Ağaç dalından rigid kanada YELKENİN EVRİMİ

Tropikte ve Mezopotamya’da yaşayan insan, nehir kıyısında büyüyen sazları veya palmiyelerin yapraklarını örerek hasır yapmasını öğrenmişti. Rüzgârın önüne koyduğu yüzey ne kadar büyük olursa o kadar fazla itildiğini gördü. Salının üstüne bir direk dikip hasırdan yelkenini kullanmaya başladı. Bugünse bilgisayar yardımıyla uçak kanadı gibi yelkenler yapıyor…

Vanuatu’nun merkezden uzak, primitif adalarından birinde demirliyiz, kumsalda palmiye dallarından bir yığın var!? Sabah kokpitte çayımızı içerken, denizin üstünde palmiyelerden bir koruluk geliyor. Hemen içerideki okulun öğrencileri, komşu adalardan ticaret rüzgârına palmiye dalını yelken yapmışlar, ağaçtan oyma kanolarıyla yokuş aşağı bedava geliyorlar. Dönüşte adalarına padıllayacaklar. Aynı 10 binlerce yıl öncesindeki gibi. İnsan ilk defa karşılaştığı su kitlesi karşısında ne hissetti, bilmeyi ne kadar isterdim. Yaradılışında veya gelişiminde beynine yerleştirilmiş merak, tepenin ardında, bu suyun ötesinde ne var? Nasıl aşabilirim? Bu kuşlar nasıl suyun üstünde duruyor? Ben yapamaz mıyım?

Tahminen; önce ürkek, yavaş yavaş, bir adım daha, bir adım daha suya girdi ve battı. Herhalde biraz su yuttu öksürük tıksırık çıktı, belki kaçtı. Sonra yüzen kütüğün batmadığını gördü, ona sarılınca batmadı. Şahane. İki kütük, üç kütük yan yana, onun ağırlığını taşıdı. O gün insanın deniz macerası başladı. Artık biraz uzaktaki balıklara, hatta karşı kıyıya ulaşabilirdi.

Önce bir sırıkla dipten kendini itti, sırığın ulaşmadığı derinliğe gelince avuçlarıyla kepçeleyerek, daha sonra, avuçları yerine yonttuğu yassı ağaç dalından padıl yaparak ilerledi. Sonraki adım, rüzgârın su üstündeki şeyleri ittiğini gördü. Rüzgâra karşı altındaki salını padılladı (Türkçemizde sadece kürek “çekmek” var, oysa “paddle”lamak kanolarda gördüğümüz kürek çekmenin tersi gibi bir hareket.) Dönüşte bol yapraklı bir ağaç dalını, tropikte palmiye yaprağını dikine tutarak kıyısına döndü. İşte yelkenin doğuşu. Doğum tarihi M.Ö. bilmem kaç bin yıl. İlk yelken denemelerinin Fenikeliler ve antik Mısır’a uzandığını, tapınakların ve piramitlerin duvarlarındaki resimlerden biliyoruz. Tropikte ve Mezopotamya’da yaşayan insan, kulübesinin damı, tabanındaki döşemesi ve sepeti için nehir kıyısında büyüyen sazları veya palmiyelerin yapraklarını örerek hasır yapmasını öğrendi. Rüzgârın önüne koyduğu yüzey ne kadar büyük olursa o kadar fazla itildiğini gördü. Salının üstüne bir direk dikip hasırdan yelkenini kullanmaya başladı.

Akdeniz Havzası’nda ve Mezopotamya’daki nehirlerdeki ticaret artık yelkenlilerle yapılmaya başladı. İlk yelkenler büyük ihtimal hayvan derisindendi. Nehir yoluyla pazara malını götüren, akıntıyla gitmek için “coracle” denilen yuvarlak sepet gibi bir tekneyi dallar ve kamışlardan, hasırdan yapıp etrafını deriyle kaplıyorlardı, su geçirmezlik için ek yerlerini zift veya bitkilerden elde ettikleri tabii macun ve tutkal kullandılar. (Solomon Adaları’nda bir ağacın meyvesinden yaptıkları macun neredeyse modern tutkallar kadar dayanıklıydı.) Yokuş aşağı giderken deriyi bir şekilde gererek rüzgârdan faydalanıyorlardı. Malları sattıktan sonra devasa sepeti bozup, derileri rulo yapıp, eşek veya katırlara yükleyip geri dönüyorlardı.

İLK KUMAŞ YELKENLER

İlk ciddi diyebileceğimiz yelken, papirüs yapraklarından dokunarak kare şeklinde yapıldı. Nasıl daha fazla kürekçi daha çok hız demekse, daha büyük yelken alanı da daha çok hız ve ticarette de hız para demekti. Yelkenin altın çağında “Tea Clipper” gemilerinin üzerinde yükselen bulut gibi yelkenleri Londra borsasında rakiplerinden önce varmak için büyüdükçe büyüdü. Öyle ki Horn’u dönerken camadan falan yok “top sail” direğin tepesindeki yelkenler parçalanana, babafingo (direğin tepesine eklenen uzantı) kırılana kadar yelken küçültmüyorlardı. Kanada-Amerikalı gemi inşacısı Donald McKay’in inşa edip, 1851 yılında denize indirilen ünlü Clipper “Flying Cloud”, New York’un East River’inden Horn’u dolaşarak San Francisco’ya 90 günün altında ulaştı.

Yelken büyüdükçe rüzgâra dayanamayan papirüsün yerini önce keten lifleri ve pamuktan dokunan kumaşlar aldı. Bu liflerden yapılan yelkenler sudan çürümeye ve güneşe (UV) dayanıklı değillerse de sentetik iplikler çıkana kadar “Age of sail” yelkenin denizlerin kraliçesi olduğu çağda direkleri beyaz gelinlikler gibi süsledi.

Kumaş yelkenler Antik Mısır sanatında M.Ö. 3.300 yıllarında tapınakların duvarlarındaki süslerde görülmeye başladığında, Nil’de seyreden Mısır tekneleri hem kürek hem yelkenle donatılmıştı. Diğer Akdeniz medeniyetlerindeki teknelerde de yelken o dönemde yerini aldı. Rüzgâr itmeyi bıraktığında esirlerin sırtına iki kırbaç, kürekçilere gerekli gazı veriyordu. Bizim Turgut Reis de bundan nasibini aldı, bildiğimiz gibi. Yelkenin altın çağında İngiliz, Fransız ve İspanyolların denizlerdeki hegemonyalarını yerleştirme mücadelesinde donanmalarının yelkenlerinin kumaşı ketendi.

Keten daha sağlam, pamuk daha hafiftir, kumaş dokuyanlar kendir lifleri de ekleyerek sağlamlık vermeye çalıştılar. Avrupa’da pamuk yelken 1851 yılında Yacht America’nın İngiliz yatlarını geçmesinden sonra popüler oldu. Pamuk ipliğinin avantajı ince olduğundan daha sık dokunabilmesi, dolayısıyla rüzgârı daha çok tuttuğu gibi, esneyerek şeklinin bozulmasına dirençli olmasıydı. Yalnız pamuktan yapılan yelkenler sert olduğundan toplanmasında zorluk çekilirdi. İnsan çok akıllı bir varlık. Kuzey Brezilya’nın yerel teknesi önceleri balsa ağacı kütüklerinden, günümüzde kontraplaktan yapılan Jangada’nın yelkenleri pamuk kumaştandır, balıkçılar denizde sürat için daha gergin ve gözeneksiz yelken istedikleri zaman yelkene deniz suyu atarlar, tuz gözenekleri kapatarak rüzgârı daha iyi tutar.

SENTETİK ELYAFLAR

1950’lerde sentetik elyaf, yelken dünyasına bir kilometre taşı olarak düştü. Polyester, Dacron liflerden dokunan yelken kumaşı ısı ile rollerin arasından ütülenerek geçirilir, iplikler yassılaşıp birbirlerine kenetlendiğinden kumaşa düz bir yüzey verdiği gibi sentetik kumaşın gücü daha hafif yelkenler yapılmasına imkân verdi. Yelkenler deforme olmadan uzun yıllar orijinal şeklini korudu. Kumaşın ütülenmesi düz satıh veriyor ama dikişler kabarık kaldığından, kumaştan daha çabuk aşınır. Gerçi iplikler ve kumaş UV ışınlarına karşı koruyacak kimyasal işlemden geçmiştir ama…

(Eğer yelkenlerinizi yıkarsanız sert fırça ve kuvvetli deterjan kullanmamaya dikkat etmelisiniz. En iyisi bebek şampuanı. Biraz pis yelken, güneşe teslim olmuş, tam ihtiyacın olduğunda dağılan yelkenden iyidir. Yelkenleri indirir indirmez kapatın, kötü bir alışkanlık var. Genoa’ları tam sarmıyorlar. Güneş, cover’ı olmayan tarafı yiyor. Ben kısa süre için kullanmayacaksam hemen kapatırım. Kelebek’i sattığımda teknede 30 yaşında, iyi durumda olan yelkenim de vardı, hem de normal kullanış ötesi ıstırap çekmiş yelkenlerdi.)

YELKEN ÇEŞİTLERİ

Yelkenleri iki ana sınıfa koyabiliriz. Geminin boylam eksenine dik “Kare yelkenler” ve eksene paralel baş-kıç, genelde “Üçgen” olan yelkenler. Kare yelkenler, rüzgârın arka yüzeylerine yaptığı basınçla ileri gider. Kare yelkenli gemiler kürek yardımından faydalanmak zorundaydı (Vikingler gibi). Ön-arka basılan yelkenler ise her iki tarafından geçen rüzgârı kullanarak bir “lift” çekiş yaratarak rüzgârın geldiği yöne yakın “orsa” gidebildiler. Uzakdoğu’da “Junk” ve Arapların asırlardır kullandığı “lateen” yelkenleri öğrenen Portekizliler, kare yelkenli gemilerine lateen yelken adapte edince yarattıkları “Caravelle” gemileriyle keşifler çağını başlattı.

Diğer bir sınıflandırma kullanışlarına göre “Primary” ana ve “Secondary” yardımcı grup. Primary yelkenler teknemizin ana güç kaynağı, ana yelken/yelkenler ve “Foresails”, “Jib”, “Genoa” gibi. Secondary yelkenler ana grubu dengeleyen, yardımcı yelkenler, “Stay sails”, “Trinket”, “Spinnaker”, “Fishermen” vb. gibi.

(Kare yelkenli gemilerde bir sürü kombinasyon var ki, bence oraya girip antik olmuş isimlere, tabirlere bulaşmanın bize faydası yok.)

Bir diğer sınıflama da kullanıldığı sahaya göre; “Gezi”, “Tropik”, “Fırtına” ve “Yarış” yelkenleri diyebiliriz.

Kare Yelken: En eski ve basit yelken; direğe tam ortasından çekilmiş  göndere asılan yelken. Avrupalı gemilerin Orta Çağ’ın sonlarına kadar kullandığı yelken. Gemi direklerine daha fazla sürat için daha fazla kare yelken çekildi, kare yelken ancak pupa ve geniş apaz seyirlerinde tekneyi taşıyabildiğinden okyanus aşırı seyirlerde ticaret rüzgârları rotasında seyir mümkündü. Tramolalar çok geniş açıyla yapılabiliyordu. Ta ki ön-arka yelken olan lateen yelkenlerin “stay sail” direk aralarına ilave edilinceye kadar. Günümüzde kare yelkenleri ancak “Tall ship” okul gemilerinde nostalji olarak görebiliyoruz.

Lateen Yelken: Suyun üstünde teknesini rüzgârın insafından kurtarıp kendi istediği yöne gidebilmeyi isteyen insan yelkeni değişik şekillerde kesip baş-kıç yönünde kullanmayı denedi. Sonucu Doğu Akdeniz ve Batı Hint Okyanusu’nda Arap denizciler tarafından lateen yelken geliştirildi. Böylece rüzgâra daha dar açıyla tramola atan tekneler artık mesafeleri daha kısa zamanda aşmaya başladılar. Lateen yelkenli teknelerin yalnız yelkenle manevra yapabilmeleri onları ticarette de savaşta da daha güçlü yaptı. Lateen ve kare yelken kombinasyonu iki dizaynın avantajını kullanan Akdeniz ve kuzey Avrupa’nın denizci devletleri gücün taraflarına geçmesini sağladılar. Güçlü donanmalar Asya, Afrika, Amerika’da koloniler ele geçirdi.

(Bizim sularda tırhandiller eskiden lateen yelkenliydi. Günümüzde Bodrum Tırhandil Cup’ta yarış kazanmak için tırhandillere alüminyum direk, bermuda yelken, daha ileri gidip balon yelken kullanmak, tırhandilin kimliğini kaybettirdiği gibi modern armanın altında ona hizmet edemeyecek kaba bir tekne koyarak, bence ne olduğunu bilmeyen bir tekne ortaya çıktı. Kanarya Adaları’nda “Vela Latina” adını verdikleri eskiden kargo gemilerinden kıyıya yük taşıyan lateen yelkenli tekneler bugün kendi aralarında yarışıyor. Ben Las Palmas’tayken onlarla yarışma şansı buldum. Orada tradisyon yaşatılıyor. Keşke Bodrum Cup, Tırhandil Cup yarışın sadece saf kan gulet ve tırhandiller kabul edilse.)

Lug Yelken: Kare yelkenin limitli rüzgâr açısını artırmak için Avrupa’nın kuzey kıyılarında yelken baş-kıç hattına döndürülüp direkte geriye kaldırıldı ve arka yakası uzatılarak bir yamuk şeklini alan eski kare, “Lug” yelken oldu. Lug yelken günümüze kadar geldi. Tramola atarken yelkeni taşıyan “spar” gönder daldırılarak bir taraftan diğerine geçiriliyordu veya öyle bırakılıp, bir iyi tramola, direğin yelkenin şeklini bozmasından bir kötü tramola şeklinde kullanılıyor. Daha sonra direğin önünde kalan kısmı kaldırılıp yelkenin tamamı direğin arkasında kalacak şekilde direğe çekilmesi yelken kontrolünü kolaylaştırdı ve günümüzde klasik bazı teknelerde gördüğümüz “Gaf” gabya yelken çıktı. Gabya yelkenin saltanatı Bermuda çıkana kadar devam etti.

Junk Yelken: Junk yelken Java Adası’nda ortaya çıktı. Uzak Doğu’nun ünlü denizcileri Malay ırkından Bugislerdir. Bugis “prau”ları dünyanın o köşesini arşınlar. Bugün çoğu dizele feda ettikleri yelkenlerini, hani pazar torbalarının yapıldığı dokunmuş çoğunlukla mavi ekose plastik kumaş var ya ondan, yere çaktıkları üç kazık arasına gerdikleri ipin üzerine dikerek, yaparlar. Hint Okyanusu’nu arşınlayan Bugisler, Endonezya’nın Sulavesi Adası’ndan gidip Madagaskara yerleştiler.

Endonezya’da pek görülmese de Çinliler tarafından benimsenen “junk” arma, Amiral Çheng Ho’nun devasa gemilerini yedi defa Afrika’ya taşıdı. Junk, yelkeni taşıyan tekneye de verilen ad ki Çince yüzen ev demek. Junk yelken, dengelenmiş Log yelkenin üzerine ekstra çıtalar eklenmiş şekli, biraz değişerek yelpazemsi bir şekil almış. Bugün Uzakdoğu’da halen kullanılmakta ve modern gezici yelkenli tekneler arasında da kendine yer buluyor (ben iki, üç modern teknede gördüm). Bu yelkende “standing rigging” ıstralyalar ve çarmıhlar yok, sağlam ve nispeten kısa bir direğe çekiliyor (zamanımızda böyle “free standing” çıplak direk üzerine yelken çekilen “cat boat” dediğimiz yelken şekli de var). Junk donatana kadar her çıtadan çıkan iplerle biraz komplike ama sonra kullanması, yelkene şekil vermek, küçültmek indirmek kolay. Klasik junk yelken düz bir yelken, ona form vermek her bir çıtayla oynayarak oluyor. Modern yelkenci panelleri düz değil, keserken junk’a “tor” şekil veriyor.

Bermuda Yelken: Adı üstünde Bermuda Adası’ndaki teknelerde başlayan, günümüzde kullandığımız yelken şeklini anlatmama gerek yok, hepimizin teknesindeki yelken. Benim uzak denizlere açılacağım zamanlarda America’s Cup ve Güney Okyanusu’ndaki yarışlar Bermuda ana yelkene junk gibi “fullbatten” tam çıtalı bir şekil getirdi. Ayrıca önce genoa ardından ana yelken indirileceğine, ön ıstralya ve ana direğin arkasına, derken içine, daha sonra da bumbaya sarıldı. İlk günlerde birkaç genoanın kapatılamadığından dilim dilim olduğunu ve yükseltildiği extrusion’un vida gibi büküldüğünü gördüm. Biraz tereddütlü olsam da ben de roller furling genoaya geçtim. Ana yelkene gözüm yemedi. Galapagos’ta karşılaştığım 60 feet üzeri bir tekne eğer sıkışır da fırtınada kapatamazsa ana yelkeni parçalanmadan, düzgün kesip indirmek için, “topping lift” balançinoya V şeklinde bir bıçakla tedbir almışlar, yelkene alttan takıp basınca direğin dibinden temiz kesecek, sonra ekleyecekler.

MODERN YELKENLER

Baş-kıç oryantasyonlu yelkenlere kadar yelken düz veya göbekliydi, rüzgâr gemiyi arkadan iterek götürüyordu. Lateen ile başlayan yeni dizayn yelkenlerin iki tarafından da geçen havayı kullanarak rüzgâraltı yüzeyde “lift” çekim/vakum yaratarak ileri hareketi sağladığını izleyen uçak sanayii kanatların dizaynında buradan, aynı prensipten esinlendi. Kompozit malzemeler keşfedildikçe yelkenciler daha hafif, daha sağlam ipliklere ulaştı. Ardından lamine yelkenler geldi. Yelkenciler, önceleri yarış, ardından gezi teknelerine bir kalıpta lamine ederek yelkenler yaptılar. Lamine ederken kevlar, karbon, mylar gibi iplikler stres yönünde lamineler arasına döşeyerek yelkenin şeklini ideallerine uygun inşa ettiler. Bu alanda bilgisayar, yelkencinin yardımcısıydı. (Kelebek’in ay yıldızlı spinnakerin’ı Kaya Yelken’de Kaya’yla bilgisayarda biraz öyle, biraz böyle dizayn etmiştik kesimden önce. Bugislerin arsada üç kazık arasına döşediklerinden biraz farklı!!)

70’li yıllardaki petrol krizi yakıt ve para tasarrufu için kargo gemilerinde yelken denemeleri yapıldıysa da kriz bitip fiyatlar düşünce rafa kalktı projeler. Düşünen dimağlar denemelerine devam ettiler. Yelkenciler havacılığa verdiği fikri geri alıp uçak kanadı gibi yelkenler yapmayı denediler. Uçak kanadı tramola yapmadığından sadece yukarıya “lift” yükselmek için dizayn edildi. Ama kanat şeklinde olursa tramola yapan yelkenin iki tarafı da nasıl çekecek?

Birisi yamaç paraşütü fikrinden şişirilen yelken yaptı, derken bazı katamaranlarda gördüğümüz uçak “flap”ları gibi mafsallı yelken yapıldı. En güncel durum son America’s Cup’taki yumuşak kanat yelkenler. Havacılık yelkenden ödünç aldığı tasarımı iade etti, iyiliği geri döndürme gibi.

AC75 America’s Cup’ta yarışan “foiling monohull”lar için yelken tasarımı aşamasındaki çalışma uzay programlarından aşağı kalır değil, çok basitçe şöyle: Daha önceki kupada yarışan katamaranlar rigid kanat kullandılar, bu kanatlar her seyirden sonra (direk, arma dahil) çıkarılıyordu 40 kadar bir ekip tarafından. AC75’te D şeklinde bir “rotating” dönen direğe D’nin iki köşesinden iki yelken çekerek kanadı oluşturdular. Tek gövdeli teknede arma, yelken ağırlığı, iki yelkenin aynı anda çekilebilmesi, trimi burada anlatamayacağım kadar uzun, merak edenin incelemesini tavsiye ederim, nereden nereye geldiğimizi görmek için.

Henüz bu yelkenler, daha doğrusu kanatlar şimdilik milyonlarca dolar bütçelere göre ama sanırım bir gün yatçının ayağını uzattığı yorgana da girer, kim bilir.

TEKNE DE GELİŞTİ

Yelkenlerin değişip gelişmesiyle el ele altındaki tekne de gelişip kendine çeki düzen verdi. Artık banyo küveti gibi değil daha ince uzun, daha şekilli olmaya başladılar. En önemli buluşlardan biri salma oldu. Vikingler uzun teknelerinin omurgasını daha çıkıntılı yapıp yana kaymayı büyük ölçüde önledi. Kare yelkenle, pupadan geniş apaza heveslendin mi, tekne yengeç gibi yan yan gidiyordu. Omurganın biraz çıkıntılı olmasından başlayan salmanın hikâyesi de, Avustralya’nın 83 America’s Cup’ta bir etek altında gizli tuttukları Wing salma’ya torpitoya, sabit olmayan, hareketli salmaya, yana eğilebilen salmaya dönüştü. Foil’den hiç bahsetmeyeceğim.

Bir diğer kilometre taşı dümenin geminin ortasına çekilmesi oldu. Denizciler uzun süre “long oar” kıç omuzluktan büyük bir veya her iki taraftan iki büyük kürekle dümen tutarken Çinliler teknenin kıçından bildiğimiz asma dümen kullanmaya başladılar. Dümenin orta eksene gelmesiyle dümen tutmak kolaylaştığından gemilerin ebadı büyüdü.

Zaten bir yelkenli teknede arma ile onu taşıyan teknenin uyuşması bize maksimum performans verebilir. (Modern armalı tırhandiller gibi değil!)

Buradan nereye gideceğiz Allah bilir. “Sky’s the limit” sonu yok gelişmenin…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.