer. Söküp alır bir yazı daha senden.

    Bazen şu küresel ısınmaya takılıyor kafam “biraz hızlansa bu küresel ısınma acaba hep yaz olur mu” diye. Bir ümittir işte. Yaz başında ışıl ışıl parlayan teknelerin yüzüne hüzünlü bir bakış yerleşir sanki. Güvertedeki tiklerin bile benzi atmıştır artık. Sonbaharın sarı kuru ışıkları teknenizin bütün yorgunluklarını ortaya çıkarmaktadır.

    Sezonun son tekneye gidişleri hep sıkıntılı olmuştur benim için. Koca bir kış tekneden ayrı kalacak olmanın verdiği iç sıkıntısı ile o son hafta sonu zehir olur bana. Ne dinlediğim müzik aynıdır, ne içtiğim içkinin lezzeti. Ağzımın tadı kaçmaya başladığı için yediğimden de pek bir şey anlamam. Hele ki dönerken eşyaları toplamak, terk ediyormuş hissi uyandırır bende. Onun için toplamam hepsini, bırakırım inadına birkaç parça. Kaptan “bir daha gelecek misiniz” diye sorduğunda artık gelemeyeceğimi bile bile “belki geliriz” diye cevap veririm. Teknem karaya çıkana kadar hep aklım onda kalsın isterim. Zaten kendisi öyle sadık bir yarimdir ki kışın yaptırdığı masraflarla hiç unutturmaz kendisini. Yattığı yerden tut da makyajına kadar hep pahalı zevkleri var zaten. Kişisel bakımlarını ise hiç aksatmaya gelmez. Her bir uzvuna ayrı muamele ister. Kış uykusu nedir bilmez, karada da olsa denizde de olsa elektriğini vermezsen küser. Bütün kış yatar, sefasını sürer yaz başı gelip de denize ineceği zaman sanki baloya gidecekmiş gibi hazırlamanı ister.

    Masraflıdır, nazlıdır, niyazlıdır ama candır evlat gibidir. Deniz gibidir, ne içilir ne vazgeçilir.

    Bir ömür boyu denizin kıyısından ve teknenin güvertesinden uzak kalmamanız dileğiyle sağlıklı, mutlu ve bol kazançlı bir kış olsun.☸