Etiket: Emir Kunt

  • KOMŞİ

    KOMŞİ

    Teknecilerimizi lütfen rahat bırakın. Adam özgür olmak için, kalabalıklardan kaçmak için tekne almış; ister Ada’ya, gider ister Moda’ya…

    Manasız bir tartışma yapılır yıllardır. Efendim neymiş, Yunan Adaları mı daha iyiymiş yoksa bizim kıyılarımız mı? Niye bizim tekneciler bu kadar düşkünmüş Yunan Adaları’na. Mis gibi kıyılarımız dururken niye buraları gidip gidip methediyorlarmış. Niye mutlu mutlu fotoğraflar koyuyorlarmış. Canım Türkiye’min reklamını yapmak varken niye bunları reklam ediyormuşuz falan filan. Bu kabak tadı veren tartışma bu sene “Bodrum mu daha iyi, Çeşme mi” saçmalığını bile geçmiş durumda. Yıllardır önüne ne koysan yiyen, ne koysan içen Ruslar da gelmeyince bu tartışma Ege kıyılarını aştı tüm yurda yayıldı.

    Evet, doğrudur bizim kıyılarımız kesinlikle daha güzeldir. İnsanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek doğa katliamı ile turizm tahsis adı altında dağa taşa ev ve otel yapılabildiği için hatta bunların önündeki sahillere her yıl ecr-i misil adı altında cezalar ödenerek çepeçevre otellere ve sitelere dâhil edildiği için parası olana böyle geniş seçenek Amerika da bile yoktur. Dünyanın en trend otelleri ve restoranları böyle yerleri hiçbir ülkede kolay kolay elde edemeyecekleri için her gün bombalar da patlasa kıyılarımıza yer açmaya hâlâ gelmektedir. Çeşme Yarımadası ve Bodrum Yarımadası’nda yakında mezar yeri bile bulmak imkânsız hale gelecek bu gidişle. Örneğin Yalıkavak, dağ taş ev ve otel olmuş sahilde marina dünyaca bilinen bir yer haline gelmiş ama o kadar hızlı ve yangından mal kaçırırcasına tecavüze müsaade edilmiş ki ipin ucu kaçınca imar planı iptal edilmiş. Bütün yapıların altından hukuki zemin kayıp gitmiş ne olacağı muamma. Bugüne kadar aklınız neredeydi bre insafsızlar. En son Tilkicik’te gördüğüm manzara karşısında arabayı durdurup “OHAA” dedim. Resmen yarımadanın küçük bir tepesi kabak oyar gibi oyulmuş ve coğrafya değişikliğine gidilmiş. İmar planı iptal olmuş bir beldede adamlar dağın yarısını söküp almış. Gündoğan da o kadar yoğun yapılaşma var ki denizin ortasında tekneyle durduğunuz zaman gece etraf Hong Kong gibi görünüyor. Koyda rüzgârın yönü değişmiş yapılaşmadan. Coğrafya değiştikçe iklim de değişiyor. Bunlar çok küçük örnekler ama geri kalan hakkında fikir sahibi olmanıza yardım eder. Kıyılarımızda bütün yol kenarları arabalarla dolu bir yerden bir yere gitmek işkence. Gündoğan’daki trafik Karaköy’de bile yok. Ne bir düzen, ne bir otopark alanı, hiç bir şey düşünülmemiş, yapılmamış. Yarımadadaki koyların hepsinde deniz bulanmaya başlamış. Denizin dibi ise dip ölümü ile karşı karşıya.

    AHTAPOT KAYIŞ AHTAPOT IZGARA

    Neyse konuyu yine dağıttık. Teknecilerimizin Yunan Adaları’nı sevmeleri ve her fırsatta gitmeleri boşa değil arkadaş. Bir kere her şeyden önce oralarda bizim ülkemizi dört koldan sarmış olan muhafazakar ve baskıcı atmosfer yok. Bizdeki gibi kuralsızlık ve duyarsızlık yok. En önemlisi kıyılarımızı denizanası gibi sarmış magandalar yok. Kafasına esen müziği sonuna kadar açıp bütün kasabaya eziyet edemiyor. Yaparsa bizdeki gibi üç beş kuruş verip kurtulamıyor. Bizdeki gibi her önüne gelen yere belediyeyi kafalayıp herkes bir yer açamadığı için bizdeki kadar seçenek yok belki ama hepsinin belli bir standardı var. Bizde salata şu kadarmış da Yunanistan’da bilmem ne kadarmış, yok ahtapot ızgaranın fiyatı şu kadarmış da bizde bu kadarmış. Ahtapot kayışla, ahtapot ızgaranın fiyatı aynı olsa ne olur olmasa ne olur. Yıllardır ahtapotu pişirmeyi öğrenememiş bir milletiz biz. İstisnalar hariç. Balığı bile doğru düzgün pişiren yer bir elin parmaklarını geçmez. Salata diye ot yığını geliyor. Çok pahalı ve marka olmuş restoranlarımızda bu böyle değil tabii ki ama genelinde durum bu. 30 masalık bir yerde servise 30 kişi bakar ama netice hep hüsran. Aynı 30 masaya Yunanistan’da dört kişi bakar ama hakkını vererek.  Bunlar belki zamanla düzelebilecek şeyler ama medeniyet ve kültür eksikliğimiz, kıro çoğunluğumuz işte bunlar kolay kolay değişecek şeyler değil. Ayrıca biz kıyılarımızı şehirleştirmeye modernleştirmeye çalışıyoruz hâlbuki tam tersini yapıp doğal haliyle ve bakir bırakmaya çalışmamız lazım. Bütün kış şehirlerde yaşayan insanlar yazın bunu aramıyor ki hele tekneciler hiç sevmiyor. Doğal bir koyda demirleyip, tertemiz bir denize girip sonra da lezzetli ve o dokuya uygun bir sahil restoranında yemek yemek istiyor. Ne yapsın senin 300 kişiyi soktuğun plajında, et yığını gibi yan yana yatılan kaçak iskelelerinde veya 500 kişinin her şey dâhil yediği otelinde. Yunan Adaları’na gider tabii ki. Sağlamasını yapmak istiyorsan kıyılarımıza gelen yabancı teknelere bak ya Arap ya Rus var içinde. Bir kaç istisna dışında halimiz bu. Hadi Yunan’ı geç. Fransızı, İtalyanı kıyılarına bu kadar yoğun ilgi varken niye çivi çaktırmıyor, niye sahili-plajı çevirmesine izin vermiyor, iskele bile yaptırmıyor. Gidiyorsun geliyorsun köy aynı köy, koy aynı koy. Ahmak değil mi bunlar? Adamlar turizmi icat etmiş ama bir her şey dâhil sistemini bulamamışlar. Aptal bunlar. Onlara da birileri tepeden özel alınan izinlerle en bakir koylara 500 yataklı oteller dikme imkânı sağlasaydı bak neler icat ederlerdi şaşırırsın.

    Bu tarz insanların özgür iradesine yönelik mahalle baskıları ile basitleşmeyi bırakıp gerçekten basitleşmeye ve doğal olanı korumaya kafa yorsak zaten nimet elimizin altında. Bu konuyla alakalı geçenlerde Hürriyet’te Onur Baştürk çok güzel yazmış;

    “Önceki yazlarda olduğu gibi yine, Yunan Adaları daha makul deyip duruyoruz. Her iki tarafı adamakıllı gezmemişler dahi tartışıp duruyor. Tamam fiyatlar önemli ama kaçırılan bir nokta daha var: RUH. Yani bazı şeylerin eskiden olduğu gibi kalması, kalabilmesi… Gidilen yerin kimliği…”

    Harika özetlemiş. Teknecilerimizi de lütfen rahat bırakın. Adam özgür olmak için, kalabalıklardan kaçmak için tekne almış ister Ada’ya gider ister Moda’ya. Neticede komşidir o da komşi. ☸

  • Armatore Göbün’de kutlandı

    Armatore Göbün’de kutlandı

    Dergimizin yazarı Emir Kunt’un Haziran ayında çıkan ikinci kitabını dostları ve yatçılar Göcek’in en güzel koylarından Göbün’de kutladı…

    Dergimizde “Dalgalı Sohbetler” köşesindeki yazılarıyla sizlerle buluşan Emir Kunt’un, ilk kitabı “Beyaz Türk Yatçıları”nın ardından ikinci kitabı “Armatore” Haziran ayında yayımlanmıştı. Altın Kitaplar’dan çıkan Armatore’nin kutlamasını dostları ve yatçılar 18 Haziran’da Göcek’in Göbün Koyu’nda yaptı.

    Cem Hakko davet için İstanbul’dan Power FM’i Göbün’e getirdi. Ağırlıklı olarak Yunanca müziklerin çalındığı davette tekne sahipleri unutulmaz bir gün yaşadı.

    Göbün Restoran’daki kutlamada misafirlere özel olarak Erzurumlu ustanın yaptığı cağ kebabı ve meşhur Feride’nin gözlemeleri ikram edildi.

    Göcek’teki kitapçı Zeki Kebir’in açtığı stantta 250’ye yakın kitap yarım saatte tükenirken özel olarak imzalatılan bazı kitaplar Ender Alkoçlar ve Taha Tatlıcı tarafından ihtiyacı olan çocuklara bağış yapılmak üzere davetlilere açık arttırma ile satıldı. Emir Kunt’ tan aldığımız bilgiye göre Taha Bey’in muhteşem şovu ile yapılan açık artırmada toplanan paralar Down Sendromu Derneği’ne bağışlanacak. ☸

  • Yatçılık kültürü ve kaptanlar

    Yatçılık kültürü ve kaptanlar

    Tekneye ayak basar basmaz arıza bildiren kaptan en kıl olduğum versiyondur. Hoş bir karşılama, kısa bir hâl hatırlaşma ve hemen usul usul arazi olup kendini kaybettirme sanatıdır yatçılık. En iyi kaptan sürekli teknesinin içinde dolaşan ama bir hayalet kadar görünmez olmayı başarabilendir.

    Uzun zamandır kaptanları ihmal ediyoruz. Yaz başlarında onları okşayan veya kaşıyan yazılar yazdığım zaman yaz ayları daha eğlenceli geçiyor. Sık sık beni kenara sıkıştırıp haklı ve haksız taraflarımı tartışıyorlar. Bu çok gerekli sohbetlerde çaktırmadan onlardan çok faydalı şeyler öğreniyorum ve onların koşullarına ait detaylar ediniyorum. Hepsi ayrı bir derya, ayrı bir tecrübe… İşleri dışarıdan bakıldığı zaman “üç-dört ay çalış, sekiz-dokuz ay yat” gibi gözükebilir. Tatil refakatçisi olunması, lüks yatların içinde müreffeh çalışma koşulları ve nispeten dolgun maaşları ile diğer meslek grupları tarafından gıcık kapılacak birçok sebep bulunabilir. Fakat o üç-dört ay boyunca evden uzak yattıkları daracık mekânlarda askerliğini yapmamış hiçbir insan evladı iki günden fazla dayanamaz, isyan eder. Ayrıca yatçılık kültürünü alarak gemicilikten yetişmiş iyi bir kaptan kışın bile olsa her sabah kalktığında teknesi ile ilgili yapılması gerekenleri, bakılması ve kontrol edilmesi gerekenleri düşünür; yani boş boş yatacak, aylaklık yapacak zamanı çok azdır. Bütün yapılması gerekenleri zamanına göre planlar ve sıraya koyar. Bu planlamaları yaparken iş yaptırmak zorunda olduğu ustaların laubalilik ve vurdumduymazlık seviyelerini bile hesap etmesi gerekmektedir. Amaç, teknenin denize ineceği gün altının suya değerek yüzmesi değildir. Karada yapılması gereken her şeyin azami bir şekilde tamamlanmış olmasıdır. Ama bu tekne karadayken kış uykusuna yatan kaptanlar ve aklı başına üçüncü cemre düştükten sonra gelen patronlarla pek mümkün olamamaktadır. Unutmayın karada aksattığınız işleriniz size zaten yaz başını zehir edecektir ama en önemlisi sizin arkanızda inme sırası bekleyen tekneleri de zor duruma sokacaktır. Her sene yaz başı marinaların çekeklerinde bakımsız tekneleri gördükçe içim cız ediyor, kendi malım gibi üzülüyorum. Soruyorum, bazılarının kaptanı bütün kış bir veya iki defa uğramış. Bu tarz şeyler duyunca kahroluyorum. Bir de denizde kaderine terk edilmiş olanlar var. Üstü toz toprak, altı saç sakal, tenteleri tuz mavisi tadında piç gibi bağlı bekliyorlar. Bu teknelerin sahipleri ya çok zenginler ki umursamıyorlar ya da çok fakirler ki elleri gitmiyor, gözleri görmüyor. Ama ortak özellikleri geri zekâlı oluşları ve tekneyi denize girme aracı olarak görmeleri. Benim için yazın sevip oynadığı köpeğini yazlıktan dönerken sokağa bırakan zalimlerden hiçbir farkları yok.

    Tekne denize indikten sonra da kaptan, teknenin sahibi teknede olsun olmasın her sabah aynı disiplinle uyanmalı ve planlama yapmalıdır. Yoksa işler onun için hep ters gidecektir. “Patron kapıdan, sen bacadan” uyanıklığına düşerse veya gemicinin üstüne binme yolunu seçerse sonu hüsran olacaktır. Sadece yapılacak işlerin planlanması değil zaten kısa zaman için kafa dinlemeye gelmiş patronuna yapılacak işleri anlatacak uygun zamanı kollayarak ve onay alınması gereken işleri izah etmesini de bilmelidir. Tekneye ayak basar basmaz arıza bildiren kaptan en kıl olduğum versiyondur. En önemli husus, çok çaresiz kalmadıkça tekne sahibine hiçbir olumsuzluğu hissettirmemek ve yanındakilerini bir misafir tadında ağırlayıp hoş bir tatil ortamı yaratmaktır.

    İşte yatçılık kültürü dediğimiz şey tam da bu noktada başlar. Adamı karşında görüp arızayı veya sorunları kucağına bıraktığın anda biter. Hoş bir karşılama, kısa bir hâl hatırlaşma ve hemen usul usul arazi olup kendini kaybettirme sanatıdır yatçılık. En iyi kaptan sürekli teknesinin içinde dolaşan ama bir hayalet kadar görünmez olmayı başarabilendir. Bunca yıllık tekne yaşantısı tecrübelerime göre bu kültürü almış veya almamış bir kaptanı teknesini kullanırken iki dakika seyredip anlarım. Dümeni tutuşu, elektronik cihazları kullanmadaki bilgisi, ekranları ve kameraları kontrol edişi hatta kahve fincanını tutuşundan bile kendini ele verir. Kol dümende kafa yanda sinek konsa kovamayacak bitkinlikte çok kaptana şahit oldum. Her türlü lüksün ve imkânın olduğu teknelerde elektronik cihazlara tam hâkim olmadığı ve kendine güvenemediği için otobüs şoförü gibi flybridge’te açık görüş seyri yapmak zorunda kalıp dümen sallamaktan perişan olan ve donuna kadar sırılsıklam olmuş kaptanlar da gördüm. Bunun yanında fırtınaya rağmen rotasını kurmuş, dönüş noktalarını tespit etmiş kitabını okuyup kahve içerek yolu tamamlayan kaptanlar da gördüm. Ama işin en kötüsü bütün yol mide bulantısından kafasını kaldıramayıp kaldırdığında o sırılsıklam kaptanı görüp “helal olsun, sağ salim getirdi” diyen tekne sahipleri de mevcut maalesef. İşte bu küçük örnek bile denizci kaptan ile yatçı kaptanın farkını göstermeye yeter. Denizci kaptanın genelde iki çeşidi vardır: Yaşadığı tecrübelerden egosu tavana vurmuşlar ve denizin tuzundan yüzü kavrulmuş bezginler. İlk çeşit genellikle her ne kadar hizmet etmeyi zul olarak görse de denizden kopamaz. Onlara ver tekneyi Arjantin’e gitsin ama sakın hizmet bekleme. Diğer çeşitse arkanı dönsen kahveye okey oynamaya kaçar. Günümüzde ise teknelerin lüksleşmesi ve komplikeleşmesi ile yatçılık kültürünü almış kaptanlara daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Kaptanların koordinatör gibi en ince detayı bile atlamadan senkronizasyonu sağlaması ve sorun çıkmaması için gerekli ortamı yaratması gerekmektedir. Tekne sahibi için bütün bir yıl tekneyi yaşatması o kadar pahalı hale gelmiştir ki yaz aylarında teknedeki beklentileri ve hassasiyetleri de o derece artmıştır. Öyle eskiden olduğu gibi “patronu hafta sonu gezdiririz, yediririz sonra da evine göndeririz” kafasıyla artık kotracılık ve guletçilik bile yapılamamaktadır. Ama bütün bu söylediklerim artık istisnalar mertebesinde azalmıştır. Her geçen yıl teknesinin hakkını vermeye çalışan ve yatçılık kültürünü benimseyen kaptanların hızla çoğaldığını görmekteyiz.

    Dikkat ettiyseniz yatçılık kültürü falan derken kaptanların yapması gereken işlerin detaylarına girmeden tekne sahiplerinin onlardan beklentileri sınırında kaldım. Çünkü bizlere denizciliği, çoğu zaman da yatçılığın yazılmamış kuralları konusunda bilmediklerimizi öğreten kaptanlarımıza karşı haddimi aşmak istemedim. Teknenin asıl patronunun onlar, bizim de misafir olduğumuzu unutmadan.

    İkinci kitabı çıkardığımıza göre yazılı olmayan kurallarda bir şekilde kör topal derlenmeye bir iki kitabın içinde toplanmaya başlıyor galiba. Tabii aklımızın yettiğince, görgümüzden bilgimizden yer edenleri dökebildiğimiz kadar ama katiyen haddimizi aşacak kadar değil. ☸

  • ÖZLEDİK

    ÖZLEDİK

    Ümitlerimiz köreldi ama özlemlerimiz hâlâ devam ediyor. Demek ki hâlâ özleyecek şeyler var ülkemizde. Ben mesela Göcek’te denizin bahar kokusunu özlüyorum. Göbün Muammer’in tişörtünün altında sarkan göbeğini bile özlüyorum.

    Bu sene daha bir başka özledik sanki. Çok bunaltıcı ve kötü haberlerle dolu bir kışı geride bıraktık. Normalde kışın bir iki yazardım ama bu sene hiç içimden gelmedi. Büyük şehirlerdeki bunaltıcı ve sinir sistemini zorlayıcı hayatta kalma mücadelesinin üzerine yurtiçi ve yurtdışından yağan kötü haberler ve olaylar hepimizi nefessiz bıraktı gibi. Biz denizseverler zaten kış aylarında nefes darlığı yaşarız ama bu sene tıkanma noktasına geldik milletçe. Üstüne üstlük sürekli bir şeylerin dikte edildiği ve mütemadiyen azarlanma halimiz, kuralsızlıklarla dolu ülkemizi iyice yaşanmaz hale getirdi. Uyanık, omurgasız ve bukalemun insanların korkunç derecede çoğaldığı toplumumuzda medeni iş ve yaşam tarzını benimseyen insanlar kendini iyiden iyiye aptal gibi hissetmeye başladı.

    Bugünlerde herkes birbirine bu şuursuz ve gayri medeni halimizin nasıl sonlanacağını, doğru ve yanlışın birbirine karıştığı bu kaos ortamının nasıl düzelebileceğini soruyor. İşin enteresan tarafı kimsenin elle tutulur bir çözüm önerisi yok. Hatta en ufak elle tutulur ümidi bile yok.

    Memleketimizi terk edemeyeceğimize göre yine nefes almak için kaçış yerimiz denizler olacak. Sahiller demiyorum özellikle çünkü sahillerimizin de çok hızlı ve sistematik bir şekilde ırzına geçiliyor. Çünkü kafa sahilde de aynı kafa, toprağı, taşı, denizi, plajı, suyu hatta b.ku bile nasıl paraya çeviririm diye gören şark kurnazı cahiller topluluğu. Söküp başka yere taşıdığı zeytin ağaçları kuruyunca çakılmasın diye yeşile boyayan kafa bu. Atıklarını önündeki denize akıtan otelci, sintinesini hâlâ yüzdüğü yere bırakan teknecinin kafası bu. Adam kendi menfaatini bile hesap edemezken toplumun ve gelecek nesillerin menfaatini nasıl idrak edebilsin.

    Ümitlerimiz köreldi ama özlemlerimiz hâlâ devam ediyor. Demek ki hâlâ özleyecek şeyler var ülkemizde. Ben mesela Göcek’te denizin bahar kokusunu özlüyorum. Göbün Muammer’in tişörtünün altında sarkan göbeğini bile özlüyorum. Feride’nin gözlemelerini ve her seferinde o kadın haliyle kayığını tekneye usul usul yanaştırışını özlüyorum. Bodrum da vıcık vıcık günler başlamadan yaklaşan yazın hareketliliğini ve enerjisini almak istiyorum. Artık bir zamanlar sevdalı olduğum o eski Türkbükü kalmadığı için Gündoğan’da Sail Loft’ta bir şeyler içmeyi ve müzik dinlemeyi özlüyorum. Ama yine de kalan son kale Maçakızı’na uğrayıp “hey gidi günler” demeden edemiyorum. Alaçatı’nın şirin sokaklarında boş boş gezinmek istiyorum. Mümkünse yazın uğramamak ve aklımda İstiklal Caddesi gibi değil, Ege’nin şirin bir köyü gibi kalmasını sağlamak istiyorum. Sonra Simi’de yazın ilk yemeğini, o şirin fırının hiç sektirmediğim peynirli kol böreğini özlüyorum. Bozburun Yat Kulüp’te Zeynep Abla’nın telaşlı ve güler yüzlü halini, Edhem’in o herkesin gıpta ettiği 365 gün süren deniz ve yelken sevgisine hayret etmeyi özlüyorum. Bir iki senedir uğramadığım için Leros’u ve Taki’nin makarnası gözümde tütüyor, Marathi’yi özlüyorum ve her gidişimde ilk gittiğim günü hatırlamayı seviyorum. Mykonos’un o insanın ruhunu eline geçiren fütursuz ve özgür halini özlüyorum, her gittiğimde “acaba biz özgür bir ülkede yaşamıyor muyuz” sorusunun cevabını bulmaya çalışmak istiyorum. Bana yıllardır yavan ve turistik gelen Rodos’u bile özledim. Nasıl bu kadar yakın olup da bizim olmadığını kabullenemediğimiz ama her gittiğimizde “iyi ki de bizde değilmiş” dediğimiz Meis’cik var. Bir an için bizim olduğunu düşünsenize o adanın arkasındaki eğilerek girdiğimiz mağaranın girişi nasıl olurdu acaba? Gerizekalı bunlar kırıp açmıyorlar ağzını şöyle tur tekneleri rahat rahat girsin içeriye, çoluk çocuk bağırıp çığırsın ekolu ekolu.

    Özledik be. Denizi özledik, teknemizi özledik, özgür hissetmeyi özledik. Bu sadece deniz ve tekne sevdası değil gördüğünüz gibi. En az onlar kadar önemli olan uğrak yerlerimiz ve oralardaki dostluklarımız. Ben mesela sadece kendi teknemi özlemem sürekli beraber gezdiğimiz arkadaşlarımın teknelerini de özlerim. Hatta görmeye alıştığım diğer tekneleri göremeyince içimi bir hüzün kaplar.

    Faizlerin düştüğü, hatta faizin olmadığı, 1 doların 1 liraya eşit olduğu, fevkaladenin fevki mertebesindeki komşuluk ilişkilerimizin devam ettiği, parlamenter ama her kafadan ses çıkmayan, yargıda bağımsız, yasamada demokratik ama tek patronlu bir yaz dilerim hepinize. Yürütmeyi nazar değmesin diye saymıyorum.

    Altı aydır yazı yazmadığım için biraz sonuna doğru kafam meme yapmış olabilir kusura bakmazsınız artık. Bir denize gireyim kendime gelirim. ☸