MÜHÜR

Yüzüne baktığımız zaman ondan bir şeyler öğrenebilme ihtimali ile heyecanlandığımız insanları arıyor gözlerimiz. Yüzüne baktığımız zaman tecrübelerini, denizciliğini hatta yaşadığı fırtınaları bile görebildiğimiz o denizcilik mührü olan gözleri arıyoruz bugün. O derin gözlerle bakan güzel insanları… Gerçek denizcileri, teknecileri…

S

Son birkaç senedir denizlerimizde dolaşırken beni huzursuz eden ama tam olarak tanımlayamadığım bir eksiklik, yine tam olarak kelimelere dökemediğim gereksiz bir geçmişe özlem, o eski bilge teknecileri arar hale gelme durumu bir sevimsizlik, rahatsız edici bir beyin karıncalanması… Her fırsatta Yunan adalarına kaçma, mümkünse tatilin son gününe kadar dönmemece, birçok gereksiz ada dahil dolanmaca ve çorak adalarda, kayalık koylarda bile vatandan uzak lüzumsuz bir huzur kovalamaca… Anlatmaya çalıştığım şey Türkiye’de bir şeylerin değişeceğine dair inançsızlıktan doğan bıkkınlık, yorgunluk ve pes etme hali değil. Doğaya saygısızlık, cahillik, kültürsüzlük de değil. Bunlar zaten günlük yaşamımızın bir parçası haline gelmiş ve mecburen yaşamaya alıştığımız şeyler. Çok uzun zamandır bir tarif arıyorum ben sizlere yazıp paylaşmak için. Fakat doğru kelimelerle doğru benzetmeleri bulamadığım için tıkanıp her seferinde vazgeçiyorum. Ota b.ka bozulan bazı okurların tepkisinden çekindiğim için değil, tam tarif edemediğim için pes etmiş hatta konuyu bile unutmuştum ki, okuduğum bir hikâye ile zihnim açıldı. Gecenin yarısını çoktan geçmiş saatlerde “aykırı” bir dergide, aykırı bir hikâye okuyordum. Son zamanlarda çok fazla bu tarz aykırı dergi okumaya başladığım ve kaptırıp geç saatlere kadar uykusuz kaldığım için saçma sapan mevzulara heyecanlanıp yazmaya kalkışıyorum, hatta notlar alıyorum. Bu notlara sabah baktığım zaman hâlâ heyecanını koruyorsa yazıya döküyorum. Bu yazı da tam bu şekilde gelişti. Hikâyede kafeden içeri çok da güzel olmayan bir kadın giriyor, kendine güvenli bir şekilde hikâyenin kahramanı olan kadınların yanından geçerek ilerliyor. Arkadaşına akıl veren veya teselli eden kadınlardan bir tanesi “… bak işte kadının suratında sevilmiş bir kadının mührü var…” diyor. Neymiş surattaki mühür diye merak ediyorum ve sayfayı tam çevirecekken takılıp kalıyorum, hiç roman ve hikâye okumayan bir Oğlak burcu olarak. İhanet, aşk, ayrılıktan teşekkül ediyormuş yüze vuran bu ifadeler, yani mühür. Düşünüyorum, gözümün önüne getiriyorum ve “Doğru ulan! Harika tarif etmişsin kızım” diyorum sesli bir şekilde hiç tanımadığım aykırı derginin Ankaralı olduğunu tahmin ettiğim yazarına. Melatonin de daha bünyeye girmediği için heyecanlanıyorum ve zaten gelsin diye beklenen uykum iyice kaçıyor ama uzun zamandır içimi kemiren tarif edememe hali defolup gitmek üzere. Benim son yıllarda tekne sahiplerinde göremediğim, eskilerde olan ama pek az kalan bu surattaki mühür. Tekne sahiplerinde yok da, kaptanlarda var mı sanki? Çok azaldı. Bütün yaz aynı koyların aynı restoranlarında tam gün mesai yaparak içip yiyen, teknesinin altındaki zehirli ile üç senedir idare ettiği için övünen, boyundan büyük teknelere kaptan veya gemici almayarak marifet yaptığını zanneden, masraf olmasın diye körfezden dışarı çıkmayan, araba kullanır gibi tekne kullanan ama en basit düğümü bile atmaktan aciz, denizi, bulutu, havayı bilmeyen hatta hava raporundan bile bihaber profiller. Veya tekneyi garsoniyer zanneden kaba saba, sakallı para babaları. Yani özetle paranın sahibi olamamış, parası onun sahibi olmuş birtakım yazlıkçı kafalı tipler. Teknesinin önüne belediye bayrağı asanlardan, kadınları çarşafla denize sokmaya kalkanlar, kendileri 40 derecede havada cıbıl cıbıl yüzerken karıları, kızları her tarafı kapalı kıyafetlerle oturup onu seyretmek zorunda kalanlar. Üzerinden çıkardığı her çaputu bulduğu her yere asan görgüsüz tayfası. İnanın artık teknenin önünde dumanlara boğularak ayı gibi mangal yapanları bile geçtim. Öküz gibi müziği açanlara bile eskisi gibi kızamıyorum. En azından eğleniyorlar, hayattan zevk almaya çalışıyorlar falan diye kendimi avutuyorum. Bu adamlara o anda sorsan yemin ediyorum Ege’de mi Akdeniz’de mi onu bile doğru cevaplayamaz. “Memlekette Kıbrıs’ı Japonya’nın yanında diye tarif edenler var arkadaş, sen ne anlatıyorsun” diyorsanız haklısınız. Ama deniz ve tekne yaşamı Türkiye de sivilize kalmayı başarmış yegâne konulardan biriydi. Teknecilik para babalığı veya zenginlik tarifi değildi. Benim çocukluğumda hatta gençliğimde teknecilik rafine bir yaşam biçimi idi. Görgüsüzlüğe, saygısızlığa ve bilgisizliğe yer yoktu. Zaten teknoloji de bu kadar gelişmemiş olduğu için denizi, rotaları bilmeyen, havayı, tekneyi tanımayan insanların katiyen yeltenmeyecekleri özel bir alandı. Denizlerimiz ve koylarımız, herkesin birbirini tanıdığı, görmekten haz aldığı, birbirinden bir şeyler öğrenip paylaştıkları, sınırlı bir zaman da olsa nefes alabildikleri yozlaşmamış yegâne yerlerdi. Bu insanlar için bugün durum nasıl peki? En sevdikleri koylardan, ırzına geçer gibi dibine girildiği için kaçmak zorunda kaldıkları, bilhassa bayramlarda Türk karasularından kaçar gibi gittikleri kendi ülkesinde vatan hasreti çektikleri bir alan haline dönüştü. Denizin üstü saygısızlığın, görgüsüzlüğün, bilgisizliğin kirliliğinden, altı ise teknelerin ve bu cühelanın atıkları yüzünden bitmiş durumda. Yüzüne baktığımız zaman ondan bir şeyler öğrenebilme ihtimali ile heyecanlandığımız insanları arıyor gözlerimiz. Yüzüne baktığımız zaman tecrübelerini, denizciliğini hatta yaşadığı fırtınaları bile görebildiğimiz o denizcilik mührü olan gözleri arıyoruz bugün. O derin gözlerle bakan güzel insanları. Gerçek denizcileri, teknecileri…  Çok az kaldı onlardan, ne acı…☸

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.