Etiket: Emir Kunt

  • SKIATHOS Papadiamantis’in Evi ve Şeytan Adaları’nın Elması

    SKIATHOS Papadiamantis’in Evi ve Şeytan Adaları’nın Elması

    Uzun zamandır gitmeyi planladığım Skiathos, Kuzey Sporades’in en bilinen adası. 2019’da en iyi ada seçildi. Gerçekten gitmeye değer, her köşesinde ayrı bir sürprizin sizi beklediği, her gününüzü bambaşka bir macera ile doldurabileceğiniz bir ada. Fotoğraflar AKIS KALAMIDAS, EMİR KUNT

    Kuzey Sporades’in (Kuzey Sporadlar) en kozmopolit ve en iyi bilineni Skiathos’un isminin kökü skia-(gölge), adayı kaplayan birçok ormandan geliyor. MÖ 10. yüzyıldan beri kesintisiz olarak yaşayan olduğu biliniyor. Yüzyıllar boyunca Venedikli ve Hollandalı gezginlerden ve haritacılardan modern gün batımı meraklılarına kadar herkesi büyüleyen bu ada benim üç dört senedir planlarım dahilindeydi. Pandemi sebebiyle rötarlı bir şekilde kendisiyle buluştuk. Bu arada dünyaca ünlü seyahat dergisi Conde Nast Traveler’ın okuyucularının Skiathos Adası’nı 2019 yılının en güzel adası olarak seçtiğini de unutmadan ekleyeyim.

    Skiathos’u keşfetmek ve anlamak için sırlarını bilmeniz gerekir. Bunu beş günlük tatile sığdırmak gerçekten zor olacağından sizin için birtakım kaynaklardan okuyarak yazımın içine karıştırdım. Çoğunluğu Belediye Başkanı’nın anlattıklarından ve Skiathos ile ilgili az bulunan kitaplardan karma yaptım. O bunu demiş, bu şunu demiş gibi yazıyı sıkıcı hale getirmek istemediğim için bu yolu seçtim. Kısacası biraz kopya çekmek zorunda kaldım. Maksadım Skiathos’la ilgili verilebilecek en fazla bilgiyi bir tek yazıda derlemek. Yaklaşık 300 yıl Osmanlı’nın domine ettiği bu adanın tarihçesine girip Romalılar, Bizanslılar, Venedikler sonra Barbaros’un zamanın ruhuna uygun kıyımlarını anlatmayacağım. Türk ve Yunan kültür ve eğitim bakanlarının anlaşıp en azından bundan sonraki nesillere tarafsız bir şekilde Ege’nin tarihinin nakledilmesini sağlamalarını savunan optimist bir Ege sever olarak Ege’nin iki yakasının daha da birbirinden uzaklaşmasına en azından bu yazıda müsaade etmeyeceğim. 

    ETRAFI PLAJLARLA KAPLI YEMYEŞİL ADA

    “Doğal Güzelliğin Estetik Ormanı” olarak nitelendirilen bu yeşil adayı tamamen gezebilmek, plajlarını ve doğal sahillerini bir seyahatte tamamlamak çok zor. Kikladlar’daki çorak adaların tam tersine yemyeşil ve doğa yürüyüşü sevenler için tam bir cennet. Ben bacağında boydan boya titanyum olan biri olarak bu topa girmek istemedim ama doğa ve yürüyüş tutkunları, muhteşem panoramik manzaralar sunan bozulmamış doğal çevreyi ve pastoral noktaları keşfetmek için 1 ila 6 saat arasında değişen, işaretli yolları olan 25 farklı rotayı takip edebilirler. Adanın neredeyse tüm çevresi plajlarla kaplı, bazı yerlerde siyah veya altın rengi kumlar, diğer yerlerde beyaz veya çok renkli çakıl taşları, dik resifler ve renkli deniz yosunları ve kristal berraklığında suları var. En meşhur plajları kuzeyde Lalaria (denizin gücü zamanla, özellikle adanın bakir kuzey kıyılarında mağaraları oyarak eşsiz güzellikte eserler yaratmış), güneyde Koukounaries (şehrin güneybatısında neredeyse denize kadar uzanan ormanı ve etrafını saran ve şu anda korunan nadir bir sulak alan olan Strofilia tuzlu su lagünü ile ünlü), bizim otel Elivi’nin olduğu Ampelakia (her havada şahane), hemen yanında Banana Beach (Büyük ve Küçük Banana diye ikiye ayrılıyor ve gerçek çıplaklar plajı var), Kanapitsa (güneybatıda), Vromolimnos (plajın arkası yemyeşil ağaçlarla kaplı), Ahladies, Kolios, Troulos, Vassilias, Megali Ammos (Esasında şehrin uzantısı sayılır, Mytikas ve Siferi ile beraber), Agia Eleni, Aselinos, Glyfoneri, Kalamaki, Maratha, Megas Gialos (yolu çok sıkıntı), Plakes (şehre yürüme mesafesi), Platanias, Stigero, Tzaneria Sklithri (adanın sembolü haline gelmiş siyah kuğularla ilk tanıştığımız yer), Xanemos (çıplaklara ayrılmış bölüm var), Xenia, batıda Agia Paraskevi ve kuzeybatıda güzel rüzgârı ile Mandraki.

    İNSAN ELİ DEĞMEMİŞÇESİNE…

    Ancak adanın 67 plajı da insan eli değmemişçesine korunmakta ve yazın en kalabalık zamanında bile huzurlu. Ayrıca tekne ile gezerken uğradığımız Tsougrias Adası’ndaki plaj ve güneşi batırırken yemek yediğimiz Arkos Adası’ndaki Arkos Beach. Buradaki tavernaya muhakkak gitmelisiniz. Şehirden küçük bir bot kiralayarak veya günübirlik gezi yapan teknelerle ulaşabilirsiniz. O gün hava fırtınalı ve balıkçılar denize açılmamışsa Arkos Taverna’da büyük balık yiyemeyeceğinizi bilerek gidiniz. Günlük olmayan hiçbir şey servis edilmiyor. Ayrıca Skiathos’un kuzey kıyısındaki mağaralara karayoluyla ulaşım olmadığından muhakkak görülmesi gereken bu bölüm için de deniz yolunu kullanmanız gerekecek; Skotini Spilia (Karanlık Mağara), Galazia Spilia (Mavi Mağara), Trypia Petra (kelimenin tam anlamıyla: İçinde delik olan Kaya). Bu plajlar mevzusu gerçekten sıkıntılı bu adada. Tam anlamıyla anlamak için haritalar, kitaplar, dergiler falan kısacası kafayı yedim. Alışmışız tekneyle gittiğimiz az plajlı adalara, haddinden fazla plaj durumu beni yordu biraz. 

    TOMMY BİZİ İPTEN ALDI

    Adaya ayak bastığımız gün evlilik yıldönümümüzdü ve bavullarımız çıkmamıştı. Akıbetini ve ne zaman gelebileceğini tam öğrenemediğimiz için ilk günümüz diş fırçasından iç çamaşırına kadar alışveriş yaparak geçti ve benim için tam olarak cinnet mertebesiydi. Adayı boydan boya tavaf ederek güneydeki otelimize vardığımızda kiralık arabamızı geri geri duvara çarpmamız ise gemileri yakma noktasına getirmişti. 

    Otelimizin Genel Müdürü Tommy Ressopoulos ile tanışana kadar her şey kötüye gidiyordu. Kendisi eski İstanbullu Rum olan Tommy bizi gerçekten ipten aldı diyebilirim. Burada daha anlatıp canınızı sıkmak istemediğim ufak tefek bir sürü terslik 24 saat içinde bizi kovalayıp bir de üstüne üstlük mecburi alışverişlerimizi yaptığımız bir dükkânda eşimle benim 35 senelik şarkımız çalmaya başlayınca, yukarıda birileri bugünü bize özenle hazırladı ve halimize bakıp gülüyor dedim Şebnem’e. Zaten adaya ilk gitmeye kalktığımızda pandemi olmuştu ve iptal etmiştik, ikincisinde Yunanistan kapıları açmamıştı hâlâ ve bu üçüncüydü. Acaba şansımızı çok mu zorladık diye düşünmeden edemedik. Teselli ikramiyesi olarak Tommy ile tanışmamızla başlayan olumlu rüzgârlar bütün Atina’yı ayağa kaldırmamız sonucu kaybolan 20 bavuldan sadece ikisi olarak bizim bavullarımızın ertesi sabah gelmesiyle neticelendi. Ama gök kapıları açılmışçasına yağan yağmurdan dolayı bavulları almaya havalimanına gidip gelmek de maceraya dönüştü. Mal canın yongasıdır deyip teselli bulduk. Hemen adayla ilgili incelemelere devam ettik. 

    SKIATHOS’UN MANOS’U: INFINITY BLUE

    Skiathos’un, büyüleyici vadileri, akarsuları, şelaleleri ve 200 km’lik bir patika ağı ile büyülü bir hinterlanda sahip olduğunu hızlıca pas geçip ilk akşam gittiğimiz Infinity Blue Restaurant ve kardeşi George ile birlikte sahibi olan Konstantinos Kantarakis’e bağlanmak istiyorum. Aynı Symi Manos’ta olduğu gibi adalıların burun kıvırdığı, turistlerin bayıldığı bir restoran. Sahibi de aynı bizim Manos gibi süper enerjik ve yarı zamanlı şovmen. Her masaya bir şekilde eli uzanıyor ve herkesle muhabbet edecek bir konu yaratıyor. Motosiklet hastası olduğu için İstanbullu olduğumuzu öğrenince bizle de “Kenan Sofuoğlu’nu tanıyor musunuz” diye muhabbeti açtı, Cem Uzan ve Dinç Bilgin’in 15 sene evvel tekneyle oraya geldiğinden devam ederek Türkiye ile ilgili bildiği her şeyi anlattı. En son hatırladığım restoranda bizden başka kimse kalmadığı ve benim listedeki Yunanca şarkıları çalıp mastika içtiğimizdi. Bu arada adalılar hasedinden burun kıvırsa da yemekleri çok iyiydi. Kolios bölgesinde tepede konumlanan restoranın manzarası da cabası.

    ADANIN BİLİNMEYENLERİ

    Neyse biraz daha adaya devam edelim. Yukarıda tekneyle gezerken yazmıştım ya, tekne dediğime bakmayın 8 metre bir bottan bahsediyoruz. Botun sahibi Hollanda’dan ithal Erlena. Bizi kız kardeşi Melina gezdirdi ve kitaplarda bulamadığımız şeyler anlattı. Mesela karadan göremediğimiz ama denizden ilgimiz çeken malikânelerin 60 ve 70’li yıllarda ada çok popülerken buraya yazlık yapan yabancılara ait olduğunu; Tsougrias (Sığrı) adasındaki Agios Floros kilisesinde Ortodoks kiliselerinden farklı olarak vaftiz edilmemiş olanlara veya eşcinsellere nikah kıydırıldığını hatta birkaç sene önce ünlü bir Yunan armatörün kızına bu kilisede nikah kıydırıp sahilinde düğün daveti yaptığını ve 4 milyon Euro para harcadığını kendisinden öğrendik. Ayrıca yine yanda fotoğrafını gördüğünüz adadaki eski zeytinyağı fabrikasını gezdirdi ve eskiden bütün civar adalardan zeytinlerin teknelerle buraya geldiğini ve hepsinin burada işlenip tek elden dağıtıldığını ondan öğrendik. Mamma Mia filminin komşu Skopelos’ta çekildiğini ama filmcilerin sürekli Skiathos limanını kullandığını da anlattı. Yine Melina sayesinde iyi bir fotoğrafçı olan erkek arkadaşı Akis Kalamidas ile tanıştık. Beş günde fotoğraflamak istediğim yerleri tamamlayamayacağımdan bana yardımcı olabilir mi diye kendisine sorduğumda hemen Skiathos arşivini açarak hayatımı kolaylaştırdı. Adada anlatılması gereken önemli birkaç şey daha var. Bazı şeyleri elemeye çalışıyorum ama eleyemeyeceğim iki önemli mevzu var. 

    İkincisi;

    Evangelistria Manastırı: Skiathos kasabasının dışında yemyeşil bir manzaraya sahip kısa bir mesafede yer alıyor. 1794 yılında yapımına başlanmış ve 1806 yılında tamamlanmış. 1807 yılında, ortasında mavi bir arka planın ortasında beyaz haç bulunan ilk Yunan bayrağı burada yaratılmış. Diğer şeylerin yanı sıra, nadir ikonalar, el yazmaları, 18. yüzyıl İncilleri, kutsal kaplar ve gerçek bir kutsal hazine olan diğer değerli nesneler bu manastırda tutuluyor. Üç müzesi var: Kutsal Emanetler Müzesi, Balkan Savaşları Müzesi ve Folklor Müzesi. Ziyaretin en yoğun olduğu dönemler Kutsal Hafta ve Paskalya. Ayrıca, Yunanistan’ın sadece bazı yerlerinde görülen gelenek olan 15 Ağustos’ta binlerce hacı akın ediyormuş.

    Birincisi ise; 

    Alexandros Papadiamantis: Nasıl Datça eşittir Can Yücel ise Skiathos eşittir Papadiamantis. Milan Kundera’nın en önemli Yunan romancı dediği Papadiamantis, bütün romanlarını Skiathos’un doğal güzellikleri ile harmanlamış bir yazar olduğunu, Skiathos’a ve adanın yerli halkına olan sevgisi, birçok eserinde ifadesini yer aldığını öğrenmiş bulunmaktayız. Keskin bir gözlemci olduğundan temalarını o günlerde yerel halkın sosyal ve ahlaki ilişkilerinde bulduğu ve romanları ile Skiathos’un bu kadar iç içe geçmesi onu adada anıt haline getirdiği anlatılıyor. Bugün adadaki evi Yunan devleti tarafından satın alınmış ve müzeye dönüştürülmüş. Adanın en önemli caddesinin ismi Papadiamandis. Kendisiyle ve adayla ilgili bu kadar bilgi aldıktan sonra bir kitabını okumak farz olacak gibi. Ada Hikâyeleri, Hadula – Bir ada öyküsü, Göçmen Kadın ve Düşkün Derviş’i edindim bile döner dönmez. Ali Bulunmaz’ın Ada Hikayeleri kitabını anlatırken kullandığı cümleler çok hoşuma gittiği için sizinle paylaşmak istiyorum:

    “Doğanın ortasında ve insanların içindeki Papadiamantis, seyrek yazıyor, dünyayı kavramaya uğraşıp insanları gözlemliyor. Ömrünün büyük bir bölümünü geçirdiği Skiathos Adası’nın rahatlığı, Papadiamantis’in hem yazarlığını hem de kişiliğini şekillendiriyor; aynı işte fazla çalışamıyor, görüntüsüne önem vermiyor ve bir noktadan sonra yalnızca yazmaya yoğunlaşıyor.’

    Bourtzi: Skiathos Denizcilik ve Kültür Gelenek Müzesi’ne ev sahipliği yapan Bourtzi, çam ağaçları ile kaplı bu yarımada köprüsüyle şehri yeni ve eski liman olarak ikiye ayırıyor. Fotoğraflarda şehrin gerdanlığı gibi duran Bourtzi’de eskiden yapılmış ilkokul şu anda muhteşem bir kültür merkezi olarak hizmet veriyor. Tesisin içinde konferans salonları ve ayrıca muhteşem bir yaz tiyatrosu var ve her yıl tiyatro ve müzik performanslarına ev sahipliği yapıyor. Ayrıca Papadiamantis’in büstü 100 yıldır burada duruyormuş.

    Tekne ile gitmek Atina’dan bile sıkıntılı olduğu için tavsiye etmeyeceğim. Uçakla gidip tekne kiralamak hem daha hesaplı hem de daha akıllıca olur kanaatindeyim. Ama gerçekten gitmeye değer, her köşesinde ayrı bir sürprizin sizi beklediği, her gününüzü bambaşka bir macera ile doldurabileceğiniz bir ada. 

    Teknecilere ve Ege severlere son söz:

    Çorak Kiklad adalarının Meltem’ine ve çakır denizine değişmem ama Skiathos rozeti takmanızı şiddetle öneririm.☸

  • Kalabalıktan kaçırayım sizi! Anhinga, Barbarossa ve Yazz

    Kalabalıktan kaçırayım sizi! Anhinga, Barbarossa ve Yazz

    Normalde mekân tanıtımları konusu benim tarzım değil ama hep Yunan Adaları’nı anlatıyorsun, cennet vatanımızdan bahsetmiyorsun diye kızan arkadaşlara ters köşe yapmak istedim. Yatçıların şehrin karmaşasına girmeden gidebilecekleri dünya standartlarında keyifli yerler olunca, biz de zevkle tanıtmaktan geri kalmayız.

    Koylarımız için yoğun geçen Temmuz ayından sonra size Ağustos ve Eylül’de sıkış tıkış olmayan birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum. Malumunuz yurtdışı çıkışlarının açılmaması sebebiyle bütün teknelerimiz Türk kıyılarında kıçtankara yapacak bir delik peşinde, diğer teknelerle omuz omuza, üst üste bir sezon geçiriyor. Hâlbuki mazot fiyatı Yunanistan’ın yarı fiyatı olduğu için bu yaz teknelerle uzun seyirler için iyi bir fırsat olabilirdi. Neyse ben bu ay teknecilerin dertlerine veya görgüsüzlüklerine girmeden usul usul tavsiyelerde bulunacağım.

    ANHINGA

    (ONA AT THE BEACH)

    Çok özel bir proje olan Kaplankaya’nın sahilinde açılan plaj ve restoranlar topluluğuna, ayrı isimleri olmasına rağmen kısaca Anhinga diyerek size konumu tarif edeyim.

    Gündoğan’dan yaklaşık 8 mil Didim tarafına gittiğinizde Akbük ile Kazıklı arasında veya Kayalı Burun ile Koca Burun arasında kalan koy diyebiliriz. (37° 19’ 046“ N – 027° 23’ 927“ E) Haritada bu koyun ismini bulamadık belki Ali Boratav bize yardımcı olur. Ama Anhinga ismini çok beğendim, koyun ismi yoksa Anhinga olsun. Yanımızda bir tekne bile olmadan Anhinga koyunun yanındaki küçük koycukta keyiflenip masmavi sularında yüzdükten sonra rüzgârın çıkması ile beraber kendimizi plajın ve restoranların olduğu “Anhinga” koyunda kayak teknelerine yakın girecek şekilde soteledik. Çok rüzgârlı bir gün olmasına rağmen geceyi gayet rahat geçirdik. Yemekler çok lezzetli. Menüde fiyatlar Euro ile. Gelen insanlar kaliteli ve Avrupai. Kendinizi her anlamda yurtdışında hissedeceğiniz bir yer. Ayrıca Tekila severlere müjde olarak Türkiye’nin ilk ve tek Mezcal barının burada açıldığını duyuralım. Etrafı özel olarak dikilmiş Agave ağaçları ile çevrili bu bar, güneşi batırmak için özel olarak konumlandırılmış. Karanlık tipli camışlar, plaja makyajla gelen dansöz görünümlü kadınlar yok. Beyninizi patlatan müzik tecavüzü de yok. Ben gittiğimde plaj açılmıştı ama akşamüstü partileri için hazırladıkları bölümün düzenlemesi devam ediyordu. Şık bir yer olacağı kesin. Haftasonları saat 16.00’dan sonra DJ Sali ile hafif ve tatlı bir gürültü olacak gibi.

    Ekip daha yeni ama çok sıcakkanlı ve yardımcı. İbiza’dan ithal sempatik ve güler yüzlü Giorgia’yı ararsanız rezervasyon işinizi halledecektir. Tel: +34 634 854 744

    Japon kültüründe “seçimi sana bırakıyorum” anlamına gelen “Omakase” konseptinden esinlenerek tasarlanan Anhinga’nın restoranı, Ağustos ve Eylül aylarında dünyaca tanınan birbirinden ünlü şefleri ağırlayacak. Kimleri mi? Joseph Otway (4-9 Ağustos), Alexia Duschêne (11-16 Ağustos), Thomas Coupeau (17-23 Ağustos), Céline Pham (24-27 Ağustos), Ella Aflalo (28 Ağustos – 2 Eylül) ve Edo Fiaschi (3-7 Eylül). Yatçılara çölde bir vaha gibi gelecek Anhinga’da sizi bir başka sürpriz daha bekliyor. Sıra dışı “The Pill” galerinin sanatçılarından dünyaca ünlü heykeltraş Marion Verboom’un “Achronies & Tectonies” isimli eserlerini ayağınızın kumu ve tuzu ile görebileceksiniz. Sevgili dostum Vedat Lodrik’in attığı mesaj ile tekneye döndükten sonra öğrendiğim için ben gezemedim ama siz bu yazıyı okuyana kadar gezmiş olurum.

    BARBAROSSA (CARESSE BODRUM)

    Yolu Paros’a giden herkesin muhakkak uğradığı veya bildiği ünlü Barbarossa’nın açılacağını duyduğum an rotayı Anhinga’dan güneye Asarlık Mevkii’ndeki Caresse Otel’e kırdık. Caresse’in ortağı Volkan Büyükhanlı’dan haberi aldığım anda yanında biri olduğunu ve telefona vereceğini söyledi. Telefonda Barbarossa’nın sahibi Evgenis’in sesini duyunca güneşte kurutulmuş ahtapotlar uçuştu gözümde. İlk rezervasyon yapan kişinin ben olduğumu söyleyince açılış kurbanı olmayalım diye korkmadım değil ama başarıyla altından kalktılar. Executive Şef Dimitrios Nikolis, menüsündeki ikonik lezzetleri aynı kaliteyi koruyarak Paros Adası’ndan Bodrum’a taşımıştı (ahtapot ve yengeç tartar denemeden çıkmayın). Dimitri Şef’in lezzetlerini Mykonos’un yıldızlarından Alemagou’ya gidenler anımsayacaktır. Simi Adası’nın meşhur restoranı Manos’un Hisarönü’nde yakaladığı başarıyı yakalaması ve adalardan daha çok lezzetin ülkemize gelmesi en büyük dileğim ama Barbarossa’dan bahsetmemin esas sebeplerinden biri, tekneyle Bodrum’da olduğum zamanlar muhakkak bir ya da iki gün Caressse’in önünde kıçtankara yapıp duruyor olmam. Geçen senelerde otelin çok zevkli ve keyifli olduğundan bahsetmiştim ama son iki senedir yatlar için altı adet tonoz atarak özel düzenlemeler yapınca bir kez daha hatırlatmak istedim. Bu tonozlara 40 metreye kadar tekneler rahatlıkla bağlanabiliyor. Bilhassa sert rüzgârlı günlerde Yarımada’nın güneyinden ve içerlek kalması sebebiyle harika bir alternatif. Caresse, bu sene Azimut ile işbirliği yaparak yurtdışında çok kullanılan bir modeli hayata geçirdi. Azimut yat sahiplerine özel servis, deck, lounge alanı ve tekne bağlamada verilen özel avantajlar sunuluyor.

    Gelmeden oteli arayıp tonoz ayırtabilme imkânınız da var. Şık dükkânlar ve restoranlar da farklı bir adaya gelmiş hissi yaratıyor.

    Barbarossa Rezervasyon: 0530.061 84 36 Tekne Bağlama Rezervasyon:  0533.417 85 88 (Ufuk Kurtuluş)

    YAZZ

    Eski Balıkçı Osman’ın olduğu Fethiye Turunç Pınarı’nda (bilmeyenler için Hillside’ın yan koyu) sahiplik değişince ne olacak diye bir bekleyiş vardı. Geçen yaz faaliyet göremediğimiz koyda bu sene birdenbire dudak uçuklatan bir şekilde Yazz karşımıza çıktı. Ben Göcek’i ilkbahar ve sonbahar aylarında sevdiğim için size bu yazıyı yazdığımda canlı olarak görme fırsatım olmamıştı ama birçok tekneci arkadaşımdan gelen fotoğraflar ve iltifatlar hemen ilgimi buraya yöneltti. Hatta çocukluk arkadaşım Faruk Miras bana Göcek koylarında teknesinin etrafında olan görgüsüzlükleri yollayıp, burnunun dibine kadar giren yan tekneden şikâyet ederken bir anda “Seni kurtarayım mı Faruk?” dedim. Göcek bitmiş, sen az bile yazıyormuşsun diye isyan ederken durdu ve “ne olur kurtar” dedi. Hemen demir alıp arkasına bakmadan Turunç Pınar’ına gitmesini ve oradan beni aramasını söyledim. İki saat sonra beklenen telefon geldi ve çok minnettar bir sesle “Abi burası harika” dedi. Ben canlı gidip görmediğimi söyleyince o bana Facetime aracılığıyla göstermeye başladı. Öncelikle yerel dokuya sadık mimarisi için Fahrettin Aykut Bey’i tebrik etmek lazım. İlk bakışta Ege, Akdeniz ve doğa, tasarımın ilham kaynakları olduğunu belli ediyor. Bunun yanında şehir yaşamındaki konforunu, tekne dahil her gittiği yerde bulmak isteyen anlayış burada tam manasıyla karşılığını buluyor. Tüm arazi “şeytan detayda gizlidir” mantığıyla işlenmiş. Çok zevkli dizayn edilmiş sahili, restoranı ve barı ile Fethiye Körfezi’nde kalite peşinde koşan yatçılar için aranan kan bulunmuş gibi. Kısacası Timur Savcı ve Mehmet Can uzun çıtayı çok yüksek bir yere taşımışlar. Mustafa Otar’ın şefliğindeki restoranında çok zor yer bulunduğu için büyük ihtimalle bütün teknelerin Göcek’e döndüğü Eylül ve Ekim aylarında kilitlenecek. Bu sebepten dolayı Yazz’ın yaratıcısı Mehmet Can beyden sizin için rezervasyonlar konusunda özel misafirlerle ilgilenen Munise Hanım’ın telefonunu (0530.664 99 01) aldım. Bu arada menüden yemek seçmekten sıkılan “little little on the middle” kafasındaki yatçılarımıza bir müjde vereyim. Ağustos ayı itibarıyla tamamen farklı menüsüyle “Tavern”, alternatif restoran olarak hizmete girecekmiş. Normalde mekân tanıtımları konusu benim tarzım değil ama hep Yunan Adaları’nı anlatıyorsun, cennet vatanımızdan bahsetmiyorsun diye kızan arkadaşlara ters köşe yapmak istedim. Yatçıların şehrin karmaşasına girmeden gidebilecekleri dünya standartlarında keyifli yerler olunca, biz de zevkle tanıtmaktan geri kalmayız. Bu arada yıllardır aynı yağlı patates tavayı müşterilerine dayamaya devam eden, çatal bıçakları ve tabakları ıslak mendille silmeden oturulamayan, çam kesmesi iskemlelerinde yarım saatten fazla oturunca poponun uyuştuğu, masa ve iskemle uyuşmazlığı yüzünden dizlerinin üstünü sıyırdığın, tuvalete gidince sineklerden müsaade isteyerek girebildiğin koy restoranlarımıza kötü bir haberim var. Bundan sonra pamuk eller cebe gidecek gibi. Büyük yatırımlarla yeni açılan yerler kaliteli tekne müşterisini çekecek gibi. Adaia ile başlayan furya, hızla yatçılığın mabedi bütün Fethiye ve Göcek koylarına yayılacak gibi. Şimdi siz bunları okurken, tekneyi sokacak bir delik bulabilirsek, Selimiye’de Hidayet’e gitmenin hazırlıklarını yapıyor olacağım. Geçen sene bana “Ne olur yazma. Zaten arayanlara yer veremiyoruz. Herkes tanıdık, mahcup oluyoruz” diyen Hidayet’e. Kendi bostanından gelen sebzeler ile rüya gibi. Gerçi bostanı o kadar büyütmüş ki, Bostancı kadar olmuş mübarek.☸

  • En güzel deniz…

    En güzel deniz…

    “En güzel deniz henüz gidilmemiş olandır” demiş üstat yıllar evvel ama bizim geldiğimiz nokta; en güzel deniz henüz içine edilmemiş olandır. Halimiz dövünmeyi çoktan geçti. “Salya” sümük aşamasındayız.

    Suya sabuna dokunmayan yeni nesil gazetemiz Oksijen’de alt alta “Deniz Salyası sardı…”, “Deniz küstü…” ve “Deniz anayasası gerek…” gibi suya dokunuşlar görünce ben de doğal olarak fişteklendim. Hele Ali Boratav abimizin heyecanla okumaya başladığım siftah yazısında benim yıllardır “Teknekonducular” diye tepindiğim konuyu sanki bu sene ilk defa fark ediyormuş gibi nazik bir dille anlatması beni iyice çıldırttı. En son daha Mart ayında yazdığım yazı, bu yaz nasıl rezillikler olacağını anlatıyordu. Tek tek yazıp şikâyet ettiği seyyar gözlemeciler, marketler, masajcılar vb. konusunda işin b.kunu çıkardıklarını bağırarak anlatmıştım. Ali abim, bol bol istatistiklerle doldurduğu yazısında teknelerin nasıl katlanarak çoğaldığını hayretler içinde yansıtmış. Ben son üç senedir yüzde 1 ile tekne satarsanız zaten gitgide berbat olan koylarımızın rezilleşeceğini yazmıyor muyum? En iyi siz biliyorsunuz ve bir kere olsun bu konuda sert bir uyarı yapmadınız. Hatta sizlere, bu konuda bana “bu konuya girmesen” diye baskılar olduğunu anlatmıştım. Denizlerimize anayasaya önerinizi, 60’lı yıllarda olsaydık iki parmağımı yana açarak “peace” işareti ile romantik bir şekilde karşılamak isterdim ama normal anayasasının uygulanması bile ütopik hale gelmiş ülkemizde fırsatçılığı ve uyanıklığı içselleştirmiş bu tiplere anlatamazsınız. Bırak uygulamayı, okumazlar bile. Benim gibi peace hareketi ile karşılamayacakları da kesin. Bütün bunlara rağmen hâlâ denizde olmak güzel demişsiniz. Hayır değil! Sert bir şekilde uyaracaksak tamam ama romantik ve sempatik yol göstermelerin zamanı çoktan geldi geçti. Denizlerimiz bitiyor!

    MÜSİLAJ

    Yıllardır balık mevsiminin başlaması ile birlikte trolleri ile dipleri tarayan balıkçılar ve onlara oy uğruna göz yumanlar, arıtma tesislerini kimyasalı çok pahalı diye arıtmadan deşarj edenler, atıklarını derelere, nehirlere karıştırmaktan utanmayanlar buyurun Marmara’ya. Balıkçılarda salyalı lüfer, sümüklü denizanası yiyeceğiniz günler yakındır. Hele o balıkçılar yok mu o balıkçılar, yedikleri ekmeğe nasıl tükürdüler yıllarca aklım almıyor. Ben kaptanlara tanklarınızı denize salmayın derken hep “bu deniz sizin ekmek tekneniz” diye anlatırım. Denizi bitirirseniz sizin işiniz de yok olur derim. Ama işte o günü kurtarma kafası şeytan gibi burada da insanın zihnini bulandırıyor. Bundan iki sene önce salyalardan denizin içinde balıklar ağzı açık ölecek deseydik, koca Boğaz ve Marmara suratına balgam atılmış gibi sümüksü bir tabaka ile kaplanacak deseydik, denizin dibindeki bitkiler kuruyarak ölecek deseydik kim inanırdı bize? Amma abartıyorsun deyip ciddiye bile almazlardı. Şimdi, bu salya sümük boğazına bir de kanal tedavisi yapılırsa yalılarda ve kıyılarda gaz maskesi ile oturmaya başlarsınız desek mesela. “Pandemide maskeye çok alıştık” diye bir cevap alabiliriz, “Kıbrıs Karadeniz’de. Ben askerliğimi orada yaptım” diyen arkadaştan. Maalesef bu arkadaş yalnız değil. Nüfusun ciddi bir yüzdesini temsil ediyor.

    Bu ibretlik durum ortadayken dönüp Göcek’e bakmamız lazım. Benzer şekilde kapalı bir deniz ve yıldan yıla gözle görülür bir şekilde bulanıklaşıyor. Geceleri teknelerin sualtı lambalarını yaktığınız zaman olayın vahameti bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Uzun zaman önce Hamam Koyu’ndan kanal açılması dâhil her türlü uyarıyı yaptığım için vicdanım rahat. Drone ile kontrol edin, bu tekneleri günlerce koylara çöktürmeyin bile dedim. Bütün teknelere marin trafiği takip edebileceğiniz bir cihaz takılmasını mecbur etmek bu kadar zor bir olay mıdır? Sayın yetkililer, Göcek’te Ayten Koyu, Göbün, Osmanağa, Boynuzbükü’nün kışın marina gibi kullanıldığını bilmiyor mu? Nisan ayından Kasım ayına kadar aynı yerlere çöreklenenleri hiç mi fark etmiyorlar? Göcek’te de salyaların yüzeye çıkması mı bekleniyor?

    Bu arada İstanbul’daki tekne sahiplerinin ilgisini çekecek yeni bir gelişme de, bu müsilajın motorlara ciddi zarar vermesi. Tekne sigortası yapan firmalar müşterilerin uyarmak için hazırlık içindeler. Müsilaj olan yerde seyir yapılmaması, yapılırsa oluşacak zararı karşılamayacaklarını bildirecekler büyük ihtimalle. Ayrıca müsilajın yayılımı Kuzey Ege’ye ulaşmış durumda. Çok yakın bir zamanda bu sorun sadece İstanbul’daki teknelerin sorunu olmaktan çıkacak. Bir diğer husus da taşımacılık yapan vapurlar, gemiler vb. Müsilaj, deniz taşımacılığını durma noktasına getirebilecek kadar acil önlem alınması gereken bir konu. Hemen tedbirler başlasa sonuç almak yıllarca sürecek gibi görünüyor.

    Sonuç olarak dikkati çekmek isteğim konu biz denizlerimize anayasalar yazacak, bunların tartışılıp yasalaştırılmasını bekleyecek durumu çoktan geçtik. Belki teknecileri de biraz mutsuz edecek şekilde sert tedbirlerle hemen devreye girilip müdahale edilmesi gerekiyor. Yan tarafta anayasa, babayasa yazılmaya ve tartşılmaya devam edilmesinde bir mahsur yoktur.

    DENİZ HIYARI

    Günde 350 kilogram, yılda 120 ton kumu ağır metallerden arındırarak, oksijen kaynağı deniz çayırlarını temizleyen, deniz suyunu süzen pinaları temizleyen, kısacası kirliliği yiyerek beslenirken filtrasyon yapan denizin altındaki hıyarları denizin üstündeki hıyarlar toplayıp satınca bilim adamlarımız artık bu hıyarlığa müsaade etmeyin diye devreye girmek zorunda kaldı. Yıllardır denizin üstündeki hıyarlıkları yazıp dururken denizin altındakileri ihmal ettiğimiz için bu müsilaj konusunda, kendim başta olmak üzere, tüm deniz yazarlarını da tek ayak üstünde cezaya çekmek gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca Türkiye’den ne kadar deniz hıyarı ihracatı yapıldığının yetkili makamlar tarafından açıklamasını rica ediyorum. Son söz olarak denizlerimize ve kıyılarımıza bugünden itibaren Anıtlar Kurulu’na bağlı bir tarihi eser gibi davranmak zorundayız. En sert tedbirleri kimsenin gözünün yaşına bakmadan almalıyız. En büyük geliri turizm olan ülkemize yapılacak en büyük hizmet bu olacaktır.☸

    Not: Son kitabım “Meltemi” için bana e-posta ve mesaj atan herkese siz okurlarımızın önünde teşekkür etmek istiyorum. Sizlerin destekleri ve ittirmesi sayesinde üç kitap yazdım ve büyük keyif aldım. İnşallah bu kitaplar denizlerimizin istediğimiz seviyeye gelmesi için küçük de olsa itici güç olur.

  • Zart zurt mevzular

    Zart zurt mevzular

    Önümüzdeki yazın en önemli konusu bence tekne sahiplerinin teknede kalış süreleri. Yurtdışına çıkış yapılamayan bir yaz daha olursa, teknelerdeki mürettebat isyan bayrağını açabilir.

    Geçen yaz olduğu gibi altı aya kadar uzayan teknede kalış süreleri bu sene tekrarlanacak mı? İşi abartıp Aralık ayında Göcek’e tekneye gidenler gördük. İki, bilemedin üç ay çalışmaya alışmış personel için zorlu günler devam edecek gibi duruyor. Her koy, her köşe tıklım tıklım olduğu için seyir yapmadan sürekli servis yapılarak geçirilecek bir yaz daha. Geçen sene ülke genelindeki ekonomik sıkıntılar ve olağanüstü pandemik durumda bile tekne satışları patlama gösterdi. Beraberinde bahçeli evler ile yazlık evlerde korkunç bir talep patlaması yaşandı. Yazlık ev fiyatları saçma sapan bir hâle geldi. Kiralar İstanbul’u, İzmir’i geçti. Bodrum’da iki göz bir odanın kirası 6 bin liradan başlıyor. 2 milyon liraya satılan evlerin fiyatı 3.5 hatta 4 milyon oldu. Kışın bile boş ev bulmak imkânsız oldu. Bu balon eninde sonunda patlayacak ama bu yaz da aynı senaryo devam edecek gibi. Yazlık ev fiyatları uçuk bir hâl alınca yine dönüp dolaşıp tekne alma alternatifi gündeme gelecek. Yeryüzünde vergisiz tekne alınan tek yer olan ülkemizde, bu alternatif insanlara çok çekici geliyor. Yeni çıkan kanunla ikinci el teknelere de, bağlı bulunan bakanlıktan uygunluk belgesi alma şartı ile ithal edilip, sembolik yüzde 1 KDV ile Türk bayrağı çekilebilecek. (Bu uygunluk belgesinin şartları vs. bu yazıyı yazdığım esnada kimse tarafından bilinmiyordu.)

    BİR ÇITIR DEĞİŞİKLİK

    Parayı bulan tekne almaya koşacak, kuralsızlıklar denizimize yeni görgüsüzler eklenecek. Bu yaz kıçtankara sevdalısı yatçılarımızın alargada durmaya alışacağı bir sene olabilir. Ben açıkçası koylarda, geçen seneyi aratacak bir yoğunluk bekliyorum. Geçen sene sonunda koylardan çöp toplayan teknelerin halini gördükçe bu iş nereye varacak diye merak ediyordum, bu sene canlı şahidi olacağız inşallah. Bozburun ve Hisarönü koylarını ve işletmelerini tarihi bir yaz beklediğini söylemek falcılık olmasa gerek. Hazırlıklarını ona göre yapmalarında fayda var. Göcek ve Bodrum zaten fuller fulü, güzeller güzeli olmaya alışık. Kaş, Kalkan tarafında ise sürprizler olabilir. Her ne kadar bizim yatçılarımızın büyük çoğunluğu Göcek’ten çıkmaya bile üşeniyor olsalar da bir çıtır değişiklik yapmak isteyebilirler. Koylarda artacak olan sadece yoğunluk, kirlilik, görgüsüzlük değil, jeneratör satışlarında da patlama bekliyorum. Bu kadar uzun süreler teknede kalınmaya devam edildiği için isyan eden sadece mürettebat olmayacaktır. Su yapıcılar ve jeneratörler de onlara eşlik etmekten geri kalmayacaktır. Denizdeki açgözlü görgüsüzlüğün sembolü haline gelen, gittikçe boyutları ve çalışma saatleri uzayan market gemileri, eski Boğaz vapurları veya arabalı vapurları satın alıp getirirlerse şaşırmayacağız. İğrenç ışıklarını yakıp o güzelim koylardaki doyumsuz gecelerin içine etme saygısızlığını geliştireceklerdir. Çöp yığınları ile dolu teknelerin rezilliği sabahlarınızın içine etmeye devam edecek.

    RIB İLE KONSOMASYON

    Bu arada son yıllarda cılkı çıkan bir konu da RIB’ler. Yani halk diliyle lastik botlar, zodiac’lar, ama bunlar iri kıyım olanları. 10 sene evvel sadece üç beş teknenin yanında olan bu iri kıyım botlar gereklilik ve kullanım alanının dışına hızla çıkmış; sıkılgan, içi içine sığmayan yat sahiplerinin koylarda harıl harıl gezip ambiyans yapma aracı hâline gelmiştir. Başka bir açıdan bakıldığında ise koylardaki aşırı yoğunluktan tekneyi kaldıramadığınız için bir yere gidip gelme için gerekli hale gelmiştir. Teknelerin mevcut tender’ları uzak koylardan gidip gelme için eziyetli olduğundan bu iri kıyım botlar ihtiyaç gibi gözükmektedir. Ama iş sidik yarışına dönmüş durumda. Daha bu sene aldığı botu seneye büyüten mi ararsınız, her gün çıkıp boş boş bir o yana bir bu yana gazlayan mı istersiniz, kendi teknesindeki ahali yetmeyip diğer teknelerden adam toplayıp müziği sonuna kadar açıp konsomasyona çıkan mı istersiniz, 10 mil mesafedeki şehre bakkala gönderen mi ararsınız, bir trafik bir trafik… Bakkal alışverişinin üç katı benzine gidiyor ama olsun. Kaptanlar da işe uyandı Cadillac gibi bot dururken niye teknenin küçük botu ile vura vura gitsin. Popüler koylarda her 5 dakikada bir ZAAARRRT diye bir ses. Botların biri gidiyor, biri geliyor. Zannedersin İstinyepark’tayız. Türk erkeği için gaz pedalı, gaz kolu bir ihtiyaçtır. İlla gazlayacak. Gazlamalı arabalarda vergi çoğalınca fiyatlar dünya standartlarında mantıksızlaştı ama bu vergisiz RIB’ler imdada yetişti. Bu RIB tuzağına yıllar evvel ilk düşenlerden biriyim onu da itiraf edeyim. Ama gereksiz bir fantezi olduğunu anlamam çok uzun sürmedi. Kullanım amacım günübirlik uzak bir yere ve yakın Yunan adalarına gitmek dışına çıkmadı. Bakkala göndermedim hiç. Bilhassa yapılaşma olmayan ıssız koylarda teknecilik ruhu ile uyuşmadığına karar verdiğim gün satıp kurtuldum. Neyse kendimi konudan dışarı çıkarayım. Minimum 40 knot ile körfezlerde dolaşıp koyların önünden avaz avaz geçen bu arkadaşlar da şapkayı önüne alıp düşünsün.

    140-150 knot ile hız denemeleri yapan seçkin bir zümre de var. Onlar hâlâ azınlıkta ama karambole gitmesinler. Bu arkadaşların her gün düzenli antrenmanları var. Tufan oluyormuşçasına bütün körfeze yayılan bir patlama ile gök gürültüsü arası sesler çıkararak dehşet saçıyorlar. Allah korusun çok çok tehlikeli ve cahilce bir iş yapıyorlar. Bunun şakası yok. Bu iş 2×300 beygir RIB’le konsomasyon yapıp koydaki tekneleri dalganla dürtmeye benzemez. Ölümcül sonuçları olur. Çok meraklıysan git Miami’de yarışlarına katıl.

    Bakın arkadaşlar bu yatçılığın yaşlılığı da var. Düşünsene yaşlanmışsın, fazla insan görmeye bile tahammül edilemeyen yaşlardasın, jeneratör sesine bile gıcık kapacak yaşa gelmişsin, sabah kahveni içerken ZAAARRRT diye bir bot kalksa 5 dakika sonra ZAAARRRT diye bir başka bot gelse ve bu her 5 dakikada bir tekrarlansa ki sen o yaşa geldiğinde o 5 dakika saniyelere kadar düşecek bu gidişle. Kabataş iskelesindeki büfeci gibi oturursun teknende.

    AMAN SEN DE

    Neyse marketlere dönecek olursak, bazılarının bunları okurken, “ne var canım bunda” dediğini duyar gibi oluyorum. “Ne güzel geliyor, biz de alışverişimizi yapıyoruz” diyebilirsiniz. “Gözlemeci, dondurmacı, ekmekçi, kuruyemişçi, meyvacı ve hatta masajcı bile geziyor” diyebilirsiniz. İşte bu noktada yatçılık kültürü dediğimiz, gittikçe yozlaşan olguya gelip dayanıyoruz. İşte bu ahval ve şerait içinde yatçılığın namusunu korumaya çalışmak, bu işin ruhunu anlamayanlar ile yazarak mücadele etmek bize dert olmuş durumda. Bu konu tekne kullanmayı bilmekten daha önemli bir hale gelmiştir ve muhakkak amatör denizci belgesi alırken okunan kitaplara detaylı bir şekilde konu edilmelidir. Tecrübeli yatçılarımızın da bu işin ruhuna sahip çıkarak “aman sen de” suskunluklarına son vererek “adam sen de” diye çıkışmalarını rica ediyorum. 2023’te aya gidiyoruz biz hâlâ koylarda HAAARRRT, ZAAARRRT… Ayıp oluyor beyler.

    Siz de çekin şu pis marketlerinizi koylardan. RIB’lerimiz var, online hazırlatırız siparişimizi, basar gaza gelir alırız ZAAARRRT diye.

    Haydi iyi yazlar. “Daha erken hayırdır” demeyin! Eee bu sene Mart’ta başlar tekneciler. ☸