Yatçılık kültürü ve kaptanlar

Tekneye ayak basar basmaz arıza bildiren kaptan en kıl olduğum versiyondur. Hoş bir karşılama, kısa bir hâl hatırlaşma ve hemen usul usul arazi olup kendini kaybettirme sanatıdır yatçılık. En iyi kaptan sürekli teknesinin içinde dolaşan ama bir hayalet kadar görünmez olmayı başarabilendir.

Uzun zamandır kaptanları ihmal ediyoruz. Yaz başlarında onları okşayan veya kaşıyan yazılar yazdığım zaman yaz ayları daha eğlenceli geçiyor. Sık sık beni kenara sıkıştırıp haklı ve haksız taraflarımı tartışıyorlar. Bu çok gerekli sohbetlerde çaktırmadan onlardan çok faydalı şeyler öğreniyorum ve onların koşullarına ait detaylar ediniyorum. Hepsi ayrı bir derya, ayrı bir tecrübe… İşleri dışarıdan bakıldığı zaman “üç-dört ay çalış, sekiz-dokuz ay yat” gibi gözükebilir. Tatil refakatçisi olunması, lüks yatların içinde müreffeh çalışma koşulları ve nispeten dolgun maaşları ile diğer meslek grupları tarafından gıcık kapılacak birçok sebep bulunabilir. Fakat o üç-dört ay boyunca evden uzak yattıkları daracık mekânlarda askerliğini yapmamış hiçbir insan evladı iki günden fazla dayanamaz, isyan eder. Ayrıca yatçılık kültürünü alarak gemicilikten yetişmiş iyi bir kaptan kışın bile olsa her sabah kalktığında teknesi ile ilgili yapılması gerekenleri, bakılması ve kontrol edilmesi gerekenleri düşünür; yani boş boş yatacak, aylaklık yapacak zamanı çok azdır. Bütün yapılması gerekenleri zamanına göre planlar ve sıraya koyar. Bu planlamaları yaparken iş yaptırmak zorunda olduğu ustaların laubalilik ve vurdumduymazlık seviyelerini bile hesap etmesi gerekmektedir. Amaç, teknenin denize ineceği gün altının suya değerek yüzmesi değildir. Karada yapılması gereken her şeyin azami bir şekilde tamamlanmış olmasıdır. Ama bu tekne karadayken kış uykusuna yatan kaptanlar ve aklı başına üçüncü cemre düştükten sonra gelen patronlarla pek mümkün olamamaktadır. Unutmayın karada aksattığınız işleriniz size zaten yaz başını zehir edecektir ama en önemlisi sizin arkanızda inme sırası bekleyen tekneleri de zor duruma sokacaktır. Her sene yaz başı marinaların çekeklerinde bakımsız tekneleri gördükçe içim cız ediyor, kendi malım gibi üzülüyorum. Soruyorum, bazılarının kaptanı bütün kış bir veya iki defa uğramış. Bu tarz şeyler duyunca kahroluyorum. Bir de denizde kaderine terk edilmiş olanlar var. Üstü toz toprak, altı saç sakal, tenteleri tuz mavisi tadında piç gibi bağlı bekliyorlar. Bu teknelerin sahipleri ya çok zenginler ki umursamıyorlar ya da çok fakirler ki elleri gitmiyor, gözleri görmüyor. Ama ortak özellikleri geri zekâlı oluşları ve tekneyi denize girme aracı olarak görmeleri. Benim için yazın sevip oynadığı köpeğini yazlıktan dönerken sokağa bırakan zalimlerden hiçbir farkları yok.

Tekne denize indikten sonra da kaptan, teknenin sahibi teknede olsun olmasın her sabah aynı disiplinle uyanmalı ve planlama yapmalıdır. Yoksa işler onun için hep ters gidecektir. “Patron kapıdan, sen bacadan” uyanıklığına düşerse veya gemicinin üstüne binme yolunu seçerse sonu hüsran olacaktır. Sadece yapılacak işlerin planlanması değil zaten kısa zaman için kafa dinlemeye gelmiş patronuna yapılacak işleri anlatacak uygun zamanı kollayarak ve onay alınması gereken işleri izah etmesini de bilmelidir. Tekneye ayak basar basmaz arıza bildiren kaptan en kıl olduğum versiyondur. En önemli husus, çok çaresiz kalmadıkça tekne sahibine hiçbir olumsuzluğu hissettirmemek ve yanındakilerini bir misafir tadında ağırlayıp hoş bir tatil ortamı yaratmaktır.

İşte yatçılık kültürü dediğimiz şey tam da bu noktada başlar. Adamı karşında görüp arızayı veya sorunları kucağına bıraktığın anda biter. Hoş bir karşılama, kısa bir hâl hatırlaşma ve hemen usul usul arazi olup kendini kaybettirme sanatıdır yatçılık. En iyi kaptan sürekli teknesinin içinde dolaşan ama bir hayalet kadar görünmez olmayı başarabilendir. Bunca yıllık tekne yaşantısı tecrübelerime göre bu kültürü almış veya almamış bir kaptanı teknesini kullanırken iki dakika seyredip anlarım. Dümeni tutuşu, elektronik cihazları kullanmadaki bilgisi, ekranları ve kameraları kontrol edişi hatta kahve fincanını tutuşundan bile kendini ele verir. Kol dümende kafa yanda sinek konsa kovamayacak bitkinlikte çok kaptana şahit oldum. Her türlü lüksün ve imkânın olduğu teknelerde elektronik cihazlara tam hâkim olmadığı ve kendine güvenemediği için otobüs şoförü gibi flybridge’te açık görüş seyri yapmak zorunda kalıp dümen sallamaktan perişan olan ve donuna kadar sırılsıklam olmuş kaptanlar da gördüm. Bunun yanında fırtınaya rağmen rotasını kurmuş, dönüş noktalarını tespit etmiş kitabını okuyup kahve içerek yolu tamamlayan kaptanlar da gördüm. Ama işin en kötüsü bütün yol mide bulantısından kafasını kaldıramayıp kaldırdığında o sırılsıklam kaptanı görüp “helal olsun, sağ salim getirdi” diyen tekne sahipleri de mevcut maalesef. İşte bu küçük örnek bile denizci kaptan ile yatçı kaptanın farkını göstermeye yeter. Denizci kaptanın genelde iki çeşidi vardır: Yaşadığı tecrübelerden egosu tavana vurmuşlar ve denizin tuzundan yüzü kavrulmuş bezginler. İlk çeşit genellikle her ne kadar hizmet etmeyi zul olarak görse de denizden kopamaz. Onlara ver tekneyi Arjantin’e gitsin ama sakın hizmet bekleme. Diğer çeşitse arkanı dönsen kahveye okey oynamaya kaçar. Günümüzde ise teknelerin lüksleşmesi ve komplikeleşmesi ile yatçılık kültürünü almış kaptanlara daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Kaptanların koordinatör gibi en ince detayı bile atlamadan senkronizasyonu sağlaması ve sorun çıkmaması için gerekli ortamı yaratması gerekmektedir. Tekne sahibi için bütün bir yıl tekneyi yaşatması o kadar pahalı hale gelmiştir ki yaz aylarında teknedeki beklentileri ve hassasiyetleri de o derece artmıştır. Öyle eskiden olduğu gibi “patronu hafta sonu gezdiririz, yediririz sonra da evine göndeririz” kafasıyla artık kotracılık ve guletçilik bile yapılamamaktadır. Ama bütün bu söylediklerim artık istisnalar mertebesinde azalmıştır. Her geçen yıl teknesinin hakkını vermeye çalışan ve yatçılık kültürünü benimseyen kaptanların hızla çoğaldığını görmekteyiz.

Dikkat ettiyseniz yatçılık kültürü falan derken kaptanların yapması gereken işlerin detaylarına girmeden tekne sahiplerinin onlardan beklentileri sınırında kaldım. Çünkü bizlere denizciliği, çoğu zaman da yatçılığın yazılmamış kuralları konusunda bilmediklerimizi öğreten kaptanlarımıza karşı haddimi aşmak istemedim. Teknenin asıl patronunun onlar, bizim de misafir olduğumuzu unutmadan.

İkinci kitabı çıkardığımıza göre yazılı olmayan kurallarda bir şekilde kör topal derlenmeye bir iki kitabın içinde toplanmaya başlıyor galiba. Tabii aklımızın yettiğince, görgümüzden bilgimizden yer edenleri dökebildiğimiz kadar ama katiyen haddimizi aşacak kadar değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.