Etiket: Yelken

  • Doğanın dili

    Doğanın dili

    Doğa bize durmadan bir şeyler anlatır, bayağı da renkli bir dili var. Anlayalım diye işaret dilini çok kullanır, gözümüze sokarcasına. Bulutlarla, dalgalarla, aracı mahlûklarla… (Son yıllarda dilini bayağı sertleştirdi!) İklimlerin değiştiğini denizde geçen 40 küsur yılda gözle görüp elle tutuyorum diyebilirim. Doğanın dilini öğrenmemizin hayatta kalabilmemiz için gerekli olduğuna inanıyorum. 

    İnsan da bir zamanlar o dili konuşuyordu ama modernleştikçe, elektronikleri icat ettikçe, hislerini terk edip yumurtalarını elektronik sepetine koymayı tercih etti. Doğanın içinde yaşayan bir denizci, dağcı, çiftçi o dili anlamazsa elindeki akıllı telefonun aklına sığınmaktan başka seçeneği yok. Navionics bize nerede olduğumuzu söylediğinden beri kerteriz de almadığımızdan etrafımıza bakmıyoruz bile. Eski Admiralty haritalarında “conspicuous tree” belirgin ağaç, kaya gibi notlar vardır. Çünkü denizde dolaşanlar etraflarına bakar belirgin işaretler arardı. Dünyada dolaşmak isteyen, her nerede dolaşırsa etrafındaki doğayı görmek, bu dilden hiç değilse çat pat anlamak zorundadır diye düşünüyorum. Aslında sadece denizde olanlar değil herkes, artık kibarlığı bırakıp, elinde sopayla kafamıza vura vura anlatan doğayı anlamalı!

    Birbirinden marifetli akıllı aletler iyi ki hayatımıza girdiler. İşimiz bayağı kolaylaştı. GPS navigasyon app’leri bizi elimizden tutup istediğimiz yere götürüyor. Havanın nasıl olacağını tahmin eden birden fazla aplikasyon var telefonumuzda. Denizlerde dolaşmak bir akıllı telefonla mümkün gibi, artık günümüz yatçısının navigasyon ve meteoroloji departmanına cetvel, pergel değil tıklamayla giriliyor. Bu modern yazılımlar bize yardım ederken, kendimizi tamamen onların eline bırakırsak bizi doğadan uzaklaştırıyor. Ama gözümüzü açarsak doğanın bize anlattıklarını görür, elimizdeki modern yardımlarla birleştirerek etrafımızda olanları, olacakları daha iyi anlayabilir, doğanın gözümüze soktuğu mesajları görmeyip sonra “wow” diye hayret etmeyiz. Alışkanlıklarımı, hislerimi çıkan delikli demire ben de farkında olmadan kaybediyorum. Uzman değilim, haddimi biliyorum, ben de kendimi dürtükleyim, gelin beraber bu dili anlamaya çalışalım. Yukarıdan başlayalım.

    BAKALIM GÖKTE NE YAZIYOR?

    (C’est ecrit dans le ciel.)

    Dünyanın her denizinde “Passage Weather” programı kullanıyordum, uzun seyir için hâlâ da kullanıyorum. Onun en iyi olup olmadığını bilmiyorum, eminim daha iyileri vardır, hava basınç haritalarını izobarlardaki değişikliği verdiği için tercih ediyorum. Böylece diğer programlardaki hava tahminlerini izobar (hava basıncı dilimleri) hareketlerini görerek takip edebiliyorum, gökteki değişiklikleri izleyip sıklaşan, gevşeyen izobarlarla karşılaştırma yapabiliyorum. Meteoroloji mühendisi olmadığımdan sürçülisan edersem de kabaca değineceğim. Bize gelen hava tahminlerinde gördüğümüz okları, renkleri, basınç farklarını sensörlerden alınan verilerle okuyup, bir izobar haritası oluşturan birkaç bilgisayar modelinden yerleştiriyorlar. Beş aşağı beş yukarı hepsi aynı şeyi söyler, çünkü kaynak aynı. Burada dikkat çekmek istediğim, gökyüzünün dilinden anlıyorsak, hava tahmini haritasındaki okların ve renklerin neden öyle olduklarını, neden bu gece üzerimizden soğuk cephenin geçeceğini veya bize gelen tahminden daha erken veya geç geçecek olabilir mi, anlayabiliriz. Çünkü biz sahadayız. Bizim gözlemlerimiz, bilinçli karşılaştırabildiğimizde elimizde daha doğru bir hava raporu olur. Atlantik geçişlerinde yatçıların gurusu Kanada’daki “Herb”, her gün, her yata mevkiine göre hava tahmini verirdi, ama daha önce biz mevkiimizdeki rüzgâr, deniz, gökyüzü durumunu rapor ederdik. Böylece Herb bizim gözlemlerle bilgisayarın tahminlerini karşılaştırıp bize verdiği raporda çok doğru olurdu. Örneğin yarın sabah saat 10.30’da üzerinden cephe geçecek dediğinde, saatini kurabilirsin, tam 10.30’da cephe gelir. Şimdi radyonun ucunda Herb yok, elinde hava tahmini var, diyelim daha teşkilatlısın, uydu telefonun da var, sana özel hava raporu da aldın. Eğer doğanın söylediğini okuyabiliyorsan, gözlemin ile hava “tahminini” güncelleyebilirsin. Asırlardan beri tecrübelere dayanarak yerleşmiş, bazı yazılmamış kurallar oluşmuştur, Coptic (Kıpti) fırtına takvimi, ABD’deki “Farmer’s Almanac” gibi. Her yörenin deniz insanı ve çiftçiler yılların tecrübesiyle etraflarında ne olacağını gözlemleriyle bilirler. Eğer balıkçılar denizde olacaklarına, rutinleri dışında limandalarsa veya limana dönüyorlarsa, otur oturduğun yerde. Diğer yandan, bazen çok bilen, hurafelere takılan eskiler olduğunu, her “duayen dediğiniz” denizciye de inanmadan önce biraz tartıp ölçmenizi tavsiye ederim. Benim yazdıklarımı da sorgulayın, vereceğim en büyük nasihat budur, artık elinizde en baba duayen Mr. Google var!

    Avustralya’nın kuzeyinde Gove’da cyclone mevsini geçiriyorum. Kelebek çift demirle demirli. Benim gibi bir iş bulup çalışanlar sabah 07.00’de yat kulübüne botlarla çıkıp işe gidiyoruz. Kıyıya çıktığımızda kulübün bakıcısı “Bazza” elinde devirdiği üçüncü kutu birasıyla bizi karşılar. Ardından günlük hava tahmini incisini döker, “dün gece ay baş aşağı doğdu, rüzgâr kuvvetli olacak!”. Ay nasıl baş aşağı doğuyorsa? Herhalde Four X birasının bir payı vardır ayı döndürmekte! “G’day Bazza” der işimize giderdik. Bazza’nın akşam pub’da espri olan kehanetleri bir yana, doğanın parçası olan Aborjinlerin, her yörenin yerlilerinin tecrübelerle yerleşmiş folklorunu dikkatle dinleriz. Doğanın mevsimleri yılbaşlarında yenisini aldığımız takvimi gün gün takip etmez. Kuşun, böceğin, bitkinin kendi takvimi vardır. (Avustralya’da yağmur mevsiminin bitip kuru mevsimin başladığını ortaya çıkan yusufçuk böcekleri bildirir). Her yörede değişik olan lokal takvimi anlamaya çalışmak, izlemek, çok eğlencelidir. Okyanus eşiğindeysen haliyle çok daha dikkatli oluyorsun, oradaki filanca böceğinin ortaya çıkması veya feşmekân kuşlarının göçlerine başlama toplanmaları size “hurricane” mevsiminin bittiğini söyleyebilir. Hiç unutmam Panama’da kulübün pub’ında kanal pilotlarıyla sohbette yağmur mevsiminin 15 Mayıs’ta başlayacağını söylemişlerdi, 15 Mayıs’ta musluk açıldı, dört gün hiç kapanmadı. Size uzak olan diyarlardan örnekleri, “hey bana bakın, nerelere gittim” diye hava atmak için değil, oralarda değişikliklerin daha dramatik olduğu, buradakileri de hâlâ öğrenmekte olduğumdan.

    BULUTLAR

    Uzun vardiyalarda vakit geçirmek için, bulutların şekilden şekle girdiğini hepimiz seyredip, bir şeylere benzetmişizdir. Uzun yıllar önce Atatürk’e benzeyen bulut fotoğrafı gazeteleri süslemişti. Bulutlar bize heykel galerisinde gibi şov yaparken aslında onun dilinden anlayana konuşurlar. Bir meteoroloji uzmanı kadar o dili bilmesek de, hiç değilse çat pat anlamak bize anlatılmak istenilen tehlikeden kurtulmamızı sağlayabilir.

    Bulutları; alçak 0-2000m, orta 2000-6000m, yüksek 6000+m olarak üç seviyede, bir de dikey olarak büyüyen bulutlar olarak gruplandırabiliriz.

    Cirro: Yüksek, saç dalgası, at yelesi gibi.

    Alto: Orta.

    Strato: Katman.

    Cumulus: Kümelenen.

    Nimbo: Yağmur, yağış demek.

    Stratocumulus gibi Roma imparatorları veya gladyatör isimlerine benzeyen adlarını merak ederseniz (katman katman kümelenen bulut gibi) yukarıdakileri kombine ederek çıkarabilirsiniz. Ben de isimlerini ezberlemedim, zaten isim hafızam ihtiyarlık değil, eskiden beri zayıftır ama yüzleri, şekilleri unutmam.

    Bulutların da bazılarını isminden değil de şeklinden tanıyor ve dikkat ediyorum. Denizde yaşayanlar kendilerince önemli olanlara takma isimler verirler. Benim beyaz pamuk yığını gibi olan cumulus bulutlarına “Simpson bulutları” dediğim gibi (The Simpsons dizisi jeneriğindeki gibi). Onlar iyi hava bulutlarıdır. Ama pamuk topları gibi yuvarlanmayı bırakıp, dikey yükselirlerse ve de “anvil” (örs) gibi bir şekil alırsa, gardımı alırım. Altındaki havayı çektiğinden fırtına yaratır, tepesindeki örsün uçları bize fırtınanın yönünü gösterir.

    Lion Körfezi’nde puro şeklindeki bulutları görürsen bir saat içinde Mistral geliyor demektir. “Mares tails” atkuyruğu gibi uzanan bulutlar, bir de “Makarel (uskumru) sky” uskumru desenine benzeyen gökyüzü bana havanın değişeceğini söyler.

    Taş yerinde ağırdır hesabı gördüğümüz şekiller değişik bölgelerde değişik aksanla konuşur, örneğin öğleden sonra nükleer patlama gibi karada yükselen bulut sütunu “heat clouds” sıcaklık sonucu oluşur, bu enerji, rüzgâr olarak boşalacaktır. Aynı manzarayı tropikte gördüğünde “thunder storm” vardır. O sütunu iyi takip edip yolundan kaçmalıyız, sağanak rüzgârın ardından, burnunu göremeyecek kadar sık muson yağmuru boşalır. Bu içi su dolu bulutları radarda görüp izleyebiliriz ve ayakaltından çekilme şansımız olur.

    Adaların üstünde de buluttan taçları vardır, bunu Yunan adalarında da görebilirsiniz.

    GÖZÜMÜZÜ GÖKTEN YERE İNDİĞİMİZDE

    Doğanın sabah haberlerinde bize anlatmaya devam ettiği başka mesajlar da var. Sabah kalktığımızda güverte “çiğ”den ıslaksa o gün rüzgâr yok. Mesajın Ege’de iyi veya kötü haber olduğu gideceğin yöne bağlı. Kuzeye tırmanıyorsan meltemle boğuşmayacaksın, güneye iniyorsan bedava seyir yok, ya mazota yüklenip gideceksin, ya da otur oturduğun yerde, al bir havlu eline, çiğ kurumadan güverteyi temizle. Aksine, sabah güverte kemik gibi kuruysa rüzgâr kuvvetli olacak demektir. Fırtına değil, kuvvetli kuzey rüzgârı. Barometremizin düşmesi kalkması da bize doğanın gönderdiği mesajları doğrulamaya yardımcıdır.

    Kırmızı gök, kötü havanın; gün batışındaki fotoğraf çekip, paylaştığınız kızıl gök ise ertesi gün havanın iyi olacağının habercisidir. “Red sky in the morning, sailors take warning. Red sky in the night, sailors delight”ı her denizci bilir.

    Bu genel tekerlemeler yılların deneyimleriyle yerleşmiştir. Lokal bilginin en iyi hava raporu olduğuna benim şahit olduğum en etkileyici olanı; Güney Afrika’da Cape Town’un sırtını dayadığı “Table Mountain” üzerine masa örtüsü gibi bir bulut yayılır ve masanın kenarından aşağı şelale gibi süzülürse, 15 dakika, azami yarım saat sonra felaket bir rüzgâr inecek demek.

    Biz Ümit Burnu’nun ardından Afrika’nın güneyindeki son limanımız Cape Town’a ulaşıyoruz, rüzgâr yok sayılır. Limanın ağzına yaklaştığımızda dağda masa örtüsü yayılmaya başladı, acele edip motorla iç limandaki yat kulübe giriyoruz. Bağlayacağımız pontonda arkadaşlar halatlarımızı almak için bekliyorlar. Veee, bizim motor hava yapıp durdu. Üzerimizde çok az momentum var. Annette başüstünde, tonozdaki bir tekneyi yakaladık, ikimiz Kelebek’i itip bir sonraki pontondaki tekneye ulaştık. Sürüne sürüne ilerliyoruz, arkadaşlara bir halat attım, denize düştü. Adi Murphy’e küfrün bini bir para. Masa örtüsü yayıldı, rüzgârın geldiğini görüyorum. İkinci denememde uzun halatımızı yakaladılar. Bir teknenin üstüne aborda olduğumuzda rüzgâr 35-40’ı buldu.

    Akşam yat kulübünün pup’ında içki muhabbeti etrafında Cape Townlı dostumuz şehirlerinin dünyanın en rüzgârlı ikinci şehri olduğunu söylüyor. “Birinci neresi” sualine, “O da aynı yerdeydi, fırtınadan uçtu, yenisini yaptık” diyor. Geyik muhabbeti bir yana, geçen yıl rüzgârdan bir otobüsün devrilmesi size masa örtüsüne dikkat edin diyor.

    Akdeniz’de de böyle lokal yumruklar var.

    “Bahriyedeyken Kılıç Ali Paşa Muhribi’yle Kıbrıs krizinde İskenderun’dayız. Oranın kabadayısı Toros Dağları’ndaki bir vadiden inen “Yarık Kaya” fırtınası. Biz kıyıda bir pavyondayız, Kıbrıs’a gitmeyi beklerken vakit öldürüyoruz. Bir ara ışıklar söndü, mumlar yakıldı, dansöz göbek atmaya devam ediyor, herhalde romantik hava olsun diye yaptılar, herkes muhabbetine devam ediyor. İkinci komutanın kafası kapıda göründü, “Dışarıda neler oluyor farkında mısınız?” “Yooo!” Kapıdan bir baktık ki kiremitler uçuşuyor, koskoca muhrip demir üstünde bastıran rüzgâra dönemeyip bayağı yattıktan sonra demir alıp açık denize çıkmış. Bir otel bulup odadaki patlamış cama battaniye kapatıp yattık, sabah geminin gelip kıyıda kalanları almasını beklemekten başka yapacak bir şey yok. Şimdi eminim Yarık Kaya da bir şekilde kartını göndermiştir. Mesajı okumasını bilen yakalanmayacak, ama biz bilmiyorduk. Lion Körfezi’ndeki Mistral’in geldiğini de gökte oluşan puro şeklindeki bulutlar haber verir. Genellikle bizim kıyılardaki “kıran” gibi. Gökyüzünü okumasını bilirsek yanlış zamanda, yanlış yerde yakalanmama şansımızı arttırabiliriz.

    Geçenlerde Sığacık Körfezi’nde bir koyda demirliyim, gökyüzündeki sıkıntıyı görüyorum, kasvetli sarımtırak bir pus, sıcak bir rüzgâr… Demiri her zamanki gibi 2000 devir tornistan ile gömmüşüm, birden 40 knot üzerinde, belki 50 knot sağanak bindirdi (benim rüzgâr enstrümanı bozuk), denizin üstü kıyıdan uçan yaprak, dallar doldu. Bir saat için de geçti. Bu arada yakalanan bazı teknenin yelkeni yırtıldı. Olay bittikten sonra ben çok biliyordum palavrası atmayayım ama bu sıkıntının, sıcak karanın üstündeki enerjinin bir türlü boşalacağını görebilirsin, hiç değilse benim gibi “bir halt olacak” diye huylanırsan yelkenini küçültebilirsin.

    n İri damlalı yağmur kısa,

    n Küçük damlalı yağmur uzun sürer.

    n Kuvvetli rüzgârdan sonra gelen yağmur, iyi haber, rüzgârın bittiğine alamettir, kabaran denizi de yatıştıracaktır.

    n Yağmurun ardından çıkan rüzgâr ise artacaktır, gelen cephenin habercisidir.

    Denizin yüzeyi de bize mesajlar verir, özellikle “cape”lerde, Knidos, Teke Burnu, Mora’nın güneyindeki üç “cape”. Buralara yaklaşırken uzaktan deniz yüzeyini incelersek vardığımızda ne ile karşılaşacağımızı görür, tam arma yakalanmayız. Hava raporu bize böyle özel yerlerdeki türbülansları bildirmez ama denizin üstü söyler.

    KIYILAR

    Bir koyda demirlerken etrafımızdaki manzara da bize değerli bilgiler verir. Demiri bırakmak için eğer dibi görebiliyorsak bir kumluk ararız. Görüş iyi değilse ne yapacağız? Kıyıya bakarız eğer kuru da olsa bir akarsu yatağı, azmak varsa büyük ihtimal önündeki dip akarsuyun taşıdığı alüvyonla kaplanmış demirlemek için uygun bir yerdir. Tropikte, tatlı su mercanı yaşatmayacağından demirin takılma ihtimali zayıf olduğundan tatlı su ağzını tercih ederim. Yeni Kaledonya adasının neredeyse tamamı demir cevheri, dağı taşı oyuyorlar, tropikteki günlük rutin yağmurlardan deniz bazı koylarda neredeyse pas rengi. Öyle yerlerde nehir ağzına demirlerdim. Tabii bu uyanıklığın bedeli de demir alırken gelen çamuru temizlemek oluyor. Bizim kıyılarda demirlerken, kıyıdaki vadinin tam karşısına demirlemiyorum tabii seçecek lüksüm varsa. Bazen koyun ortasında bir yüksek çıkıntı oluyor, kıyıdan gelecek sağanaklar iki yanından geçecek, en iyi yer tepenin karşısı oluyor. Tabii kalacağın süreye değerse yüksek kıyıya kıçtankara olmak seni sağanaklardan daha iyi kurtarır. Uzun, açık deniz seyrinde içinde bulunduğunuz bölgedeki rüzgâr kendi dalga trenini yaratır, bir de sizin rüzgârınızla ilgisi olmayan “swell” ölü dalga varsa ona dikkat ederiz. Bize uzaklarda bir yerdeki fırtınadan haber veriyordur. Yönü bizi ilgilendiriyorsa ona göre tedbir alırız. Eğer rotamız üzerindeki bir adada demirlemeyi planladıysak rüzgârdan korunmanın yanında swell’den korunabiliyor muyuz? Ölü dalga bilardo gibi kıyılardan yön değiştirip hayatı çekilmez yapabilir. Haritada esen rüzgâra korunaklı olan koy, ada etrafında yön değiştirerek gelen dalgaya açık olabilir. Sanırım bunun en çarpıcı örneği St. Helena Adası. Taa Kuzey Atlantik’teki fırtınalardan oluşan swell Güney Atlantik’e kadar iner. St. Helena’da gemiler kıyıya aborda olamaz. Biz alargada kalıp, botla kıyıdaki merdivenlere gelip, çabucak botu yola kadar çıkarırdık.

    Kıyıdaki çalı ve ağaçların şekli bize kuvvetli hâkim rüzgârın yönünü gösterir, bu mesajı dikkatli okumak lazım. Örneğin Sığacık’ta makiler, ağaçlar yılın çoğunda hâkim kuzey rüzgârına değil güney rüzgârına eğilmiştir, çünkü bu koylar kuzeye kapalıdır. Yüksek yarların önünde demirlerken de rüzgârın yarın üstünden boşluğa yuvarlanırken 180 derece yön değiştirebileceğini hesaba katmalıyız. Kıyıdaki çakıllar onları yuvarlayan dalgaların sanat eseri. Gökova, Göcek gibi kapalı koylarda çakıl değil kırık taşlardan bir sahil görürsek oranın dalgalara kapalı olduğundan emin olabiliriz, böyle yerlerde de denizin öğütmesi az olduğundan kumluklar azdır. Küresel ısınma ile etrafımızdaki doğa olayları bayağı hızlı değişmekte. Doğanın ezberleri de bozulup yeni ezberler oluşmakta. Şimdi eskisinden daha dikkatli etrafımıza bakmalı, baktığımızı görüp, görsel hafızamıza yeni ezberler katmalıyız. Her gelen felaket bir öncekinden daha güçlü olacak, bu kehanet değil doğanın kafamıza vura vura, gözümüze soka soka söylediği. Dere yatağına ev yapmadan önce kuru da olsa, yağmur yağdığında suyun oradan akacağını, akarsuyun içbükey kıyıyı oyduğunu, kenarında piknik yaparken görebilseydik, kenarlarına kazıklar çakıp, çay bahçeleri, dereye nazır on katlı apartmanlar dikip akarsuyun yatağını daraltmasaydık, yörenin önceki tecrübelerinden suyun azami ne kadar yükseleceğini öğrenseydik şimdi hayret etmeyecek, kayıplarımızın arkasından ağlamayacaktık. “Flash flooding” (ani sel) diye bir şey ve gelişmiş ülkelerde bunun alarmı var. Sizin olduğunuz yerde yağmur çiselemesi bile yokken kıyısında olduğunuz kuru veya yaş dere yatağının dağlara yağan yağmurdan dolup taşması da hesaba katılır. Doğa; “bak yağmur yağınca buradan akacak” diyor, sen suyun yatağını yapılarla, atılan çöplerle suyun geçişini engelleyip daraltırsan, yamaçlardaki suyla doyan toprağı tutacak ağaçları kesersen, bir de vurduğu yeri koçbaşı gibi yıkacak tomrukları akarsuyun kenarına istiflersen, kendini benim insafıma bıraktın demektir. Gelişmiş toplumlar doğaya bakar, görür, tedbir alır, gelişmemişler de topu Allaha atar.

    Birkaç yıl önce Bodrum’u hemen hemen her kuvvetli yağmurdan sonra basan bir sel ardından bir TV programında davet ettikleri profesöre sunucu fikirlerini sordu: “Hocam ‘DERE’ sokağındaki sel hakkındaki düşünceleriniz?” Profesör gülmeye başladı…☸

  • GÖKHAN TÜRKMEN ile İstanbul’da bir yelken günü

    GÖKHAN TÜRKMEN ile İstanbul’da bir yelken günü

    Özgün sesi ve mütevazı kişiliğiyle çok sevilen Gökhan Türkmen’i Cenoa Sailing’le yelkene davet ettik. Ünlü müzisyen seyir esnasında sadece bizimle sohbet etmekle yetinmedi, sert poyrazda öğrenmeye de özen gösterdi.  Fotoğraflar ZEYNEP DEMİRALP

    Hayatımıza “Büyük İnsan” adlı albümüyle girdi, “Biraz Ayrılık”la yerini sağlamlaştırdı ve 13 yıldır hiç ara vermeden hit şarkılara imza atmayı sürdürüyor. Kendisini tanıyanlardan yelkene ilgi duyduğunu öğrenince de doğal olarak buluşmak istedik. Gökhan Türkmen disiplinli, dakik ve öğrenmeye açık tutumuyla kalbimizi kazandı. Geçen ay Cenoa Sailing’in kurucu ortağı Tarkan Akdoğan’ın kaptanlığında ve Hasret Can Ünek’in asistanlığında Kalamış’tan Boğaz’a doğru denize çıktık. 25 knot’a yakın poyraz vardı ve 30’lara kadar aralarda sağanaklar vurdu. Türkmen’in dikkati hiç eksilmediğinden Akdoğan iki yelkeni de basıp orsa seyir eğitimi verdi.  İstanbul’da yelken yapmayı ilk kez bizimle deneyimleyen Türkmen’le sohbetimizi ise bu maceramızdan sonraya, marinaya sakladık.

    “YELKEN HAYATIN KENDİSİNE ÇOK YAKIN”

    Denizle ilişkiniz nasıldır?

    Doğup büyüdüğüm yer Bostancı’da denizi gören bir apartman dairesiydi. O zamanların bir alışkanlığı var üzerimde. İçine girip yüzmektense denizi izlemek daha bile keyif verir bana bazen. Denizi olmayan bir yerde yaşayabileceğimi de hiç düşünemem mesela.

    Daha önce yelken yapmış mıydınız?

    Bir arkadaşımızın teknesiyle açılmıştık, dört beş kişiydik. Sene 2019. Yelkeni açtığımızda pervaneye misina dolandı. Yan yattık baya ve o an kaptanın “eyvah” dediğini duyunca telaşlanmaya başladım, kaptan neticede. Ama toparlandık sonra. Böyle tanıştım ben yelkenle. (gülüyor)

    Devamı geldi mi peki sonra?

    Evet, bir kez daha. İkinci deneyimim eşim ve arkadaşlarımızla bir haftalık yelken tatiliydi. Bodrum’dan çıktık, Marmaris’e doğru gittik. Arkadaşlarımız İrem ve Hakan Özfırıncı yıllardır tekne kullandıkları için ne derlerse biz onları yaptık. Önceden bazı bilgiler verdiler; yanımıza eldiven almamızı söylediler, gözlükler şöyle olsa iyi olur, terlik dışında ayaklarınızın çizilmemesi için başka ayakkabı da getirin, gibi şeyler dediler. Biraz mevzuyu anladım. Yelkenli tekne, tatilde bile öyle yan gelip yatılan bir yer değil. Olayı da o değil, sportif zaten.

    Anlaşılıyor sıfır noktasında olmadığınız…

    Eğitimdi o tatil bize ama yelken için biliyorum demek öyle kolay olmamalı. Görüp izlediğim şeyleri çok çabuk öğrenirim. Bir haftada, neyi nasıl tutmalı, nerede nasıl durmalı, dikkatle inceledim. Çünkü tehlikeli bir yer. En ufak hata sıkıntıya yol açabilir, etrafımdan duyduğum olumsuz hikâyeler var. Hep biraz tedirgin hissetmeli ama emin davranmalı. Stratejik şeyleri yaparken mutlaka sorarak hareket ettiğim için işe yaramış olabilir.

    Deneyimlerinizden yola çıkarak yelkeni tanımlasanız…

    Hayatın kendisine çok yakın. Biz bir tatildeydik ama mücadele de vardı. Ve elbette o mücadeleden de keyif aldık. Motoru kapatıp sırf yelkenle seyir yapmak inanılmaz bir kere. Hatta bir kaza da yaşadık. Sprayhood’u açalım, denizi daha rahat görelim istemiştik. Biri bırakmaması gereken bir şeyi bıraktı ve eşimin kafasına bir demir çarptı, kendinden geçti, burnuna denk gelse kesin kırılacaktı. Yani rastgele davranılacak yer değil, benim genelde anladığım buydu. Hayat gibi işte; mücadele de var, huzur da var, tedirginlik de var… Hepsi mevcut.

    YELKENLİ HAYAT GÖRÜŞÜ, MOTORYAT TATİL YERİ

    Tekne alma hayaliniz var mı?

    Çok arkadaşım, abim var beni bu konuda gaza getirmeye çalışan. Eşimin eniştesi yeni bir tekne aldı, bayılıyor. Mert Carim, yakın arkadaşım, onun kafası hep böyle şeylerdedir mesela; tekne alayım, denize çıkayım, orada yaşayayım. O kadar fazla ki çevremde tekne ve deniz tutkunları, siz sorunca çok isteyerek, severek geldim dolayısıyla da. Ben en başta çocuklarımı düşünüyorum. Erken yaşta alışsalar mı yoksa yelkenli tekne alsak tehlikeli mi? Aklımdan böyle şeyler geçiyor. Zamana bıraktım.

    Motoryat ve yelkenli karşılaştırması yapıyor musunuz?

    Yelken, daha çok yaşanılacak yer gibi. Motoryat ise arada çıkıp gezmek için gibi. Yelken bir hayat görüşünü temsil ediyor. Motoryat bir tatil yeri sanki. Çocuklu aile olduğumuz için kolaylıkları yüzünden motoryat da tercih edebiliriz. Henüz karar veremiyorum ama bir şey istiyorum.

    “DOĞA HEP VAR VE BİZ MİSAFİRİZ”

    Sosyal medyada kite denerken de gördük sizi. Genel olarak sporu seviyorsunuz galiba.

    Adrenalinin getirdiği mutluluk bana çok şey katıyor. Genel olarak hareketten çok mutlu olan biriyim. Devinim devinimi getiriyor hayatımda.

    Spor benim için sadece gideyim ağırlık kaldırayım değil, hayatımın çok merkezinde ve bazen müziğin bile önüne geçiyor. Bir şeyi öğreniyor olmak da büyük keyif.  Spor konusunda cesaretliyim. Yaparım ya da yapmak istiyorum, diyebiliyorum. Bilmediğim bir şeyi yeterince izlersem yapabileceğime inanıyorum ve yapıyorum da. Spor dallarını biraz bile yapabilmek çok güzel. Dün ilk kez kite denedim, bugün İstanbul’da ilk kez yelken denedim. Farkındaysanız önce pek konuşmadım, odağım hep işi doğru yapmaktı. Genelde böyleyim, bir şeyin keyfine varmadan önce doğrusunu öğrenmek isterim. Bilen biri varsa yanında onu dinleyeceksin.

    Gökhan Türkmen ve yapım şirketi GTR Müzik ormanlar yaptırıyor. Yangınların sönmediği şu dönemde biraz bahseder misiniz?

    Üç şarkımız var: “Vay Halimize”, “Yüzüme Vurma” ve “İnsanız Ayıbı Yok”. Dijital gelirleri Gökhan Türkmen ve GTR Müzik olarak Ege Orman Vakfı’na bağışlıyoruz. İlk “Melike Turgut Ormanı” tamamlandı, Eylül’de “Melis Özsosyal Ormanı” tamamlanacak. Hemen bir yenisine daha başlayacağız. Talihsiz bir kazada hayatını kaybeden tiyatro emekçisi “Uğur Şenay” anısına yapılacak. Doğa hep var ve biz misafiriz, maalesef burası bizimmiş gibi davranıyoruz. Bahçenize bir kedi gelir ve onu kovmaya çalışırsınız ama orası aslında onların, sonradan gelen biziz. Ben çocuklarım için yaşıyorum, tüm verdiğim kararlar onlara yönelik. Maddi manevi her şeyim onların, ayrı, ama önce iyi bir dünya bırakmam gerek. Daha önemli ne bırakabilirim… Ben de ölene kadar ağaç dikeceğim, bir orman bitecek diğeri başlayacak.

    Gökhan Türkmen hareketi seviyor, spora son derece yatkın ve doğayı da fazlasıyla önemsiyor. Ona yelkenli yakışır…☸

  • ALİCAN KAYNAR Başarının tesadüf olmadığının kanıtı

    ALİCAN KAYNAR Başarının tesadüf olmadığının kanıtı

    Kararlı, disiplinli, azimli, tutkulu, cesur…  Fenerbahçe Doğuş Yelken sporcusu, Milli Takım’da Türkiye’yi Finn sınıfında temsil eden Alican Kaynar, yelkende başarılı olabileceğimizi dünyaya duyurmuş ve dereceleriyle kanıtlamış bir sporcu. Yelkene altı yaşında başlayan ve yılın 365 günü sıkı bir programla Olimpiyatlar’a hazırlanan Alican Kaynar’dan madalya beklentisi büyük.

    Fotoğraflar ALİCAN KAYNAR ARŞİVİ, ROBERT DEAVES

    Alican Kaynar’la 2020 Tokyo Olimpiyatları öncesinde Enoshima’da düzenlenen altı günlük “Test Yarışı” dönüşü buluştuk. Aslında yelken, Türkiye’nin olimpik madalya beklemediği bir branştı fakat Fenerbahçe Doğuş’un başarılı yelken sporcusu Alican Kaynar sayesinde düşüncelerimiz değişti. Ülkeyi yelkende Finn sınıfında temsil eden Kaynar, ilk olarak 2012’de Londra’daki Olimpiyatlar’a katılmıştı. Londra’da deneyimledikleri, gözlemledikleri ve yaptığı karşılaştırmalar sonucunda kendini nasıl daha ileriye taşıyacağını anladığını söylüyor. Aslında tek bir cümleyle geçmişten bugüne çalışma grafiğini açıklamak gerekirse; başlangıçta bir çalışıyorken, o zamandan beri 10 misli fazla çalışıyor. 2016’daki Rio Olimpiyat Oyunları’na da katılan Kaynar, Tokyo’da madalya almayı hedefliyor. Dahası var. Kaynar, dünyada ilk kez yapılacak ve FIFA’nın yelkene uyarlanmış hali olacak Star Sailors’ League’te, Türkiye’nin takım kaptanlığına seçildi. Elbette Kaynar’a sorulacak çok soru var…

    Londra Olimpiyatları sonrası duygun neydi?

    İlk 10’a giremeyeceğimin farkındaydım. Türkiye yelkende gerideydi, biliyordum ama konuyu henüz tam çözemiyordum. Yarıştan sonra neden madalyaya oynayacak seviyede olmadığımızı sorguladım. “Madem madalyaya oynamıyoruz, o zaman neden Olimpiyatlar’a geliyoruz?” diye sordum kendime. İlk seferdi, tecrübe kazanmıştık ama plan neydi? Türkiye’de Olimpiyatlar’a gidenlere başarmış gözüyle bakılıyordu ve oraya gidince iş bitiyordu. Bense devam etmek, ilk 10’a, beşe ya da üçe girmek istiyordum. Döner dönmez hiç ara vermeden uygun antrenör aramaya başladım.

    Kendin çabaladın yani.

    2014’te eşimle bir seneliğine İspanya’ya taşındık. O zaman İspanya’da iyi bir antrenman grubu vardı ve olimpik sporculara yakın olabildim. Laser’da iki madalya almış Slovenyalı sporcu Vasilij ŽZbogar ile birlikte çalıştık. Sonra o Rio’da üçüncü madalyasını aldı, hem de Finn’de ve 42 yaşındaydı. Profesyonel bakış açısından, çalışma disiplininden ve feragat ettiklerinden etkilenmiştim. Başka türlü başarıya ulaşamazsın zaten.

    Yaşadığın olumsuzluklardan bir örnek paylaşabilir misin?

    Çok yalnız kaldığım oldu. Yabancıların peşinden koştum, beraber antrenman yaparız da bir şeyler kaparım diye. Ve beni reddettikleri bir dönem geçirdim. 2016 Rio Olimpiyatları’na hazırlanırken, dünya şampiyonalarında 25-30 arasıydı skorlarım. Antrenman grupları vardı; İsveçli, Finlandiyalı, Fransız birlikte çalışıyorlardı örneğin. “Ben de gelebilir miyim?” dediğimde, hepsi bir diğerine sormaları gerektiğini söyleyip beni soğutuyorlardı. 

    Ya şimdi?

    Son iki senedir, bütün bu bahsettiğim grup Yunanistan’da bizim antrenmanlara katılıyor. Yaklaşık 15 partnerimiz oldu ve herkes gelmek istiyor. Anlıyorum, iyiler iyilerle olmak istiyor ve değişime seviniyorum.

    2020 TOKYO OLİMPİYATLARI’NA DOĞRU

    Başlarda bütçelerin az olmasından nasıl etkileniyordun?

    Önceleri kamplara tek başıma gidiyordum mesela. 2017’de tekneyi arabanın üzerine koyup İstanbul’dan dört günde İspanya’nın en batı ucundaki kampa gitmiştim. Aslında o sezon çok iyi geçmişti. Kamptan sonra Palma’da Princess Sofia Yarışları’nı üçüncü bitirmiştim. Devamında Fransa’da Dünya Kupası’nı kazanmıştım. Tabii zor zamanlarım oldu ama özellikle ikinci Olimpiyatlar’dan sonra, Fenerbahçe Doğuş’un büyük desteğiyle bazı şeyler düzelmeye başladı. Bir kere ülkenin artık yelkenden madalya ümidi doğdu.

    Tokyo’daki Test Yarışı’ndan biraz bahseder misin?

    Olympic Test Event her olimpiyattan önce yapılır. Bizim kapalı denizlerin dalgasıyla okyanustaki dalga tipleri apayrı. Ölü dalga dediğimiz, kaba ve büyük dalgalar oluyor. Gel-git, akıntılar vs. gibi sonucu etkileyecek bir sürü unsuru bilmek lazım. Test sayesinde yarışçılar yarışın yapılacağı yeri görüyor ama organizasyon ekibi de kendini test etmiş oluyor; 5-6 parkur, 10 sınıf var çünkü. Ben orada yedinci bitirdim. Olimpiyatlar’da ise hedefim madalya.

    Yarışın yanı sıra Tokyo’dan aklında neler kaldı?

    Çok sıcaktı, inanılmaz nem vardı. Öyle olduğunda denizde de çok yüksek performans gösteriyorsun. Vücut sıcaklığında büyük artışlar ve düşüşler oluyor. Kontrolünü ise şöyle sağlıyorlar: Sporculara bir hap veriliyor ve hap bütün gün vücutta kalıyor. Akşam vücut taraması yapılıyor, tüm sıcaklık değişim bilgileri bilgisayara kaydediliyor. Sonra doktorlar verileri inceleyip, sporcunun vücut sıcaklığı nasıl daha stabil tutulabilir diye soğuk buz banyosu, soğuk yelekler, uygun içecekler gibi öneriler sunuyor. Bu profesyonel yaklaşım fitness antrenmanında, malzemede, teknede, her şeyde geçerli.

    2020 STAR SAILORS’ LEAGUE

    Star Sailors’ League’le de bizi heyecanlandırdın…

    Star, olimpik sınıfların en prestijlilerindendi ama 2012’den sonra kalktı. Bütçeleri epey yüksekti, ancak belli başlı ülkeler sürdürebilirdi. Şimdi, bir grup yelkenci, Star Sailors’ League’i kurdular. Star burada, istenirse Star tekneleriyle yarışılabileceğini söylüyor hem de dünyanın en iyi yelkencileri, yani yıldızlarını temsil ediyor. Geçen üç dört senede, en iyi finnci, lazerci ve 470’çilerin hepsi Bahamalar’da yapılan büyük finalde yarıştı. Bu bir adım öteye taşınıyor; 2020’de ilk defa 11 kişilik ülke takımları büyük teknelerde birbirlerine karşı yarışacaklar. Yatta şöyle bir durum vardır: Fransız da gelir tekneye İngiliz de, ama adı Türk ekibi olabilir. Bütün ekip yabancı, sadece Türk bayrağı olsun yeter. Star Sailors’ League’le düzen değişiyor. 2020’de ilk kez bir teknede sadece bir ülkenin vatandaşları yarışacak.

    Ekibe girme sistemi nedir?

    Star Sailors’ League sıralaması diye bir şey çıkardılar. Bu da ilk defa yapılan bir şey, dünyanın bütün yelkencilerini bir klasmanda topluyorlar. America’s Cup’a katılan yelkenci, olimpik sınıflarlarda yarışan lazerci, optimistte yarışan optimistçi veya J70’te yarışan bir yatçı aynı klasmanda sıralanıyor. Herkesin gittiği yarışlar ve o yarışlardan topladıkları puanlar bir klasmanda toplanıp bir dünya sıralaması yapılıyor. Nations Cup dediğimiz SSL’de bu sıralamalarda ülkenin en iyi sporcusu olan, otomatik takıma giriyor. Bu şekilde beş sporcu seçiliyor.

    Diğerlerinde takım kaptanı mı devreye giriyor?

    Öyle. Büyük ihtimalle kilo limiti olacak. Sıralamalardan gelecek kişileri bilmiyoruz. Ve yatta farklı pozisyonlar var. Pozisyonları doldurmakla dengeyi sağlamak benim görevim. Lojistik gibi kısımları da üstleniyorum.

    Kaptanlar yarışabiliyor mu?

    İsterlerse evet. Benim yaşım genç ama bazı ülkelerin takım kaptanları 50-60 yaşlarında. 3-4 olimpiyat madalyaları var, onlar daha çok menajerlik şeklinde kaptanlık yapacaklar. Bizde ben yarışacağım. Pozisyonumu henüz bilmiyorum. Takımın durumuna göre beraber karar vereceğiz. Bu konuda Deniz ve Ateş Çınar da bana yardımcılar. Neticede onların da büyük tecrübeleri var. Oğuz Ayan da bize destek olacak. Türkiye’nin en deneyimlilerinden ve abi niteliği taşıyor, takımı toplayabilir. Fakat henüz net değil.

    GELECEK PLANLARI

    Yabancı yelkencilerden kimleri beğeniyorsun?

    Brezilyalı lazerci Robert Scheidt’ı beğeniyorum. Dört olimpiyat madalyası var. 46 yaşında ve altıncı olimpiyatına hazırlanıyor. Yaş sınırını şu an o belirliyor. Bu yaşa kadar bu seviyede bu işi yapan hiç olmamıştı. 

    Seni ileride yat yarışlarında görebilir miyiz?

    Yat yarışçılığı insanların hobisi olmaktan ziyade şirketlerin yelken takımları altında gelişiyor. Şirketlerin bu işe girmesini tabii ki çok faydalı buluyorum. Yine de gerçekten hobi, spor olarak yapıldığına şahit olmak istiyorum. Zaman gerekiyor bunun için de. Beni de görebilirsiniz, neden olmasın.

    Tokyo sonrası için motivasyonun nedir?

    Fiziksel performansım el verdiği kadar olimpik sporcu olmaya devam edeceğim. Olimpiyatlar’a katılan insanların profesyonelliğini seviyorum ve bundan besleniyorum. Farklı ülkelerle rekabet ediyor, en son teknolojiyi görüyorsunuz. Eğitmenlik de yapacağım tabii. Hem ülke hem Fenerbahçe Doğuş bana müthiş bir destek verdiler. Bilgi birikimimi ülkeye yayabildiğim kadar yayacağım. Bu da benim borcum…

    Alican Kaynar’a önümüzdeki yıl için hem Tokyo’da hem de Star Sailors’ League’de başarılar diliyoruz.☸

  • Ağaç dalından rigid kanada YELKENİN EVRİMİ

    Ağaç dalından rigid kanada YELKENİN EVRİMİ

    Tropikte ve Mezopotamya’da yaşayan insan, nehir kıyısında büyüyen sazları veya palmiyelerin yapraklarını örerek hasır yapmasını öğrenmişti. Rüzgârın önüne koyduğu yüzey ne kadar büyük olursa o kadar fazla itildiğini gördü. Salının üstüne bir direk dikip hasırdan yelkenini kullanmaya başladı. Bugünse bilgisayar yardımıyla uçak kanadı gibi yelkenler yapıyor…

    Vanuatu’nun merkezden uzak, primitif adalarından birinde demirliyiz, kumsalda palmiye dallarından bir yığın var!? Sabah kokpitte çayımızı içerken, denizin üstünde palmiyelerden bir koruluk geliyor. Hemen içerideki okulun öğrencileri, komşu adalardan ticaret rüzgârına palmiye dalını yelken yapmışlar, ağaçtan oyma kanolarıyla yokuş aşağı bedava geliyorlar. Dönüşte adalarına padıllayacaklar. Aynı 10 binlerce yıl öncesindeki gibi. İnsan ilk defa karşılaştığı su kitlesi karşısında ne hissetti, bilmeyi ne kadar isterdim. Yaradılışında veya gelişiminde beynine yerleştirilmiş merak, tepenin ardında, bu suyun ötesinde ne var? Nasıl aşabilirim? Bu kuşlar nasıl suyun üstünde duruyor? Ben yapamaz mıyım?

    Tahminen; önce ürkek, yavaş yavaş, bir adım daha, bir adım daha suya girdi ve battı. Herhalde biraz su yuttu öksürük tıksırık çıktı, belki kaçtı. Sonra yüzen kütüğün batmadığını gördü, ona sarılınca batmadı. Şahane. İki kütük, üç kütük yan yana, onun ağırlığını taşıdı. O gün insanın deniz macerası başladı. Artık biraz uzaktaki balıklara, hatta karşı kıyıya ulaşabilirdi.

    Önce bir sırıkla dipten kendini itti, sırığın ulaşmadığı derinliğe gelince avuçlarıyla kepçeleyerek, daha sonra, avuçları yerine yonttuğu yassı ağaç dalından padıl yaparak ilerledi. Sonraki adım, rüzgârın su üstündeki şeyleri ittiğini gördü. Rüzgâra karşı altındaki salını padılladı (Türkçemizde sadece kürek “çekmek” var, oysa “paddle”lamak kanolarda gördüğümüz kürek çekmenin tersi gibi bir hareket.) Dönüşte bol yapraklı bir ağaç dalını, tropikte palmiye yaprağını dikine tutarak kıyısına döndü. İşte yelkenin doğuşu. Doğum tarihi M.Ö. bilmem kaç bin yıl. İlk yelken denemelerinin Fenikeliler ve antik Mısır’a uzandığını, tapınakların ve piramitlerin duvarlarındaki resimlerden biliyoruz. Tropikte ve Mezopotamya’da yaşayan insan, kulübesinin damı, tabanındaki döşemesi ve sepeti için nehir kıyısında büyüyen sazları veya palmiyelerin yapraklarını örerek hasır yapmasını öğrendi. Rüzgârın önüne koyduğu yüzey ne kadar büyük olursa o kadar fazla itildiğini gördü. Salının üstüne bir direk dikip hasırdan yelkenini kullanmaya başladı.

    Akdeniz Havzası’nda ve Mezopotamya’daki nehirlerdeki ticaret artık yelkenlilerle yapılmaya başladı. İlk yelkenler büyük ihtimal hayvan derisindendi. Nehir yoluyla pazara malını götüren, akıntıyla gitmek için “coracle” denilen yuvarlak sepet gibi bir tekneyi dallar ve kamışlardan, hasırdan yapıp etrafını deriyle kaplıyorlardı, su geçirmezlik için ek yerlerini zift veya bitkilerden elde ettikleri tabii macun ve tutkal kullandılar. (Solomon Adaları’nda bir ağacın meyvesinden yaptıkları macun neredeyse modern tutkallar kadar dayanıklıydı.) Yokuş aşağı giderken deriyi bir şekilde gererek rüzgârdan faydalanıyorlardı. Malları sattıktan sonra devasa sepeti bozup, derileri rulo yapıp, eşek veya katırlara yükleyip geri dönüyorlardı.

    İLK KUMAŞ YELKENLER

    İlk ciddi diyebileceğimiz yelken, papirüs yapraklarından dokunarak kare şeklinde yapıldı. Nasıl daha fazla kürekçi daha çok hız demekse, daha büyük yelken alanı da daha çok hız ve ticarette de hız para demekti. Yelkenin altın çağında “Tea Clipper” gemilerinin üzerinde yükselen bulut gibi yelkenleri Londra borsasında rakiplerinden önce varmak için büyüdükçe büyüdü. Öyle ki Horn’u dönerken camadan falan yok “top sail” direğin tepesindeki yelkenler parçalanana, babafingo (direğin tepesine eklenen uzantı) kırılana kadar yelken küçültmüyorlardı. Kanada-Amerikalı gemi inşacısı Donald McKay’in inşa edip, 1851 yılında denize indirilen ünlü Clipper “Flying Cloud”, New York’un East River’inden Horn’u dolaşarak San Francisco’ya 90 günün altında ulaştı.

    Yelken büyüdükçe rüzgâra dayanamayan papirüsün yerini önce keten lifleri ve pamuktan dokunan kumaşlar aldı. Bu liflerden yapılan yelkenler sudan çürümeye ve güneşe (UV) dayanıklı değillerse de sentetik iplikler çıkana kadar “Age of sail” yelkenin denizlerin kraliçesi olduğu çağda direkleri beyaz gelinlikler gibi süsledi.

    Kumaş yelkenler Antik Mısır sanatında M.Ö. 3.300 yıllarında tapınakların duvarlarındaki süslerde görülmeye başladığında, Nil’de seyreden Mısır tekneleri hem kürek hem yelkenle donatılmıştı. Diğer Akdeniz medeniyetlerindeki teknelerde de yelken o dönemde yerini aldı. Rüzgâr itmeyi bıraktığında esirlerin sırtına iki kırbaç, kürekçilere gerekli gazı veriyordu. Bizim Turgut Reis de bundan nasibini aldı, bildiğimiz gibi. Yelkenin altın çağında İngiliz, Fransız ve İspanyolların denizlerdeki hegemonyalarını yerleştirme mücadelesinde donanmalarının yelkenlerinin kumaşı ketendi.

    Keten daha sağlam, pamuk daha hafiftir, kumaş dokuyanlar kendir lifleri de ekleyerek sağlamlık vermeye çalıştılar. Avrupa’da pamuk yelken 1851 yılında Yacht America’nın İngiliz yatlarını geçmesinden sonra popüler oldu. Pamuk ipliğinin avantajı ince olduğundan daha sık dokunabilmesi, dolayısıyla rüzgârı daha çok tuttuğu gibi, esneyerek şeklinin bozulmasına dirençli olmasıydı. Yalnız pamuktan yapılan yelkenler sert olduğundan toplanmasında zorluk çekilirdi. İnsan çok akıllı bir varlık. Kuzey Brezilya’nın yerel teknesi önceleri balsa ağacı kütüklerinden, günümüzde kontraplaktan yapılan Jangada’nın yelkenleri pamuk kumaştandır, balıkçılar denizde sürat için daha gergin ve gözeneksiz yelken istedikleri zaman yelkene deniz suyu atarlar, tuz gözenekleri kapatarak rüzgârı daha iyi tutar.

    SENTETİK ELYAFLAR

    1950’lerde sentetik elyaf, yelken dünyasına bir kilometre taşı olarak düştü. Polyester, Dacron liflerden dokunan yelken kumaşı ısı ile rollerin arasından ütülenerek geçirilir, iplikler yassılaşıp birbirlerine kenetlendiğinden kumaşa düz bir yüzey verdiği gibi sentetik kumaşın gücü daha hafif yelkenler yapılmasına imkân verdi. Yelkenler deforme olmadan uzun yıllar orijinal şeklini korudu. Kumaşın ütülenmesi düz satıh veriyor ama dikişler kabarık kaldığından, kumaştan daha çabuk aşınır. Gerçi iplikler ve kumaş UV ışınlarına karşı koruyacak kimyasal işlemden geçmiştir ama…

    (Eğer yelkenlerinizi yıkarsanız sert fırça ve kuvvetli deterjan kullanmamaya dikkat etmelisiniz. En iyisi bebek şampuanı. Biraz pis yelken, güneşe teslim olmuş, tam ihtiyacın olduğunda dağılan yelkenden iyidir. Yelkenleri indirir indirmez kapatın, kötü bir alışkanlık var. Genoa’ları tam sarmıyorlar. Güneş, cover’ı olmayan tarafı yiyor. Ben kısa süre için kullanmayacaksam hemen kapatırım. Kelebek’i sattığımda teknede 30 yaşında, iyi durumda olan yelkenim de vardı, hem de normal kullanış ötesi ıstırap çekmiş yelkenlerdi.)

    YELKEN ÇEŞİTLERİ

    Yelkenleri iki ana sınıfa koyabiliriz. Geminin boylam eksenine dik “Kare yelkenler” ve eksene paralel baş-kıç, genelde “Üçgen” olan yelkenler. Kare yelkenler, rüzgârın arka yüzeylerine yaptığı basınçla ileri gider. Kare yelkenli gemiler kürek yardımından faydalanmak zorundaydı (Vikingler gibi). Ön-arka basılan yelkenler ise her iki tarafından geçen rüzgârı kullanarak bir “lift” çekiş yaratarak rüzgârın geldiği yöne yakın “orsa” gidebildiler. Uzakdoğu’da “Junk” ve Arapların asırlardır kullandığı “lateen” yelkenleri öğrenen Portekizliler, kare yelkenli gemilerine lateen yelken adapte edince yarattıkları “Caravelle” gemileriyle keşifler çağını başlattı.

    Diğer bir sınıflandırma kullanışlarına göre “Primary” ana ve “Secondary” yardımcı grup. Primary yelkenler teknemizin ana güç kaynağı, ana yelken/yelkenler ve “Foresails”, “Jib”, “Genoa” gibi. Secondary yelkenler ana grubu dengeleyen, yardımcı yelkenler, “Stay sails”, “Trinket”, “Spinnaker”, “Fishermen” vb. gibi.

    (Kare yelkenli gemilerde bir sürü kombinasyon var ki, bence oraya girip antik olmuş isimlere, tabirlere bulaşmanın bize faydası yok.)

    Bir diğer sınıflama da kullanıldığı sahaya göre; “Gezi”, “Tropik”, “Fırtına” ve “Yarış” yelkenleri diyebiliriz.

    Kare Yelken: En eski ve basit yelken; direğe tam ortasından çekilmiş  göndere asılan yelken. Avrupalı gemilerin Orta Çağ’ın sonlarına kadar kullandığı yelken. Gemi direklerine daha fazla sürat için daha fazla kare yelken çekildi, kare yelken ancak pupa ve geniş apaz seyirlerinde tekneyi taşıyabildiğinden okyanus aşırı seyirlerde ticaret rüzgârları rotasında seyir mümkündü. Tramolalar çok geniş açıyla yapılabiliyordu. Ta ki ön-arka yelken olan lateen yelkenlerin “stay sail” direk aralarına ilave edilinceye kadar. Günümüzde kare yelkenleri ancak “Tall ship” okul gemilerinde nostalji olarak görebiliyoruz.

    Lateen Yelken: Suyun üstünde teknesini rüzgârın insafından kurtarıp kendi istediği yöne gidebilmeyi isteyen insan yelkeni değişik şekillerde kesip baş-kıç yönünde kullanmayı denedi. Sonucu Doğu Akdeniz ve Batı Hint Okyanusu’nda Arap denizciler tarafından lateen yelken geliştirildi. Böylece rüzgâra daha dar açıyla tramola atan tekneler artık mesafeleri daha kısa zamanda aşmaya başladılar. Lateen yelkenli teknelerin yalnız yelkenle manevra yapabilmeleri onları ticarette de savaşta da daha güçlü yaptı. Lateen ve kare yelken kombinasyonu iki dizaynın avantajını kullanan Akdeniz ve kuzey Avrupa’nın denizci devletleri gücün taraflarına geçmesini sağladılar. Güçlü donanmalar Asya, Afrika, Amerika’da koloniler ele geçirdi.

    (Bizim sularda tırhandiller eskiden lateen yelkenliydi. Günümüzde Bodrum Tırhandil Cup’ta yarış kazanmak için tırhandillere alüminyum direk, bermuda yelken, daha ileri gidip balon yelken kullanmak, tırhandilin kimliğini kaybettirdiği gibi modern armanın altında ona hizmet edemeyecek kaba bir tekne koyarak, bence ne olduğunu bilmeyen bir tekne ortaya çıktı. Kanarya Adaları’nda “Vela Latina” adını verdikleri eskiden kargo gemilerinden kıyıya yük taşıyan lateen yelkenli tekneler bugün kendi aralarında yarışıyor. Ben Las Palmas’tayken onlarla yarışma şansı buldum. Orada tradisyon yaşatılıyor. Keşke Bodrum Cup, Tırhandil Cup yarışın sadece saf kan gulet ve tırhandiller kabul edilse.)

    Lug Yelken: Kare yelkenin limitli rüzgâr açısını artırmak için Avrupa’nın kuzey kıyılarında yelken baş-kıç hattına döndürülüp direkte geriye kaldırıldı ve arka yakası uzatılarak bir yamuk şeklini alan eski kare, “Lug” yelken oldu. Lug yelken günümüze kadar geldi. Tramola atarken yelkeni taşıyan “spar” gönder daldırılarak bir taraftan diğerine geçiriliyordu veya öyle bırakılıp, bir iyi tramola, direğin yelkenin şeklini bozmasından bir kötü tramola şeklinde kullanılıyor. Daha sonra direğin önünde kalan kısmı kaldırılıp yelkenin tamamı direğin arkasında kalacak şekilde direğe çekilmesi yelken kontrolünü kolaylaştırdı ve günümüzde klasik bazı teknelerde gördüğümüz “Gaf” gabya yelken çıktı. Gabya yelkenin saltanatı Bermuda çıkana kadar devam etti.

    Junk Yelken: Junk yelken Java Adası’nda ortaya çıktı. Uzak Doğu’nun ünlü denizcileri Malay ırkından Bugislerdir. Bugis “prau”ları dünyanın o köşesini arşınlar. Bugün çoğu dizele feda ettikleri yelkenlerini, hani pazar torbalarının yapıldığı dokunmuş çoğunlukla mavi ekose plastik kumaş var ya ondan, yere çaktıkları üç kazık arasına gerdikleri ipin üzerine dikerek, yaparlar. Hint Okyanusu’nu arşınlayan Bugisler, Endonezya’nın Sulavesi Adası’ndan gidip Madagaskara yerleştiler.

    Endonezya’da pek görülmese de Çinliler tarafından benimsenen “junk” arma, Amiral Çheng Ho’nun devasa gemilerini yedi defa Afrika’ya taşıdı. Junk, yelkeni taşıyan tekneye de verilen ad ki Çince yüzen ev demek. Junk yelken, dengelenmiş Log yelkenin üzerine ekstra çıtalar eklenmiş şekli, biraz değişerek yelpazemsi bir şekil almış. Bugün Uzakdoğu’da halen kullanılmakta ve modern gezici yelkenli tekneler arasında da kendine yer buluyor (ben iki, üç modern teknede gördüm). Bu yelkende “standing rigging” ıstralyalar ve çarmıhlar yok, sağlam ve nispeten kısa bir direğe çekiliyor (zamanımızda böyle “free standing” çıplak direk üzerine yelken çekilen “cat boat” dediğimiz yelken şekli de var). Junk donatana kadar her çıtadan çıkan iplerle biraz komplike ama sonra kullanması, yelkene şekil vermek, küçültmek indirmek kolay. Klasik junk yelken düz bir yelken, ona form vermek her bir çıtayla oynayarak oluyor. Modern yelkenci panelleri düz değil, keserken junk’a “tor” şekil veriyor.

    Bermuda Yelken: Adı üstünde Bermuda Adası’ndaki teknelerde başlayan, günümüzde kullandığımız yelken şeklini anlatmama gerek yok, hepimizin teknesindeki yelken. Benim uzak denizlere açılacağım zamanlarda America’s Cup ve Güney Okyanusu’ndaki yarışlar Bermuda ana yelkene junk gibi “fullbatten” tam çıtalı bir şekil getirdi. Ayrıca önce genoa ardından ana yelken indirileceğine, ön ıstralya ve ana direğin arkasına, derken içine, daha sonra da bumbaya sarıldı. İlk günlerde birkaç genoanın kapatılamadığından dilim dilim olduğunu ve yükseltildiği extrusion’un vida gibi büküldüğünü gördüm. Biraz tereddütlü olsam da ben de roller furling genoaya geçtim. Ana yelkene gözüm yemedi. Galapagos’ta karşılaştığım 60 feet üzeri bir tekne eğer sıkışır da fırtınada kapatamazsa ana yelkeni parçalanmadan, düzgün kesip indirmek için, “topping lift” balançinoya V şeklinde bir bıçakla tedbir almışlar, yelkene alttan takıp basınca direğin dibinden temiz kesecek, sonra ekleyecekler.

    MODERN YELKENLER

    Baş-kıç oryantasyonlu yelkenlere kadar yelken düz veya göbekliydi, rüzgâr gemiyi arkadan iterek götürüyordu. Lateen ile başlayan yeni dizayn yelkenlerin iki tarafından da geçen havayı kullanarak rüzgâraltı yüzeyde “lift” çekim/vakum yaratarak ileri hareketi sağladığını izleyen uçak sanayii kanatların dizaynında buradan, aynı prensipten esinlendi. Kompozit malzemeler keşfedildikçe yelkenciler daha hafif, daha sağlam ipliklere ulaştı. Ardından lamine yelkenler geldi. Yelkenciler, önceleri yarış, ardından gezi teknelerine bir kalıpta lamine ederek yelkenler yaptılar. Lamine ederken kevlar, karbon, mylar gibi iplikler stres yönünde lamineler arasına döşeyerek yelkenin şeklini ideallerine uygun inşa ettiler. Bu alanda bilgisayar, yelkencinin yardımcısıydı. (Kelebek’in ay yıldızlı spinnakerin’ı Kaya Yelken’de Kaya’yla bilgisayarda biraz öyle, biraz böyle dizayn etmiştik kesimden önce. Bugislerin arsada üç kazık arasına döşediklerinden biraz farklı!!)

    70’li yıllardaki petrol krizi yakıt ve para tasarrufu için kargo gemilerinde yelken denemeleri yapıldıysa da kriz bitip fiyatlar düşünce rafa kalktı projeler. Düşünen dimağlar denemelerine devam ettiler. Yelkenciler havacılığa verdiği fikri geri alıp uçak kanadı gibi yelkenler yapmayı denediler. Uçak kanadı tramola yapmadığından sadece yukarıya “lift” yükselmek için dizayn edildi. Ama kanat şeklinde olursa tramola yapan yelkenin iki tarafı da nasıl çekecek?

    Birisi yamaç paraşütü fikrinden şişirilen yelken yaptı, derken bazı katamaranlarda gördüğümüz uçak “flap”ları gibi mafsallı yelken yapıldı. En güncel durum son America’s Cup’taki yumuşak kanat yelkenler. Havacılık yelkenden ödünç aldığı tasarımı iade etti, iyiliği geri döndürme gibi.

    AC75 America’s Cup’ta yarışan “foiling monohull”lar için yelken tasarımı aşamasındaki çalışma uzay programlarından aşağı kalır değil, çok basitçe şöyle: Daha önceki kupada yarışan katamaranlar rigid kanat kullandılar, bu kanatlar her seyirden sonra (direk, arma dahil) çıkarılıyordu 40 kadar bir ekip tarafından. AC75’te D şeklinde bir “rotating” dönen direğe D’nin iki köşesinden iki yelken çekerek kanadı oluşturdular. Tek gövdeli teknede arma, yelken ağırlığı, iki yelkenin aynı anda çekilebilmesi, trimi burada anlatamayacağım kadar uzun, merak edenin incelemesini tavsiye ederim, nereden nereye geldiğimizi görmek için.

    Henüz bu yelkenler, daha doğrusu kanatlar şimdilik milyonlarca dolar bütçelere göre ama sanırım bir gün yatçının ayağını uzattığı yorgana da girer, kim bilir.

    TEKNE DE GELİŞTİ

    Yelkenlerin değişip gelişmesiyle el ele altındaki tekne de gelişip kendine çeki düzen verdi. Artık banyo küveti gibi değil daha ince uzun, daha şekilli olmaya başladılar. En önemli buluşlardan biri salma oldu. Vikingler uzun teknelerinin omurgasını daha çıkıntılı yapıp yana kaymayı büyük ölçüde önledi. Kare yelkenle, pupadan geniş apaza heveslendin mi, tekne yengeç gibi yan yan gidiyordu. Omurganın biraz çıkıntılı olmasından başlayan salmanın hikâyesi de, Avustralya’nın 83 America’s Cup’ta bir etek altında gizli tuttukları Wing salma’ya torpitoya, sabit olmayan, hareketli salmaya, yana eğilebilen salmaya dönüştü. Foil’den hiç bahsetmeyeceğim.

    Bir diğer kilometre taşı dümenin geminin ortasına çekilmesi oldu. Denizciler uzun süre “long oar” kıç omuzluktan büyük bir veya her iki taraftan iki büyük kürekle dümen tutarken Çinliler teknenin kıçından bildiğimiz asma dümen kullanmaya başladılar. Dümenin orta eksene gelmesiyle dümen tutmak kolaylaştığından gemilerin ebadı büyüdü.

    Zaten bir yelkenli teknede arma ile onu taşıyan teknenin uyuşması bize maksimum performans verebilir. (Modern armalı tırhandiller gibi değil!)

    Buradan nereye gideceğiz Allah bilir. “Sky’s the limit” sonu yok gelişmenin…☸