Etiket: Mavi Vatan

  • Sinema ve denizcilik kültürü

    Sinema ve denizcilik kültürü

    Denizcilik kültürünün yaygınlaşmasında en önemli araçlardan birisi, sinema ve televizyondur şüphesiz. Sanatın ve popüler kültürün bu iki önemli aracı, gelişmiş batılı denizci devletler ile Çin, Hindistan ve Rusya gibi büyük deniz gücü konumuna erişmiş devletlerde denizcilik kültürünün yaygınlaşmasında etkili olarak kullanılır.

    Hollywood başta olmak üzere Amerikan sineması ile İngiliz, Fransız sinemaları ve Hindistan’ın Bollywood’unda her yıl sinema dünyasına yeni denizcilik filmleri eklenir. Rusya da sinema tarihinin en büyük ve anıtsal yapımı olarak kabul edilen Sergei Eisenstein eseri “Potemkin Zırhlısı” (1925) filmi başta olmak üzere bugüne kadar değişik zamanlarda çektiği deniz ve denizcilik filmleri ile yerini almıştır. 

    Klasik ve popüler deniz ve denizcilik filmleri arasında yer alan ve pek çoğu gişe rekorları kıran yabancı sinema filmleri arasında şunları sayabiliriz: Potemkin, The Sea Hawk, The Wreck of Mary Deare, Blood Alley, Morituri, We Dive at Dawn, San Demetrio London, Enemy Below, Mister Roberts, In Harms way, Sand Pebbles, Western Approaches, 20,000 Leagues Under the Sea, Mutiny in Bounty, The Caine Mutiny, The Cruel Sea, Anchors Aweigh, Sink the Bismarck, The Battle of the River Plate, Run Silent Run Deep, The Shadow Line, The Bedford Incident, Horatio Hornblower, Pearl Harbor, Le Chante  de Loup, Expendable, The Admiral Yu Sun Sin, Tora! Tora! Tora!, Poseidon Adventure, Das Boot, Master and Commander: The Far Side of the World, Titanic, Kon Tiki, Moby Dick, The Guardian, Shackleton, Greyhound,  Midway, The Wind, Nimitz the Final Countdown, Under Siege, Longitude, Captain Phillips, Life of Pi, Admiral (de Ruyter),  Crimson Tide, Abyss, Perfect Storm, Dunkirk, U 571, Widow Maker K 19, In the Heart of the Sea, Finest hours, All is lost.

    Bu filmler dışında 1970’ler sonrasında televizyonlarda yer alan deniz ve denizcilikle ilgili öne çıkan yabancı diziler arasında şu yapımlar öne çıkıyor: The Onedin Line, Emerald Point (NAS), Hornblower, The Love Boat, Black Sails, The Last Ship, The Crossbones, The Vikings, The Last Trip, The Last Resort, Against the Wind, The Buccaneers, Mary Bryant, Operation Petticoat, High Seas. 

    “MAVİ” FİLMLER VE DİZİLER

    Deniz ve denizcilik kültürümüzün yaygınlaşmasında önemli rol oynayan sinema filmi, TV dizisi, TV reklamı gibi yapımlarda, ülkemizin özellikle son 20 yılında, deniz ve denizcilik hemen hemen yok gibidir. Türk sinemasından başlayalım. Siyah beyaz dönemde bile Yeşilçam bugünden daha ileri seviyede denizciydi. Günümüzün özellikle deniz sahnelerinde bilgisayar ortamında dijital teknikler ve görüntü efektleri sayesinde istenen her türlü görüntünün yaratılabilme kolaylığına rağmen, yapımcılar ve yönetmenler denizden uzak duruyorlar. Yeşilçam, en eskisi 1950, en yenisi 1998 olmak üzere, sadece 60’a yakın filmde gemi, denizaltı, yolcu gemisi, Boğaziçi ve Ada vapurları, yelkenli tekne, mavna, römorkör, yalı, deniz subayı, kaptan, gemi adamı, dalgıç gibi denizci obje, kavram ve şahsiyeti kullandı. (Kaynak: Sökmen, Ali, Can, “Türk Sinemasının Deniz Yolculuğu”, Koraltürk, Murat, “İskeleye Yanaşan, Denizler, Gemiler, Denizciler”, İletişim Kitapları, İstanbul 2013, Sayfa 59-74.)

    Bu filmlerin içinde, başından sonuna denizde veya denizle ilgili bir konuda geçenlerin sayısı ise maalesef beşi geçmiyor. 2000’ler sonrasında sinema ve televizyonda deniz, denizcilik ve özellikle Deniz Kuvvetleri temaları, tamamen kaldırıldı. Son 25 yılda, Türk sineması ve televizyonlarında polisin olmadığı bir film veya bir dizi var mı? Ancak denize ve denizciye yönelik tek bir sinema filmi veya TV dizisi bulamazsınız. 

    ETKİLİ KONULARA VE TEMALARA RAĞMEN YOKLUK

    Diğer yandan topluma tarihimizi okuyarak değil seyrederek öğrenin dercesine zaman zaman ideolojik bir yaklaşımla perdeye veya televizyona aktarılan ve çok pahalıya mal olan onlarca televizyon dizisi ve sinema filmi ile karşılaşabiliyoruz. Sinema filmleri arasında Çanakkale Savaşı filmleri ile televizyonda dizi olarak özel kuvvetler ve polisi ilgilendiren seriler son 20 yıla damgasını vuruyor. Dijital dönem öncesi deniz filmleri çekmek gemi ve deniz savaş sahnelerinin gerek gerçek gemiler gerekse ölçekli gemi modelleri ile çekilmesi son derece pahalıydı. Ancak film yapım tekniklerinin dijitalleşmesi ile bugün büyük engel teşkil etmiyorlar. Özellikle gemi ve deniz sahnelerinin bilgisayar marifeti (CGI) ile gerçeğe yakın şekilde yaratılabilmesine rağmen bugün Türk sineması ve televizyon film/dizi yapımcıları denizin ve geminin kıyısına bile yaklaşmıyorlar. Halbuki deniz, denizcilik ve gemi ile ilgili Türk tarihinde son derece renkli ve etkili konular mevcut. Nusrat’ın 18 Mart 1915 zaferine neden olan mayın döküşü; Hamidiye Kruvazörünün Balkan Savaşındaki akın harekatı; Birinci Dünya Savaşında Muavenet-i Milliye muhribinin HMS Goliath’ı batırması; Sultanhisar muhribinin Avustralya denizaltısı AE-2’yi batırması; Kurtuluş Savaşı’nda İnebolu üzerinden temin edilen savaş cephanesi ve Kağnı Donanması’nın başarıları; Ordu’da yaşanan Rusumat  4 kahramanlığı; Donanmanın 1936 Malta ve Pire seyri; Kıbrıs Barış Harekâtı; Kardak Operasyonu verilebilecek pek çok örnek arasındadır. 

    BAHRİYELİ YEŞİLÇAM YILDIZLARI

    Yeşilçam siyah beyaz dönemde denizciliğe yönelik çevirdiği az sayıda filmde bile donanmanın manevi şahsiyetine ve Türk denizciliğinin geçmişine saygıda kusur etmezdi. Zira savunma ve bahriye ile ordu korunması gereken kutsal değerlerdi. Çocukluğumda seyrettiğim siyah beyaz dönemin deniz kuvvetleri ve deniz ticaret filosuna ait az sayıda filmi arada sırada seyrettiğimde içimde o yıllara ve o yılların asaletine geri dönme arzusunu dizginleyemiyorum. Vahi Öz’ün çarkçıbaşı; Hulusi Kentmen’in gerçek hayatındaki gibi deniz astsubayı; Sadri Alışık’ın ikinci kaptan, Ekrem Bora’nın TCG Kurtaran Komutanı olduğu birbirinden samimi saf ve temiz Yeşilçam filmleri adeta ruhumu o zamanın anaforuna çekiyor. Aşağıda alıntıladığım paragraf ne de güzel anlatıyor bu görünmez saygıyı ve sevgi bağını: 

    “Evet bahriyeliler bembeyaz giyimleriyle, mağrur duruşlarıyla asker olmanın ötesinde bir övünç timsalidir. Askerlik görevini bahriyeli olarak yapanların bileği bükülmez. Türk sinemasında isimlerinin önüne bahriyeli unvanı koymak bir delikanlılık simgesi gibidir. Ne Bahriyeli Ahmet’te (1962 Türker İnanoğlu) Ayhan Işık‘ın, ne de Bahriyeli Kemal’de (1974 Çetin İnanç) Aytaç Arman’ın bileğini kimse bükemez.” 

    (Kaynak: Türk Sinemasının Deniz Yolculukları Ali Can Sekmeç, İskeleye Yanaşan Denizler Gemiler Denizciler, Derleyen Orhan Berent, Murat Koraltürk, İletişim Yayınları 2013) 

    ZAMANIN ŞAŞTIĞI VE TEKNİK HATALARLA DOLU YAPIMLARIMIZ

    Günümüzde çok az sayıda yapımcı ve yönetmen denize yakın duruyor. Zira evrensel kültürün en gelişmiş kültür alanı olan denizciliğe yabancılar. Bu konu ve kavramlar ne öğretilmiş ne de kendileri öğrenmişler. Bırakalım yerli film çekmeyi, yabancı denizcilik filmlerindeki dublaj hatalarını söylerken gülüyorum. Lumboza pencere, alabandaya duvar, kaportaya kapı, demirleme veya bağlamaya gemiyi park etmek diyenler mi istersiniz? Ya da TRT’nin en pahalı deniz dizisinde (Barbaros Kardeşler) 19. yüzyıla ait gemilerin (hat gemileri, ship of the line) 16. yüzyılda görülmesi mi? Hatta Netflix’te Nisan ayında yayınlanan Yakamoz S-245 isimli dizi tahammül sınırlarının dışında; denizaltıcılığımız ile ilgili anakronistik ve teknik hatalar diz boyu. Donanmanın ve denizaltıcılığımızın manevi şahsiyetine saldırıları saymıyorum bile. Halbuki denizci batılı devletlerde bu işler çok ciddiye alınır. 

    1986 yılında ABD‘de çekilen ve Tom Cruise’un başrolünü oynadığı Top Gun isimli film Amerikan sineması tarihinde ve donanmasında tarihi rekorlar kırmıştı. Film öncesinde uçak gemisine iniş kalkış yapacak deniz hava savaş pilotlarının sayısı o kadar azdı ki, eski bir film artisti olan Başkan Ronald Reagan’ın da teşviki ile Hollywood ile donanma arasında yapılan iş birliği projesi sonucunda filmden sonra deniz hava pilot talebi yaklaşık 10 kat artmıştı. Kısacası, denizci ülkeler kendi ülkelerinde denizciliği sevdirmek ve yaygınlaştırmak ile özellikle donanmaya nitelikli personel çekmek için sinema endüstrisini sonuna kadar kullanır. Türkiye’de bugüne kadar deniz ve denizaltıcılık ile ilgili son film 1966 yılında, Denizciler Geliyor adıyla ünlü yönetmen Ertem Eğilmez tarafından yapıldı. Naif, saf ve sade bu film zamanında o kadar beğenildi ki, Deniz Harp Okulu’na ve denizaltıcılığa müracaat rekoru kırıldı. Kabaca 56 yıl sonra bir Türk yapımcı ve yönetmen ilk kez denizaltıcılıkla ilgili bir bilimkurgu film (Yakamoz) yapıyor ve Türk denizaltıcılığını acımasızca yerin dibine sokuyor. Ne acı bir durum. 

    Batıda böyle bir film yaparsanız anında tepki alır ve devlet açıklama yapar. 1995 yılında başrollerini Gene Hackman ve Denzel Washington’un oynadığı Crimson Tide (Denizde İsyan) isimli filmde bir nükleer balistik füze denizaltısında (SSBN) komutanın paranoyası sonucu kıtalararası füzelerin ateşlenmesini önlemeye çalışan ikinci komutanın gemide komutayı devralması anlatılır. Film gösterime girince kamuoyunda öyle bir infial çıkmıştı ki ABD Savunma Bakanlığı ve Donanma Bakanlığı bir Amerikan denizaltısında asla böyle bir olay yaşanmayacağını basın açıklaması ile duyurmuş ve filmi protesto etmişti. 

    HOLLYWOOD İLE FARKIMIZ 

    Denizci batı dünyasında sinemanın askeri güç üzerinde rolü üzerine yazılmış çok sayıda kitap var. Son olarak ABD’de yayımlanan “Sinemanın Askeri Endüstriyel Yapısı, Cinema’s Military Industrial Complex” (Haidee Wasson, Lee Grieveson The Fletcher Jones Foundation 2018, University of California) kitabında Amerikan devletinin CIA ve tarihçileri kullanarak bırakın kamuoyunu, kendi tarihlerindeki kahramanlıkları nasıl halka mal ettiklerini anlattıklarını, acımasız emperyalist savaşlarını bile başarı ve kahramanlık hikâyesi olarak nasıl aktardıklarının tekniklerini görüyoruz. 

    Askeri sinemanın Hollywood ile ilişkisi, teknolojik inovasyonu, yeni film yapım tarzlarını ve türleri ile uzun yirminci yüzyıl boyunca Amerikan yumuşak gücünün yükselişine çok büyük katkı yaptığı biliniyor. The Drive isimli internet gazetesinde War Zone adlı köşenin yazarı Joseph Trevitchik 17 Kasım 2021 tarihli “Top Gun II, Maverick Filmine Ordunun Büyük Desteği”’ isimli makalesinde (thedrive.com) çarpıcı açıklamalarda bulunuyor. Bu film henüz vizyona girmedi. Ancak Tom Cruise’un 1986’da rol aldığı yapımın devam filmi Mayıs sonunda vizyona girecek. Film için donanma iki uçak gemisi ile dört deniz hava üssünü yapımcı firmaya tahsis etmiş. Gemilerin en gizli yeri olan savaş harekât merkezlerinin kullanımına izin verilmiş. Filmin her safhasında donanma ve savunma bakanlığı tarafından onaylanmış kişilerin izni olmadan -devletin izin verdiği- deniz kuvvetlerini ilgilendiren sahnelerde değişiklik yapılamayacağı kayda alınmış. Deniz sahnelerindeki konuşmalar, üniformalar, usul ve adetlerle subay ve astsubayların fiziki ölçüleri bile donanma onayından geçmek zorunda bırakılmış. Bizde 20 Nisan’da gösterime giren Yakamoz-S 245 dizisinde bu saydıklarımın hiçbiri yok. Türkiye’de denizaltıcılığımız ile ilgili bir film için ABD’de olduğu gibi devletten izin alındı mı diye sorarsanız linç edilirsiniz. Türkiye’de denizcilik filmi yapacaklar önce denizcilik filmi izlemeli ve bol bol kitap okumalıdır. Dilerim gelecekte Türkiye’de denizcilik filmi yapımına soyunacak yapımcı, yönetmen ve senaristler en azından kürek çekmiş, bir yelkenliyle orsa seyri yapmış, bir savaş gemisi güvertesine ayak basmış ve yolcu gemisine binmiş olsun.☸

  • Savaş gemilerine isim verilmesi

    Savaş gemilerine isim verilmesi

    Gemilerin adlandırılması binlerce yıllık bir maziye sahiptir. Savaş gemilerine isim verilmesi ise geleneklere, geçmişe sadakate ve zamanın ruhuna uygun şekilde üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konudur.

    Genelde Yunan ve Roma dönemlerinde fırtınalardan ve kötü talihten korunması için tanrısal ve kutsal isimlerin gemilere verilmesi geleneği, Hristiyan kültürünün gelişmesiyle daha da yaygınlaştı. Kralların ve asillerin isimlerinin yanı sıra, havariler ve azizlerin isimleri de kullanılmaya başlandı. Ticaret gemilerine kadın isimlerinin verilmesi de zamanla yaygınlaştı. Gemilere kadın isimlerinin verilmesi Hint-Avrupa dillerinin çoğunda kelimelerin dişi ve erkek olarak ayrılmasından kaynaklandı. Gemi, pek çok dilde dişi kelimeler arasındadır. Pek çok kültürde gemilerin isimlerini kadınlar verir ve isim verilmesi geminin denize indirilmesi ile aynı anda yapılır.

    GELENEĞİN BAŞLANGICI

    Türklerin denizcilik tarihinde bir gemiye isim verilmesi ilk kez 14. yüzyılda gerçekleşti. Aydınoğulları Beyliği (1308-1426) döneminde Türklerin karada gemiler yürüten ilk amiral olan Umur Bey (1309-1348) tarafından ilk kez bir savaş gemisine “Gazi” ismi verildi. Osmanlı döneminde denizciliğimizin en yüksek zamanları olan 15. ve 16. yüzyıllarda gemiler komutanlarının yani reislerinin ismi ile anılırdı. Daha sonra ilk kez 1650 yılında bir Osmanlı savaş gemisine isim verildi. 1645’te başlayan Girit kuşatması uzayınca, İstanbul-Kapalıçarşı’da bulunan Uzunçarşı esnafı, donanmaya bir gemi yaptırdı ve adını “Uzunçarşı” koydu. Daha sonraları bu gelenek Osmanlı Donanması’nda yerleşti. Padişahlarla (Selimiye, Mahmudiye, Reşadiye, Sultan Osman-ı Evvel vb.) annelerinin isimleri (Pertevniyal, Tir-i Müjgan vb.) ile zafer, güç, vefa, sadakat gibi özellikleri simgeleyen sıfatlar da (Peleng-i Derya, Nüvid-i Fütuh, Muin-i Zafer, Yadigâr-ı Millet vb.) gemi isimleri arasındaydı. Ünlü denizcilerin isimleri ile (Barbaros, Turgutreis vb.) deniz zaferleri (Preveze, Cerbe vb.) ve ayrıca önemli coğrafi yer isimleri de (Halep, Şam, Ayıntab vb.) gemilere verilen isimler arasındaydı.

    MAVİLİKLERDE PADİŞAHLARIN VE ZAFERLERİN İSİMLERİ 

    Cumhuriyet Donanması, Osmanlı Donanması’ndan devraldığı gemilerin isimlerini çoğunlukla değiştirmedi (Yavuz, Sultanhisar, Demirhisar, Muavenet, Gayret vb.). Yeni alınan gemilere Kurtuluş Savaşı zaferlerinin isimleri verilirken (I. İnönü, II. İnönü, Sakarya, Adatepe, Kocatepe, Zafer vb.), bazı gemilere bizzat Atatürk tarafından isimler verildi (Atılay, Saldıray, Batıray, Yıldıray, Gür, Erkin, Acar). Atatürk sonrası dönemde 1950’li yıllara kadar yeni alınan gemilere coğrafi yer isimleri ile ünlü denizciler ve deniz zaferlerinin isimleri (Giresun, Hızırreis, Cerbe vb.) ve ayrıca deniz kuşları, rüzgâr/fırtına isimleri (Doğan, Martı, Karayel vb.) verilirken, Demokrat Parti döneminde bazı muhriplere Alparslan gibi Selçuklu Hükümdarı ya da donanmayı pek de sevmeyen Mareşal Fevzi Çakmak isimleri verildi.  

    1973 yılında ilk kez Osmanlı Beyliği kurucusu Osman Bey’in babası Ertuğrul’un adı ABD’den alınan Tank Çıkarma gemisine verildi. Cumhuriyet döneminde padişah isimlerinin fırkateynlere verilmesi adeti de ilk kez Özal döneminde oldu. (TCG Fatih, TCG Yıldırım) Kıbrıs Barış Harekâtı’nda kıyı başının tutulduğu yer olan Girne’nin ismi 1977 yılında hizmete giren ve Türkiye’de inşa edilen karakol botuna verildi. Böylece Cumhuriyet döneminde ilk kez jeopolitik içerikli bir gemi ismi kullanılmış oldu. Ancak gemi 1990’ların sonunda hizmet dışına çıktı ve bir daha bu isim kullanılmadı. 

    HATIRALARI YAŞATMAK

    Donanma, deniz şehitlerine de ayrı önem vererek onların aziz hatıralarını gemilerde yaşattı. 1942 yılında batan TCG Atılay denizaltısı komutanı Bnb. Saadettin Gürcan’ın ismi 1970 yılında; 1953 yılında batan TCG Dumlupınar denizaltısının komodoru Alb. Hakkı Burak ismi 1965’te; aynı geminin başçarkçısı Yzb. Naşit Öngören’in ismi 1973 yılında; 1955 yılında Taşkızak Tersanesi’nde inşa ettiği gemide kaza sonucu şehit düşen Deniz Mühendis Yzb. İhsan Tulunay’ın ismi aynı gemiye; 1970 yılında dalışta şehit düşen Porsun Astsubay Başçavuş Ersev Bayrak’ın ismi 1971 yılında; 1974 yılında Kıbrıs Harekâtında batan TCG Kocatepe’nin başçarkçısı Bnb. Metin Sülüş’ün ismi 1975 yılında; geminin ikmal subayı Teğmen Caner Gönyeli’nin ismi 1976 yılında savaş gemilerine verildi. Son olarak 1992 yılında bir tatbikat sırasında Amerikan uçak gemisi USS Saratoga tarafından bir kumpas sonucu bilerek vurulan TCG Muavenet muhribinde şehit düşen Gemi Komutanı Yarbay Kudret Güngör’ün ismi 1997 yılında donanmanın en büyük tonajlı destek gemisine verildi. Bu gemiler dışında söz konusu kayıplarda şehit düşen diğer denizcilerin isimleri binalar, kışlalar, yüzme havuzları, spor salonları, caddeler, lojmanlar, konferans salonları, kültür merkezleri ve benzer yerlere verilmiştir. Ayrıca donanma, her sene yaptığı değişik çaptaki tatbikat ve eğitimlere de görev şehitlerinin isimlerini vermektedir. 

    DUMLUPINAR’IN SEYRİ

    Donanmamız genelde önceki dönemlerde kullanılan isimleri yeni gemilerde kullanmaya devam etmiştir. Örneğin; benim komutanlığını yaptığım TCG Gaziantep fırkateyninin adı, donanmada önce 19. yüzyıl sonunda Ayıntap olarak, daha sonra 1949 yılında ABD’den alınan muhripte ve son olarak 1998’de hizmete giren gemimde kullanıldı. Bahriyede aynı ismin devam ettirilmediği tek örnek TCG Dumlupınar olmuştur. Bu gemimiz önce İtalya’dan 1931 yılında alınan denizaltıya sonra 1950’de ABD’den alınan ve maalesef 4 Nisan 1953’te Çanakkale Nara’da kaybettiğimiz denizaltıya daha sonra tekrar 1972 yılında ABD’den alınan denizaltıya verildi. Son gemi 1 Eylül 1976 günü Çanakkale’de bir kaza atlatınca bir daha bu isim denizaltılarımıza verilmedi. 

    Savaş gemilerine isim verilmesi geleneklere, geçmişe sadakate ve zamanın ruhuna uygun şekilde, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konu. Bu kapsamda 2007 yılından itibaren başlayan kumpas davalar sonucu çeşitli nedenlerle aramızdan ayrılan denizcilerimizin de isimlerinin ve hatıralarının gerek gemilerde gerekse kara tesislerinde yaşatılması sağlanmalıdır. Atatürk ve Cumhuriyet Donanması’nın gelenek ve mirasına sadık kalabilen bu denizcilerimizi sonsuza kadar hatırlamalıyız.☸

  • Kültürü ve görgüsü ile denizcilik

    Kültürü ve görgüsü ile denizcilik

    Türkiye’de denizde görgü, özellikle amatör denizcilik dünyasında ciddi bir sorundur. Bu soruna karadaki genel kabalık ve görgüsüzlüğün birleşik kaplar misali denize yansıması da denebilir. Ancak denizin kendine has evrensel bir kültürü olması sebebiyle denizde görgüsüzlük daha farklı etkilere yol açar. 

    Denizcilik örf ve adetleriyle görgü kurallarına saygı, bir amatör denizcinin tecrübe ve bilgisinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Zira bu bilgi ve beraberinde gelen görgü kuralları düzen ve uyum sağlama özelliğine sahiptir. Denizcilik kültürü ve görgüsü sonsuz bir okyanustur. Denizi kalbi, aklı ve ruhu ile seven bir insan için, denizcilik kültürü ömür boyu büyük bir ilgi alanıdır. Bu kültürün herhangi bir alanına tutku ile bağlanan bir insan denizden ve yarattığı kültürden uzaklaşamaz. Görgü kuralları ise denizciliğin sonsuz faaliyet alanlarında insana, doğaya, topluma, tarihe ve kurumlara gereken saygının çerçevesini çizerek tekne, insan ve deniz etkileşimini düzene sokar. Mümtaz yelkenci ve amatör denizcilerden Merhum Muhittin Öney, 5 Kasım 1973 tarihinde yayınladığı Yat Bayrakları isimli kitapçığın önsözünde deniz görgüsünü şöyle özetlemiş: “Yatçılığın sadece iyi yelken kullanmak veya iyi navigasyon bilmeye inhisar etmeyip, temelleri asırlar öncesine varan bir gelenek ve ritüele dayandığı muhakkaktır.”

    TEMEL SORUNLAR: BİLMEMEK VE BİLMEDİĞİNİ BİLMEMEK

    Bugün gelir seviyesi artan pek çok kişi denize sadece deniz sevgisi nedeniyle çıkmıyor. Önemli bir kısmı özel tekne/yat sahibi olmak bir statü sembolüne dönüştüğünden denize çıkıyor. Pek çoğu da marinada ve koylarda teknesini yazlık ev gibi kullanmayı tercih ediyor. Bu durum kalabalıklaşan marinalarla liman ve demir yerlerinde zaman zaman karşılıklı ihtilafları ortaya çıkarıyor. Denizde örf adet ve görgü kuralları, bilindiği ve uygulandığı takdirde bu sorunları asgaride tutacak bir reçetedir. Örneğin; görgüsüz bir yat sahibi önceden demirlemiş teknelerin olduğu bir koya girerek bu teknelerin demirleri üzerine demirini atabilir ve bu yaptığının bilgisizlik nedeniyle büyük bir görgüsüzlük olduğunun farkına bile varmayabilir. Ya da salkım saçak usturmaça seyri (usturmaçaları toplamadan) yaparken birisi onu uyardığında neden uyarıldığını bile anlayamaz. Zira görgüsü yoktur. Kaptanı olan teknelerde bile bu bilgisizlik ve umursamazlığı görmek mümkündür. 

    Kültürsüzlük ve görgüsüzlüğün iki nedeni vardır: Birincisi bilmemek, diğeri de bilmediğini bilmemektir. Zira bilen birisi denizde mutlaka usulü ile davranır, konuşur veya dinler. Örneğin, bizzat yaşadığım bir olayda usturmaça ile orsa seyri yapan çok pahalı bir yelkenli tekneye elimle usturmaçaları gösterdiğim halde içindekiler ne kastettiğimi dahi anlamadan anlamsız şekilde baktılar ve seyre devam ettiler. 

    KİTAPLARDA, SINAVLARDA VE MÜFREDATLARDA EKSİK KONU

    Denizde görgünün öğretim ve eğitim eksikliği ile doğrudan ilişkisi vardır. Denizde görgü kuralları, donanmamız için “Deniz Kuvvetlerinde Protokol ve Görgü Kuralları” başlığında birkaç kez kitaplaşmıştır. Ancak amatör denizcilik alanında bugüne kadar kitaplaşmamıştır. Özel tekne kaptanlarının veya sahiplerinin büyük çoğunluğu amatör denizci bazıları da yat kaptanlığı belgesine sahiptir. Özellikle amatör denizci belgesi, sadece nazari bir sınav sonucu elde edilmektedir. Dolayısıyla pek çok amatör denizci denizciliğin gerçeklerini denizde hata yaparak öğrenmekte ve bu hataların can ve mal kaybı ile bedeli olmaktadır. Bu tip denizcilerin yaptıkları hataların farkında olmaması daha da büyük sorundur. Bu sınava hazırlık kitaplarında ve sınav sorularında denizde görgüye yönelik tek bir husus yoktur. Türkiye’de gerek ticari seviyede yat/özel tekne kaptanlığına yönelik pek çok kurs vardır. Ancak bu kursların teorik ve pratik öğretim/eğitim ile eğitmenlerin niteliği denizde yaşanan inanılmaz derecede olumsuzluklara yansımaktadır. Yat kaptanlığı kurslarında da denizde görgü müfredatlarda yoktur. 

    GÖRGÜSÜZLÜĞE DE DİKKAT ÇEKEN KİTAP YOLDA

    Denizcilik dünyamızda söz konusu açığı kapamak için “Kültürü ve Görgüsü ile Denizcilik” başlığında yeni bir kitap yazdım. Yapı Kredi Yayınları’ndan Nisan 2022 içinde çıkacak bu kitabın birinci bölümünde edebiyattan sinemaya, gemi modelciliğinden deniz müzelerine pek çok alanda milli ve evrensel denizcilik kültürüne yönelik ana hatları işledim. İkinci bölümde denizcilik adetleri ile protokol, görgü ve nezaket kurallarını okuyucuya aktarmaya çalıştım. Bu bölümde denizde görgü konusunda en zayıf halka olan ve her geçen gün denizde, marinada, limanda bizzat şahit olduğum görgüsüzlüklere dikkat çekmek için amatör denizciliğin özel tekne/yat bölümünü ayrı tuttum. Gelecekte bu bölümü ayrı bir broşür olarak bastırıp tüm tekne sahipleri ve kaptanlara dağıtmanın ve ayrıca Amatör Denizci Belgesi sınavında bazı soruların bahse konu görgü kurallarına yönelik olması gerektiğini değerlendiriyorum. Görgü kuralları bilinmediğinden ve denizde toplumsal sözleşmenin bir parçasına dönüşemediğinden, gelişmemiş ya da kişiye özel yorumlanan demokrasi kültürümüz denizi bir nevi vahşi batı ortamına dönüştürmektedir. Denize çöp atma gibi somut hukuk dışı eylemlerin kanunda bir yaptırımı var ancak görgüsüzlüğün yoktur. El birliği ile Türk amatör denizciliğinin bu dönemini başarıyla aşmamız gerekiyor. Tekne ve marina sayısının artması çok güzel gelişmelerdir. Türkiye’nin denizcileşmesi için somut başarı göstergesidir. Ancak görgüsüzlük ve bilgisizlik yüzünden genetiği değiştirilmiş organizma benzeri kanserli bir yapıya dönüşmemelidir.☸

  • Teknede ışık/seyir –  liman fener disiplini

    Teknede ışık/seyir – liman fener disiplini

    Denizcilikte kurallara uymanın ve doğru uygulamalara sadık kalmanın hayati önem taşıdığını unutmamalıyız. Usule uygun davranmak bizi sadece kazalardan, karmaşadan ve her türlü tehlikeden korumakla kalmaz, denizcilik görgümüzü de ortaya koyar.

    Amatör denizciliğin ciddi bir sorun alanı, yat ve özel teknelerin gerek liman gerekse seyir fenerleri disiplinine uymamasıdır. Denizde Çatışmayı Önleme Tüzüğü (COLREG) ile uyumlu olmayan fenerler ve kural dışı değişik renkte çakarlar bu yanlış uygulamaların başında gelir. Ayrıca demirli teknelerin gündüz ve gece gösterecekleri alamet ve ışıklar da pek çok tekne tarafından kullanılmamaktadır. Bu yanlış uygulamalar son derece tehlikeli sonuçlar yaratabileceği gibi, denizcilik görgüsü çerçevesinden bakıldığında gerek tekne kaptanı gerekse tekne sahibi hakkında menfi izlenim yaratacak özelliktedirler. COLREG dışında, fazladan seyir fenerlerine ya da değişik renkte çakarlara sahip bir teknenin usturmaçayla seyir yapan bir tekne görgüsüzlüğüne eşit düzeyde sahip olduğunu söyleyebilirim. 

    SEYİR GÜVENLİĞİNDE FENERLERİN ROLÜ

    Fazladan ışık sergilemek seyir emniyetini artırmaz, tam tersine karmaşaya yol açar. Büyük bir geminin köprü üstünde vardiyada bulunan subay veya zabit gemide radar yoksa, borda fenerlerinin durumuna, silyon feneri veya fenerleri ile yaptığı açıya bakarak çatışma rotasında olup olmadığına karar verir. Eğer karanlıkta kırmızı, yeşil, beyaz fenerler arasındaki bu açısal ilişkiyi kuramaz ise belirsizlik başlar. Pek çok kaza böyle olur. Öte yandan 12 metre üzerindeki teknelerde gösterilmesi gereken pupa fenerinin olmaması veya yanmaması büyük bir tehlikedir. Zira kıçtan yaklaşılan bir teknede sadece pupa feneri görülür. 12 metreden küçük teknelerde borda fenerleri dışında 360 dereceden görülen beyaz fenerin varlığı mecburidir. O nedenle gece seyir sırasında yandığından emin olunması gereken en önemli fener pupa ve direk cundasındaki 360 derecelik beyaz fenerdir. Boyu 12 metreden uzun olan ve borda fenerleri ile silyon ve pupa feneri yakma zorunluğu olan bazı tekneler seyir esnasında her yönden görülen demir fenerlerini yakmaktadır. Hem seyir fenerleri hem de demir fenerinin yanması ayrı bir karmaşa konusudur. Bu gibi durumlarda, örneğin çatma rotasında olan bir teknenin sizin iskelenizi gördüğü halde demirli olduğunuzu kabul ederek rotasında devam etmesi ve sonuçta çatması ile sonuçlanabilir. 

    BİR GÖRGÜSÜZLÜK ÖRNEĞİ: RENKLİ ÇAKARLAR

    Denizlerimizde son zamanlarda, özellikle özel tekne statüsündeki guletlerde gösteriş maksadıyla yelken direkleri ve arma donanımı yapıldığını, ancak bu donanım yelken seyri maksadıyla kullanılmadığını görüyoruz. Bazı teknelerde mizana direk bumbası üzerinde yedekleme fenerleri ile pupa fenerinin yer aldığı görülüyor. Ya da pasarella altında pupa feneri monte edildiği gözlenmektedir. Bu teknelerin sörveyden nasıl geçtiği ayrı bir sorundur. Ancak yaratacakları karmaşa, kazalara neden olacak kadar büyüktür ve görgüsüzlük örneğidir. 

    Değişik renkli çakarlar da ayrı bir görgüsüzlüktür. Bu tip ışıkların özel teknelerde kullanılması yasaktır. Sarı çakarlı (dakikada 120’den fazla) fenerler COLREG 23. Madde’ye göre yüksek süratli hovercraft (hava yastıklı tekne) seyrinde yakılması gereken seyir fenerlerine ilaveten yakılır. Bunun dışında başka teknelerde kullanılamaz. Diğer yandan, bu tip çakarları kullanan bazı tekneler de limanda demir yerindeyken görülememe endişesi olan teknelerdir. Halbuki bu tip tekneler demir/liman fenerleri ile güverte aydınlatmalarını yaksalar bu endişe ortadan kalkar. Bazı yelkenlilerin direk tepesinde bulunan demir fenerlerinin yükseklik nedeni ile görülememe endişesi olabilir. Böyle bir durumda başta ve kıçta güverte ışıklarından bir adetinin yakılması bu endişeyi giderecektir.  

    YILBAŞI AĞACI GİBİ TEKNELER

    Çakar fenerler sadece bizde değil, pek çok ülkede sorun yaratan bir konudur. Balıkçılar, deniz polisi ve sahil güvelik botları da bu tip çakarlı fenerleri yoğun bir şekilde kullanırlar. Bu çakarlar COLREG kuralları dışında olduğu halde yaygınlaşmaktadır. Bunun ana nedeni sayıları artan amatör denizci ve balıkçı teknelerinin varlıklarını belli etme ihtiyacıdır. Genelde acemi kaptanlar bu ışıkları yaktığında kendilerini daha güvende hissederler. Fakat belirli bir disiplin ve kural bütünlüğü içinde (örneğin renk, yakılma zamanı vb.) kullanılmadıklarından denizde karmaşa yaratırlar. Şahsen İstanbul Boğazı’nda seyir halindeyken birden çok renkli çakar donatmış, yılbaşı ağacı gibi teknelere rastladığım oldu. 

    LİMANDA IŞIKLANDIRMADA DOĞRU AYARLAR

    Limanda ışıklandırma konusu da ayrı bir görgü alanıdır. Yanınızdaki veya rıhtımda çevrenizdeki teknelerin özellikle açık havada yemek yenen güvertesine veya köprüüstü (kokpitine) yüksek güçlü projektör tipi aydınlatma ışığınızın doğrudan vurması hoş değildir. Bu gibi rahatsızlıklara yer vermemek için bu ışıklar marinada kullanılmamalı veya ışık gücü azaltılmalıdır. Bazı teknelerin marinada zaten yasak olan çakar fenerlerini ya da limanda olduğu halde seyir fenerlerini açık unutması ise deniz görgüsünün sınırları dışındadır. Unutulmamalıdır ki, maddi güç ile en güzel, en büyük tekne satın alınabilir, ancak görgüyü satın almak mümkün değildir.☸