Etiket: Yelken

  • SIR PETER BLAKE Okyanuslardan bir efsane geçti

    SIR PETER BLAKE Okyanuslardan bir efsane geçti

    Mart ayında tamamlanan 36. America’s Cup’ı büyük bir başarı ile kazanan Yeni Zelanda takımının köklerini açıklayacak bir yazı hazırlayayım derken, aklıma tabii ki Yeni Zelanda’da yatçılığın gelişmesinde en büyük rolü oynamış kişi olan Peter Blake geldi. 

    Bu ay sizlere dünya yatçılık tarihine ismini altın harflerle kazımış ve ülkesinde milli kahraman olan birini anlatmak istiyorum. Maceraperest ruhu, azmi ve deniz aşkı ile ben dahil birçok denizciye ilham kaynağı olmuş bu müstesna beyefendi, 1989-1990 yılında Whitbread Dünya Turu Yarışı’nı, 1994’te Jules Verne Trofesi’ni, 1995 ve 2000’de iki defa America’s Cup’ı kazanarak, ufacık ve kısıtlı kaynaklara sahip ülkesinin ne kadar yetenekli ve çalışkan insanlar yetiştirebildiğini tüm dünyaya ispatladı. Yatçılığa yaptığı hizmetler neticesinde Kraliçe tarafından şövalyelikle onurlandırıldı. Sonrasında çevre bilinci üzerine Birleşmiş Milletler Özel Elçisi unvanıyla Antarktika ve Amazonlar’a birçok sefer düzenledi. Ne yazık ki 2001’de Amazonlar’daki bir seferde korsanların saldırısı sonucu trajik bir şekilde hayata gözlerini yumdu. Geride bıraktığı mirası hâlâ milyonları etkiliyor. Ektiği tohumlar Yeni Zelanda’yı yatçılığın zirvesine yerleştirdi. Evet, Sir Peter Blake’ten bahsediyorum. 

    DENİZLE ERKEN TANIŞMA VE YARIŞ KARİYERİ

    1948’de Auckland’da doğan Blake’in ailesi sanatçıydı. Küçük yaştan itibaren yelkene çok meraklıydı. Henüz beş yaşındayken ailesinin yelkenli dingisini kullanıyordu. 18 yaşında kardeşiyle birlikte inşa ettikleri omurgalı yelkenlileriyle 1967/68 Yeni Zelanda Gençler Açıkdeniz Şampiyonu oldular. Daha sonra Auckland Teknik Üniversitesi’nden makine mühendisi olarak mezun oldu.

    1971’de yarış kariyerine Ocean Spirit teknesinde Cape Town-Rio de Janeiro Yarışı’na katılarak başladı. Yarışı kazanan teknenin kaptanları Leslie Williams ve Robin Knox-Johnston, Blake’in denizciliğinden ve liderlik yeteneklerinden çok etkilenerek onu 1973’te düzenlenen ilk Whitbread Dünya Turu Yarışı’na beraber katılmak üzere davet ettiler. İlk etabı first finish yapsalar da Burton Cutter isimli tekne yeterince hazırlanmamıştı; yola çıktıklarında hâlâ tekneyi tamamlıyorlardı. Yiyecekleri koyacak dolaplar takılmamıştı. Teknedeki yiyeceklerin bir kısmı ağlar ile havaya asıldı, bir kısmı sintineye yerleştirildi. Bir süre sonra tesisatın yanlış bağlanmış ve pis suyun direkt sintineye basıldığını gördüler ve yiyeceklerinin büyük bir kısmını atmak zorunda kaldılar. Bu yarışta birçok sorun yaşayan ekip sonunda teknelerinin dalgalarla gördüğü hasar sonunda çekilmek zorunda kaldı. Yarışın son etabını kazansalar da bu overall’da onlara yeterli olmadı.

    DOĞAL BİR LİDER, GERÇEK BİR CENTİLMEN

    Bir dahaki Whitbread’e gene Williams ve Johnston ile katılan Blake, Heath’s Condor isimli tekne ile yarışı tamamlamış olsa da, istediği sonucu elde edemedi. O dönemin bir başka okyanus yarışçısı olan değerli dostum Sir Chay Blyth’a Blake’i sorduğumda Blake’in tanıdığı en detaycı insan olduğunu söyledi. Doğal bir lider olan Peter’in çok popüler olduğunu, ayrıca gerçek bir centilmen ve iyi bir insan olduğunu da ekledi. İlk katıldığı Whitbread yarışında yaşadıkları zorlukların Peter’in okyanuslara ve yarışçılığa olan merakını tutkuya dönüştürdüğünü anlattı. Sir Chay Blyth’in hikâyesini Yacht Türkiye Mayıs 2020 sayımızda okuyabilirsiniz. Sir Peter Blake’in 1978’de Emsworth’e yerleşip Heath’s Condor teknesinin bakımına yardım ettiği sırada, sonradan eşi olacak Pippa Glanville’le Emsworth Yelken Kulübü’nde tanıştı. Tanıştığı hiç kimseye benzemediğini ifade eden eşi onun için “bir havası vardı, kesinlikle bir maceracı ve deniz insanıydı” demiştir.*

    1979’da evlenen bu güzel çift, balayının bir kısmını tamiri biten Condor’u Avustralya’ya Sydney Hobart Yarışı için transferini yaparak geçirdi. Teknenin kaptanlığına terfi ettirilen Blake, sonrasında Miami-Montenegro Koyu Yarışı, Antigua-Bermuda Yarışı (rekor dereceyle) ve 6 teknenin batıp, 15 yelkencinin kaybolduğu meşhur Fastnet Yarışı’nı kazanarak dikkatleri iyice üzerine topladı. O dönem dünya yelkenciliğinde bir Yeni Zelanda dalgası başladı ve birçok farklı yarışta bu millet adından söz ettirdi. Ama tabii kahramanımız Blake, adeta bu kabilenin Alfa’sı oldu.

    CERAMCO VE LION İLE TARİHE GEÇEN MACERALAR, ZAFERLER

    Blake, yaşadıklarından çıkardığı derslerle umut vadeden bir dizaynır olarak nitelendirilen Bruce Farr’a 68 ft bir yelkenli yaptırıp Ceramco sponsorluğunda kendi Whitbread takımını kurdı. Kendisi gibi deniz tutkunu ve Ceramco’nun CEO’su Tom Clark’ın desteği ile kurulan takım, katıldıkları 1980 Sydney Hobart Yarışı’nı kazandı. Bu olay Avustralyalıları herhangi bir konuda yenmekten daha fazla hiçbir şeyden zevk almayan Yeni Zelandalılar arasında büyük yankı uyandırdı. Ceramco, Yeni Zelanda’ya dönüp bir zafer turuna çıktı ve Whitbread Yarışı için binlerce dolar bağış topladı. 1981’de Portsmouth’dan start aldıklarında yarışın favorisi olarak gösteriliyorlardı. 23. günde çok iyi giderken bir anda direk kırdılar. İnatçı takım elde kalan parçalarla donattıkları tekneleriyle Cape Town’a ulaştı. Bu bile yatçılık tarihine geçmiş müthiş bir maceradır. Yeni direklerini takıp yarışın geri kalanında Auckland ve Portsmouth etaplarını kazanarak, yarışı genel sıralamada altıncı olarak bitirdiler. Bir sonraki yarış 1985 yılında yapıldı. Peter Blake bu sefer çok daha büyük bir bütçeyle Avusturalya ve Yeni Zelanda’da üretim yapan Lion Meşrubat firmasının sponsorluğunda Ron Holland dizaynı 80 ft bir Maxi için bir takım kurmuştu. 1984 yılında yapılan (tarihin en sert havalarından birinde yarışa katılan 150 tekneden 104’ünün bıraktığı) Sydney Hobart Yarışı’nı kazandılar. Blake, Lion’u Güney Okyanusu’nun en sert koşulları için yaptırmıştı, bu yüzden yarışı sorunsuz tamamladılar. Blake’in bu zaferi ülkesinde daha da çok ses getirdi ve ismi hemen hemen herkes tarafından bilinen bir hâle geldi. Whitbread başladığında açık ara favori gösterilen Lion’un dayanıklılığı ona hız konusunda pahalıya patladı ve yarışı ikinci olarak tamamlayabildiler. Fakat yarış sırasında iki farklı etapta iki kere balinayla çarpıştıklarını göz önünde bulundurursak iyi ki bu kadar dayanıklı yapılmış denebilir. Lion hâlâ Auckland limanında ve her gün ziyaretçilerini yelkene çıkarmaya devam ediyor.

    TÜM WHITBREAD ETAPLARINI KAZANAN TEK TAKIM

    Peter Blake ve takımı 1989 yılında yapılan bir sonraki yarışa daha da iyi hazırlanmış ve çok daha büyük çaplı bir projenin bir parçası olarak girdi. Lion firmasının ithal ettiği SteinLager bira markasının renklerinde üç tekne yapılması planlandı. Steinlager 1, 60 ft’lik bir trimarandı ve bu tekneyle Avustralya’nın etrafını iki kişilik bir ekip olarak dönme yarışına katıldılar. Kanat direkli yüksek teknoloji ürünü karbon kevlar trimaran o kadar hızlıydı ki, yarışı rakiplerinden beş gün önde bitirdi. Ama sert havalarda Peter ve ekibi Mike Quilter tekneyi abramakta o kadar zorlanmışlar ki, Blake bir daha asla çok gövdelilere binmeyeceğini söyledi. Steinlager 2, Whitbread’in yeni ve daha pupa seyre yönelik rotasına göre tasarlandı. Tekrar Bruce Farr ile çalışmayı tercih eden Blake, 83 ft uzunluğunda keç arma harika bir maxi tekne tasarlattı. Benzer armaya sahip ve gene Yeni Zelandalı bir ekip olan Fisher & Paykel teknesiyle kıyasıya mücadelelerin yaşandığı bir yarış oldu. Drama gene eksik olmadı. Yarışın ikinci ayağında bazı teknelerden denize düşenler oldu. Denize düşen toplam beş kişiden dördü kurtarıldı. Steinlager 2, tüm etapları kazandı ve son etapta çarmıh ayaklarından birinin kopmak üzere olduğunu fark eden ekibin son anda attığı kavança ile direği kurtuldu. Sonra hızlıca yapılan tamirat neticesinde Blake, Whitbread’i sadece kazanmakla kalmadı, tüm etapları kazanabilmiş tek takım olarak tarihe geçti. Bir diğer Yeni Zelandalı meşhur yelkenci Grant Dalton tarafından yönetilen F&P de ikinci oldu. “Dört başarısız girişimden sonra artık zamanı gelmişti” dedi Blake bu başarının ardından.

    ENZA VE JULES VERNE TROFESİ

    Bir sonraki büyük macera, Jules Verne Trofesi’ydi. Artık her şey netleşiyordu. Blake dünyanın en zor yat yarışlarını kazanarak, Yeni Zelandalıların yatçılığın bir numarası olduğunu ispatlayacaktı. Teknolojinin gelişimi ve Fransızların çok gövdeli teknelerle açtıkları ufuklar, yatçıları dünyanın denizden 80 günden daha az bir zamanda dönülebileceğine inandırmaya başladı. Blake, bu işin kalbi olan Fransa’ya giderek eski dostu Sir Robin Knox-Johnston ile buluşup trofe için Fransızlara meydan okudu. Buna Bruno Peyron karşılık verdi ve bir başka macera daha başladı. Nigel Irens tasarımı 100 ft’lik ENZA adındaki maxi katamaranları hızlı olmasına rağmen yarışın 26. gününde sualtında bir cisme çarpınca yarıştan çekilmek zorunda kaldılar. Bruno Peyron, Explorer isimli katamaranıyla 79 gün 6 saatte 80 gün bariyerini kırarak trofeyi ilk kazanan oldu. Ancak inatçı Blake bu işin de peşini bırakmadı. Tekneyi kısa zamanda elden geçirdi, 3 metre uzattı ve 1994’te bir daha meydan okudu. Bu sefer karşısında rakip olarak Oliver de Kersauson vardı. Yarışın başından itibaren arayı açmaya başlayan ENZA, dev dalgalarla boğuşurken ciddi bir şekilde burnunu suya gömdü ve sürat bir anda 25 knot’tan 6 knot’a düşünce kamarada ayakta olan Peter savrularak birkaç kaburgasını kırdı ve sırtını ciddi şekilde zedeledi. Doktor kontrolünde 5 gün boyunca ranzasında yatarken, ekip dalgaların sarsıntısı zarar vermesin diye tekneyi yavaşlatmaya çalıştı. 5 gün sonunda kaptan 30’ar dakikalık periyotlarla tekrar dümen tutmaya başladı. Hâlâ rekor sürelerde ilerlemekteydiler. Yarışın son gecesi hava 10 şiddetine fırtınaya döndü ve ufacık bir fırtına floğu ile arkadan sarkıttıkları zincirler ve halatlar sayesinde tekneyi kontrol altında tutarak 74 gün 22 saat 17 dakikada Jules Verne Trofesi’ni kazandılar. Johnston bu başarıya dair bir makalede şöyle demiş: “Rekor kırmaya çalışan bir teknenin hiç bu kadar yavaş götürülmeye çalışıldığını görmedim.” Fransızlar dışında bu trofeyi kazanabilmiş tek ekip halen ENZA’dır. Değerli okurlar bu ayki yazımı iki bölüm olarak yayınlıyorum. Sir Peter Blake’in America’s Cup’ı kazanması, kırmızı çorapların hikâyesi, denizleri okyanusları korumak üzerine çalışmaları, zamansız ve trajik vefatını önümüzdeki ay yazacağım. ☸

  • Denizlerin Goca Gız’ı Beyza Kestaneci

    Denizlerin Goca Gız’ı Beyza Kestaneci

    Denizlere kendini adamış, genç yaşına rağmen tekne hayatını ve charter işini tercih etmiş genç bir kadının hikâyesi, herkese örnek olacak türden. Çocukluğunda bu tutkusunu fark edip hayatına deniz üzerinde devam etmeye karar vermiş Beyza Kestaneci. Bunu da üniversite mezuniyetinden sonra profesyonel olarak hayata geçirmiş. Şimdi tutkuyla bu hayatı yaşıyor. 

    Hayatını ve işini denizlere adamış genç bir kadın var yelkenlisiyle koylarımızda gezen. Kuşadası gibi küçük bir kasabada doğup büyüyen, 8 yaşında optimist yapmaya başlayan ve şimdilerde 25 yaşında olan bu genç kadın için deniz bir tutku olmuş. Aile de denize meraklı olunca işi kolaylaşmış. Üniversiteden mezun olunca babasının da desteğiyle yat işletmeciliği altında profesyonel olarak charter işine girişmiş. Aile teknesi olan Goca Gız isimli yelkenlileriyle başlayıp, sonrasında yine aynı isimle daha büyük bir tekneye geçmişler. Beyza genç yaşına rağmen Goca Gız’la hem şahsi gezintilerinde hem de işi gereği Ege ve Akdeniz’de pek çok seyir yapıp tecrübe edinmiş. Yılın on ayını denizlerde geçiren, yaptığı işe tutkulu ve dünya seyahati gibi hayalleri olan bu genç kadın pek çok gence örnek olacak türden.

    HEM YELKENCİ HEM DE DALGIÇ

    Sizi biraz tanıyabilir miyiz?

    1996 yılında, Ege’de bir sahil kasabası olan Kuşadası’nda doğdum. İlkokulu Kuşadası’nda okuduktan sonra, ortaokulu TED Aydın Koleji’nde bitirdim. Daha sonra, İzmir Özel Türk Koleji’nde lise eğitimimi tamamladım ve Ankara Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi bölümünden mezun oldum. Bu eğitim sürecinde yurtdışında farklı deneyimler elde ettim. Erasmus programı sayesinde İsveç Uppsala Üniversitesi’nde eğitim gördüm. Kendimi bildim bileli, gezmeyi, yeni insanları ve onların kültürlerini tanımayı çok seviyorum. Dilbilim bölümünü seçmemin en büyük sebebi buydu.

    Yelken ve tekne hayatınız nasıl başladı?

    Sahil kasabasında doğup büyüdüğüm için deniz her zaman hayatımın bir parçasıydı. 8 yaşında optimist ile tanıştım. Tek başıma küçücük bir tekneyi, küçücük bir yelken ile idare etmeyi tecrübe edince denizin yüzmek ve kumda oynamak dışındaki diğer keyiflerin farkına vardım ve onunla bağım bir daha hiç kopmadı. Deniz, benim için bir tutku haline geldi. Artık benim için keşfedilmeyi bekleyen çok büyük bir dünyaydı. Deniz üzerindeki maceralarım bir yandan sürerken, altını da merak etmeye başladım. Bu sebeple 15 yaşımda dalış kursuna yazıldım. Bir yıldız, iki yıldız derken, şu anda CMAS 3 yıldız brövem ve yön bulma, ilk yardım ve derin dalış uzmanlık sertifikalarına sahibim. Denizi seven tek kişi ben değildim tabii ki. Bu sıralarda ailem de küçük bir İzmir yapımı, Marine Craft motoryat ile maviliklerin keyfini sürüyordu. Fakat benim küçük yaşta edindiğim “üstün tecrübem” motoryattan yelkenliye geçişte ailemi ikna etmeme yetti. Daha sonra Hacettepe Üniversitesi’nde Özgür Türkalp hocamdan da teorik ve uygulamalı yelken eğitimleri aldım ve H.Ü Yelken Takımı ile yat yarışlarına katıldım.

    “BABAM EN İYİ YOL ARKADAŞIM”

    Goca Gız’ı ne zaman aldınız?

    2011 yılında motoryattan yelkenliye geçince Goca Gız ile tanıştık. İlk Goca Gız 2005 yapımı Beneteau-Cyclades 50.5 idi. Aile gezileri için gayet konforlu bir kızdı, hatta adını da geniş kemere hattından alıyordu. Onunla çok keyifli vakit geçirdik, neredeyse yazın her gün birlikteydik ve bana çok şey öğretti. Teorik bilgi tabii ki olmazsa olmazdır fakat Goca Gız bana denizcilik kültürünü yaşattı. Her zaman doğanın üstün olduğunu, kocaman evrende küçücük bir zerreden ibaret olduğumuzu, yardımlaşmayı ve doğaya saygı duymayı onunla öğrendim.

    Sonra nasıl devam ettiniz?

    Üniversiteden mezun olduktan sonra bu sevgiyi herkese aşılamayı kendime görev edindim ve denizi işim haline getirmeye karar verdim. Bunun üzerine, yat işletmeciliği altında bir şirket kurdum ve babamla birlikte kaptanlı charter yapmaya başladık. İlk göz ağrımız olan Goca Gız, üç kabinli olması sebebiyle charter için yeterli gelmeyince, dört kabinli Jeanneau-Sun Odyssey 49i modelindeki mevcut teknemizi satın aldık ve adını değiştirmeye kıyamadık. Halen bu tekne ile charter işini yapmayı sürdürüyoruz. Tabii ki babam benim bu yola çıkmam için en büyük destekçim ve hâlâ en iyi yol arkadaşım.

    Genç yaşta teknede yaşamı ve bu sektörde çalışmayı neden tercih ettiniz?

    Üniversiteden mezun olduktan sonra, hayatın sevmediğim bir işi yapmak için çok kısa olduğunu fark ettim. Bu tutkumu profesyonel hayatımla birleştirmek istedim. Bana göre insan sevdiği işi yaparsa başarılı olur. Bu motivasyon ile bu işe başladım. Amacım, tüketim odaklı tatillere alternatif olabilecek, doğanın bir parçası olduğumuzu bize hissettirecek, unutulmaz, spontane gelişen anlardan oluşan bir zaman dilimi yaratmak. Ayrıca, sanılanın aksine, bir kadın kaptanın da misafirlerine güvenli ve huzurlu bir tatil yaşatabileceğini kanıtlamak.

    “KOYLARDA PANDEMİ GERÇEĞİNİ UNUTUYORSUNUZ”

    Pandemi sürecinde teknede olmanın nasıl avantajları oldu?

    Açıkçası, koylardan ayrılıp marinaya bağlanana kadar pandemi gerçeğini unutuyorsunuz. Bu salgının dünyayı her yönden çok kötü etkilediğini, insanların çok acılar çektiğini, tüm sağlık çalışanlarının canı pahasına çalıştığını biliyorum ve çok üzülüyorum. Ama şehirden ayrıldığınızda, herhangi bir koya demir atıp etrafınıza baktığınızda, salgından eser yok. Aksine, denizler olduğundan daha temiz, kuşların sesi daha gür… İnsan yaşamının bu kadar kısa süreyle, yalnızca kısıtlanmasının etkilerini bu kadar net görmek bize bir ders vermeli, bunu çok açık hissediyorsunuz. Bu süreci teknede geçirebildiğim için bir kere daha ne kadar şanslı olduğumu ve sağlığın her şeyden önemli olduğunu fark ettim. Halatları atıp, marinadan ayrıldığınız anda tamamen izole, doğa dostu ve sürdürülebilir bir hayata geçiş yapıyorsunuz. Bence asıl lüks budur. Ülkemizde bu farkındalığın ve yelkenciliğin artmasını diliyorum.

    Teknede yaşamanın pandemi sürecinde zorlukları da oldu mu hiç?

    Hayır. Aksine, teknede yaşam pandemi sürecini daha kolay geçirmemizi sağladı. Denizdeyken zaten doğal karantinada oluyoruz. Ancak, belirli dönemlerdeki yasakları göz önünde bulundurarak daha dikkatli seyir ve tedarik planları hazırlamak gerekti.

    Pandemi sürecini teknede yaşayarak geçirmek isteyenlere ne gibi tavsiyeler verirsiniz?

    Eğer bu dönemi teknede geçirme şansları varsa bir dakika bile durmasınlar bence. Pandeminin başlarında, yoğun şehir hayatından ve hızlı tempodan sonra evde hiç olmadığı kadar uzun vakit geçirebilmek hepimize iyi geldi belki de. Ama zamanla, evde kalmak zorunlu hâle de gelince, kendine özgü problemleri ortaya çıktı. Denizde özgürlük var. Herkese tavsiye ederim.

    Goca Gız’la nerelere gittiniz, bundan sonraki rotalarınız nereler?

    Goca Gız ile şahsi gezintilerimizde Kuşadası’ndan Mikonos’a kadar neredeyse tüm Yunan Adaları’nı gezdik. Ayrıca, Türk sularındaki Kuşadası’ndan Kaş’a kadar hemen hemen tüm koyları gezdik. Üç yıldan beri yaptığımız kaptanlı turlar dolayısıyla Hisarönü ve Fethiye arasında mekik dokuyoruz.

    Gelecek için hayalleriniz var mı?

    Evet! Ticari olarak hedefim, içinde deniz ve doğa sevgisi olan, genç ve dinamik bir kaptan kadrosu ile 20-25 yelkenli tekneden oluşacak bir filo kurmak. Bir de kendi teknem ile dünya turu yapmak tabii ki! Türkiye’den başlayıp, acele etmeden, tadını çıkararak, gittiğim yerlerdeki kültürleri tanıyarak, yeni yerler ve insanlar keşfederek dünyayı gezmek istiyorum. Bu geziyi de, kendi evinizle birlikte, rüzgâr gücüyle ve olabildiğince doğanın bir parçası olarak yapma fikri inanılmaz bence! En büyük hayalim bu.☸

    DCIM102MEDIADJI_0191.JPG

  • Türk takımı SSL GOLD CUP’ta

    Türk takımı SSL GOLD CUP’ta

    2021’in Ekim ayında SSL Gold Cup başlıyor, tabii erteleme olmaza. Covid-19 salgını ve Olimpiyatlar’ın ertelenmesi nedeniyle bu yarışın da daha ileri bir tarihte yapılma olasılığı söz konusu. Ne olursa olsun, yarışa davet edilen 20 ülkeden biri olduk. Takım kaptanı da başarılı yelkencimiz Alican Kaynar.

    SSL yani Star Sailors League (Yıldız Yelkenciler Ligi) dünyanın en iyi yelkencileri tarafından yelkenciler için tasarlanmış bir seri yarış olarak 2013’te başladı. Dennis Conner’in başkanlığında gelişen SSL; Coutts, Grael, Schüman, Ainslie, Peyron, Scheidt, Cammas, Percy, Goodison, Williams ve daha nice birbirinden iyi yelkencinin katılımıyla 2017 yılında “Dünya Yelken Federasyonu Özel event (Special Event)” statüsü almış yedi yarıştan biri haline geldi. Bu arada diğer yarışlar; Amerika Kupası, Dünya Match Race Turu, SailGP, Okyanus Yarışı, PWA Windsörf, GKA Dünya Kite Turu. 

    SSL yelken şampiyonlarının basit, etkin ve uygun bütçeli bir küresel platformda kendilerini kanıtlayabilmeleri için dizayn edilmişti. Eski ve yeni şampiyonları yüceltip, geleceğin şampiyonlarının önünü açmak ve yelken sporunu popüler kültürün bir parçası haline getirmek hedefleri dahilindeydi. Star sınıfı olimpik yelkenlilerde iki kişilik ekiplerle düzenlenen bu yarışlar, 2013’te ilk yapıldığı günden beri çok çekişmeli müsabakalara sahne oldu. SSL, tenis şampiyonalarının prensiplerinden modellenerek yıl içinde gerçekleşecek dört büyük turnuva ve bu turnuvaların kazananları arasında gerçekleşecek büyük finalden oluşuyor. Şimdi bunun üzerine bir de SSL Gold Cup çıktı. 

    YELKENİN “DÜNYA KUPASI”

    Geçen sene bu tarihlerde açıklanan bu yeni formata davet edilen ilk 20 ülkeden biri de Alican Kaynar kaptanlığındaki Türkiye oldu. Gold Cup’ın amacı SSL’den edinilen tecrübeleri kullanarak tek tip (one design) kurallarına uygun ve hızlı dokuz kişilik yatlarda en yetenekli yelkencilere, kendileri gibi en iyilerin yarıştığı üst düzey bir yat yarışı platformu sağlamak. Bunu yaparken teknelerdeki ekiplerin en az yarısının hâlihazırda ülkelerinde ve uluslararası yarışlarda başarılı sporculardan seçilmesiyle, hareketli salma sınıflarından gelenlerle yatçılık tecrübesi olanları dengeliyorlar. Uluslararası sıralamaya göre kurulan takımlar sayesinde kıyasıya mücadeleler izleyeceğimizden şüphem yok. Bir de tabii son yıllarda yelken yarışlarının görüntülenmesinde çok büyük ilerleme kaydedildi. Bu sayede Dünya Futbol Kupası izler gibi yelkenin dünya kupasını izleyebileceğiz. Ancak yarışı benzerlerinden farklı yapan en önemli boyutu, SSL Gold Cup takımlarının milli yelkencilerden oluşması.  Genellikle TP52, Amerika Kupası, SailGP, Extrem Yelken Serisi gibi müsabakalardan alışkın olduğumuz, milli olmayan karma takımların profesyonel yarışı değil. Organizatörler milli takım olarak yapılacak bu yarışların ülkelerde milli gurur sayesinde yelkene ilgiyi artıracağını öngörebiliyorlar. Bir de gerçekten en iyi yelkenci ülkeler gözler önüne serilecek. Şu an yarışta kullanılacak iki tekne, seçilen takımların ücretsiz olarak İsviçre’nin Neuchatel Gölü’nde antrenman yapması için sunuluyor. Hatta Dünya Yelken Federasyonu’nun listesine girmiş olan ülkelere 30 güne kadar ücretsiz tekne kullanımı bile sunuyorlar. SSL47’ler, koç botları ve SSL antrenman tesislerinin tüm imkânları katılımcılara ücretsiz olarak verilecek. Son yıllarda yelkende gösterdiği üstün başarılar neticesinde Alican Kaynar kaptanlığında kurulan takımımız da dünyayı donduran bu kriz geçer geçmez antrenmanlarına başlamak için plan yapıyor. Finn sınıfında dünya sıralamasında 6.’lığa kadar yükselen ve Olimpiyat madalyası için yıllardır canla başla çalışan Alican’dan Gold Cup ve takımımızla ilgili tüm detayları aldım.

    52 ÜLKE KATILIYOR

    Çok klasik bir soruyla başlayalım, bu takıma kaptanlık edeceğini öğrendiğinde neler hissettin?

    Öncelikle ilk 20 ülkenin içine seçilmiş olmak çok büyük bir gurur oldu. Son yıllarda olimpik sınıflarda aldığımız başarılar bizi bu noktaya getirdi. Diğer takım kaptanlarının tümü Olimpiyat şampiyonu. Son 30-40 yılın en iyi yelkencileri orada. Onların arasında olabilmek büyük bir ayrıcalık. Hem Amerika Kupası, hem VOR da yarışmış çok kıymetli yelkenciler var. Ayrıca bu yarış hızla, gelişmekte olan Türk yelkenciliğinin çok ilerlemesine yol açacak diye inanıyorum. 

    SSL Gold Cup’a hangi ülkeler katılabiliyor?

    Her ülke katılabilir. Katılmak isteyen ülkenin yelkencileri online başvuru yapıyorlar; başvurularını takım kaptanı, dümenci veya ekip seçenekleri ile gerçekleştiriyorlar. Olimpik yelkencilerinden kurulu SSL Gold Cup Yönetim Kurulu, o ülkeden yeterli yelkenci başvurmuş ve yelkenciler uluslararası yarışma düzeyinde ise o ülkeyi kabul ediyor ve takım kaptanını belirliyor. Daha sonrasında takım kurulumu prosedürü başlıyor. Şu an 52 ülkenin katılımı netleşti.

    Takımlar kimlerden oluşuyor?

    SSL kendi bünyesinde bir ranking sistemine sahip. World Sailing Ranking’in aksine burada bütün yelkenciler puan alıp bir sıralamada yer alıyor. One Design yarışan tüm sınıflar bu sıralamaya girebiliyor. Yani Olimpiyat şampiyonu, ülke şampiyonasında yarışan bir optimistçi veya j70’te yarışan yelkencilerin hepsi kendini SSL Ranking’de bulabilir. Takımlarda yer alacak altı sporcu bu ranking’den seçilecek. Belirtilen tarihlerde ranking’de ülkesinde ilk sırada yer alan sporcular da otomatik olarak takıma dahil oluyor. Geri kalan dört sporcuyu ise kaptan belirliyor.

    ERTELENME OLASILIĞI

    Takıma girmek isteyen sporcular ne yapmalı?

    Öncelikle SSL Ranking’de sıralamalarını öğrenmeliler, daha sonra katılacakları yarışlarda aldıkları puanlarla burada yükselmeleri gerekiyor. Listeye girdiğinizde ülke filtresini kullanırsanız Türkiye’deki sıralamanızı da öğrenebilirsiniz. Ranking’den gelecek sporcular sonucunda kilo, pozisyon ve tecrübe değerlendirmelerini yaptıktan sonra takımın geri kalan üyelerini seçeceğim. Takıma vinççi bulmak  için ayrıca kondisyon testleri yaparak sporcu seçmeyi planlıyoruz.

    Bütçeniz nedir?

    SSL organizasyonu zaten tekneleri ve gerekli malzemeleri temin ediyor. Bizim antrenmanlar için konaklama ve lojistik desteği, bir de iyi bir antrenör bulmamız gerekiyor.

    Şu anki takviminiz nedir?

    Türk Takımı 2020 sonu ve 2021 başında antrenmanlarına Neuchatel Gölü’nde devam edecek diye plan yaptık. Normal takvimde 2021’in Ekim ayında Gold Cup başlıyor fakat malum Covid-19 ve Olimpiyatların ertelenmesi Gold Cup’ın da 2022’ye ertelenme ihtimalini doğurdu. Haziran ayında ertelenip ertelenmeyeceği belli olacak. Her şey ona göre daha netlik kazanacak.

    “ANTRENÖR ARAYIŞIMIZ DEVAM EDİYOR”

    Takımımızı biraz anlatır mısın?

    Neuchatel, İsviçre’de yapılan ilk antrenmana Deniz Çınar, Ecem Güzel, Oğuz Ayan, Kıvanç Sevinç, Onur Bilgen, Doğa Arıbaş, Berkay Abay katıldı. İlk antrenman çok güzel geçti, tekneye hızlı uyum sağladık. Olimpik takımın son yıllarda yoğun bir şekilde vakit geçirmesinden dolayı birbirini tanıması iyi bir antrenman ortamı sağladı. Kıvanç Sevinç’in TP52 tecrübesi tekneyi anlamamıza çok yardımcı oldu. Oğuz Ayan’in da milli sporculuğu, yat yarışçılığı, takım kurma ve antrenörlük tecrübesi çok yararlıydı. Olimpik takım sporcularımız Ecem Güzel ve Deniz Çınar da önemli roller üstleniyor. Onur Bilgen ve Doğa Arıbaş’ın da hem hareketli salma hem yatçılıkta istikrarlı başarıları, takımımızı iyi bir düzeye getiriyor. Ayrıca Dünya Gençler Laser Şampiyonumuz Yiğit Yalçın Çıtak antrenmana olmasa da takımıza katıldı. Ama bu yarış formatına alışkın, iyi bir antrenör arayışımız da devam ediyor. Kafamdaki plan, bizle başından sonuna kadar olacak bir antrenör, bir de ara sıra klinik yapmaya gelen ve tekneyi daha hızlı götürmemize yardımcı olacak bir antrenör olması. Yıllık bir haftayla sınırlanan antrenman haklarını, ülkeleri eşitlemek adına açık tutmaya başladılar. Bu bizim için büyük fırsat. Tekne üzerinde bir arada yeterince vakit geçirebilirsek rakiplerimizi zorlayabileceğimize inancım tam. Yarış esnasında tekne üzerinde dokuz sporcu oluyor. Ancak takımlar yedekleriyle beraber 11 kişiden oluşuyor. Takımımız genç ve uluslararası arenada başarı sahibi sporculardan oluşacak gibi gözüküyor. Tabii ki çok tecrübemiz olmayan bir teknede yarışacağız. Fakat önümüzdeki dönemde yapacağımız antrenmanlarla bu açığı kapatıp turnuvaya hazır bir şekilde katılmayı hedefliyoruz. Olimpik branşlardaki başarımızın buraya da yansıyacağına inanıyorum.

    Yarışlarda kaç tekne olacak? Nasıl bir yarış formatı göreceğiz?

    16 tane SSL47 hazırlanıyor. Bu tekneler RC44’lerin modifiye edilmesiyle yapılıyor. 52 ülke dörder gruplar halinde eleme usulüyle yarışacak. Aynı anda iki tane dört teknelik filo orsa-pupa rotada yaklaşık 45-70 dakikalık yarışlar yapacak. Yarışlardan önce sahilde teknelerinin önünde takımların milli marşları söylenecek. Tam anlamıyla yelkenin “Dünya Kupası” olacak. Daha anlatacak çok şey var ama bu aylık bu kadar. Türk yelkenciliği için çok yararlı olacağına inandığım bu yeni macerada Alican ve ekibine hep beraber destek olmalıyız. Bize şimdiye kadar yelkende en büyük başarıları sağlamış bu sporcuların bir araya gelerek tarihte ilk defa yapılacak bu yarışa katılımının tüm denizcilik camiamıza gurur kaynağı olacağına şüphem yok. Salgında sporcularımız karantina halinde evlerinde kondisyon antrenmanlarına devam ettiler. Gençlik Spor Bakanlığı’nın izniyle mayıs ortasından itibaren denize de çıkan sporcularımız Olimpik hedeflerinden sapmadan bir Gold Cup’a da hazırlıklarını sürdürüyorlar. Hepinize ailelerinizle sağlıklı ve güzel maceralar dolu günler dilerim. ☸

  • Yelken, kürek neyimize yetmiyordu?

    Yelken, kürek neyimize yetmiyordu?

    Yukarıda yazılanlara bakıp da hemen akreplerin ortadan kaldırılması gerektiğini düşünmeye meyilli âdemoğullarını uyarmak isterim. Her canlı, hayvan bitki fark etmez, doğada bir yere ve çok önemli, olmazsa olmaz bir işleve sahiptir. Doğanın dengesini ve tıkır tıkır işlemesini sağlayan da bu gerçektir. Bazen gözün görmekte bile zorlandığı küçük ama çok küçük sineklerle, arılarla, çiçeklerle karşılaşıyorum. Ve biliyorum ki, onlardan birinin yok olması doğada önemli bir değişikliğe yol açacaktır ve bu değişiklik olumsuz yönde olacaktır. Hintli kadın akademisyenin söylediği gibi doğa, sürekli bir deneme içindedir ve bütüne olumlu katkısı olmayan canlıları tasfiye eder. Doğanın bu, doğa ile uyum içinde yaşama, doğada bütüne olumlu katkıda bulunma kuralının tek istisnası insandır. Diğer bir anlatımla:

    “Doğadaki en zayıf, gereksiz ve akılsız yaratık insandır.

    Zayıftır çünkü doğa koşullarına en az dayanıklı olan odur. Siz hiç, donmuş göllerin bile üstünde, ayağında bot, sırtında paltoyla dolaşan ördek gördünüz mü? İnsan paltosuz kar da bile donar.

    Gereksizdir çünkü doğal dengede yeri yoktur. Bir böceğin bile soyu tükense doğanın dengesi bozulur ama insan olmasa doğanın dengesi yerine gelir.

    Akılsızdır çünkü kendisini, en akıllı olduğuna inandırmıştır. Sürekli olarak, hiçbir zaman baş edemeyeceği doğayı değiştirmeye çalışarak hızla dünyanın sonunu getirmektedir.

    Dünyanın sonu gediğinde ilk yok olacak canlı, insandır. Sonra doğa, geçmişte birkaç kez yaptığı gibi, her şeye yeniden başlayacaktır.”** 

    1869 veba salgını sırasında yazılmış, 1919 İspanyol Gribi salgınında hatırlanmış bir şiirin şu satırları bu sorunun yanıtını veriyor: 

    “In  the absence of people who; Yokluğunda insanların,

    Lived in ignorant ways; Umursamazca yaşayanların,

    Dangerous, meaningless and heartless. Tehlikeli, anlamsızca ve vicdansızca…”  

    Özellikle yaklaşık son 200 yıldır insanlar, Hıristiyanların uydurduğu, Müslümanların mal bulmuş mağribi gibi üstüne atladığı, “her şey insan için” gibi, hiçbir doğru yanı olmayan uydurma bir inancı doğru varsayıp, gerçekten şiirdeki gibi yaşıyorlardı. 

    Etrafınıza bir bakın. Bir ev yetmiyor, bir de yazlık. O da yetmedi bir ikincisi, bir üçüncüsü… Sanki birlikte götüren var veya olmuş. Sonunda 2 metreye 50 cm bir sandukaya koyuyorlar, o da zaten mezarlığa kadar. Bir çarşafa sarıp, gömüyorlar. Eski Türkler hiç değilse baltasını, okunu-yayını hatta atını, köpeğini, karısını da -neden kocasını gömmüyorlardı, bilinmez. Belki o zaman da genellikle erkekler önce ölüyorlardı- birlikte gömüyorlardı. Bugün o da yok.

    ŞU DOYUMSUZ HALİMİZ

    Günümüzün erkeklerine bakın. Gardıroplar dolusu elbise! Marka olanından vazgeçtim, sıradanı bile metrelerce kumaş, iplik, düğme, fermuar vs. Ya, güneşe veya yıldızlara bakarak, haydi o kadar da zorlamayalım, üç paralık saatlere bakarak kolayca tahmin edilebilecek zamanı bilmek için yarım milyon liralık saatlere, türlü türlü altın, gümüş künyelere vs. ne demeli? Muhteşem Süleyman görse, “Bre zındıklar! Benim hepsi hepsi iki kaftanım var. Tacım bile olmadı hiç. Bu ne doyumsuzluktur. Açgözlülüktür. Görgüsüzlüktür. Urun kellesin!” demezse, şuradan şuraya gitmek nasip olmasın.

    Dönün bir de, özellikle sonradan görme zenginlerle evli kadınlara bakın. Takı kutularına göz atsa Truvalı Helen’in aklı başından gider. Schliemann’ın kaçırıp karısının boynuna taktığı, bir kısmını bile geri alıncaya kadar göbeğimiz çatlayan Truva Hazinesi, bugün herhangi bir Anadolu kasabasındaki kuyumcunun vitrininde kendisine, o da ite kaka bir yer bulabilirse ne âlâ. 

    Yine bu insanlar, bir türlü bitiremedikleri alışverişlerine para yetiştirmek için sabahın köründen gece yarılarına kadar çalışmadıkları zamanları, AVM denen alanlarda, doğadan kopuk geçirmeyi marifet zannettiler. Doğadan öylesine kopmuşlar ki, geçenlerde yolun ortasında kalmış, kimseye hiçbir zararı dokunmayacak garip bukalemunu elimle alıp yandaki tarlaya bıraktığımda, geliş gidiş iki yönlü durmuş araçlardan inerek dehşet içinde bukalemuna bakmakta olan genç insanlar, “Ne kadar cesursunuz!” nidaları eşliğinde alkışlayarak beni hayrete düşürmüşlerdi. 

    MODERN (!) KAVGAMIZ, TELAŞIMIZ

    Daha bir asır önce eşek, deve, at ve at arabası ile dolaşan âdemoğlu, şimdi, ömrü boyunca bir kere bile asfalttan ayrılmayacak olmasına hatta hayatında kayak diye bir sporun varlığından bile haberdar olmamasına karşın, üstelik en lüksünden arazi aracı; 80 km’nin üzerine çıktığında aracın kontrolünü kaybedip ya kendisini ya karşısındakini öldüreceğini bile bile -gazeteler her gün, aracın kontrolü kaybetti haberleri ile dolu- saatte 250 km hız yapabilen arabalar kullanıyor. Kendi yetmezmiş gibi, yedek lastiğin yerini bilmeyen eşine; telden iki tekerlek, bir de direksiyon yapıp sokaklarda “Vrın vrın! Biip biip!” diye, bir gün bile dolaşmamış yeni yetme çocuklarına da alıyor. Onlar da gidip kendilerini veya başkalarını öldürüyorlar. Bitmedi.

    Daha neredeyse yine 200 yıl öncesine kadar, denizlerde kürekli kadırgalarla ve nihayet “büyük gelişme” gösterip yelkenli kalyonlarla dolaşan insanoğlu, bir anda önce buharlı sonra türbinli gemilere; kuğu görünümlü yelkenli yatlarla dolaşan amatör denizciler böyle yapmaya devam ederken yine sonradan görme, yaşamı boyunca bir teknenin yekesine/dümenine elini sürmemiş, tek bir halatını germemiş “denizciler!” ise bir ellerinde viski bardağı diğerinde koca bir puro, “ütü” görüntülü motoryatlara binmeye başladılar. Henüz insan belleğinden kaybolmayan bir zamanda, saatte ortalama 1 mil bile hız yapamayan teknelerden saatte 30-35 mil yapan, buna karşılık yine saatte “hüüüp” diye yuttuğu tonlarla fosil yakıt tüketen teknelerde, marifetmiş gibi jakuzilerde yıkanmaya, denizin üstünde olmalarına karşın, motoryatlarındaki ısıtılmış havuzlara girmeye başladılar. Bir oda büyüklüğündeki bilgisayarlar tablet haline gelirken, küçücük cep telefonları ise büyüyerek tablet kadar oldular. Amele pazarlarında bekleşip iş bulursa üç beş kuruş kazanıp, o gün karnını doyurabilen insanlar, kıç ceplerinde binlerce liralık cep telefonları taşımayı matah bir iş zannettiler. Analar-babalar neredeyse her ay cep telefonu değiştirirken daha okuma yazmayı yeni sökmüş veletlerine, diş çıkarırken ağzına sokup dişlerini kaşısın diye olacak, ille de belli bir marka telefonun en son modelini vermeyi gelişme, modernleşme sandılar.

    Bilgisayarlar, Skype’lar, Whatspp’lar, video konferanslar var. İnsanlar pekâlâ evden de çalışabiliyorlar ama bir yandan da toplantılar, konferanslar devam ediyor. İnsanlar sabah akşam yollarda helak oluyor, gereksiz tüketime devam ediyorlar. Uçaklara binip toplantıdan toplantıya, konferanstan, konferansa koşuşturuyorlar. İçinde yok yok, özel uçaklarla günübirlik iş seyahatlerine çıkıyorlar. Sanki ülkelerindeki bütün işleri bitirmişler de yapacak iş kalmamış gibi devlet ve hükümet başkanları, bakanlar bile tabanı yanık it gibi bir ülkeden diğerine koşuşturup duruyorlar. 

    DOĞAL HAYATA VE DÜNYAYA YAPTIKLARIMIZ

    Bütün bunlar doğanın sınırlı kaynaklarını tüketerek oldu ve daha birkaç hafta öncesine kadar olmaya da devam ediyordu. Ormanlar, makilikler, meralar, denizler, göller inanılmaz bir hızla tüketiliyordu. Bir zamanlar televizyonlarımızda çınlayan, “Atın. Atın. Atamazsanız pas pas yapın!” sloganı dünyayı tutmuştu. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi, üretilenler de. 23 yıl kullandığımız termosifonu değiştirdiğimizde, tanınmış bir markanın termosifonunu eskisinin yerine yerleştiren servis elemanı, yenisinin dört yıl dayanmasının mucize olacağını anlatıyordu. Artık amaç sadece en kısa zamanda en çok tüketimdi. Bu nedenle de sağlamlık, dayanıklılık, uzun ömür hiç istenen bir nitelik değildi. Her malın neredeyse bütün parçaları petrol türevi olan, çeşitli adlar altındaki plastiklerdi. Ve plastikler sadece malları dayanıksız yapmıyor, miniskül parçacıklar halinde okyanusları, deniz yaşamını yok ediyordu. Balık ise insanın en önemli besin kaynağı idi.

    Üretimde hız ve ucuza mal edip pahalıya satmak ve sık sık satmak o kadar ön plandaydı ki bir malın neredeyse her bir parçası başka bir ülkede üretiliyordu. O ülkelerin kaynakları ve insanı sömürülüyor; parçaları bir yerden bir yere nakletmek gemileri, uçakları giderek devasa boyutlara getiriyordu. Tabii bunlar inanılmaz miktarlarda fosil yakıt tüketiyorlar, o oranda da denizleri, havayı nihayet karaları kirletiyor, küresel ısınmaya yol açıyorlardı.

    İnsanlar yerli yersiz uçaklara doluşup, kendilerini deli danalar gibi bir yerden bir yere atıyor, çoğu, gittikleri yerde kendi ülkelerinde yaptıklarının dışında bir şey yapmasalar da yine de gidiyorlardı. Seyahat etmenin, gezip-görmenin amacı değişmiş, patlayıncaya kadar yiyip-içmek, anlamsız seks maceraları yaşamak hatta küçük kızlarla yatmak haline gelmişti.

    Bütün bunlar ilerleme, uygarlık zannediliyor veya öyle takdim ediliyordu. İnsanları gerek duymadıklarını almaya, tüketmeye, yararı olmayan işleri yapmaya özendirmek, yönlendirmek için akla hayale gelmeyen reklam yöntemlerine başvuruluyordu.  İnsanlık “Pompei’nin son günlerini yaşıyor, doğayı amansızca tüketerek kendisini tükettiğini anlamak istemiyordu. Bunu anlatmaya çalışanlar da aslında takdir ifade etmesi gereken, “çevreci”, “yeşil”, “hayvan sever” vb. sözcüklerle küçümseniyor, aşağılanıyor, ilerleme, sanayileşme, uygarlık karşıtı olmakla suçlanıyor hatta toplumun dışına itilmeye çalışılıyordu.

    Sonra bir gün, o çok akıllı (!), güçlü (!), yaratıcı (!) uzay teknolojisini bulan ve uygulayan üstün yaratık (!) âdemoğlunun, devasa mikroskoplarının bile tam olarak göremediği, minnacık bir virüs birkaç ayda, geliştirilmesi ve yerleştirilmesi yüzyıllar alan bütün bu yapıyı yerle bir ediverdi. Gemiler rıhtımlarda, uçaklar alanlarda kaldı. İnsanlar satın almamaya, harcamamaya başladılar. Âdemoğlu, yeteri kadar olanla yaşanabileceğini, mutluluğun ve iyi yaşamanın, çok ve gereksiz tüketmek demek olmadığını yeniden keşfetmeye başladı.   

    Bugünkü biz Türkler, o ataların ahfadından mı geliyoruz ciddi kuşkularım var ama atalarımız akıllı insanlarmış. “Adamlarmış” demiyorum çünkü atalarımız sadece erkeklerden oluşmuyordu herhalde. Akıllı insanlarmış çünkü “Bir musibet bin nasihatten evladır” diyenler onlar. 

    Şöyle bir hafızanızı yoklayın. Göreceksiniz ki; Türk ulusu anlatmakla, nasihat etmekle katiyen öğrenmiyor. Hoş, bu özellik sadece bize özgü olmamalı ki bazı konularda genel olarak insanoğlu da öğrenmiyor. Yine de bazı uluslar öğrenmemekte daha inatçı. Mutlaka yaşayacak, başı derde hem de iyice derde girecek ki öğrensin. Gerçeği kabullensin.

    Bana öyle geliyor ki bu korona, akrep gibi, zararlı görünen ancak doğada mutlaka yeri olan bir yaratık. Âdemoğlunun aklını başına getirmek için ortaya çıktı. Daha da doğrusu, deneylerine devam eden doğa, onu bu işle görevlendirdi. Atalarımız “Nısf ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir-Nasihat ile akıllanmayanı uyarmalı; uyarıdan anlamayanı pataklamalı” derken de haklı imişler.

    Ne dersiniz? İnsanoğlu bu defa gerçekleri görecek, daha da önemlisi, kabullenip aklını başına toplayacak, doğa ile uyum içinde ona saygı duyarak yaşayabilecek mi?

    Ben pek umutlu değilim vesselam. ☸

    Dipnotlar

    (*) Değişin aslı, “Akrabanın akrabaya, akrep etmez ettiğin.”dir.

    (**) Büyük Beyaz Adam. Süha Umar. Boyut Yayınları.