Etiket: Havayı Koklayan Adam

  • Plastik yiyen bakteri

    Plastik yiyen bakteri

    Dünyanın havasını kirlettik, suyunu da 150 milyon ton çöple doldurduk. Açık denizlerde her kilometrekare başına ortalama 13 bin plastik düşüyor. Plastik… Doğada bekle bekle kaybolmuyor, hem de kanserojen! Yakın zamanda bu plastik canavarını yiyen başka bir yaratık keşfedildi, bir bakteri…

    Dünyayı resmen çöp haline getirdik. Hızlı bir giriş mi oldu? İnsanlığa ağır bir itham mı bu? Elinizi vicdanınıza koyun ve bu soruya “hayır” diye cevap verin. Veremeyiz maalesef. Dünyanın havasını da suyunu da kirlettik işte. Şimdi “yine başlıyoruz, ısındık, soğuduk, kirlendik konuşmalarına” diyebilirsiniz ama bu seferki başka bir noktadan.

    Aslında kirliliği yaymadığımız bir nokta kalmadı ama bu noktayı da bilin istedim. Kirlettiğimiz hava her yıl 7 milyondan fazla insanın erken ölümüne sebep oluyor. Kirli havanın sadece yüzde 14’ü doğal kaynaklı. Diğer yüzde insana ait. Endüstri, kömür, trafik, bitmek bilmeyen inşaatlar…

    Havasını kirlettik, suyunu da 150 milyon ton çöple doldurduk. BM Çevre Programı söylüyor, açık denizlerde her kilometrekare başına ortalama 13 bin plastik düşüyor. Bir de plastik, yani organikler de zaman alıyor ama plastik hem bekle bekle kaybolmuyor hem de kanserojen etkisi.

    “Allah kahretmesin bunları!” diye serzenişte de bulunma ve kaliteyi uzaklarda arama. Bu işin içinde sen de varsın, ben de. Bak hatta etrafına, illa ki bir yerde o dünyamızı kirleten canavardan vardır. Hani o siyah plastik poşetler var ya, onların ancak 1000 yılda yok olduğunu biliyorsundur illaki. Yüzde 100 geri dönüşümlü poşetler bile masum değil.

    Ve önemli bir nokta. Plastik, doğada hazır bulunan bir madde değil. Hazır bulunan elementlere bir müdahale neticesinde yaşam buluyor kendisi. Birtakım süreçlerle elementler reaksiyona giriyor ve plastik üretiliyor işte. Ve bu madde yüksek sıcaklıklara dayanabiliyor, bazı bakterilere karşı da dayanıklı, UV ışınlarını da tınlamıyor. İşte bu sebeplerden doğada yüzlerce binlerce yıl bozulmadan kalabiliyor.

    İşin daha kötü kısmı da var, çok küçük parçalara ayrılabiliyorlar. “İyi ya, bütün bütün kalsaydı daha kötü değil mi?” diyen yoktur umarım aramızda. Bu ne demek biliyor musunuz? Şöyle ki, kolayca taşınabiliyorlar. Yağmur suyuyla, kanalizasyonla, akıntıyla denize okyanuslara karışıyor. Karadan denize, okyanusa akıntılarla ulaşan çöpler deniz canlılarına zarar veriyor. Hayvanlar bu küçük plastik parçalarını yemek sanıp yiyorlar ya da bir şekilde vücutlarına plastik maddeler, çöpler dolanıyor ve yaralanıyorlar, ölüyorlar ya da onları yiyenler pek iyi durumda olmuyor.

    Bakın kavramları iyi belirlemek lazım. Eğer iyi belirlemezsek sorunu anlayamıyoruz. “Don çiftçiyi vurdu” manşetini okuyunca maalesef konuya sanki gerçekten çiftçi vurulmuş gibi yaklaşıyoruz. Ya da “iklim değişimi” dediğimizde herkese ait bir şey olunca bizi etkilemiyormuş gibi ses çıkartmıyoruz. Bu plastik deniz yaşamını vuruyor dediğimizde aslında vurulan biziz. Hem deniz ürünleri tüketimiyle, hem onun ekonomisiyle, hem okyanusların iklime etkisiyle ve hem hem hem diye gider bu cümle. Acı verici değil mi?

    Olay sırf bununla da kalmıyor. Hani o birkaç dakikada tükettiğimiz plastikler var ya, her alışveriş sonrası kullandığımız poşetler, içtiğimiz su şişeleri, tekstil ürünleri, kullandığımız ürünlerin, yiyeceklerin ambalajları. Bunları geri dönüşüme atmıyoruz, çoğu zaman gereksiz de olsa kullanıyoruz ve bunlar doğaya karışıyor, denizlere dökülüyor. Sonra bu plastiklerin zehri dolaşıp bize geri döndüyor, hem de hissetmeyeceğimiz, anlayamadığımız bir şekilde. Sonra da “acayip acayip hastalıklar çıktı” diye üzülüyoruz. Bu zehirleri besin sanıp yiyen hayvanlar sadece okyanus canlıları değil, denizlerdeki balıklar da yiyor ve aynı zehri besin zincirine katıyor ve zincirin her basamağındaki canlı bu zehri bir güzel yiyor.

    Dünyanın bir düzeni, sistemi var. İşte ekosistemi böylece deforme ediyoruz. Ve besin zincirinde bulunan insan da her durumdan kolayca etkileniyor. Sağlığı doğrudan bozuluyor. Ekonomi bile bu durumdan payını alıyor. Sen de kurmuşsundur bağlantıyı.

    Öncelikle bunları okyanuslardan temizlemek hiç kolay değil. Küçük parçalara ayrılması işi daha da zorlaştırıyor ve epey maliyetli; bu bir. İkincisi, plaj turizmini doğrudan etkiliyor. Kirli ve tehlike saçan sahiller doğal olarak turist çekmiyor. Bunun dışında, çarpan maddeler teknelere hasar veriyor. Balıkçılıktan tutun da her türlü sektöre kadar eli uzanıyor bu maddelerin.

  • Sivrisinekler, bakteriler ve zika virüsü

    Sivrisinekler, bakteriler ve zika virüsü

    Şu an bizi ilgilendirmiyor gibi görünen ama aslında küçük bir yüzde olsa da risk altında olduğumuz Zika virüsü, tüm dünyada yayılıyor. Önceki sayılarda yazmıştım; ekvatoryal iklim kuşağı bize doğru yaklaşıyor. Yani daha sıcak kuşağı sahiplenmeye başlıyoruz. Dolayısıyla Türkiye de küresel ısınmanın getirdiği her durumdan etkilenecek, buna haşerat ve bakteri artışı da dâhil…

    Aranızda bu kış ağır bir grip geçirmeyeniniz var mı? “Ben” diyeniniz varsa eğer emin olun mutlu azınlık içerisindesiniz. Bunlar sorduğum dünyadaki ağır salgınların dışında, bir de onlar var H1N1, işte domuz gribi dediğimiz ve diğerleri var. Başka ne var? Şu an bizi ilgilendirmiyor gibi görünen ama aslında küçük bir yüzde olsa da risk altında olduğumuz Zika virüsü, tüm dünyada yayılmakta. Ana konuya geleceğim ama Zika virüsü demişken Zika virüsünü kabaca bir açayım size. Sivrisinekle bulaşan, daha çok hamile kişilerin ısırılmasıyla bebekleri etkileyen mikrosefali hastalığına, büyük ihtimalle de ölüme yol açıyor. Bebeklerin küçük kafalı doğmalarına sebep olup beyin gelişimini engelliyor. Zika virüsü aslında ta 1947’lerde var olan bir virüstü, fakat 20’den fazla ülkeye yayılınca alarm verildi. Son zamanlarda hızla yayıldı ve küresel bir salgına dönüştü. Daha çok sıcak ve kurak alanlarda görülüyor hastalık. Ama Avrupa’dan salgın bölgelerine ziyaret eden turistlerde de virüs bulundu ve bu da riskin her ülkede olabileceğini gösterdi. Yani Türkiye’de de, Danimarka veya İsviçre’den gidenlerde olduğu gibi virüs ihtimali yok değil.

    Şimdi asıl konuya nasıl geleceğim diye bekliyorsunuz. Aslında çok basit. Ekolojik dengede olan rahatsızlıkların çoğu artık iklimin değişmesiyle ilgili. Ebola, sarıhumma, sıtma, şimdi de zika… Dünya’da belirli dönemlerde birtakım hastalıklara yol açan sivrisinekler ne işe yarıyor diye düşünebilirsiniz haklı olarak, ben de düşünüyorum bunu. Hatta sivrisinekleri tamamen yok etme projeleri bile var. Ama az önce söylediğim şey; ekolojik denge. Bu piramitteki herhangi bir canlının yok olması, diğer bütün türleri yok edecek veya onlardan da kayıplara illa ki yol açacaktır.

    Sivrisineklerin bu dengedeki yeri biraz tartışmalı ama bu tür operasyonların dönüşü olmayacak daha büyük felaketlere yol açabileceğini düşünüyorum. Ve bu size hiç senaryo gibi gelmesin, dünya bu tür felaketleri yaşamış. “Ya Bünyamin abartma, tarihin tozlu sayfalarında hikâyeler olarak kaldı onlar Orta Çağ’da ya da yüzyılı aşmış” diyebilirsiniz ama bence yanlış edersiniz, zira günümüzde Orta Çağ tarzı vahşetleri, yaşamları, savaşları görmüyor muyuz? Hele doğaya böyle müdahale ettikçe inanın dünya her türlü tehlikeyi sunabilir, enerjisi yüksek, bunları bünyesinde taşıyabilecek güçte.

    Aynı etkiler bizde de olacak

    Biz asıl konuya gelelim. Sinekler, haşerat ve her tür bakteriler, sayıca fazla olmaları veya zamansız çıkmaları nelere sebep olur ve bu artışa da ne sebep olur? Bakın, Kuzey Kutbu’nda sıcaklıklar yükseldiği için sivrisinekler artıyor. Artık belli bir dönemde ortaya çıkıyorlar ve tüm gökyüzünü kaplayabilecek kadar çoğalabiliyorlar. Bölgede onların beslenebileceği fazla bir tür (besin) yok, bu yüzden insanlara saldırıyorlar. Ayrıca ren geyiklerini bile zapt etmiş durumdalar. Gözlerini bu geyiklerin yiyeceklerine dikmişler, dolayısıyla geyiklerin de yiyeceklerini kısıtlıyorlar, alışkanlıklarını değiştiriyorlar. Karibular da o bölgede etkilenen hayvan türlerinden. Yani konu yine ekolojik dengeye geliyor. Kuzey Kutup bölgesi, özellikle Kuzey Buz Denizi, Alaska, Grönland ve Rusya’nın bazı bölümlerini kapsayan bölge, dünyanın geri kalanına göre iki kat daha fazla ısınma yaşıyor. Sebep: Küresel ısınma! Netice: Ekolojik dengenin bozulması. Yani mesele, buzul eridi, sular yükseldi, yağış rejimi değişti, kuraklık baş gösterdi değil. Yani etki dört bir koldan. Mesele ekolojik dengenin bozulması. Yani hep konuştuğumuz işin görünen sonuçları. Sıcaklıkların normalden fazla yükselmesiyle ki düşünün kutuplarda bile sıcaklık yükseliyor, dünyada kuraklık oluyor, kuraklığın ardından seller oluyor, sellerden sonra su birikintileri, olmayacak bölgelerde havuzlar, dolayısıyla sivrisineklere yeni yaşam alanları doğuyor. Bağlantıyı kurmak hiç zor değil, akademik bilgiye de ihtiyaç yok, sivrisinekler özellikle yaz başladığında vızır vızır bitmiyorlar mı tepemizde? Yani, sıcak havayı seviyorlar. Kısacası küresel ısınma, sivrisineklerin kışın bile yaşam alanımıza girmesine, kolayca yayılmalarına, çoğalmalarına ortam hazırlıyor. Yani aslında biz onların doğal yaşam alanına müdahale ettiğimiz için, onlar da bizim yaşam alanımızı sabote ediyor. Elle tutup, gözle gördüğümüz sivrisinekler, bakteriler var, nanobakteriler var. Başımıza gelenin nereden geldiğini anlayamadığımız nanobakteriler.

    Amerika’da kaldığım dönemde evimin arka bahçesinde sincaplar her sabah müthiş ve bir o kadar sempatik bir ritüeli gerçekleştiriyorlar, tek kişilik sanki mesafe almışlar gibi aynı hiza ve mesafeyle ağacın tepesine çıkar ve inerlerdi. Orada anladım ki bu Amerikalılar çok zeki oldukları için o muhteşem çizgi filmlerde ve senaryolarını üretmiyorlarmış, gördüklerini resmediyorlarmış. İnanın o izlediğiniz meteorolojik afet filmleri, ya da tsunami filmleri de bilfiil yaşanarak, lokalde de olsa deneyimlenerek üretiliyor ve bunun dünya geneline yayılmaması için kimse garanti veremez, hele bu gidişle. Önceki sayılarda yazmıştım. Biz de ekvatoral iklime doğru kayıyoruz ya da ekvatoryal iklim kuşağı bize doğru yaklaşıyor desek daha doğru. Yani daha sıcak kuşağı sahiplenmeye başlıyoruz. Dolayısıyla Türkiye de küresel ısınmanın getirdiği her durumdan etkilenecek, dolayısıyla haşerat ve bakteri artışı da dâhil. Mesela Brezilya nasıl etkileniyorsa bu sivrisinek hastalığından, aynı etkiler bizde de geçerli olacaktır ısınma devam ettikçe ve sıcak kuşağa yaklaştıkça.

    Arkadaş, şubat ayında “ne bu sıcak?” dedin 25 derecenin üzerini görünce, bu ay ise başka bir şey diyeceksin, gelecek yaz da başka. Sen de bu yaklaşımda bir yanlış görmüyor musun? Görüyorsan gelecek ay yine buluşalım, ben buralardayım. ☸

  • İklim değişikliği diyeti Klimataryen

    İklim değişikliği diyeti Klimataryen

    Klimataryen, yani iklim değişikliği diyeti… Tüketilen ürünleri iklim değişikliğinin etkilerini göz önüne alarak seçmek, karbondioksit salınımı fazla olan gıdaları tercih etmemek, kırmızı et yerine tavuk ya da deniz ürünü tüketmek, en önemlisi de yiyeceklerin hiçbir kısmını çöpe atmamak, tabakta tek bir pirinç tanesi bile bırakmamak, elmanın ortasını, armudun sapını bile kullanmak…

    Hiç diyet taptınız mı? Hanımlar illaki bir dönem yapmıştır, ihtiyacı olan olmayan. Erkeklerde de son dönemde bayağı bir arttı. Ben de herhalde son 15 yılda 10 kez ciddi diyete girmişimdir. Dolayısıyla aramızda hiç diyet yapmamış bir mutlu azınlık var demek. Ben bu yazıda topyekûn girmemiz gereken bir diyetten bahsedeceğim. Hem de sen ben o değil, kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu, Asyalı Avrupalı, Afrikalı Amerikalı, tüm dünya olarak.

    Diyeti duymaya hazır mısınız? “İklim değişikliği diyeti!” “Amaan, yine iklim dinleyeceğiz” demeyin. Size acayip çarpıcı bilgiler topladım, dikkate almayan kaybeder! Bakın bu, pazartesi başlayıp salı bıraktığımız diyetlerden olmasın. Dünyayı kurtarmaktan bahsediyorum, arkadaş kahraman olacaksın, o dikkatle oku.

    Nedir bu iklim değişikliği diyeti? “Klimataryen” diyeti. Duymuş muydunuz? Bulmuş olmayı isterdim ama itiraf edeyim ben bulmadım. Güzel bir hareket, bulanı takdir ediyorum. “İklim” ile “vejetaryen” karışımı bir kelime aslında. Audubon dergisinde 2009 yılında yeni yılda alınabilecek yeni bir karar olarak gösterilmiş. Hemen ne olduğuna geliyorum. Tüketilen ürünleri iklim değişikliğinin etkilerini göz önüne alarak seçmek, karbondioksit salınımı fazla olan gıdaları tercih etmemek, kırmızı et yerine tavuk ya da deniz ürünü tüketmek, en önemlisi de yiyeceklerin hiçbir kısmını çöpe atmamak, tabakta tek bir pirinç tanesi bile bırakmamak, elmanın ortasını, armudun sapını bile kullanmak…

    “Ooo bunları mı hesaplayacağım ben” demeyin, hiçbiri zor şeyler değil. Çünkü dünyada üretilen gıdanın üçte biri, sayı olarak söyleyeyim 1,3 milyar ton gıda israf ediliyor. Yani masalara bile gelmeden hepsi çöpe gidiyor. Her yıl zengin ülkelerdeki tüketiciler 222 milyon ton gıdayı tüketmiyor, çöpe atıyor. Tüm Sahra-Altı Afrika Kıtası’nın gıda üretimi ise sadece 230 milyon ton. Bakın dikkatinizi çekiyorum, biri üretim diğeri tüketim! Bu şekilde yalnızca gıda israfı da yapmıyoruz, bu gıdalar evlerimize ulaşana kadar su, tarım,
    enerji, iş gücü, sermaye harcıyor. Gıda israfı yaparak tüm bunları da boşa harcamış oluyoruz. Ayrıca tüm bu işlemlerin her biri sera gazı salınımı demek.

    Bakın size gıda israfı sorumlularının katkı paylarını söyleyeyim: Gıda üreticilerinde yüzde 39, perakendecilerde yüzde 5, catering sektöründe yüzde 14. Evlerde meydana gelen israfı söylüyorum: yüzde 42. Ve bunun yüzde 60’ı çok kolay bir şekilde önlenebilir. Küresel ısınmadan devam edeceğim için, “muhtemel küresel ısınmayla ne alakası var?” sorusuna cevap verdikten sonra konuya devam edeyim.

    Size bir soru; Bir kişilik mi yaşıyorsunuz? Yani bir kişinin ihtiyacı olan yiyeceği mi tüketiyorsunuz? Bir kişinin ihtiyacı olan kıyafeti mi giyiyorsunuz? Bir kişinin ihtiyacı olan suyu mu tüketiyorsunuz? Bir kişinin ihtiyacı olan enerjiyi mi kullanıyorsunuz? Sıkıldınız mı? Uzatayım mı? Bir kişinin ihtiyacı olan evde mi oturuyorsunuz? Bir kişinin diye başlayıp sayfalarca süren cümlelerle devam edebilirim. Kabul edin, bir kişilik yaşamıyoruz. İSRAF ediyoruz.

    Değiştirmek elimizde!

    Bakın mesleğime bakan yönüyle bir örnek vereceğim. Yalnızca yiyecek israfını önleyerek bile iklim değişikliğinin önüne geçebiliriz biliyor musunuz? Evet, gerçek. Dünyadaki tüm israftan bahsetmiyorum, alıp bir tarafa attığımız cep telefonlarından, moda diye alıp pırıl pırıl dururken bir sonraki sezon giymeyip bir tarafa attığımız, bir gün giyerim deyip gardıropta yıllarca çürüttüğümüz kıyafetlerden bahsetmiyorum. Yalnızca ve yalnızca yiyecek israfının önüne geçilebilsek iklim değişiminden kurtulabiliriz. Dünya üzerinde üretilen yiyeceğin üçte birinden fazlası sofralara bile ulaşamıyor biliyor musunuz? Eğer yiyeceklerin israfı bir ülke olsaydı; sera gazı salınımında
    Amerika ve Çin başı çekerken üçüncü sırayı, yaydığı 3.3 milyar metrik ton karbondioksitle “Yiyecek Ülkesi” alırdı. Yani yalnızca gıdadaki israfın önüne geçsek, iklim değişimini konuşmayacağız.

    Öncelikle ne yapın biliyor musunuz? Buzdolabınızın boşalmasına izin verin. Sürekli tıka basa dolu olmasına gerek yok. O dolulukta illaki yiyeceklerin bir kısmı kullanılamadan çöpe gidiyor. Restoranda sipariş vermekten yemek pişirmeye, tabağımıza yemek koymadan içecekleri bardağa doldurmaya kadar hep küçük boyutları tercih edin. Küçük tabaklar seçin, yemeğiniz bitince tekrar doldurun. Restoranda ana yemek siparişini, başlangıçlardaki sıcak ve soğuklar bittikten sonra verin. Çoğu zaman o başlangıçlarla doyuyoruz, ana yemek yenmiyor ya da tamamı yenmiyor.

    İşin iklim ya da ekonomi kısmını geçin; israf, dünyanın bir numaralı ahlaki ve etik problemi. Yiyecek israfı yaparken, gıda ambalajlarını doğru kullanmazken bilmeliyiz ki her gece yatağa aç giren 805 milyon insan yaşıyor dünyada ya da yaşamaya çalışıyor. Yani hem yiyecek, hem su kıtlığının önüne geçmek aslında elimizde.

    Şimdi herkesin çözmesi gereken bir sorunu kimse çözmez ya, bütün dünyanın genel bir sorunundan bahsederken kendimizi masum hissederiz ya, o nedenle o kadar masum olmadığımızı anlamamız size bizden rakamlarla örnek vererek yazımı bitireyim, azıcık içimiz sızlasın. Son verilere göre Türkiye’de milyonlarca yoksul insan yaşıyor ve Türkiye’de, her yıl 1,5 milyar liralık ekmek çöpe gidiyor, üretilen yaş sebze ve meyvedeki kayıp ise 16 milyar lira.

    Nasıl? Masum değiliz, hiçbirimiz. Evet, siz de mırıldanın.

    Gelecek ay ben yine buralarda olacağım, beklerim. Sağlıcakla kalın. ☸

  • NASA’dan mektup var!

    NASA’dan mektup var!

    NASA’nın verdiği rapora göre azot dioksitin oranında büyük bir artış yaşanmış. Son on yılda İstanbul’daki artış oranı yüzde 50 olmuş. Sadece 10 yılda yüzde 50 gibi bir sayıdan bahsediyoruz. Çin ve Amerika da azot dioksit üreticilerinden. Yalnız, Suriye’deki oranda düşüş tespit edilmiş. Bunun sebebi de savaş.

    Son üç-dört aydır hem bültenlerde hem de burada sıklıkla bahsediyorduk, hava kirliliği yatıp hava kirliliği kalkıyorduk. Dünyada ölüm sebepleri içerisinde en başlarda yer alıyor. Her yıl AIDS nedeniyle kaybedilen insan sayısının katbekat üzerinde kayıp yaşanıyor kirli hava yüzünden. Dikkatleri son zamanlarda kirlenen havalarımıza çekmeye çalışıyorduk ki haber geldi. Kirlilik tescillendi, onaylandı. Geçenlerde NASA’nın verdiği rapora göre azot dioksitin oranında büyük bir artış yaşanmış. Son on yılda İstanbul’daki artış oranı yüzde 50 olmuş. Sadece 10 yılda yüzde 50 gibi bir sayıdan bahsediyoruz. Çin ve Amerika da azot dioksit üreticilerinden. Yalnız, Suriye’deki oranda düşüş tespit edilmiş. Bunun sebebi de savaş. Ülkedeki ekonomik faaliyetlerin kesilmesiyle endüstriyel, ticari, her türlü alanda üretimde aksamalar olmasından. O zaman buradan azot dioksit oranının ekonomik faaliyetlerle doğrudan ilişkisi olduğunu söyleyebiliyor muyuz? Evet, ama! İşte bir “ama” var orada, anlatacağım.

    Bakın bu tehlikeli gazın birçok kaynağı var ama en
    önemli iki başlık; motorlu taşıtlar ve termik santraller.

    Dolayısıyla Türkiye’de bunun büyük sebebi trafik. Trafik deyince akla İstanbul geliyor zaten. Taşıtlardan yayılan emisyonlar yüzünden resmen egzoz soluyoruz. Elinizi vicdanınıza koyun ve kendinize itiraf edin, kaçımız arabanın emisyon oranına, kaçımız rengine, tasarımına, performansına bakıyoruz? Halbuki gelişmiş ülkelerde tüketiciler araç alırken emisyon oranlarına daha doğrusu çevreyi ne kadar kirlettiğine bakıyor. Bizde ise tam tersi olduğu satışlardan ortaya çıkıyor. Türkiye’de araçlardaki vergilendirme sistemi emisyona göre değil motor hacmine göre yapıldığı için tüketicilerin alımında ilk sırayı çevreyi ne kadar kirlettiği değil aracın fiyatı ya da diğer özellikleri alıyor. Neyse, sorunumuzu iyi tespit etmemiz lazım.

    1- Araçlarımızdan çıkan emisyon oranı.

    2-Yoğun trafik, trafikte geçirilen süre, dolaylı olarak yine araçlardan çıkan gazlar.

    3-Kabul edilebilir kirlilik üst sınırlarımızın AB’ye göre birçok emisyonda neredeyse iki katı olması.

    O yüzden zehir soluyoruz diyoruz. Öte yandan bazı tepkimelerle bu azot oksitler yer seviyesinde ozon oluşumuna da neden oluyor. “Aman ozonu delmeyelim” dediğimiz ozon yukarı seviye ozonu. Bizim bahsettiğimiz ise yer seviyesinde oluşan ve kesinlikle istemediğimiz ozon. Birkaç yıl önce California Üniversitesi yer seviyesi ozonu ile koroner kalp hastalıkları arasında direkt bağlantı saptadıklarını açıklamıştır. Bunların hepsinin üzerinden dozer gibi geçen son aparkat da nereden geliyor? İklim değişiminden. Artık yüksek basınç kuşaklarının daha fazla etkisinde kalıyoruz. Ve bu yüksek basınç kuşakları bu kirleticileri, emisyonları tekrar yere basıyor. Buradan da anlıyoruz ki kavgayı çıkaran biziz. Biz havaya bu kadar kirletici yaymasak, hava da yere basacak gaz bulamayacak. Yani bu yaşanan kirlilik iklim değişiminin direkt yansıması değil. Dünya iklim değişimine karşı bir araya gelemese de, biz lokalde havamızı aslında temizleyebiliriz. Isınma küresel, kirlilik ise yerel bir hadise. Bunu iklim değişimine bağlayamayız. Öte yandan bahsettiğimiz şey, ekonomi ya da o bu değil, direkt sağlık. Ve dünyanın ölüm sebepleri içinde ilk sıralardaki bir parametreden söz ediyoruz. Çare: Kademeli de olsa yüzümüzü temiz enerjiye çevirmek. Zaten gelen ve önümüzdeki zamanlarda daha da artacak olan yüksek basınçlı sistemlerin zararlarını su ve suya bağlı her alanda yaşayacağız (temiz su, tarım, kâğıt, tekstil vb), bari sağlığımızdan olmamalı. Diğer kaynaklara ne yapılmalı: Çöp yakma tesisleri, seramik üretim tesisleri, cam üretim, çimento sanayi, sıcak asfalt, kâğıt üretim gibi tesisler denetlenmeli ve kontrol altına alınmalı. Tarımsal faaliyetlerde kullanılan gübreler denetlenmeli.

    Sağlığımızdan olmamak için bu azot dioksit ne yapıyor ona bakalım. Azot dioksit havadan daha ağır ve suda kolayca çözünüp nitrat ve nitrit aside dönebiliyor.
    Azot oksitler, nitrat partikülleri ve asit aerosolleri oluşturmak üzere reaksiyona giriyorlar. “Ya Bünyamin, Allah aşkına Türkçe konuş” diyenlere “bir dakika, geldim can alıcı noktaya” diyorum, bu reaksiyonlarla “asit yağmuru” oluşumuna katkı sağlanıyor. Azot dioksit, havanın içinde bulunan nem ile birleşerek nitrat asidine dönüşüyor ve bu asidin de canlıların sağlığı üzerinde önemli etkileri var. Azot oksit emisyonları atmosferde nitrik asit (HNO3) oluştururlar ve bu gazlara, çok az miktarda teneffüs etmek bile ölüme sebep olabilir. Azot dioksit (NO) için eşik sınır değeri 5 ppm’dir. Ayrıca asitleşme besin zinciri ya da içme suyu gibi dolaylı yollardan hayvan ve insana ulaşıp toksik etkiler yaratabiliyor. Doğrudan veya dolaylı, sağlık üzerinde ciddi etkileri var. Azot dioksit, akciğerleri tahriş ediyor ve solunum enfeksiyonlarına neden oluyor. Bakın 0.01 ppm’in (ppm: milyonda parça sayısı) altındaki konsantrasyonlarda 2-3 yaş arası çocuklarda bronşit vakalarında artış gözlenmiş. Azot dioksit konsantrasyonu 150 ppm veya üzerinde olduğunda insanda öldürücü etkiye sahip. Ayrıca göz tahrişine, üst solunum sisteminde enfeksiyona astımın şiddetlenmesine sebep oluyor. Kısacası akciğer ve boğazı etkiler. Öte yandan azotlu gazlar, kloroflorokarbonlara benzer şekilde ozon tabakasına zarar veriyor. Yani yararlı ozonu parçalıyor, zararlı ozonu artırıyor. Faydalı ozon tabakası, güneşten gelen ultraviyole ışınları ve diğer zararlı radyasyon dalgalarına karşı koruyucu bir kalkan görevi yapar, yeryüzüne, dolayısıyla bize ulaşmasını engelleyen önemli bir tabakadır. Ozon seyrelmesinde doğacak etkilerin başında kanser geliyor. Yapılan araştırmalarda, ozon konsantrasyonundaki yaklaşık yüzde 5’lik bir azalmanın, UV-ışın konsantrasyonunda yüzde 10’Iuk bir artışa ve dolayısıyla deri kanserlerinde artışa yol açıyor.
    ☸