Etiket: Havayı Koklayan Adam

  • Havalarınız artık eskisi gibi değil!

    Havalarınız artık eskisi gibi değil!

    Bu ay size, çok uzaklara gitmeden konuşmamız gereken iklim değişiminden bahsedeceğim. Yani buzulların erimesinden, okyanusların-denizlerin yükselmesinden, yalnızca başkalarını ilgilendiren sorunlar olduğunu sandığımız başlıklardan değil, bize olan başlıklardan, genel hatlarıyla “bize ne oluyor”dan bahsedeceğim. Zira iklim değişiminden en çok etkilenecek bir coğrafya üzerinde yaşıyoruz.

    Şimdi şöyle bir düşünün, geçen yaz kaç sefer “tropikal iklime döndük sanki” cümlesini kurdunuz ya da bir yerlerden duydunuz? Geçen yazın öncesi ve sonrası sel, ortası bunaltan yüksek nem ve sıcak vardı. Kurulan bu “tropikal iklime döndük sanki” cümlesi abartılı mıydı? Çok olmamakla beraber, “eh kısmen” diyebiliriz. İnsanlar bu cümleyi iklim modellemeleri yaparak ya da iklim değişimini anlatan bilimsel makaleleri takip ederek mi kurmuşlardı? Kesinlikle hayır! O zaman neden? Tabii ki gözlem. Çünkü havalarımız artık eskisi gibi değil de ondan.

    Şimdi gelin hepimizin artık elle tutup gözle gördüğümüz bu değişim ve onun ardından gelen bu soruları bilimsel iklim araştırmalarıyla karşılaştıralım, bakalım ne çıkacak?

    İklim değişimi dediğimizde aklımıza ne geliyor? Dünyanın ateşi çıkıyor, buzullar eriyor, deniz suyu seviyeleri yükseliyor, kuraklık artıyor, seller malın yanında en
    önemlisi can alıyor. Sonra; denizler asidikleşiyor, deniz yaşamı yavaş yavaş son buluyor, orman yangınları artıyor, yeraltı su kaynaklarımız yok oluyor. Sıralasak paragraf paragraf yazarız değil mi? Bu başlıkların hepsinin ortak yönü nedir? Hepsinin de bütün dünyayı ilgilendiren başlıklar olması. Dolayısıyla herkesin alması gereken tedbirleri, hiç kimse almıyor. Bakın kavramlarımızın altı boşaldı. Buzullar eriyor dediğimizde buzulun üzerinde yaşayan ya da bulunduğu coğrafyada buzul olan insanların sorunuymuş gibi davranıyoruz. Aslında çok uzağa da gitmeye gerek yok. Sel meydana geliyor, bütün tahılı, sebzeyi, meyveyi alıp götürüyor, biz manşetlere “çiftçi zorda” yazıyoruz, bu çiftçinin sorunuymuş gibi davranıyoruz. Çiftçi değil ki; hepimiz zordayız.

    Bu ay size, çok uzaklara gitmeden konuşmamız gereken iklim değişiminden bahsedeceğim. Yani buzulların erimesinden, okyanusların-denizlerin yükselmesinden, yalnızca başkalarını ilgilendiren sorunlar olduğunu sandığımız başlıklardan değil, bize olan başlıklardan, genel hatlarıyla “bize ne oluyor”dan bahsedeceğim. Zira iklim değişiminden en çok etkilenecek bir coğrafya üzerinde yaşıyoruz.

    Ekvator kuşağı genişliyor

    Şimdi bize neler olduğunu anlatmak için biraz teknik bir konuya gireceğim ama hemen zaplamayın, konu ilginizi çekmediyse zaplayabilirisniz de, teknik olduğu
    için zaplamayın, zira en yalın ve dikkat çekici haliyle anlatacağım. İlkokuldan beri okuyoruz, unutmuş olsak da duyuyoruz, Ekvator kuşağı iklimi. Bu Ekvator’dan, yani 0 derece enleminden 30 derece enlemine kadar uzanır. Şimdi sıkı durun! Bu kuşak, 0-30 derece enlemi arası olan Ekvator kuşağı genişliyor. Neden? Isınma. Sıcaklığın 1,5 derece artmasında bu kuşak 35 derece enlemine uzayacak, güneye ve kuzeye. Biz nerede duruyoruz, 36 derece enleminde. Yani saat “Ekvator kuşağına 1 var”ı gösterecek. Biz gereksiz tüketim yaptıkça, boş yere elektrik tükettikçe, yediğimizde içtiğimizde israf yaptıkça olması gerekenden daha fazla enerjiye ihtiyacımız olacak. O enerjiyi de fosil yakıttan, kömürden, petrolden sağladıkça havalarımız ısınacak, bu Ekvator kuşağı genişleyecek. Biz direkt ve en çok etkileniyoruz. Dolayısıyla bağırıp çağırıp dünyayı yönlendirmesi gereken bir ülkeyiz ama sanki öyle bir sorunumuz yok gibi davranıyoruz.

    Şimdi gelelim “saatler Ekvator kuşağına 1 var”ı gösterirse ne olura. Ekvator kuşağına komşu olduğumuzda çölleşme artacak, kuraklık artacak, yağışların rejimi değişecek, meteorolojik afetler artacak, kar yağmur oranımız değişecek, kar daha az olacak, dolayısıyla yeraltı su kaynaklarımız beslenemeyecek (kar zeminde kalıp ağır ağır eridiği için toprak rahat emebilir, kılcallarla rahatlıkla yeraltı su kaynaklarına ulaşır, yağmur öyle değil). Su zengini olmayan bir ülke olarak daha da fakirleşiriz, yakın çevre coğrafyamızın su bakımından bizden çok daha kötü durumda olduğunu düşünecek olursak hem üretim ciddi bir sorun, hem de maliyetli bir hâl alacak. İklim göçleri artacak, ülkemiz dâhil yakın coğrafyamız (özellikle güneyimiz) göç sorunları yaşayacak, bu göçlerin getireceği sosyal, ekonomik, psikolojik ve tur bindirerek tekrar çevre ve iklim etkileri olacak. Temiz suya ulaşımda yaşanacak sorunlar ve onun getireceği devletler arası hukuki ya da hukuk dışı sorunlar.

    Sizce çok mu abarttık? Kesinlik hayır! Çünkü bu yazdığım cümlelerin sonundaki geleceği ifade eden “cek” ya da “cak”ları, şimdiyi ifade eden “yor”larla değiştirebilirsiniz. En azından bir kısmını, olanlar da kalanların teminatı zaten.

    Temiz hava!

    Bildiğimiz sıradan mevsimleri yaşayamıyoruz. Ciddi kuraklıklar yaşıyoruz, her gelen yağışlı sistem mal ve en kötüsü maalesef can kaybına yol açmadan gitmiyor. Bu hava koşullarını hazırlayan yüksek basınçtan temiz hava soluyamaz hale geldik. Temiz hava deyip geçmeyin, her yıl dünyadaki erken ölümlerin 6-7 milyonundan kirli hava sorumlu tutuluyor (bu HIV sebebiyle ölümlerin iki katından fazla). Direkt kalbi etkiliyor. Güneyimizde terör, savaş her şey birbirine girmiş durumda ve göçler yaşanıyor. Eğer terör ve savaşlar olmasa göç yaşanmayacak mıydı? Ya da soruyu şöyle değiştireyim: Bu göçlerin içerisinde iklim değişimine bağlı insanların bulunduğu coğrafyaları terk etme oranı kaçta kaç? Bu bilinmiyor, ama çok büyük bir oran olduğu sanılıyor.

    Artık cek’leri, cak’ları bırakma zamanı. İklim senaryoları artık senaryoluktan çıktı, gözümüzün önünde film gibi oynuyor. Bu ay Paris’te İklim Zirve’si var. Umuyorum uzun vadeli ve kalıcı çözümler çıkar ve devletler bunun arkasında durur.

    Demin bahsettim ya, herkesin yapabileceği bir şeyi hiç kimse yapmıyor diye, bakın biz yapabiliriz. Bu ekvator kuşağının genişlemesi demek artık daha fazla yüksek basınç etkisinde kalacağız ve havalarımız daha kirli olacak demek. İklim değişse de havalarımızın büyük ölçüde temiz olmasını sağlayabiliriz. Onun da çözümü temiz enerjiden, havaya partiküler madde yayıp kirletmemekten geçiyor. İklim değişimi ile coğrafyamızda yüksek basınç artarak, yüksek basınç her gün egzozlardan, bacalardan yayığımız o kirleticileri yere doğru basacak olsa da havalarımızı daha az kirleteceğimiz için iklim değişiminin etkisini dolaylı yoldan azaltacağız, kalp krizlerinin, kanserlerin oransal olarak azaltarak önüne geçeceğiz. Ve bunun için ciddi bir potansiyelimiz var, Avrupa’da olmadığı kadar, güneş ve rüzgâr. Etrafınıza baksanıza, ne kadar çok kanser vakası görüyorsunuz. Ekonomik gerekçeler konuşulurken kanser tedavilerinin getirdiği ekonomik yük de hesaba katılmalı. Yitip giden canların ise ne dönüşü var, ne de acılarını dindirecek maddi bir karşılığı. ☸

    global warming
    global warming
    exhaust
    exhaust
    sea at sunset
    sea at sunset
  • Buzul erimesi ve rüzgâr

    Buzul erimesi ve rüzgâr

    Bu sefer buzulların erimesiyle meydana gelen iklim değişiminin çok da konuşmadığımız kısmını konuflacağız. Çok karmaşık değil aslında, temelde buzul erimesi ve rüzgâr arasındaki ilişkiden bahsedeceğim. 

    Yaz standardın üzerinde sıcak geçti değil mi? Aslında yalnızca yaz değil, sonbahar da öyle geçiyor. Dip toplamda küresel olarak bu yılın, kayıtların tutulmaya başlandığı 1880’lerden bu yana, en sıcak yıl çıkacağı tahmin ediliyor, bahsetmiştim. Bakın size bu ay tanıdığınız bildiğiniz bir konunun bilmediğiniz bir ayağını anlatacağım. Konu tanıdık, küresel ısınmaya bağlı olarak meydana gelen buzulların erimesi. Buzulların erimesi dediğimizde aklımız gelen ilk başlıklar, deniz seviyelerinin yükselmesi, tuzluluk oranlarının değişmesi vb. Ama bu sefer buzulların erimesiyle meydana gelen iklim değişiminin çok da konuşmadığımız kısmını konuşacağız. Çok karmaşık gelmesin, temelde buzul erimesi ve rüzgâr arasındaki ilişkiden bahsedeceğim, neyse uzatmadan konuya -balıklama tehlikeli- çivileme girelim.

    Dünya ısındıkça hava olayları da uç noktalara doğru çekiliyor, şiddetleri artıyor. Yağışlar ve seller daha vurucu gelirken kuraklık da boş durmuyor, hem gücünü hem de süresini artırıyor. Havadaki su buharı aynı ama kuraklık da seller de artıyor, nasıl oluyor? Atmosferi bir sünger gibi düşünün, küresel ısınmayı da süngeri sıkan bir el. Ne kadar çok sıkarsanız süngerin içindeki su yere o kadar hızlı ve çok iner, bu sel durumu. Aynı şekilde sıkılmış süngeri ıslak yere bıraktığınızda sıkıldığı kadar su çekecektir, ne kadar kuvvetli sıkıldıysa zeminde o kadar su bırakmayacaktır, işte bu da kuraklık durumu. Aşırı yağışlar ile kuraklığın bir arada olması gibi, sakin havalar ile güçlü fırtınalar da bir arada olacak, oluyor. Ve bunun nedenlerinden biri buzulların erimesi.

    Potsdam – İklim Etkisi Araştırma Enstitüsü’nün (Alman) bir araştırması, yaz aylarında görülen hava aşırılıklarının (rekor kıran ısı dalgaları gibi) son on yılda olağanüstü bir sayıya ulaştığını gösteriyor.

    Bakın, normalde orta enlemlerde dünya etrafında dolaşıp dalga şeklini alan ve kuzeye-güneye kayarak hareket eden çemberler düşünün. Rossby Dalgaları ve Jet
    akımları. Bunları sıcak ve soğuk arasındaki bir ayıraç gibi hayal edin. Ayıracı kuzeye çektiğinizde tropiklerdeki Ekvator sıcakları kuzeye doğru yayılır, sıcak havanın olduğu alan genişler, Avrupa, Rusya ve ABD tropik sıcaklıklara çıkar. Güneye kaydıklarında Arktik’teki soğuk hava bu sefer geniş bir alana yayılmış olur. Biraz önce sıraladığım bölgeler soğuk günler, haftalar, hatta aylar geçirir. Amerika’daki polar vorteksi hatırlayın, sıcaklık eksi 50’lere gerilemişti. Her iki koşulda da etkisi maalesef ciddi can kayıpları olarak ortaya çekiyor.

    İşte konunun özüne simdi geliyoruz. Olayın mekanizması şu: 2000 yılından beri Arktik bölge, dünyanın geri kalan kısmından iki kat daha hızlı ısınıyor. Bölge ısındıkça buzulları da eritiyor. Güneş ışınlarını atmosfere geri yansıtan buzulların erimesi demek, okyanus yüzeyinin artık daha karanlık görülmesi ve güneş ışınlarını daha çok çekerek ısınmaya devam etmesi demek. Yani güneş ısınlarını yansıtırken bu sefer çekiyor, çifte ısınma yaşanıyor. Hem havanın ısınması, hem de güneş ışınlarının emilmesi ya da yansıtılması farkından doğan ısınma. Bu toplam ısınma, dünyanın diğer kısımları ile arasındaki sıcaklık farkını düşürüyor. Oysa rüzgârları yöneten bu sıcaklık farkı. Aynen kış aylarındaki lodosla bacaların çekmemesi gibi. Neden çekmez? Lodosla hava ısınır, bacanın çatıdaki ucundaki sıcaklık yükselir, soba borularında kayıplar da varsa soba ile baca arasındaki sıcaklık farkı azalır, duman tahliye olamaz, aradaki sıcaklık farkı çok olacak ki ısı transferi ile sıcak duman soğuk bölgeye doğru itilsin. Kutup bölgelerinin ısınmasında da sıkıntı aynı, kutuplar diğer yerlerden çok ısınınca akıntılar, sirkülasyonlar bozuluyor. Hem ısınma, hem de bu sirkülasyon bozulmaları ile bahsettiğim Rossby ve Jet akınlarının hareketleri bozuluyor, sıra dışılıklar başlıyor.

    Rüzgârsızlık her şeyi etkiliyor

    Aslında küresel ısınma atmosferi daha fırtınalı bir yer haline getirecek düşüncesi de pek sağlıklı bir düşünce değil. Bakin kuraklık ve sel örneğindeki gibi durağan havalar da artıyor, fırtınalar da. Havadaki su buharı sünger örneğindeki gibi kuvvetli yağışlar bir yere yağıp sel yapıp, diğer yerleri susuz, kurak bırakması gibi, fırtınalar, süper tayfunlar için rüzgârlar bir yere toplanınca diğer alanlara hava akımı-hareket kalmıyor gibi de düşünebilirsiniz. Yine aynı Potsdam (Almanya) İklim Etkisi Araştırma Enstitüsü’nün yaptığı bir başka araştırmada 1979’dan 2013’e kadarki atmosferik sirkülasyon verilerine bakılmış ve iklim değişimi nedeniyle ABD, Avrupa ve Rusya’da artık yaz mevsimlerindeki ısı dalgalarının daha da kötüye gideceği tespit edilmiş. Çünkü o bölgelere serin okyanus havasını taşıyan yaz rüzgârları artık zayıflıyormuş. Hareket olmayınca da hiçbir şey olmuyor, yiyecek olmuyor, içecek olmuyor. Bir şey oluyor, o da hareketsizlikte (rüzgârın az olması) kirleticiler dağılamıyor, havalar daha kirli oluyor, yani olan hayır olmuyor. Havaları fosil yakıt atıkları ile ısıtıyoruz, o da dönüp dolaşıp bizi zehirliyor. Etki tepki.

    Sözün özü; fırtınaların toplam sayısında bir değişim olmuyor ancak güçlü fırtınalar daha güçlü, zayıflar ise daha zayıf bir hale bürünüyor. Bu durum; başta can, ardından da mal kaybı, ardından da gıdamızın miktar ve çeşitliliğinin azalması demek.

    Gelecek ay görüşelim yine, gelin gelin gelecek ay bu kadar canınızı sıkmam. Sağlıcakla kalın efem… ☸

    Fighting against the wind
    Fighting against the wind
  • Kafası karışan çiçekler ve böcekler

    Kafası karışan çiçekler ve böcekler

    Yılın en güzel dönemi, bahar! Alerjik bir bünyeniz yoksa “ben sevmem” diyenin çıkacağını sanmıyorum. Yoksa siz de bahara alerjisi olanlardan mısınız? Mevsim gereği size çiçeklerden, böceklerden ve ısınan havalardan bahsedeceğim.

    İşte tam bir motivasyon konusu diye düşünenlere aslında konunun başka bir ayağını ele alacağımızı söyleyeyim. Baharda klasik olarak bahsettiğimiz polenler, bahar yorgunluğu, alerjenler vb. konulardan bahsetmeyeceğim. Bu sefer daha çok “kafası karışan” çiçekler ve böceklerden konuşacağız. “Hadi Bünyamin, çiçeğin, böceğin kafası mı karışır?” diyenlere cevabım: Karışır! Hem de nasıl karışıyor biliyor musunuz? Evet, aynen tahmin ettiğiniz gibi, “iklim değişikliği”. İklim değişikliği ve ona eşlik eden hava kirliliği. Konuyu beğenen benle kalsın, ayrıntıya girmeye başlıyorum, hadi.

    Efendim bitkilerin önce çiçek açtığını, sonra da meyve verdiğini bilirsiniz. Biyoloji dersine başlamayacağım ama yine de hatırlamayanlar için kısaca anlatalım. Bitkide meyvenin oluşması için önce bir çiftleşme süreci vardır. Çiçeğin erkek organında üretilen polenlerin (çiçek tozları) yine çiçeğin dişi organına ulaşması sonucunda döllenme gerçekleşmiş olur. İşte bu tozlaşma evresine yardımcı olan bazı dış faktörler var: Yağmur, rüzgâr ve böcekler gibi. Böcekler deyince akla gelmemiş olabilir, çiçek çiçek dolaşan arılar var. Einstein’ın sözünden bahsetmiştim: “Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa, insanlığın dört yıl ömrü kalır!” Bugünkü bilimde arılar yok olursa insanoğlunun yalnızca dört yıl hayatta kalabileceği düşünülmüyor ama besin çeşitliliğinin oldukça kısıtlanacağı sanılıyor. Neyse konumuz o değil, şu; sayıları azalan arılarımızın görevlerini yapacakları ortam bozuluyor. Arılar dâhil, polen taşıyıcılar risk altında. Polen taşıyıcıların hava kirliliğinden etkilendiğini kanıtlayan çalışmalar var. Bakın size bir örnek; dizel egzoz gazları nedeniyle ortaya çıkan kirleticiler, bal arılarının çiçeklerin kokusunu tanıma yeteneğini zayıflatıyor. Durum şu şekilde gelişiyor: Dizel egzoz dumanları, çiçeklerin koku profilini değiştiriyor. Arı, çiçeği kokusundan tanıyor. Dolayısıyla kendinde kodlu olan kokuyu bulamıyor. Dolayısıyla değiştiği için kokuyu tanıyamayan arının etkinliği düşüyor, tozlaşma olumsuz etkileniyor. Arının yaptığı iki görev de aksıyor; bal üretimi de, arının polen taşıması azaldığı için bitkilerin üremesi de düşüyor.

    Beslenmeyi etkiliyor!

    Hava kirliliği artışı ya da havanın kimyasının değişmesine bağlı ortaya çıkan bir sıra dışı örneği daha vereyim size; polen taşıyıcı canlıların azalmasıyla insanların beslenmesi arasında direkt bir ilişki var. Yapılan bir çalışmada polen taşıyıcıların popülasyonundaki
    azalma nedeniyle gelişmekte olan ülkelerdeki insanların yarısının beslenme eksikliği gibi sorunlarla karşı karşıya kalabileceği görülmüş. Mozambik’te yapılan bir incelemede çoğu çocuk ve annesinin birçok mikro besinini zar zor karşıladığı ortaya çıkıyor. Özellikle de körlük ve bulaşıcı hastalıkları engellemede önemli bir role sahip olan A vitamini. Meyve ve sebzeler A vitamini yönünden oldukça zengin. Polen taşıyıcılar üremede destek kuvvet ama en öndeki destek kuvvet, çünkü polen taşıyıcılar olmadığında, yüksek oranda A vitamini içeren mango verimi yüzde 65 oranında düşebiliyor. “Aman Bünyamin, sorunun bu mu? Ben yılda kaç tane mango yiyorum ki, onu da yemem gider” diyenlere; burada çalışma mango üzerine yapıldığı için örneği oradan verdim diyorum. Yoksa dünya
    üzerindeki yiyecek ürünlerinin yüzde 75’inin polenleşmeye ihtiyacı var.

    Polenleşme, ya da tozlaşmada tek etki arılar ya da diğere böceklerde mi? Hayır. Bakın yükselen bahar sıcaklıkları da polenleşmeyi etkiliyor, dolayısıyla üremeyi. Size orkidelerden bir örnek: Normalde orkideler şaşırtıcı bir şekilde her sene aynı zamanda çiçek açarlar ve arılar da işini yapar. Oysa 1850’lere kadar dayanan verilere bakıldığında yükselen bahar sıcaklıklarının hem arılarda hem de çiçeklerde zamanlamayı karıştırdığı görülmüş. Hem de bu karışıklığın ölçüsü her iki tarafta aynı seviyede olmamış, yani artık zamanlamalar birbirini tutmuyor. Vakti geldiğinde arı içgüdüsel olarak orkidenin kapısına dayanıyor. Ama bir bakıyor ki orkide çoktan açmış. Bu faz farkı yıllar içinde artıyor. Biz “Bahar geldi, için kıpır kıpır oluyor” derken doğada neler oluyor neler. Ama o olanların bir numaralı sorumlusu bizken, bir süre sonra artık aynı bahar içimizi kıpır kıpır ettirmezse havalara kızmayalım, “havalar da şaşırdı” demeyelim. Muhtemelen onlar bize bakıp, bunlar delirdi galiba diyordur. Bu arada minik bir hatırlatma, iklim değişiminde havalara bir şey olmuyor, onun canı yanmıyor, milyonlarca yıldır değişim taşıyor, ama bize çok şey oluyor. Yani havaları değil kendimizi mahvediyoruz.

    Durun durun bu yazı böyle bitmemeli! Mayıs ayındayız, her bahar âşık olanlar aramızda yine olsun ama yalnızca biraz daha birbirimize duyarlı olalım, dolayısıyla havamıza karşı duyarlı olalım.

    Gelecek ay yine beklerim, ben buralarda olacağım. ☸

  • İzlanda, buzullar, küresel ısınma…

    İzlanda, buzullar, küresel ısınma…

    Dünya’nın doğal bir döngüsü, ısınma ve soğuma evreleri var. Biz ısınma evresindeyiz ve bu ısınma sürecini rutininin üzerine çıkartıp var gücümüzle hızlandırıyoruz. Havayı ısıtıyoruz, bunun karşılığında ekstrem kışlar görülüyor. Buzulları eritip volkanları patlatıyoruz, patlayan volkanlar güneş radyasyonunu engelleyip soğumaya neden olabiliyor. Ülkemizde aktif bir volkan olmasa da, dünyanın herhangi bir yerinde yeterince büyük bir patlama olduğunda bizim de bundan payımızı almama ihtimalimiz yok.

    Siz de baharı hayalinizde canlandırıyor musunuz? Yoksa aklınız hâlâ kış da mı kaldı? “Yaa ne kadar güzel kartpostallık manzaralar oluştu, kara doyduk” diyenlerden miydiniz? Ya da tersi “Nereden dediysem ‘Allah’ım şöyle adam akıllı bir kış yaşayamadık’ diye, dilimi eşekarısı soksun” diye söylenenlerden misiniz? Sert diyebileceğimiz bir kıştı. Soğuk, karlı, ara ara fırtınalı. Sadece bizde sert geçmedi kış, ABD’de geçen seneki polar vorteks olayını biliyorsunuz, bu sene de ona benzer bir kış yaşandı, rekor kar dalgaları görüldü. Daha önce size polar vorteksten bahsetmiştim. Geçen sene ABD’yi zorlayan kışın nedeni, kutupların ısınmasıyla jet akımlarının gevşemesi ve kutuptaki havayı (bize göre hâlâ dondurucu soğuklukta olan havayı) aşağı enlemlere taşımasıydı. Kutuptaki ısınma dediğim zaman olayın yine küresel ısınmaya bağlanacağını tahmin etmişsinizdir herhalde :). Ama bu defa başka, keskin sirke küpüne zarar, fazla ısınma soğumaya yol açabilir, ona bakacağız. Umarın dikkatleri çekebilmiş, alıcıları açabilmişimdir. O zaman sağ taraftaki kolu ileri doğru itiyorsun ve tam gaz ilerliyoruz. Konumuz; küresel ısınma ile volkan patlamaları arasındaki ilişkiyi yakalayıp, volkanlardan da soğumaya doğru adım adım ilerleme. Nasıl?

    İlginç mi? E o zaman buyurun!

    Eyjafjallajökull patlaması

    Eyjafjallajökull’u hatırlıyor musunuz? “Ne hatırlaması, ben o yazıyı okuyamıyorum bile” diyenlere minik bir paragraf açayım. Hani İzlanda’da 2010 yılında patlayan,adını telaffuz etmekte güçlük çektiğimiz bir volkan vardı ya, küllerden Avrupa’nın neredeyse tamamının hava sahası kapanmıştı, 10 binlerce uçuş iptal edilmişti. Bakın yeni bir çalışma, küresel ısınma nedeniyle İzlandaüzerindeki buzulların eridiğini ve bunun sonucunda da İzlanda’nın altındaki yer kabuğunun yükseldiğini söylüyor. Bağlantıyı kurdunuz mu? “Bunun Eyjafjallajökull’la ne alakası var?” diyen de olabilir, her görüşe saygımız var, hemen açalım biraz. Araştırmacılar yer kabuğundaki bu yükselmenin volkanik aktiviteleri tetiklediğini söylüyor. Bir trambolin düşünün, üzerinde yük varken aşağı doğru çöker, üzerindeki yükten kurtulduğu zamanda yükselerek eski haline döner. İşte yer kabuğu da aynen bu mantıkla çalışıyor. Üzerinde ağır buzul kütleleri varken aşağı çöküyor, buzullar eriyince de yukarı doğru yükseliyor, bu yükseliş nedeniyle de volkanik aktiviteler artıyor.

    Sadece karalarda değil, sualtı volkanlarında da aynı sistem işliyor. Yani buzullar eriyip deniz seviyesi yükseldiği zaman karalar üzerindeki yük azalıyor ve volkanik aktiviteler artıyor. Ama bu defa denizlerde su miktarı ve basıncı artmış oluyor, dolayısıyla denizlerdeki volkanların aktivitesi düşüyor. Buz örtüsü genişleyip deniz seviyesi düştüğü zamanlarda da karalardaki yük artıyor ve volkanik aktiviteler zayıflıyor, aynı zamanda düşen okyanus basıncı nedeniyle sualtı volkanlarının aktivitesi artıyor. Anlayacağınız öyle ya da böyle, deniz altında ya da üzerinde o volkan bir aktivite yaşayacak.

    O yıl yaz yaşanmadı!

    Tabii bizim ülkemizde aktif volkan bulunmadığı için genelde volkan konularını çok fazla düşünmüyoruz. Ama volkan patlamaları en basit haliyle uçak seferlerini engelliyor. Eyjafjallajokull patladığında Avrupa’nın batısındaki uçak seferlerinin tamamen durduğunu hatırlarsınız. Çok daha önemli ve ilginç etkileri de var: 1815’te Endonezya’da patlayan Tambora Yanardağı nedeniyle 1816 yılının, İber Yarımadası’nda yaz mevsimi yaşanmadan geçtiğini biliyor muydunuz? Düşünün, Endonezya’da volkan patlıyor ve siz etkilerini bir yıl sonra Avrupa’da görüyorsunuz. Volkan patlamasını duyunca insanın aklına sıcak bir hava geliyor değil mi? Peki, neden yaz mevsimi oluşmadı sizce? Şöyle; Tambora Yanardağı o kadar şiddetli bir şekilde lav püskürttü ki, bu patlama sırasında çıkan gazlar, küller ve tozlar stratosfere kadar ulaştı. Stratosfer tabakasının başlangıcı (Stratosfer ile Troposfer arası) yerden yaklaşık 9-12 km yükseklikte bulunuyor, patlamanın şiddetini hayal edebiliyor musunuz? Patlamayla stratosfere kadar ulaşan partiküllerin yapabileceği bir şey vardır: Yere ulaşan güneş radyasyonunu azaltmak. İşte bu etki nedeniyle İber Yarımadası güneş radyasyonunu yeterince alamadı ve yaz sıcaklıkları o sene
    için 15 °C’yi aşamadı. Mesele sadece yaz mevsiminin tadını çıkaramamak değil; yaz gelmeyince, sıcaklık düşük kalınca, yağış fazla olunca yiyecek sıkıntısı baş gösterdi, tarım ürünlerinin kalitesi düştü. Besin kalitesi düşünce salgın hastalıklar ve yayılma hızı arttı.

    Bizi de etkiler

    Yani kısacası Endonezya’da 1815 yılında patlayan volkan nedeniyle Avrupa’da ve Akdeniz ülkelerinde 1820’ye kadar büyük bir sosyoekonomik sıkıntı yaşandı. Bu nedenle, ülkemizde aktif bir volkan olmasa da, volkan konusu önemli çünkü dünyanın herhangi bir yerinde yeterince büyük bir patlama olduğunda bizim de bundan payımızı almama ihtimalimiz yok.

    1873’de yine İzlanda’da yanardağ patlıyor, orada netice daha dramatik, çok fazla ölüm vakası var.

    Şimdi tekrar dönüyorum küresel ısınmaya. Biliyorsunuz Dünya’nın doğal bir döngüsü, ısınma ve soğuma evreleri var. Biz ısınma evresindeyiz ve bu ısınma sürecini rutininin üzerine çıkartıp var gücümüzle hızlandırıyoruz. Havayı ısıtıyoruz, bunun karşılığında ABD’de ekstrem kışlar görülüyor. Buzulları eritip volkanları patlatıyoruz, patlayan volkanlar güneş radyasyonunu engelleyip soğumaya neden olabiliyor.

    Bir konuyu daha geniş kitlelere ulaştırmış olmanın haklı gururuyla huzurlarınızdan ayrılıyorum, gelecek ay yine görüşelim, ben buralarda olacağım, sağlıcakla kalın. ☸

    iStock_000012916624_Large iStock_000058601316_Full