Etiket: Havayı Koklayan Adam

  • Balık popülasyonlarının azalması

    Balık popülasyonlarının azalması

    Küresel olarak balık popülasyonu yüzde 75 azalmış durumda ve şu anda dünyadaki büyük boy balıkların yüzde 90’ının bittiği tahmin ediliyor. Balıklar kutuplara doğru göç ediyor. Yani bulunduğumuz yarımküre için düşünürsek, kuzeye doğru bir kayma söz konusu. Karadeniz Akdenizleşti! Yaklaşık 50 yıl önce 125 balık türü vardı mesela Marmara Denizi’nde. Şimdiyse sadece 10 tür kalmış.

    Sizde balık günü var mı? Bizde balık günü yoktu ama her hafta en az bir gün balık olurdu. O akşam balık yapılmadıysa gerçekten önemli bir iş var demekti. Özellikle gidilir, Haydarpaşa’dan balık pazarından balık alınır, genelde istavrit seçilir, eve gelinir özenle temizlenirdi. Bizde daha çok tava yapılırdı, yanında bol limonlu koca bir kova kıvırcık salata, offf, mis mis. Balığın ya da yapılan herhangi bir yemeğin yetmemesi gibi bir durum olmazdı, zira her yemek mevcudun iki katı yapılırdı. Kalan? Bir şey olmaz en fazla bir öğün bekleyecek ve bitecektir. Bir de lezzetli olur. Hep düşünürüm; eskiden yediklerimiz neden daha lezzetli gelirdi? Damaklarımız eskimediği için mi? Yoksa o zamanlar yediklerimiz bu kadar suni, GDO’lu değil miydi? Neyse bak götürdün beni çocukluğuma, konu dağıldı gitti… Konuya dönelim hemen…

    Balık, omega-3, A vitamini, çinko, demir, bir sürü besin değeri taşır. Hâlâ da taşıyor tabii, yani sanırım, yani şöyle ki… Aslında bu kısım biraz acı gerçek, balıklar artık daha az besin değeri taşıyor. Hatta bazıları artık zehirli hale geliyor. Neden mi? Bu soruyu gerçekten soruyor olamazsın? Tahmin et. Bravo! Tabii ki de bizim yüzümüzden. Biz derken kastım insanoğlu tabii. Deniz kirliliğidir, iklim değişimidir, sanayi atıklarıdır, aşırı avlanmadır… E bunların hepsinin sorumlusu biz değil miyiz? Küresel olarak balık popülasyonu yüzde 75 azalmış durumda ve şu anda dünyadaki büyük boy balıkların yüzde 90’ının bittiği tahmin ediliyor. İnsanoğlu falan dedim ama burada hiç öyle Amerika’dan, Avrupa’dan filan bahsetmeyeceğim, direkt ülkemiz, kendimiz hakkında konuşacağım, ya da yazacağım. Bana konuşuyoruz gibi geliyor. Size?

    MARMARA’DA BÜYÜK KAYIP!

    Her zamanki gibi iklim değişiminden, sebep olduğu deniz seviyesi yükselmelerinden, aşırı ısınmadan veya başka faktörlerden bahsederiz. Ama öncelikle Marmara’yı ele alırsak, bir kere Marmara, İstanbul gibi büyük ve dehşet kalabalık bir şehri tam ortasında bulunduruyor. Genel hatlarına bakarsak da sanayi bölgeleriyle çevrilmiş durumda. Şimdi bu ne demek? Tabii ki sanayi atıklarının, pis suların tehdidi altında demek. “Bünyamin arıtma diye bir şey var, duymadın mı?”. Duydum duydum, İstanbul’daki atıkların yüzde 25’i arıtılıyor, oradan hatırlıyorum mesela. Kalan yüzde 75 denize boşaltılıyor. Nasıl? Bu kirlilik ne yapıyor? Hiçbir şey yapmasa sudaki oksijeni azaltıyor, bu sebeple balıklara yeterli oksijen kalmıyor. Yaklaşık 50 yıl önce 125 balık türü vardı mesela Marmara Denizi’nde. Şimdiyse sadece 10 balık türü kalmış.

    Balık oranlarındaki azalma diğer deniz türlerine de yansıyor. Son 40 yılda Marmara Denizi’nde ekonomik değeri olan 143 deniz canlısı türü yok oldu. Fangri, Akya, Gelincik ve hani Marmara’da artık görülmeyen balıklardan sadece birkaçı… Yeni nesil bundan 20 yıl önce bulunan balık türlerinin ismini dahi bilmiyor belki de. Ayrıca son 40 yılda ciddi derecede azalan balık türlerinden palamutta yüzde 90, uskumruda yüzde 95, lüferde yüzde 58 oranında bir azalma var. Yani yüzde elliden aşağı bir azalma yok, çok ciddi bir durum. Bir dakika! Abartı mı geldi rakamlar? Türkiye İstatistik Kurumu su ürünleri istatistiklerine göre oranlar bunlar. Üzücü değil mi? Bu arada çok bilimsel araştırma yok denizlerimizdeki bu yok olmalar üzerine, hatta bu da bir eksik sayılabilir belki de. Azalmanın başlıca nedenlerini ise şöyle bir sıralarsak; kirlilik, aşırı ve bilinçsiz avlanma, küresel ısınma, israf. Aşırı ve bilinçsiz avlanma özellikle şöyle etkiliyor, küçük balıklar da av olabiliyor ve bu yüzden balık stokları tükeniyor. Aslında bu durumun çözümü var, av yasağı kapsamı genişletilebilir, denetlemeler artırılabilir mesela.

    “KARADENİZ, AKDENİZLEŞMİŞTİR”

    Diğer denizlerimizi anlatmaya konunun şu açısından bakarak devam etmek istiyorum. Balıklar kutuplara doğru göç ediyor. Yani bulunduğumuz yarımküre için düşünürsek, kuzeye doğru bir kayma söz konusu. Efendim şöyle ki, küresel ısınma ile sularımız da ısınmış oluyor. Alışkın oldukları yaşam koşullarının değişimine adapte olamayan balıklar maalesef yok oluyor ya da daha soğuk sulara doğru göç ediyor. Mesela Karadeniz’de TÜDAV’ın yani Türk Deniz Araştırmaları Vakfı’nın yayımladığı bir rapor diyor ki: “Karadeniz, Akdenizleşmiştir.” Bunun yanında, son 30 yılda Karadeniz’deki ekonomik öneme sahip balık türü sayısının 26’dan 6’ya düştüğü de bildirilmiş. Bu sayının düşmesinde çevresel kirlilik faktörleri de etkili. E doğru, bu faktör de küresel ısınmayla ilişkili zaten. Şu ana kadar balıkları söyledim, şimdi sıra hamside. Resmi istatistiklere göre, Türkiye’nin Karadeniz’de avladığı hamsi miktarı 80’lerdeki değerine göre günümüzde dört kat azalma yaşamış maalesef.

    Gelelim Akdeniz’e… Önce; Akdeniz’in çevresinde neler var? Atlantik Okyanusu, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu, Süveyş Kanalı… Buralardaki türler, Akdeniz’deki su sıcaklığının artışıyla denizimize giriyor ve buradaki yerli balıklarla rekabete giriyor, bu bir. Sıcaklık artışı tropikalleşmeye yol açıyor, işte kuzeye kaymanın diğer örneği ve daha şimdiden, tropikal türlerden olan ve katil yosun olarak bilinen Caulerpa taxifolia türü yosun ile birçok balık havzada gelişiyor, hatta burada alan kazanıyor, bu da iki.

    Öte yandan Ege Denizi’ne gelirsek, Akdeniz’le ekolojik açıdan epey benziyorlar. Türkiye’de yapılan bir çalışmada Akdeniz ve Ege Denizi’nde artan sıcaklık nedeniyle bir yumuşak mercan türü olan Gorgon popülasyonlarının çok azaldığı rapor edilmişti. Mercanların azalması da atmosfere daha fazla karbon salınımı demek. Çünkü okyanuslar atmosferdeki fazla karbondioksitin çoğunu emiyor. Bunu da mercan resifleri sayesinde yapıyorlar. Dolayısıyla mercanlardaki azalma veya herhangi bir hasar tabii ki de karbonun daha az emilmesi anlamına geliyor. Bu durum ısınmayı etkiliyor, küresel ısınma da denizlerdeki bu tahribatı destekliyor. Dolayısıyla kesintisiz bir geri-besleme oluşuyor.

    Başka bir örnek de yakın zamandan… Marmaris’te balon balıkları yakalanmıştı. Ne kadar korkunç değil mi? Balon balıklarını şimdi burada anlatmayayım. Ekolojik dengeyi bozan bir balık türü. Zaten nasıl bozmasın ki siyanürden bile 50 kat daha zehirliymiş!

    PLASTİK YİYORLAR!

    Geçen bir çalışmayı okumuştum, balıkların azalışı üzerine. Daha doğrusu ‘plastik kirliliğinin artması’yla ilgili. Ama sonuçlar balık populasyonlarının azalması. Sebebi ne biliyor musun? Plastiklerin atılması, suyun kirlenmesi zehirli olması filan değil. Plastik maddelerin suya atılması bile gerekmiyor. Karadaki plastiklerin parçaları zamanla ufalanıyor, rüzgarla ya da birtakım faktörlerle denizlere okyanuslara sürükleniyor. Sonucunda da balıklar, hatta çoğu deniz canlısı bu parçaları besin sanıp yutuyor. Dolayısıyla plastiğin içinde ne kadar zehirli madde varsa hepsi balığa geçiyor. Sanmayalım ki bu bizi etkilemiyor, tabağımızdaki balığın bile plastikle beslenmiş olma ihtimali çok yüksek. Çünkü balıkların asıl besini zooplanktonlar ama balıklar zooplanktonlardan daha çok plastik yiyormuş. Ayrıca ben balık yemem deyip de kurtulmak da olmuyor çünkü bir kere besin zinciri denen bir şey var ve bu dengede bir zincirin yok olması veya hasar görmesi her canlıyı etkiliyor. En basit örnek yem olarak balıkların kullanılması, oradan diğer hayvanlara geçmesi ve sofralarımıza ulaşması…

    Yeteri kadar için karardı mı, devam edeyim mi? Bunun daha ekonomik boyutu var, insan sağlığı boyutu var, küresel ısınmanın denizlerdeki akıntıları ve fırtınaları değiştirmesi var, limanlarda ulaşım aksaması var, var oğlu var…

    Şimdi bu yazdıklarımdan sonra balık yemeye tövbe ettin… Etmedin mi? He denizden babam çıksa yerim diyorsun. Hayır zaten ben balık yiyelim yemeyelim filan diye anlatmadım ki tüm bunları, elimizden geleni yaparak neslimize ve gelecek nesillere yardım etmek için söyledim… Tabii ki gerisi sana kalmış… Ben ne yapacağım? Yemeye devam edeceğim… Haftada bir geleneğini de bozmayacağım.

    Gelecek ay yine bu sayfaların aralarında bir yerde olacağım, buluşalım… ☸

  • Suyun oluşumu

    Suyun oluşumu

    Su Dünya’da nasıl oluştu ya da nereden geldi? Neden diğer gezegenlerde hâlâ gramla su ararken, Dünya’mızın dörtte üçü su? Bunlar pek değinilmeyen konular olarak sayılabilir aslında ama bunun sebebi bence ta 13.8 milyar yıl önceye, Big Bang’e uzanan karmaşık bir hikâye olması.

    Su… Herhalde hayatta en önemli üç-beş maddeden biridir. Nasıl desem, mesela su olmadan yaşayamıyoruz, bir yudum suya bile ihtiyaç duyabiliyoruz, en büyük yaşam kaynaklarımızdan biri su… Sonraki adımlara bakacak olursak tarımda, elektrik santrallerinde, üretimin her safhasında suya ihtiyaç var.

    Tabii suyun bir de karanlık tarafı var, sellere yol açıyor, kirlenmiş içme suyundan her yıl milyonlarca insan ölüyor. Bu karanlık tarafını önlemek adına pek çok çalışma yapılıyor, yeni metotlar geliştiriliyor. Bunun için de bilim insanları, iklim değişiminin suyun kalitesi ve miktarındaki değişimi de incelemek zorunda. Aslında sonuca varmak için bir de işin kaynağına inmek lazım. Mesela su Dünya’da nasıl oluştu ya da nereden geldi? Neden diğer gezegenlerde hâlâ gramla su ararken, Dünya’mızın dörtte üçü su? Bunlar pek değinilmeyen konular olarak sayılabilir aslında ama bunun sebebi bence ta 13.8 milyar yıl önceye, Big Bang’e uzanan karmaşık bir hikâye olması.

    Şimdi zamanda yolculuğa çıkıp en başa, Büyük Patlama’nın olduğu ana gidelim. Büyük Patlama gerçekleştikten saniyenin trilyonda biri kadar bir süre sonra uzaya yayılan çok sıcak parçacıklar havuzu yaratan bir enerji ortaya çıktı. İsmi bile “Büyük Patlama”ysa enerjiyi sen düşün… Yaklaşık üç dakika içinde bu bileşenler birbiriyle çarpıştı, sürüklendi, birleşti ve ilk atom çekirdeklerini oluşturdu. Bu atom çekirdekleri arasında helyum, lityum vardı ama daha çok hidrojen bulunuyordu. Yani, su molekülünü oluşturan iki atomdan biri, “hidrojen”… Peki diğer atom “oksijen” nasıl oluştu dersen, işte burada devreye yıldızlar giriyor. Yıldızlar, içinde barındırdıkları muazzam yükseklikte sıcaklıkla adeta nükleer bir fırın. Bu fırın yaşamını yitirip süpernova patlaması geçirdiğinde uzaya elementler saçıyor. Bu arada evet, yıldızların ölümü etrafa bir sürü renk saçan bir patlama şeklinde gerçekleşiyor ve adı süpernova. Ve evet, uzaya saçılan bu elementlerin içinde oksijen var. Yani bizim gökyüzünde sadece bir nokta olarak gördüğümüz yıldızlar belki de dünyamızın suyunu oluşturan en önemli elementin kaynağı.

    Peki, bitti mi? Henüz değil. Burada hâlâ tam çözülemeyen bir durum var. Dünya’nın yüksek sıcaklıklarının olduğu ve henüz atmosferinin gelişmediği oluşum evresinde suyu yüzeyde tutacak ve buharlaşmasını engelleyecek bir sistem yoktu. Bu durumda su Dünya’ya ulaşsa bile uzaya geri salınacaktı. Yani şu an sahip olduğumuz su, Dünya’nın oluşumundan uzun süre sonra oluşmuş olmalı.

    KAYNAK ASTEROİTLER Mİ?

    Biraz karıştı değil mi? Ama dur, şimdi can alıcı noktaya geliyoruz. Yani evet hâlâ kesin bilgi yok bu konu hakkında ama en güçlü tahmin şu: Suyun oluşmasını sağlayan kaynak, kuyruklu yıldız ve asteroidler. Aslında kuyruklu yıldız teorisi yakın zamana kadar daha kuvvetliydi ama bilim insanları dünyadaki suyla kuyruklu yıldızlardaki suyu karşılaştırdığında yapısının aynı olmadığını fark etti. Kuyruklu yıldızlardan gelen su en fazla dünyadakinin yüzde 10’u kadar olabilirdi. Peki, bir de asteroidler dedik, o zaman suyun kaynağı onlar mı? Maalesef size bu konu hakkında kesin bilgi veremeyeceğim, çünkü hâlâ kesin kanıtlanmış bir bilgi yok. Ama evet, şimdiki teoriye göre asteroidlerden de dünyamıza su taşınmış. Ama her asteroid de değil, çünkü üç tane asteroid kuşağı var ve bunlardan biri güneşe çok yakın, diğeri çok uzak. Bu yüzden suyu dünyaya taşıyabilecek tek kuşak var, Kuiper Kuşağı. Ve bu asteroidlerdeki suyun yapısı da Dünya’daki okyanuslara benziyor.

    Dediğim gibi, bu konu hakkında kesin bir sonuç hâlâ yok. Teoriler, fikirler sürekli değişiyor. Hatta bu konuştuklarımızı beğenmediyseniz başka öngörüler de anlatabilirim. Yani olasılıklar o kadar fazla… Araştırmalar devam ettikçe sürekli yeni bulgular çıkıyor. Şimdilik sadece şunu söyleyebiliriz; Dünya gençliğinde sıcak bir ateş küreydi ve bu yüzden suyu barındırabilecek bir yapıda değildi. Bu durumda suyun uzaydan bir yerlerden geldiği ihtimali ortaya çıkıyor. Ama bakalım asıl kaynak ne çıkacak…

    Sanırım konu biraz derin oldu. Su filan deyince serinletecek bir konu bekledin diye düşünüyorum ama patlamalardan, sıcak göktaşlarından konuştuk biraz. Benim de havadan sudan konuşma anlayışım bu.

    Gelecek ay da yine havadan konuşuruz belki, sağlıcakla kalın… ☸

  • Toprak solunumu

    Toprak solunumu

    İklim değişimi deyince hep havadan sudan bahsediyoruz. Yağmurlar, okyanuslar falan filan. Olayın ciddiyetinin farkına vardık artık sanırım, yani umarım… Su yaşamını ve ekstrem hava olaylarını nasıl etkilediğini de artık bildiğimizi varsayıyorum. O yüzden bu sefer aslında çok önemli olan ama üstünde çok durulmayan bir konuyu irdelemek istedim. Toprak…

    İklim değişimi denince akla ilk yüksek sıcaklıklar geliyor. “Bu sene de üşüdük, donduk falan” diyeceksin ama hatırla hep normallerin üstünde sıcaklıklardan bahsettik. Kar yağışları alsak da kışın ortasında bahar havası da yaşadık. Zaten yapılan gözlemler de bu durumu doğruluyor; kara ve deniz sıcaklıkları kullanılarak yapılan hesaplamalarda geçtiğimiz Nisan ayı, 1951-1980 yılları arasındaki ortalama Nisan sıcaklığından 1.11 derece daha yüksek çıktı. Şubat ayı ise normalden 1.35 santigrat derece daha sıcak geçti. Hatta küresel sıcaklıklardaki bu artış Ekim 2015’ten beri devam ediyor. Efendim konuyu nereye bağlayacaksın dersen: İklim değişimi deyince hep havadan sudan bahsediyoruz. Yağmurlar, okyanuslar falan filan. Olayın ciddiyetinin farkına vardık artık sanırım, yani umarım… Su yaşamını ve ekstrem hava olaylarını nasıl etkilediğini de artık bildiğimizi varsayıyorum. O yüzden bu sefer aslında çok önemli olan ama üstünde çok durulmayan bir konuyu irdelemek istedim. Toprak… Bu küresel ısınma denen meret toprağın derinliklerine kadar işliyor. Hadi bakalım arkadaşım gel, neler oluyormuş bakalım.

    Sıcaklıklar yükseldikçe toprak solunum oranı artıyor. Şimdi “toprak solunumu da ne ola ki” diyorsun. Toprakta bir karbon döngüsü var, toprağın nefesi gibi. Birtakım bitkisel aktivitelerle toprak karbon alıyor, fazla gelen karbonu da biyokimyasal reaksiyonlarla dışarı veriyor. İklim değişiminin aşırı sıcaklıkları artırmasıyla bu karbon verişi artıyor. Çünkü sıcaklık arttıkça bitkideki metabolizmal faaliyetler de artıyor. Bu da atmosfere karbon salınımı demek. Hem de fosil yakıtların yakılmasıyla atmosfere salınan karbondan daha da fazlalaşıyor. Miktarı söyleyeyim mi? Yaklaşık 60 milyar ton, her yıl.

    Küresel ısınma bitkinin kök, gövde ve yaprak faaliyetlerini, kısaca metabolizmasını hızlandırıyor. He bir de toprakta yaşayan mikrobik organizmalar var, böceklerden tut da göremediğimiz her tür bakteriye kadar bir sürü canlı yaşıyor toprakta. İşte bu canlıların da karbon döngüsüne olan katkısını artırıyor fazla ısınma. Bu hızlanma ve artışla da topraktaki karbon ayrışması artıyor, ayrışma da topraktaki karbon deposunu azaltıyor, bu karbonun azalması iyi bir şey değil, topraktan ayrılan karbon atmosfere salınıyor; küresel ısınmaya sebep oluyor.

    Ekosistem, aslında bilimsel adı; biz ona kısaca hayat diyelim. İşte bu hayat, döngülerden oluşuyor. Ne ekersen onu biçersin felsefesiyle işliyor her şey. Haksız mıyım ama gerçekten her canlının dünyasında bu böyle değil mi? Neyse konumuzdan sapmayalım, yani anlatmak istediğim; yine önemli bir döngü var ortada. Bu saydıklarımı böyle çember oluşturan bir döngünün basamakları olarak hayal edin. Kısaca küresel ısınma sıcaklık ve sıra dışı olayların artışına, bu artışlar da topraktan karbon salınımına, karbon salınımı da küresel ısınmaya sebep oluyor. Bu şekilde topraktan daha fazla karbondioksit, hatta metan bile çıkıyor. Topraktan bu gazların çıkışı da zaten var olan sera gazlarına destek kuvvet oluyor.

    Hep mi kötü? İyi bir şey yapan yok mu? Var, gel gel o da var. İşte asıl önemli konu, bir yandan da ormanların karbon deposu görevi yaparak bu salınımı engelleme özelliği. Bu yüzden ormanların yok edilerek, toprağın boş bırakılmaması önemli. Araştırmalara göre, ormanlık arazilerdeki karbon deposu, otlak alanlardan iki kat daha fazla. Ülkemizde yapılan çalışmada ise orman topraklarımızda bir hektar alanda 77,8 ton kadar karbon depolandığı saptanmış. Yani ormanlar karbon çıkışına izin vermiyor, karbonu kendi toprağında saklıyor. Toprak üstünde bitki örtüsü ne kadar fazlaysa atmosfere karbon salınımı o kadar az oluyor.

    NEDİR BU AYRIŞMA?

    Şimdi bir de bu ayrışma olayını bir açalım. Havada kaldı sanki biraz. Topraktaki bileşiklerin, organizmaların daha küçük parçalara veya elementlere ayrışması, demek istediğimiz. Gereken kısım kullanılıyor, fazlası da dışarı yani atmosfere veriliyor. Ayrışmanın artması toprakta karbon döngüsünün de artmasına sebep oluyor. Bu da bitkilerin gelişmesi için gereken karbonu azaltıyor. Karbon tüm canlıların yapı taşı. Yaşam döngüsünde çok önemli bir yeri var.

    Uç bir örnek veriyim; mesela bazı deniz canlıları karbonu okyanus suyundan alıyor ve kabuklarını yapmak için kullanıyor. Bir deniz canlısının kabuğunda bile karbon var. Zaten canlı olan her varlıkta bütün organik bileşiklerin yapısında karbon vardır. Bitkilerde de bu yapının yüzde 50’si karbon. Topraktaki karbon da, suyu ve önemli besinleri tutmaya yarıyor. Ayrıca organizmaların ayrışması için enerji kaynağı oluyor. Çok kolaymış gibi diyoruz ama aslında ayrışmanın gerçekleşmesi için yüksek bir aktivasyon enerjisi gerekiyor. İşte bu yüzden normal şartlarda atmosfere fazla karbon salınımından bahsetmiyoruz. Ama yüksek sıcaklık olunca topraktaki organizmaların ayrışması için yeterli enerji sağlanıyor, toprak solunumunu hızlandırıyor. Toprak solunumuyla bu karbon atmosfere salınarak kaybediliyor. Hatta artış yüzdesini de vereyim: Solunumla çıkan karbondioksit emisyonunda ortalama yüzde 45! Normalin neredeyse bir yarısı kadar daha fazla karbon atmosfere salınıyor. Ayrıca bu şekilde toprakta depo edilen karbon miktarı da azalmış oluyor.

    Bunlar neden oluyor? Bir insan bir insan gibi yaşamadığı için, dolayısıyla insan gibi, doğaya göre insan gibi yaşamadığı için oluyor. Neyse geçtim burayı yine. En kolayı geçtim diyorsun, geçiyorsun, süper.

    Hep sıcaklık dedim ama iklimin değişmesi yalnızca yüksek sıcaklık değil biliyorsunuz, mesela aşırı yağışlar da var ve havadaki karbondioksit, azot gibi bileşikleri içeren gazlar yağışlarla tekrar toprağa dönüyor. Toprağın verimliliğini düşürüyor. Ayrıca yağmur toprak nemini de artırıyor ve toprak neminin az olması da fazla olması da istediğimiz bir durum değil. Çünkü bu durum da toprak solunumunu azaltıyor ve bu sefer de verimsizliğe yol açıyor. Yani her şey kararında iyi…

    Neyse ben yine atasözlerine bağlamadan toparlayayım. Bu toprak solunumu veya deposu farklı iklim kuşaklarında da değişiyor. Bu yüzden genel etki aslında net değil. Ama ısınan iklim ile topraktan karbon çıkışının birbirini güçlendirdiği bir gerçek. Ancak toprağın doğru kullanılması, ormanların yok edilmemesi, fosil yakıtların yakılmaması gibi tedbirlerle bu durum engellenebilir. Tanıdık geldi mi? ☸

  • UV’nin etkileri

    UV’nin etkileri

    Çoğu insan için güneş ışınları, D vitamini ihtiyacının yüzde 80-90’ını karşılıyor. Ancak sorun yine insanoğlunda. Çünkü atmosferdeki kirlenme sonucu artık ultraviyole ışınlarının zararları, yararlarından çok daha fazla.

    E illa yaz gelmesine gerek yok, havalar epey ısındı. Aslında normallerin üzerindeki sıcaklıklarla zaten yaz gelmişti çoktan, desek yalan olmaz. Malumunuz yaz demek, güneş demek. Peki Güneş’i, bizi ısıtan aydınlatan kocaman bir yıldızdan daha farklı düşündünüz mü? Genelde sarı ya da beyaz ışık saçan bir ısı ve ışık topu olarak görüyoruz. Bir de bizim göremediğimiz ışınları var koca Güneş’in. Elektromanyetik spektrumdan bahsetmiş miydim daha önce? Yok yok, tekniğe girmeyeceğim. Amacım Güneş’in aslında bir yandan ne kadar da zararının olduğunu kanıtlamak, uyarmak.

    Şimdi bu spektrum dediğimiz şey, tüm dalga boylarının yerini, boyunu ve frekansını belirten bir tayf. Bu bantlarda bizim görebildiğimiz ışınlardan da öte ışınları görebiliyoruz. “Görebiliyoruz”dan kastım tanımlayabiliyoruz. Infrared, gamma, x-ray, mikrodalga, ultraviyole… Güneş hepsinden az ya da çok yayıyor. Şu an bizi ilgilendiren kısmı ise ultraviyole. Hepsinden az ya da çok yayıyor dedim az önce, aslında ultraviyole az olan kısımda. Yani Güneş’in yaydığı ultraviyole, diğer dalga boylarıyla karşılaştırıldığında epey az bir yüzdeye sahip. Ama etkisinin ne kadar fazla olduğunu yazının sonunda çok daha iyi anlamış olacaksınız.

    Öncelikle, direkt kötüleyerek başlamak istemiyorum. Ultraviyolenin başta, özellikle kemikler için çok önemli olan D vitamini sentezine öncü olması, epidermisin ve derinin kalınlaşması gibi büyük yararları var.

    Çoğu insan için güneş ışınları, D vitamini ihtiyacının yüzde 80-90’ını karşılıyor. Ancak sorun yine insanoğlunda. Neden yine insanoğlu, çünkü “atmosferdeki kirlenme” sonucu artık ultraviyole ışınlarının zararları, yararlarından çok daha fazla. Güneş yanığı en bilindik olanı. Bunun yanında, göz hastalıklarından kansere kadar pek çok zararı var. Günümüzde tatil ve yaşamsal alışkanlıkların değişmesi, belki de çok daha fazla önemsemememizle birlikte UV’ye maruziyet artıyor ve buna bağlı olarak deri kanserlerinin görülme sıklığı artış gösteriyor. 30 yılı aşkındır daha fazla insan, diğer kanserlerden daha çok deri kanserine yakalanıyor.

    Ultraviyole ışın da bir ana başlık aslında. Bilim adamları UV ışını üç kategoriye ayırmışlar. Çünkü hem farklı karakteristiklere sahip, hem de canlılar üzerindeki etkileri farklı üç bant içeriyor UV. Çok da komplike isimleri yok, UV-A, UV-B, UV-C bantları. Zaten bizi ilgilendiren tarafı da isimleri değil, farkları ve etkileri. UV-A en haşır neşir olduğumuz, en tanıdık olan kısmı. Çünkü bantlar arasında şöyle önemli bir fark var: UV-C’nin tamamı atmosferdeki ozon ile oksijen tarafından emiliyor ve yeryüzüne hiç ulaşamıyor. Ulaşmasını da kimse istemiyor zaten. Zira kendisi en tehlikeli olanı; yeryüzünde UV-C varsa hiçbir canlı yok demek. UV-B ise stratosferik ozonun konsantrasyonuna bağlı olarak değişik oranlarda yeryüzüne ulaşıyor. UV’nin yaklaşık yüzde 5-10 kadarı UV-B olarak dünyaya kadar ulaşabiliyor. UV-A ise yeryüzünü en çok istila eden, sadece yazın değil her mevsim bizi bırakmayan UV ışını.

    A ve B’nin farklarıyla başlarsak daha anlaşılır olacak sanırım. UV-A 400-320 nm dalga boyu arasındayken, UV-B 320-290 nm dalga boyu arasındadır. Her ikisi de spektrumda kısa dalga boyu aralığında olsa da UV-B, UV-A’ya göre daha kısadır. Ve daha kısa dalga boyu demek daha yüksek enerjili radyasyon demek. Dolayısıyla yüksek radyasyona sahip olan UV-B. Ama yeryüzüne en çok ulaşan UV-A ışınlarıdır. Yeryüzüne ulaşabilen UV radyasyonunun yüzde 90-95’i UVA iken yalnızca yüzde 5-10’u UV-B ışınlarına aittir. Fakat UV-B’nin yüksek enerjisi derinin yüzeyindeki epidermal tabakalara daha fazla zarar verir ve güneş yanıklarına sebep olur. Yalnız, UV-A derinin daha derin tabakalarına inebilir ve bronzlaşmaya sebep olur. Erken bronzlaşmanın sebebi UV-A iken, geç bronzlaşmanın sebebi UV-B. Erken bronzlaşma; başlıca UV-A etkisiyle oluyor. Bu tür bronzlaşmada güneşteyken deri koyulaşır ama güneşten uzaklaşınca hemen solar. Melanin miktarı artmaz. Mevcut melaninde kimyasal değişiklikler olur. Geç bronzlaşma ise 72 saat sonra ortaya çıkıyor ve daha kalıcı. Deride melanin artışına bağlıdır ve UV-B etkisiyle oluyor.

    Geldik can alıcı noktaya: UV-B, enerjisi daha yüksek olduğu için daha zararlı diyebiliriz ama her iki tip UV de (A ve B) deri hücrelerine zarar verdiği ve DNA’larını değiştirdiği için deri kanserine sebep olabiliyor. Ayrıca her iki tip UV de derinin erken yaşlanmasına sebep oluyor. UV-A ve B’nin aralarındaki diğer önemli farklardan birisi de UV-B’nin en güçlü olduğu saat aralığı, Nisan-Ekim ayları arasında sabah 10.00 ile öğleden sonra 16.00 iken UV-A günışığının olduğu her saat ve her mevsim eşit şekilde etkilidir. Bir önemli nokta da şu: Daha tatil sezonuna girmedik diye tedbir almak için erken demek yanlış. Çünkü, UV-A camdan geçebiliyor. Eğer UV-A filtreli film yoksa, araba içinde veya kapalı mekânda pencere önünde bile UV-A’ya maruz kalmak olası. Hatta şemsiye altında veya gölgede otururken de güvende değilsiniz. Çünkü denizden ve kumdan yansıyan güneş ışınları, tüm cilde zarar verecek kadar tehlikeli. UV-B ise camdan geçemiyor, yalnızca dışarda etkili.

    TÜM HASTALIKLARIN KAYNAĞI

    Son olarak sebep olduğu hastalıklardan bahsedip içinizi karartıp gideceğim. Ama çare yok diye de bir şey yok; birkaç tavsiyeyle hastalıklardan, daha doğrusu ışınlardan korunmanın yollarını da dipnot düşeceğim.

    UV tüm hastalıkların kaynağı desek yalan olmaz. Çünkü bağışıklık sistemini yıpratıyor. Güneşe fazla maruz kalmak akyuvarları etkiler. Tekrar tekrar güneşe fazla maruz kalmak ise vücudun tüm bağışıklık sistemine zarar verir. Bu yüzden fazla UV radyasyonu diğer hastalıklara da yol açabiliyor. Bunun dışında, üç ana tip deri kanseri var ve deri kanserinin yüzde 90’ı UV radyasyon yüzünden. Bunlardan en bilineni melanoma. Aslında melanoma, deri kanserleri vakalarının yüzde 1’inden de az ama ölümlerin büyük yüzdesi melanoma kaynaklı. Mesela, her 52 dakikada bir melanoma yüzünden bir insan ölüyor. Ve melanomanın çoğu vakasının sebebi güneş. Bir Birleşik Krallık çalışması, melanomanın yaklaşık yüzde 86’sının sebebinin güneşe maruz kalınarak alınan UV radyasyon olduğunu gösteriyor.

    En belirgin etkilerden biri de deri yaşlanması. UV, derinin en üst tabakasının altındaki kolajen ve bağ dokuya zarar verdiği için deri yaşlanmasını hızlandırır. Bu da kırışıklıklara, kahverengi ‘karaciğer’(liver) noktalarına ve deri elastikiyetinin kaybolmasına sebep oluyor. Bir kişinin kolunun alt kısmıyla üst kısmı arasındaki renk tonu farkı, kırışıklık gibi faktörler derideki güneşe maruz kalınma etkilerini gösteriyor. Farkın fazla olması da daha büyük zarar demek dolayısıyla. Ayrıca bu etki de kümülatif. Zamanla birikiyor zararı. Bu yüzden ne kadar erken önlem, o kadar iyi. Yoksa şu an iyi görünen bronz ten, ilerde kırışık bir deri olabilir, hatta deri kanserine sebep olabilir, ciddi sonuçlar var ortada maalesef.

    En bilineni de, güneş yanığına sebep oluyor UV. Yanıklar sonucunda derinin kırmızı renge dönme süreci de şöyle işliyormuş: Deri hücreleri UV radyasyonun enerjisini absorpladığı için zarar görüyor ve hasar görmüş bölgeye, onarım için, ekstra kan taşınıyormuş. Bu da o bölgenin kırmızı olmasına sebep oluyor.

    Zararlar saymakla bitmiyor ama bunu söylemeden de geçemeyeceğim. UV gözlere de fazlasıyla zarar veriyor: Uzun süre UV’ye maruz kalmak veya UV’nin yüksek yoğunluğu (mesela şezlonglarda) göz dokularına zarar verir, hatta ‘kar körlüğü’ veya ‘photokeratitis’ denilen, göz yüzeyinde yanmaya sebep olabilir. Bu arada kar körlüğü demişken, yukardaki satırlarda bir yerde UV-A’nın güneş ışığının olduğu her an etkili olduğunu yazmıştım. Özellikle yüksek kesimlerde ve karlı, buzlu bölgelerde UV’nin deriye etkisi iki kat daha fazla. Çünkü kar albedosu yüksek olduğu için UV’nin yüzde 80’ini yansıtıyor.

    Gözün maruz kaldığı etkiler birkaç gün içinde ortaya çıkıyor ancak daha sonra başka komplikasyonlara yol açabiliyor. 1998’de, Amerikan Medikal Birliği Dergisi’nde az miktarda güneş ışığının bile göz hasarları gelişiminin riskini artıracağını ve katarakt, pterygium, pinguecula gibi göz hastalıklarına sebep olabileceğini söylüyor. Gözlerdeki UV zararı kümülatif, yani zamanla birikir. Bu yüzden gözlerimizi korumaya ne kadar erken başlarsak o kadar iyi aslında.

    Peki, ışınlardan korunmak için ne yapabiliriz? Tabii ki akla ilk gelen, güneş kremi. Yalnız öylesine güneş kremleri değil. Üstünde UV-A ve UV-B yazılı olanlardan almak makbul. Dikkat etmişsindir, her kremde “Sun Protection Factor” yani Güneş Koruma Faktörü anlamına gelen SPF yazar. Örneğin SPF değeri 10 olan bir güneş kremi, cildin herhangi bir güneş kremi kullanmadan yanması için geçen zamanın 10 katı daha fazla koruyor demek. Diyelim ki güneş kremi kullanmayan bir kişi güneş ışınlarına direkt maruz kaldığında 15 dakikada yanacak, SPF değeri 10 olunca aynı açıdaki güneş ve sıcaklıkta ciltte bu sefer 150 dakikada yanıklar oluşacak anlamına geliyor. Buradan anlıyoruz ki sürdüğümüz kremin de bir süresi var. Sonuç olarak, yüksek SPF değeri, yüzdesel olarak daha fazla UV-B ışınını bloke etmiş oluyor. Açık renkli giysiler giymek, UV korumalı güneş gözlüğü takmak basit birkaç önlem. Pencere ve araba camlarında da UV filtresi kullanmak yine basit ama faydalı önlemlerden.

    Ben burada kesiyim yoksa bitmeyen yazı olarak tarihe geçecek bu yazı. UV ile ilgili konuşulacak daha çok şey var. Yaz uzun, yazarım yine. Yeter ki sen söylediklerimi unutma. ☸