Etiket: Havayı Koklayan Adam

  • Okyanus tabanları çözünüyor

    Okyanus tabanları çözünüyor

    Biyosfer! Okyanusun en altından, atmosferin tepesine kadar her şey. Tabii insan eli güçlü, her yere ulaşıyor. Atmosfer, havalarımız, karalarımız, denizlerimiz, her yere bulaşıyoruz. Okyanusun dibindeki karaya ulaşabildik mi? Orayı eksik bıraktık mı? Tabii ki hayır!

    Okyanus tabanında bazı bölgeler önceki zamanlara ve diğer bölgelere göre çok daha hızlı çözünüyor. “Yapma Bünyamin, bunu da mı biz yaptık?” Sence? İnan, insan eli yalnızca su yüzeyine değil okyanusların derinliklerine bile ulaşıyor. İklim değiştiriyoruz. Sıra dışı hava olaylarına neden olan atmosfere yolladığımız sera gazı emisyonları denize, okyanusa balıklama dalıyor, bir de yüzüyor ve okyanusun ta tabanına ulaşıyor; orada hâkimiyetini kuruyor ve okyanusun kimyasını değiştirmeyi başarıyor. Nasıl?

    Şimdi; ilk olarak şunu söyleyeyim karbondioksitin okyanuslara ulaşması, suda birtakım reaksiyonlara girmesi, tüm bunlar bir yere kadar normal. Çünkü dünyanın normal yaşantısında okyanuslar bir nevi karbon deposudur; atmosferdeki karbonun bir kısmını hatta büyük bir kısmını alır ve bu karbon suyu asidikleştirir. Şimdi yazacağım cümleyi lütfen sıkılmadan okuyun. “Bu ne Bünyamin, kimya dersinde miyiz?” demeyin. Asit kazanan su, basıncın daha yüksek olduğu derin okyanuslarda, yaşamını yitirmiş deniz kabuklularının kabuklarından gelen kalsiyum karbonatla tepkimeye girer ve bikarbonatı oluşturarak “karbon”u nötrleştirir, yani “etkisiz hale getirir”. Bakın burası çok önemli. Okyanuslar atmosferdeki karbonu çekiyor ve kalıntılardan elde ettiği kalsiyum karbonat sayesinde o karbonu etkisiz hale getiriyor. Karbon veya karbondioksitin verebileceği zararı havada karada engellemiş oluyor, hem de geride bir şey bırakmadan. Bu okyanusun kimyasını değiştirmeden karbon saklamanın yolu. Mükemmel bir döngü. Süper değil mi? Efendim? Süper mi? Anlatacağım, devam…

    PROBLEM NE?

    Problem, atmosfere ekstra yüklediğimiz karbondan başlıyor. Tabii bunu nasıl yapıyoruz, en başta fosil yakıt tüketimi ile. NASA’nın verilerine göre, insanlar tarafından atmosfere salınan fazla karbonun yaklaşık yüzde 48’i okyanus dolabına kaldırılıyor ve kapısı da kilitleniyor. Tamam, en azından havadaki fazlalığın yaklaşık yarısını bir yere kilitleyip kaldırdık. Ama bu normal seviyelerde olunca. Normal seviyenin üstüne çıkınca doğal döngü kabul edemiyor ve bu yüzden de karbonu yok edemiyor. Yok edemeyince ne oluyor? En başta dediğim gibi karbondioksit suyu asidikleştirme özelliğine sahip. Bu asit oranı artan su da kalsiyum karbonatla tepkimeye giriyor. Dolayısıyla, bütün bu karbon daha asidik okyanus, daha asidik okyanus da deniz tabanından daha hızlı kalsiyum karbonat çözünmesi demek. Asit oranının artması ve kalsiyum karbonat depolarının çözünmesi de okyanusun kimyasını değiştirdiği anlamına geliyor. Kimyası değişen bir yerin etkilerini de hayal etmek zor değil tabii. Oradaki canlılar için, bizim havamızın değişmesi gibi bir şey, oksijen yerine karbonmonoksit ya da belki karbondioksit solumak zorunda kalsaydık? Hoş hava kirliliği yüzünden ona da maruz kalmıyor değiliz ya, neyse. Ayrıca bir noktadaki etki yada travma yalnızca orada kalmıyor, okyanusta pişer bize de düşer, doğanın dengesi bir bütün halinde en nihayetinde.

    Okyanus tabanının çözünmesi ile ilgili yapılan araştırmada su akıntı verisi, okyanus sirkülasyon modelleri kullanılmış. Deniz tabanındaki tortularda bulunan kalsiyum karbonat ölçümleri yapılmış ve okyanus tuzluluğu, sıcaklığı gibi parametreleri katarak dünya çapında muhtemel çözünme oranını hesaplamışlar. Adamlar hesaplıyor. Ve bu oranı sanayi devriminden önceki oranla karşılaştırmışlar. Karşılaştırıyorlar da.

    PEKİ SONUÇ…

    Size bir iyi, bir de kötü haberim var. İyi haber, okyanusların çoğu bölgesinde kalsiyum karbonat çözünme oranında henüz dramatik bir fark yok, en azından sanayi devrimi öncesi ve sonrası karşılaştırıldığında. Kötü haber ise, insan yapımı karbon emisyonlarının büyük bir fark yarattığı birden çok önemli nokta var. Açıkça söylemek gerekirse esas oğlan “karbon” popüler noktaları seçmiş, oraya doğru toplanmış. Bu noktalardan en büyüğü batı Kuzey Atlantik. Burada insan kaynaklı karbon miktarı, yüzde 40 ila yüzde 100 arasında kalsiyum karbonat çözünmesine yol açmış. Bir diğeri de Güney Okyanusu. Nispeten genç ve karbondioksit bakımından zenginleşmiş bölgeler. Diğer daha küçük olan bölgeler ise Hint Okyanusu ve Güney Atlantik’te. Burada da fazla miktarda karbon var ve hızlı alt akıntıları çözünmeyi daha da hızlandırıyor.

    KALSİYUM KARBONATIN ÖNEMİ VE TEHLİKESİ

    Aslında en genel anlamda konu, okyanusun kimyasının değişmesi. Bakın, birçok canlının kabuk ve iskelet yapısı sudaki karbonata bağlı. Bu şekilde vücutlarını inşa ediyorlar, aynı zamanda da koruyorlar. Asit oranının artmasıyla beraber bu canlıların evlerini yuvalarını alıyoruz ellerinden; sadece evlerinin değil, bedenlerinin de kırılganlığını artırıyoruz. Canlıların bazıları bu kabukları geçici kullanıyor. Bulduğu kabuğa girip, sıkıntılı zamanı geçirip, sonra evi bir diğer kiracıya bırakmak üzere boşaltıyor. Bu canlıların yerine koysanıza kendinizi. Anlayamadığın bir kırılganlık yaşadığın gibi başını sokacak evin de kayboluyor ya da harabeye dönüyor. Ve dip toplamda biyo çeşitlilik tehlikeye giriyor. Normal seviyelerde gerçekleştiğinde olağan olan bir tepkime, ekstra girdi aldığında dengesi şaşıyor ve sonuçları da büyük oluyor. Okyanusta milyonlarca yıldır düzgü şekilde işleyen bir sistem var. Fakat bu, yavaş işleyen bir sistem. Biz ise aksiyonu seviyoruz, hadi koş diyoruz ve çok daha hızlı karbondioksit salıyoruz atmosfere, hem de dinozorlardan buyana en hızlı şekliyle…☸

  • Gezegendeki en büyük cıva havuzu PERMAFROST

    Gezegendeki en büyük cıva havuzu PERMAFROST

    Gezegenimiz ısındıkça, donmuş toprakların altında uyuyan büyük toksin depoları açığa çıkmaya başlıyor. Devasa miktarlarda zehirli, ağır metaller dünyamıza tehlike yaymaya başlıyorlar. Masal anlatır gibi başladığıma bakma; konuyu aslında var olmayan ejderhalara bağlamayacağım. Maalesef gerçekten var olan ve tehlikeli bir şeyden bahsedeceğim. Bahsettiğim şey, ağır bir metal olan

    CIVA.

    Küresel ölçekte küresel ısınmanın getireceği en önemli neticelerden aklınıza ilk neler gelir diye sorsam herhalde 10 kişiden 8’i önce buzul erimesi, ardından deniz suyu seviyelerinin yükselmesi der. Aslında ikisi bir başlık; biri olduğu için diğeri de oluyor. Yani temelde ilk aklımıza gelen ‘buzulların erimesi’. O buzullar eriyor ama buzullar öyle kutupların ya da dağların tepelerine kondurulmuş, oturan nesneler değil elbette. Kullandığımız, tarım yaptığımız toprağa geçmeden önce arada donuk topraklar var: PERMAFROST.

    Sorun şu: Buzulların erimesi gibi donuk topraklar da çözünüyor. Araştırmalar gösteriyor ki, Kuzey Kutbu’nda permafrostun (donmuş toprakların) içinde bulunan cıva, buzlar eridikçe ve donuk toprak çözündükçe nehirlere, denizlere, atmosfere ve çevreye doğru topraktan salınmaya başlıyor ve besin zincirine karışarak her türden canlıya zehir yayıyor. Şimdi buradaki iki kavramı açalım: Permafrost ve cıva. Permafrost, kutuplardaki donmuş topraklara verilen isim; biyolojik etkinliğin olduğu aktif tabakanın hemen altında. Oraların toprakları o kadar soğuk neticesinde tabii donmuş oluyor, biraz önce ufaktan değindiğim gibi. Bu neden burada üzerinde durulacak kadar önemli, çünkü ufak bir alan değil. Özellikle Kuzey Yarımküre’deki karaların dörtte birini kaplıyor bu topraklar. Konumuz cıva ama yeri gelmişken söyleyeyim, büyük miktarda da karbon ve metan depoluyor. Yapı olarak da doğa için çok büyük önemi var permafrostun çünkü eridiğinde erozyona, göllerin yok olmasına, toprak kaymasına, zemin çökmesine neden olabiliyor, bitki türlerinin kompozisyonunu değiştirebiliyor. Hatta insanların “sarhoş ağaçlar” diye isim verdiği ağaçlar var, yine kutuplarda. Permafrost eridiğinde erozyona veya çatlaklara, işte az önce saydığım durumlara yol açıyor, dolayısıyla toprak zayıflıyor, hassaslaşıyor, sonra da ağaçların düz büyümek, uzamak yerine daha eğimli olmasına, bazen düşmesine bile sebep oluyor.

    Cıvanın doğada bulunması aslında normal bir durum. Çünkü kayaların ayrışması, volkanik patlamalar ve ayrıca orman yangınları gibi kaynaklardan atmosfere ve çevreye cıva yayılabiliyor. Fakat anormal olan durum şu: Havadaki cıvanın yaklaşık üçte ikisi insanlar tarafından salınıyor. Yani normal olmayan şey, cıvanın miktarı.

    İnsanlar kömür yakarak, bazı kirletici kaynakları kullanarak havaya cıva yayıyor. Önce bu ağır metal havada dolanıyor, sonra rüzgârla sürüklenerek yere tekrar düşüyor, suya veya karaya, toprağa karışıyor. Balıklar ve diğer bazı hayvanlar tarafından toplanıyor ve besin zincirinde her geçen gün miktarı daha da artarak en son insana kadar ulaşıyor. Bak burası önemli, altını çiziyorum; besin zincirinin her basamağında cıva miktarı daha da artıyor. Dolayısıyla en üst basamaktaki insan da, en fazla etkilenen canlı oluyor.

    Bu ayki konu aslında mevzunun karışık olduğunu gösteren bir araştırma üzerine, karmaşıklığından ziyade daha tehlikeli. Evet, doğru kelime bu: Tehlikeli. Araştırmanın başında, permafrostların çok az cıva içerdiği veya hiç içermediği düşünülüyordu. Ancak sonra, Amerika’nın Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi’nde toplanan veriler permafrostun yalnızca cıva barındırdığını değil, gezegendeki en büyük cıva havuzu olduğunu da gösterdi, devasa miktarlarda ağır metal içerdiğini. Kuzey Kutbu’ndaki donmuş topraklarda doğal olarak bulunan cıva miktarı, insanların son 30 yıldır atmosfere yaydığı (kömür vs kirletici kaynaklar) cıvadan bile 10 kat fazla ki, az önce atmosfere ne kadar fazla cıva bıraktığımızdan bahsettim, işte bundan bile fazla. Bu elementin baskı altında dışarı çıkmasını engelleyen buz örtüsü kalktığında asıl problem başlıyor. İklim değişimi karaları ısıttıkça, bu çözünen permafrost önemli miktarda cıvayı çevreye yayıyor ve besin zincirinde birikmesine çok daha fazla olanak tanıyor. Zehirli bir ağır metal olan cıva, değişik formlarda balık ve diğer hayvanlarda bulunabiliyor ve insanlarda da ciddi sağlık problemlerine yol açıyor. Merkezi sinir sitemine, böbreklere ve beyne zarar veriyor, konuşma, kas hareketlerini etkiliyor, doğum kusurlarına sebep olabiliyor. İnsanların cıvaya maruz kalmasının ise temel olarak üç yolu var: Atmosfere cıva yayan kömür ve diğer fosil yakıtlarının yakılması, cıvayı daha önceden bünyesine almış balık veya deniz ürünü tüketmek ve küçük ölçekli altın madenciliği. Burada madenciler altını taş ve tortulardan ayırmak için cıva kullanıyorlar ve dünyada milyonlarca maden işçisi bu tehlikeli işlemden etkileniyor.

    Kuzey yarımkürede kuzeylere çıktıkça atmosferik ve oşinografik süreçler daha karmaşık hal almaya başlıyor. O yüzden buralarda biriken cıva miktarı da daha fazla oluyor. Özellikle Kuzey Kutbu’na yakın bölgelerde yaşayan ve geçimini avlanma ile sağlayan insanların vücutlarında yüksek oranda cıvaya rastlanıyor. Çünkü kaynağın binlerce kilometre uzağındaki canlılar (balık, kuş, fok, kutup ayıları, bazı balinalar, vs.) bünyesine alabiliyor. Bu yüzden kirli nehirler veya kirli sularda yetişen ve özellikle uzun ömürlü olan orkinos, kılıç balığı gibi türleri tüketmemekte fayda var.

    Normal şartlarda permafrost miktarındaki değişimler yüzyıllarca sürmesine rağmen IPCC (Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli), 21. yüzyılın ortalarına kadar Kuzey Yarımküre’deki permafrost alanının yüzde 20 ila 35 oranında düşeceğini tahmin ediyor. Buna ek olarak Birleşmiş Milletler Çevre Programı, 2080 yılına kadar erimenin yüzde 30-50 artabileceğini söylüyor. Hatta süreç, Batı Sibirya’da dahil olmak üzere dünyanın bazı yerlerinde halihazırda başlamış olup, 2020 yılına kadar ciddi oranda artması bekleniyor. 2020’ye iki yıl kaldığını hemen hatırlatayım burada.

    Şu an bilinen gerçek ise şu: Küresel ısınma devam ettikçe permafrost çözünecek ve cıvanın bir kısmı da açığa çıkacak. Bu ikisi kesin biliniyor. Ancak ne kadar miktarda ve ne zaman olacağı şimdilik soru fazında. Araştırmanın bir sonraki aşaması da bu soruların cevabını araştırmaya yönelikmiş zaten. Yani siz soruyu sormadan adamlar sorunun cevabını araştırmaya başlamışlar bile. Tabii bir de Arktik’te olan Arktik’te kalmayacak.  Biliyorsunuz kutuplar ısınıyor, jet akımları gevşiyor Amerika’da ve Avrupa’da. Hatta bizim bulunduğumuz enlemlerde kıyamet kopuyor. Kutuplarda olan şey yalnızca kutupları etkilemiyor, bu zehirli metal de kilometrelerce uzağa taşınabiliyor. Hadi bakalım, buradan yemeğe geçecekseniz bu akılda bir yerde, bir köşede dursun, lazım olur. Gelecek ay yine üç sayfa ileride, üç sayfa beride buralarda bir yerlerde olurum, yine buluşalım. Kalın sağlıcakla… ☸

  • ÜZÜM

    ÜZÜM

    Türkiye’de 420 bin hektar üzüm bağı var. Bu sayıyla dünyada beşinci, Avrupa’da da Fransa ve İtalya’dan sonra üçüncü sırada geliyoruz. Bizim için bu kadar kıymetli ürün de maalesef iklim değişiminden etkileniyor! Senaryolar şunu söylüyor: Avrupa’da bağcılığın kuzey sınırı 2020’ye kadar 10 ila 30 km daha kuzeye kayacak. 2020-2050 arasında ise bu oran iki katı yükselecek. Evet, üzüm yok olmuyor ama maliyetleri artıyor, kalitesi değişiyor!

    Etrafımızdaki her şey ne kadar hızlı değişiyor aslında değil mi? Çoğunu da değiştiğini fark etmeden hayatımıza katıyoruz. Adapte olabiliyoruz, ama uyum sağladığımızı ancak geriye bakıp sorguladığımızda fark edebiliyoruz. Hamasi konuşmalara girmeyeceğim, anlatmak istediğim şey basit. Bir kere havamız değişiyor. Havamız değişince, havamız da değişiyor (naçizane meteorolog mecazı, kabul et artık). Planlarımız, sağlığımız, moralimiz, yediğimiz, içtiğimiz her şey değişiyor. Evet, yediğimiz, içtiğimiz şeylerde eski tat yok, bunun farkındasın zaten. Bir de farkında olmadıkların var, sen görmeden gerçekleşiyor. Sadece gözümüzün gördükleri bile hayatımızın, tarımımızın üzerinden öyle bir geçiyor ki geride bir şey bırakmıyor. Geçen yazılardan birinde, “kahve”den bahsetmiştim. Tamam, kahve dünyayı çok etkiliyor, bizim kahveden daha iddialı olduğumuz başka ürünlerimiz var. Bakınız: Üzüm! Yazın güzide meyvesi üzüm. Üzümün başına gelenler aslında birçok ürünümüzün başına geliyor, ama ben konuyu üzüm üzerinden anlatacağım. Yani sıkıntımız, “nerde kaldı bu yaz” ya da “hâlâ hırkaları montları kaldıramadık yahu”dan biraz öte.  İşte yaz mevsimi, üzümün her şeyini yaparız artık, sofralarda yeriz, suyunu içeriz, reçelini pekmezini, şarabını, pestilini yaparız. Ramazan da geldi, şırası şerbeti derken, tabir yerindeyse üzümden hücrelerine kadar istifade ederiz. Bu kadar çok şeyini yaptığımız üzüm bizim için kıymetli tabii. Yalnızca bu nedenlerle de değil; bak Türkiye’de 420 bin hektar üzüm bağı var. Bu sayıyla dünyada beşinci, Avrupa’da da Fransa ve İtalya’dan sonra üçüncü sırada geliyoruz. Bizim için bu kadar kıymetli ürün de maalesef iklim değişiminden etkileniyor.

    Manavlardaki yeşil üzümleriyle, Tarsus’taki beyaz üzümleriyle, yerel pazarların minik pitikareli kavanoz reçelleriyle, Şarköy’deki papazkarası, Orta Anadolu’daki kalecik karası şaraplarıyla üzümün ticareti de yaygın ülkemizde. Hatta gitgide daha da yaygınlaşıyor. Dolayısıyla ekonomik boyutu da, gıda sektöründeki payı da önemli. Ama iklim değişimiyle henüz alıcı fark etmese de üreticiler biliyor, üzüm yetiştiriciliği dönemlerinde beklenmedik durumlar, üzümde erken veya geç hasat dönemleri oluşmaya başladı. Hâl böyle olunca, sulaması, gübrelemesi, ürünün kalitesi, pazarlaması, muhafazası da değişmek zorunda kaldı. Bak sana çok basit bir mantık; bu yıl bahar, ısınma gecikti, mayısta azalması gereken yağışlar azalmadı, aksine arttı. Isı yükselemiyor, yağışlı günlerde normal olarak güneşlenme de az, zemin ısınamıyor, üzerine gece yaşanan ısı kaybıyla gece sıcaklıkları düşük kalıyor. Üzüm koruk halinde kalıyor, yaprakları gelişemiyor. Güneşlenme artmaya başladığında da üzüme gölge yapacak yaprakları istediği büyüklükte olamayınca, savunmasız üzümü güneş affetmiyor, yakıyor. Bu sıradan, basit bir etki, başka?

    ORTALAMA DEĞERLER İSTİYOR

    Şimdi başka neler oluyor ve neden oluyor konuşalım. İklim değişikliğinin üzümle aynı bağlamda anılması çok normal. Çünkü tahmin edersin ki iklim, hava şartları üzüm yetiştiriciliğinde kilit rol oynuyor. Sıcaklık, nem, yağmur rejimi yetişme dönemindeki en önemli parametreler. Bu dönemde üzümün istediği şeyler ortalama şartlardır; ortalama sıcaklık, olumlu hava şartları, günlük sıcaklıkların fazla değişmediği, normallerde geçen bahar ayları yani. Ama iklimdeki dengesizlikler kış mevsiminin erken bitmesine, havaların erken ısınmasına yol açabiliyor. Kış erken bitince de ısınma, gelişim, doğa tabiat canlanıyor, arkasından pat diye baharın ortasında don, ürün gitti. Tam tersi de söz konusu, biraz önce verdiğim örnekte, bu yıl yaşadığımız gibi. Yüksek sıcaklıkların uzun sürdüğü dönemler üzüm kalitesinde negatif etki yaratıyor. Bunun nedeni de sıcak havanın üzümün içindeki bileşenlerin gelişimini etkilemesi. Örneğin şaraplık üzümlerin ürün kalitesini belirleyen asidite, renk, şeker birikimi, aroma gibi özellikler, bu bileşenlerle farklılaşıyor. Normalden fazla sıcaklık asitliği düşürüyor, bu da daha olgun meyve aroması demek. Sıcaklığın düşük olduğu zamanlarda da bu sefer olgunlaşma zorlaşıyor. Yani mütevazı üzüm, ortalama değerler istiyor.

    YAĞMURUN AZI DA, ÇOĞUDA…

    İklim değişikliği nedeni olan artıştaki sera gazlarının başında ne geliyor? Hemen hepimiz biliyoruz artık, karbondioksit. Karbondioksit seviyesinin artması, fotosentezi tetikliyor. “E iyi ya, ne güzel işte gelişim hızlanıyor. Sorun ne?” diyen varsa el kaldırsın. Ben kaldırdım vallahi. Başta iyi bir şeymiş gibi geliyor ancak kazın ayağı öyle değil. Aslında iklim değişimi ile meydana gelen vurucu etkiler bir yana, karbondioksitin bizatihi kendisi gözeneklerde dolaylı olarak kısmi kapanmaya yol açabiliyor, fotosentez yeteneği artarken bir anda kısıtlanabiliyor. İklim değişimiydi, sıcaklık artışıydı, karbondioksit patlayışıydı derken hepsi ne yapıyor, atmosferdeki nemi etkiliyor, yağmur rejimini değiştiriyor. Bu da bağcılığı kalbinden vuruyor. Yağmurun az olması da iyi değil, çok olması da. Kuraklık olursa üzümlerde strese yol açıyor, fazla yağış olursa toprak erozyonu yapıyor. İklim değişiminde ne oluyor? Kuraklık oluyor, aşırı yağışlar artıyor. Yani olması gereken olmuyor, olmaması gereken oluyor. Türkiye’de ve aslında dünyanın büyük kısmında yıllık yağmur miktarı ve frekansında tutarsızlıklar, değişimler yaşanıyor. Bu da tomurcuklanmayı, olgunlaşmayı olumsuz yönde etkiliyor maalesef. Ozon tabakasına verdiğimiz hasar, zararlı ultraviyole ışınlarının dünyaya daha çok ulaşmasına yol açıyor. Burası bildiğimiz kısım zaten, her yaz mevsiminin demirbaş konusu. UV’nin cilde etkileri, göze zararları, saçları kırması. Ama bu ışınlar yalnızca vücudumuza zarar vermiyor, yediklerimizi de etkiliyor. İşte bir örneği de üzümde. UV-B Radyasyonundaki artış, fotosentezi düşürüyor, aroma bileşiklerini değiştiriyor. Bir de şaraplık üzümlerde phytopropanoid denilen bir gen var, UV-B bu genlerin aktivasyonunu etkiliyor, yani antosiyanin birikimini engelliyor, yani Türkçesi şarabın renk ve bileşimini değiştiriyor.

    İKLİM TARIMI, TARIM İKLİMİ ETKİLER

    İşte temel değişimler bunlar. Bu değişimler ve şimdiden başlayan etkiler göz önüne alınarak oluşturulan senaryolar şunu söylüyor: Avrupa’da bağcılığın kuzey sınırı 2020’ye kadar 10 ila 30 km daha kuzeye kayacak. 2020-2050 arasında ise bu oran iki katı kadar daha yükselecek. Evet, üzüm yok olmuyor ama maliyetleri artıyor, kalitesi değişiyor olacak. Tarım için bir söz vardır, “iklim tarımı, tarım iklimi etkiler”, adeta bir geri besleme söz konusudur. Bak üzümün de iklim değişimine etkisi var. Tarımın iklime etkisi, kimyasal gübreler, üretim esnasındaki havaya salınan karbondioksit ve diğer sera gazlarının başlıca kaynak oluşturması. Ama üzüm, mısır vb. ürünler, diğer tarım ürünleri gibi fazla ilaç ve gübre gerektirmiyor. Dolayısıyla, üretim esnasında karbon ayak izine baktığımızda üzüm için diğer ürünlere göre daha masum diyebiliriz. Asıl sorun nerede biliyor musun? İşin ticaretinde. Çünkü şarap dünyanın yalnızca belirli bölgelerinde üretilebiliyor, bu yüzden de kalkıp taa Fransa’dan Japonya’ya şarap taşımak zorunda kalınıyor. Burada önemli olan mesafe değil, taşıma şekli aslında. Deniz taşımacılığı sera emisyonu yaymada en masumu. Kara taşımacılığı ise beş katı daha fazla. Hava kargosu 11 kat daha fazla sera gazlarına katkı sağlıyor. Paketlemede ise ağır cam şişe kullanmak, hafif cam veya diğer paketleme alternatiflerine göre daha fazla yakıt tükettiriyor, yani daha fazla karbon salınıyor.

    Haziran aslında bilinenin aksine yaz değil, bahar aylarından. Özellikle batı bölgelerde. Hoş baharı da göremedik ya, neyse. Gelecek ay yazın getirdiklerini konuşuruz. Sağlıcakla kalın… ☸

  • İklim değişimi gerçekten var mı?

    İklim değişimi gerçekten var mı?

    Bilimde, özellikle de atmosfer olaylarında kesin konuşmak neredeyse imkânsız. Ama ben bu düşüncelere biraz açıklık getirmek adına araştırdığım ve güvenilir olduğunu düşündüğüm kaynakları taradım ve netice olarak en süzülmüş halini sana getirdim. Yazının sonunda da iklim değişimi var mı, yok mu yorumu senden bekliyorum. “Arkadaş meteorolog sensin, yorumu niye ben yapıyorum?” deme, sonunda ben de fikrimi söyleyeceğim zaten. Analizler aşağıda, sen okumaya başla ben kahveleri getiriyorum.

    Sence küresel ısınma var mı? Özellikle kendi alanım meteoroloji de dâhil her alanda, yıllardır bir konudan çok bahsediyoruz. Yemek konuşuyoruz, seyahat konuşuyoruz, tarım konuşuyoruz, kent, güneş, canlılar, nesli tükenen hayvanlar, salgın hastalıklar, susuzluk, hava kirliliği konuşuyoruz; konu ne olursa olsun hepsinin içinde de bir başlık geçiyor: “İklim değişimi!”

    Peki, sence iklim değişiyor mu? Böyle bir şey gerçekten var mı? “Bence var”, “bence yok”, “bence olabilir”, “yok canım Amerika’nın oyunları bunlar”, “valla beni pek alakadar etmiyor ama var diye duydum” cevaplarını artırabiliriz. Ya da şöyle de düşünüyor olabilirsin; “yoksa bu, dünyanın geçirdiği doğal bir süreç mi?” Veya “iklim değişimi gerçekten varsa bunun sebebi insan kaynaklı mı yoksa başka nedenleri olabilir mi?”

    Bu ikilemin hepimizin aklında bir soru işareti oluşturduğunu biliyorum. Hatta şu an kafalarda, “Geçen ay ne çok kar yağdı, barajlarımız da epey dolmuş”, “Bu kış çok sert geçiyor, hani küresel ısınma?” gibi düşünceler geçiyor olabilir. O durum da pek öyle değil ama neyse hepsini konuşacağız.

    2016 EN SICAK YIL OLARAK KAYITLARA GEÇTİ!

    Evet, yakın geçmişimizle başlayalım, ilk tezimiz bir haber başlığından. Bu haber daha önce de vardı, kesinliği de geçen Ocak ayının sonlarına doğru kanıtlandı. NASA, NOAA ve İngiltere Meteoroloji Ofisi’nden bilim adamları tarafından yapılan üç ayrı analizle geçtiğimiz yıl kaydedilen durum doğrulanmış oldu. 2016 yılı, 1880’den beri tutulan kayıtlara göre, en sıcak yıl olarak geçti. Araştırmaya göre, 2016’nın ilk aylarındaki ısınma Pasifik Okyanusu’ndaki El Nino olayı ile güçlendi fakat rekorun kırılmasındaki tek sorumlu El Nino değil. Atmosferde biriken sera gazları zaten yarım yüzyıldan daha fazla bir süredir küresel sıcaklığın sürekli olarak artışına sebep oluyor.

    Sera gazları demişken, aslında en çok üzerinde durulması gereken sera gazı karbondioksit. Sera etkisi, dünyadan yansıyan ısının atmosferdeki sera gazları tarafından tutulması ve uzaya yollanmasının engellenmesi durumudur. Yani sera etkisiyle dünyadan ısının kaçması engellenir. Bu, okyanus ve denizlerin donmaması için aslında gerekli bir durum. Ama eğer sera etkisini sağlayan gazlar anormal bir artış gösterirse ne olur? Anormal bir ısınma olur. Karbondioksit gazı da bu sera gazlarından biri. Atmosfere en çok salınan ve en uzun süre yaşayan gaz olduğu için iklimdeki değişikliklerin başlıca sorumlusunun yaşantısı bak şöyle:

    Paleoiklim, yani aletsel ölçümlerin henüz yapılmadığı zamanlara ait bilgilerin taş, ağaç yaş halkası, mercanlar, mikrofosiller gibi metotlar kullanılarak elde edildiği bilimin verileri ve günümüze kadar olan veriler kombine edildiğinde şu durum ortaya çıkıyor; karbondioksit miktarı 180 ile 280 ppm (parts per milllion: milyonda bir birim) arasında gidip gelse de hep belli bir düzeyi yakalıyor. Ta ki insanlar 19. yüzyılda kömür ve petrol yakmaya başlayana kadar. 1958’de 315 ppm’e ulaşan sayı 2007’de 380 ppm’i yakalıyor. Artışa bak! En son Aralık 2016’da ölçülen değer de 404.48 ppm. Bak en fazla 280 ppm olan seviyeden neredeyse zorlasan iki katına çıkacaktı.

    DEĞİŞİM, DOĞAL NEDENLERİN ÖTESİNDE!

    Bir de “Dünya zaten oluşumundan bu yana ısınmalar, soğumalar, buzul çağları geçiriyor. Şu andaki iklim değişimi de kendi kendine geçecektir.” şeklinde yorumlar var. En çok da kafaları bu karıştırıyor sanırım. Bak burada birçok argüman öne sürülebilir ama en temelde bir cümleyle sana şunu söyleyebilirim; bilim insanları iklim değişiminin hızının sebebini, doğal ve astronomik nedenlerin çok ötesinde buluyor ve bunu kanıt olarak öne sürüyor.

    Bence yeterli bir kanıt. Neden mi? Çünkü yaptığım araştırmalar binlerce yıldır benzer periyodiklikte ısınma ve soğumayı gösteriyor. Ne zaman sen yeraltından çıkarttığın o petrolü ve kömürü aşırı bir şekilde yakmaya başlıyorsun, grafik de o noktada sapıtmaya başlıyor. Öte yandan bazı gerçekler de var. Nüfusun 9 milyara doğru yol alması gibi. Sence bunun sonucunda dünyadaki tarım, bu kadar nüfusun gıda ihtiyacını karşılayabilecek mi? Hem de dünyanın çoğu bölgesinde bu kadar kuraklık yaşanırken… Ülkemiz de dâhil! Peki hastalıklar, hava kirliliği neden arttı? Nesli tükenmekte olan canlıların listesi uzayıp giderken, ekstrem hava olaylarının sayısındaki artış da dahil tüm bunlar bize bir şeylerin ters gittiğini söylemiyor mu sizce de? İklim değişimi var ya da yok, ama bir şeylerin olumsuz yönde gittiği ortada.

    Şimdi yazının kalanını okumaya hazır hissediyorsan sohbetimizin ikinci bölümüne geçiyorum.

    Diyelim ki iklim değişiminin varlığını kabul ediyorsak bunun; etmesek bile bu olumsuz gidişatın kaynağı insan mı?

    NASA’nın Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsü’nden alınan veriler, konuyu madde madde ortaya seriyor:

    İklim değişikliğine sebep olabilecek doğal faktörler eksen eğikliği, Güneş’in bize ulaşan sıcaklığı, volkanik patlamalar gibi başlıklar. Çalışmada önce dünyanın 1880’den bu yana ortalama sıcaklık artışının grafiği çizilmiş. Özellikle 1960-70’lerden sonra grafikteki eğri, hızlı ve yüksek bir artış gösteriyor. Daha sonra doğal faktörler ve insan faaliyetlerinin ısınmaya katkısı bu sıcaklık eğrisiyle tek tek karşılaştırılmış.

    Eksen eğikliği ve yörüngenin eliptikliğinde binlerce yılda değişiklikler oluyor. Mesela 23 derece 27 dakika diye bildiğimiz eksen eğikliği aslında 22 ile 24 derece arasında değişir. Ama bu değişimler binlerce yılda meydana gelmiş. İşte bu gibi değişiklikler de iklimi buzul çağına veya ısınmaya doğru itebilir. Çok önceki yıllarda bu şekilde ısınma ve soğumalar olmuş fakat günümüze yaklaştıkça iki eğri arasında “dünya” kadar fark oluştuğu görülüyor. Zaten biz bu ısınmayı ne zamandan beri yaşıyoruz? Yaklaşık yüzyıldır. On binlerce yıl arasında meydana gelen değişim yüzyılda oluyorsa bu anormal bir şey olduğunu bize anlatıyordur.

    Güneş’in sıcaklığı da başka bir doğal etmen ve on yıllar, yüzyıllar boyunca sürekli değişiyor. Ama bu değişiklikler, küresel sıcaklıkta çok ufak bir etki yapıyor.

    Volkanik patlamalarda ise karbondioksit açığa çıkıyor evet ama endüstriyel aktivitelerin, dolayısıyla insanoğlunun yaydığı karbondioksit miktarı bundan 100 kat daha fazla. Bir de karbondioksit dışında patlamalardan sülfat kimyasalları da atmosfere salınıyor ve bu partiküller de bir veya iki yıl gibi bir süre boyunca aksine atmosferi soğutma etkisi yapıyor.

    Peki, üçünün birden toplam etkisi küresel ısınmaya sebep olamaz mı? Bu da doğru cevap değil. Doğal faktörlerin toplam etkisi bile küresel sıcaklık artış çizgimize yaklaşmıyor bile.

    Peki, insan faaliyetleriyle, mesela kömür gibi fosil yakıtların tüketimi ile atmosfere aerosoller salınıyor. Sebeplerden biri bu olabilir mi? Az önce volkanik patlamalarda da söylediğimiz gibi sülfat kimyasalları içeren partiküller atmosferi soğutma etkisi yapıyor. Ee o zaman kömür yakmak kötü bir şey değil yani? Yok, ne yazık ki o da öyle değil. Ayrıca karbondioksit gazı salınıyor ve sera gazları içerisinde ısınmaya neden olan bir numaralı faktörün karbondioksit olduğunu hepimiz biliyoruz. Isınma-soğumanın yanında bir de bonus olarak bu aerosoller asit yağmurlarına sebep oluyor, maalesef.

    EN FAZLA PAY SERA GAZINDA

    Geldik en önemli parametreye, o da “sera gazı emisyonları!” İşte burada durum değişiyor. Çünkü gözlenen küresel sıcaklık artışı eğrisinin üst kısmında kalan tek faktörümüz sera gazları. Şimdi lafı uzatmayalım, şöyle özetleyelim. Doğal faktörlerimizin ısınmaya katkısının küçük olduğunu söyledik. İnsan faktörlerinden arazi kullanımına bağlı ormansızlaşma, ozon kirliliği, aerosoller ve en büyük payı olan sera gazı emisyonlarının toplam katkısı artı bu doğal faktörler hepsi birleştiğinde, asıl küresel sıcaklık artış eğrimizle tam olarak uyuşmuş oluyor. Çıkaracağımız sonuç da sera gazı emisyonlarının en fazla paya sahip olması. Demek ki olumsuz gidişatın sorumlusu ne yazık ki biziz.

    İklim değişimi yok konusunda ısrarcıysak da, söyleyebileceğimiz sebeplerden bir tanesi belki elimizde uzun dönem verisi olmaması sayılabilir. Genel olarak 1800’lü yıllardan başlıyor kayıtlı veriler. Modeller, grafikler ve haritalar da bu periyot üzerinde çiziliyor. Ama buradaki tezi çürütebilecek nokta, özellikle 1960-70’lerden sonraki değişimin çok hızlı gerçekleşmesi. Atmosferin ve okyanusların refleks süresinin, yani verdiğiniz etkiye gelecek tepki süresinin yaklaşık 40-50 yıl olduğunu hesaba katacak olursak hızlı değişimin başlangıcının tam tamına sanayi devriminin başlangıcına denk geldiğini görürüz.

    Hocam bu da mı gol değil? Yaa böyle… Yine çok konuştum, başladım mı duramıyorum ben, sizi bir ay rahat bırakayım, gelecek ay görüşürüz.☸