Türkiye, yat üretiminde uzun yıllardır global pazarda üst sıralardaki yerini koruyor. Sağlam ve köklü bir tersanecilik geleneği olan ülkemizde özellikle kişiye özel (custom) yat inşasında çok önemli başarılara imza atılıyor. Bu başarı artık seri üretimde de sürdürülüyor. Sirena Yachts, Numarine gibi Türk tersanelerinin yarattığı marka ve modeller, dünyanın dört bir yanında tekne tutkunlarıyla buluşuyor, uluslararası boat show’larda sergileniyor ve ödüller alıyor. Bu ay, başarılarını yazmaktan her zaman gurur duyduğumuz Türk teknelerinin en yenilerini araştırdık. 8 metreden 28 metreye uzanan 11 modeli, teknik özellikleri ve fiyatlarıyla birlikte bir araya getirdik…
Tersanelerimizin başarısına paralel, ülkemizde yatçılık sektörü her yönüyle gelişmeye, tekne sayısı da artmaya devam ediyor. Önce pandemi ardından deprem yüzünden denize ve tekne yaşamına artan ilgi, Ukrayna-Rusya Savaşı sonrası sularımıza gelen yabancı yatlar kıyılarımızdaki trafiği artırdı. Bağlama sorunu başta olmak üzere, özellikle amatör denizciler için önemli sıkıntılar ortaya çıktı. Bir yandan da gözümüzden sakınmamız gereken koylarımız ve kıyılarımız kaçak yapılaşma, balık çiftlikleri, kirlilik gibi tehditlerle karşı karşıya. “Küçük Koylar” köşesinde yıllardır kıyılarımızı anlatan Ali Boratav, 2023 deniz sezonu için bir değerlendirme kaleme aldı. Boratav’ın gözlemleriyle birlikte uyarı ve önerilerini sıraladığı yazısını umarım yetkililer de okur! Bir diğer kıymetli yazarımız Tanıl Tuncel ise elinde sihirli değnek olsa bu sorunları nasıl çözeceğini yazdı. İnanın çözüm için sihirli değneğe lüzum yok. Tek ihtiyacımız olan denizin değerini bilen yerel ve merkezi bir yönetim. Devlet politikası “denizcileşme”den halk da denizcileşemez!
Güzel bir Haziran ve güzel bir sezon geçirmek dileğiyle. Denizlerimiz sakin, rüzgârımız istediğimiz gibi olsun. Keyifli okumalar…
Bazı meslekler vardır ki, onları yapmak için dünyaya gelinir. Deniz subaylığı ve gemi komutanlığı bu tip mesleklerdendir. Asla pişmanlık duyulmayan bu kutsal meslekler için, gerektiğinde yaşam dahil büyük fedakârlıklar göze alınır.
Kırk yılımı verdiğim, her gününden ayrı haz ve onur duyduğum Cumhuriyet Donanması’ndan ayrıldığım, daha doğrusu tasfiye edildiğim, 4 Ağustos 2012 gecesi bir rüya gördüm. Rüyamda en az öz evlatlarım Ülkem ve Ege kadar sevdiğim ve komutanlığını yaptığım TCG Gaziantep firkateyninden ayrılıyordum.
Bu seçkin gemi, ABD’nin siyasi nedenlerle 1995-1998 yılları arasında donanmamıza transferini üç yıl geciktirdiği ilk Gabya sınıfı firkateyn idi. Onun ilk İkinci Komutanı idim. Bu nedenle ABD’de bulunduğum 14 ay boyunca kızımı ve oğlumu görememiştim. Büyük bir tesadüf eseri doğum günüm olan 24 Mart 1998 tarihinde de komutanı olmuştum.
VEDA KONUŞMASI
Rüyamda onunla son seferimi yapmış ve her zaman olduğu gibi tüm personeli ile sapasağlam ve mutlu bir şekilde Gölcük’e dönmüştüm. Personel, helikopter platformunda taburda idi. Bana, gemi İkinci Komutanı, tören için hazır olduklarını rapor ettiğinde içim ürperdi. Sevgili ve kutsal gemimden ayrılıyordum. Rüyamda ayrılık günü olan 20 Temmuz 1999’da yaptığım veda konuşması ilahi bir derinlik içinden tekrarlandı. O gün şöyle demiştim:
“1995 yılında bugün bu güzel gemi Portsmouth’dan Norfolk’a yedeklendi ve o gün bu çelik kitle ilk kez Türk denizcileriyle tanıştı. Onu çok sevdik. Ona hayat, şahsiyet ve gelecek vermek için var gücümüzle çalıştık. Bugün TCG Gaziantep’ten ayrılıyorum. Duygu yüklüyüm. Bu gemide İkinci Komutan ve Komutan olarak geçirdiğim 895 günün her günü o denli renkli ve o kadar öğretici idi ki, bu okulda edindiğim profesyonel tecrübeler hayatımın sonuna kadar bana rehberlik edecektir.
Teşekkürler Gaziantep, bana bir deniz subayının Gemi Komutanı olarak tadabileceği en üstün profesyonel onuru ve hazzı yaşattığın için.
Teşekkürler Gaziantep, bizlere her görevi başarıyla tamamlama fırsatı verdiğin, en hırçın fırtınalarda bizi yalnız bırakmadığın ve limana dönüşte bizleri sağ salim sevdiklerimize kavuşturduğun için.
Teşekkürler Gaziantep. Gerek yurt dışında ve gerekse anavatan sularında yaşadığımız onlarca olay ve görevde Atatürk’ün denizcilerinin neleri başarabildiğini, Anadolu’nun ne denli nitelikli okyanus denizcileri yetiştirebildiğini dünyaya ispat etmemize olanak sağladığın için.
Devletime ve Deniz Kuvvetleri’me böylesine güçlü ve seçkin bir savaş gemisini oluşturma ve komuta etme onuru ve sorumluluğunu bana verdikleri için sonsuz şükranlarımı sunuyorum.
Hayatımın ileride neler göstereceğini bilemem. Ancak bildiğim bir şey var ki, Gaziantep’i bir bütün olarak oluşturmak ve ona kumanda etmek hayatım boyunca yaşadığım ve yaşayacağım en mukaddes mutluluk ve makamların en yücesi olmuş ve olacaktır.
Çok değerli Gaziantep personeli, silah ve gemi arkadaşlarım:
Sizlerle ortak bir kaderi ve tarihi paylaşmanın bilinç ve onurunu her zaman koruyacağım. Karşılaştığınız çok uzun süreli ayrılıklara ve çok yüksek tempolu görevler zincirine rağmen asla kaybetmediğiniz gemi aşkınızı, görev anlayışınızı, centilmenliğinizi ve vatan ve deniz sevginizi her zaman büyük bir takdirle anacağım.
Sizler sadece Gaziantep’in değil Türkiye’nin de gururu oldunuz. Yurt dışında bulunduğumuz toplam 22 ay boyunca bana İkinci Komutan ve Komutan olarak sadece takdir ve teşekkür getirdiniz. Sağ olun.
Elveda Gaziantep, Tanrı’dan tüm denizlerde ve her şartta makinene kuvvet, pervanene kolayına ve derin sular, demirine güvenli sularda fundo, personeline uyum ve huzur, lançer, kovan ve namlularına tam isabet diliyorum. Pruvan nete, denizlerin sakin, rüzgârların insaflı, düşmanların mert olsun. Tanrı bu gemiyi ve personelini daima korusun.”
BİR DAHA YAŞANMAYACAK OLANLAR
Rüyadan heyecanla uyandım. Neler oluyordu? Sevgili gemim bana veda mı ediyordu? Bir daha uyuyamadım ve içimdeki duyguları şöyle kaleme döktüm:
“Emeklilikle birlikte gri ve siyah renklerdeki gemilere tüm duygu boyutlarında veda edilir. Bir daha bir savaş gemisinde aktif bir görev alınamayacak, ‘bismillah makine dümen manevraya hazır ol’ kumandası verilemeyecek, nizam halinde manevra yapılamayacak, bir gemi silahının atışının ne sesi duyulacak ne alevinin ışığı görünecek, ‘dalış dalış, satıh, periskop yukarı, periskop aşağı, 60 kademe, bir numaralı kovan bismillah ateş’ emirleri verilemeyecek.
Makine gürültüsü ve rüzgâr sesi ile karışan bir ortamda her an SHM (Savaş Harekât Merkezi) ya da köprüüstüne yetişebilmek için ayakkabı ve işbaşı ile uyunamayacak, açık deniz tankeri ile posta çantası transferi veya denizde yakıt ikmali yaparken sancak/iskele kırlangıçtaki koltukta makine dümen kumandalarını verirken, kahve yudumlanamayacak, denizde ikmal tamamlanınca sürat 29 knot (hücumbotçular için 40) emredilemeyecek, gemi sembol flaması çekilemeyecek, slogan marşı çalınamayacak. Denizde ikmal sonrası, deniz suyu ve yağmurla ıslanan işbaşılarımızı değiştirmenin huzuru yaşanamayacak.
Bir daha gri bir gemide güneşin batışı ve doğuşu tuzlu suyun içinize işlediği hava ile hissedilemeyecek, altınızda kumanda ettiğiniz gri bir gemi, makine gürültüsü ile titreşimler yaratarak geleceğe doğru yüzemeyecek, silistrenin keskin sesi, 1MC anonsları, erat salonlarından gelen gürültüler bir daha duyulamayacak.
Her biri birbirinden güzel ince uzun fırkateynler, yarış atı gibi asil ve hızlı hücumbotlar, her baktığımızda güven veren sarsılmaz kale denizaltılar, her koşulda açık denizlerde karşımıza çıkan, bir ana gibi yardım ve desteğini bizden esirgemeyen lojistik destek gemileri, Kıbrıs’ta destan yazan çıkarma gemileri, denizler üzerinde gücümüze güç katan helikopter ve deniz karakol uçakları, tonajları küçük yaptıkları iş çok büyük mayın gemileri ile vefakâr sahil güvenlik botları ve Barbaros’un leventleri deniz piyadelerimizle bir daha tatbikat yapılamayacak.
Sonarcılarınız ya da gemideki helikopteriniz bir sualtı teması aldığında ya da denizaltılarda pasif sonarla bir firkateyn teması alındığında duyulan mutluluk bir daha yaşanamayacak.
Demiriniz taradığında ya da seyir esnasında ana makine sisteminiz çöktüğünde hissedilen mide kramplarınız tekrar etmeyecek, arıza giderildiğinde duyulan rahatlık hiçbir rahatlığa benzeyemeyecek.
Yaşanılan büyük bir fırtına ya da anavatandan binlerce mil uzakta Tanrı’dan başka danışacağınız kimsenin olmadığı krizlerden başarı ile çıktığınızda, talihinize teşekkür ederken, kalpte duyulan ve o ana kadar hiç yaşanmamış olan duygular bir daha hissedilemeyecek.
Çok büyük bir fırtına sonrası sakin bir limana girmenin hayatında denizi ve gemiyi ilk kez gören erlerde yarattığı minnet ve hayranlık duygusu bir daha gözlemlenemeyecek.
Pazartesi öğle yemeklerinde diğer personelle bahriye usulü kuru fasulye yenemeyecek, seyirde gece vardiyasına çıkan pidenin lezzeti başka pidelerde bulunamayacak.
Görevdeyken çocuğu doğan personelinizi gemi dâhili anons devresinden tebrik edemeyecek, içeri vardiyalarda ve seyirlerde kutlanan evlilik yıl dönümleri, yaş günleri, bayramlar ve yılbaşların özlemle karışık sevinçleri bir daha yaşanamayacak.
Denetlemelerin ve tatbikatların heyecanı, tersane dönemlerinin karmaşası bir daha hissedilemeyecek.
Yabancı bir limana girerken duyulan gurur ve tatlı heyecan ile üç aydan uzun sürecek seyir öncesi aileler ve bando tarafından Poyraz Rıhtımı’ndan hüzünle uğurlanma, ama dönüşte coşku ile buluşma bir daha yaşanamayacak.
‘Komutan gemide’ ya da ‘gemiden ayrıldı’ anonsları duyulamayacak, her seyir sonunda tüm halatlar aganta, volta. ‘Makine dümen tamam’ denilemeyecek.
Gece vardiyasında tesadüf de olsa ay ışığında viyalanamayacak; gece İstanbul Boğazı’na girerken yüzlerce ışığın ve teknenin arasından güven ve emniyetle Karadeniz’e çıkılamayacak, zorlu bir tatbikat veya fırtına sonrası Karadeniz’den İstanbul Boğazı’na girmenin huzur yaşanamayacak, Çanakkale Boğazı çıkışında Mehmetçik Anıtı önünde duygusal törenler icra edilemeyecek, kısaca son 40 yılda hayatımıza giren gri renkli varlıklarla iç içe yaşadığımız her an, hatıralar okyanusuna terk edilecek.”
Bu kadar onur, mutluluk ve heyecanın yaşandığı başka bir meslek biliyor musunuz? Tüm bu mutluluk ve onurları yaşayan ve yaşatan Cumhuriyet Donanması’nın ve Ata’sının sadık denizcilerini kumpas davalar, iftira fezlekeleri, baskılar ve tasfiyeler ile durdurabilir misiniz? Hiç sanmıyorum.☸
Kelebek Gökova’ya dönüyor. Her şeyde olduğu gibi marinaların bağlama fiyatlarındaki zıplama, tsunami gibi üç misli yükselince, benim gibi ayak ve yorgan orantısı önemli olanlar bu tsunamiyi daha az zararla atlatabilmek için altından kalkabileceği bir yer bulma, kimimiz de satıp meydandan çekilme çabasında.
Geçirdiğimiz tsunamide Teos Marina’da teknedeydim. Hasar olmaması için bütün gece kendimizi korumaya çalıştık ve sabah fırsat bulduğumda kaostan kaçıp Kuşadası’na sığınmıştık. Bu seferki tsunamiden kurtuluş yok, hiç değilse denizdeki hayatımızı devam ettirebilmek için yaptığım araştırma sonu Kelebek için bulabildiğim en uygun limanın Ören Marina olduğuna karar verdim. Aslında yatçının sanki seçeneği varmış da yer beğeniyormuş gibi oldu ama öyle bir lüksümüz yok. Bütün marinalar, barınaklar dolu. Zaten fiyatların çıldırmasının nedeni de her alanda çivisi çıkmış piyasadaki bu arz talep dengesinin bozukluğu.
Ağlamak stilim değil veya öyle olmamaya çalışıyorum. Kelebek’in değerini veren olursa satacağım, olmazsa kemeri bir tık daha sıkıp yazın tadını çıkaracağım. Bardağın dolu tarafına baktığımda, değişikliğin içinde barınan artılar da var:
a) Ulaşım, eve daha yakınım.
b) Eve yakın olduğum kadar, marinanın sloganında kullandığı gibi “cennetin” Gökova’nın kapısında olacağım.
ALLAH’A ISMARLADIK TEOS
Günlerdir esen lodosun bir ara vermesini bekliyorum, iki gün sonra üç günlük bir ara verecek. Taşlar yerine oturuyor, arkadaşım İlknur da Foça’ya gidecek, beni Kelebek’e bıraktı, ben seyre hazırlarken o da işlerini halledip gel deyince gelecek. Mevsim değişikliğinde zırt pırt değişen havanın raporu bu sefer sözünde duracak gibi, güney rüzgârı yavaşladı, yarın kuzeye dönecek ama hafif. Yük, “Mr. Volvo”nun sırtında olacak. Hemen pompanın yazdığı fişe bakmak ne kadar acıklı olsa da mazotu doldurdum, Teos da son bir kıyak yaptı, dalgıç pervaneyi temizledi. Burada neredeyse marinadan yelkenle çıkacak kadar mazotun yağını çıkarıyor, koylara 2-3 knot sürüne sürüne gidiyorsam da üç gün sonra tekrar “Bay Lodos” teşrif edecek, oyalanacak lüksüm yok. Üç yıl önce Bodrum’dan Kelebek’e kucak açan Teos Marina’ya gelirken de tersine lodos bekliyordum. O zaman lodosun önüne oturup 14 saatte varmıştık. Bu sefer mesafe biraz daha uzun, Ören Marina’ya gidiyoruz.
Bodrum Marina bizi misafir etmeyi bırakınca Teos davet etmişti, şimdi orası da misafirliğimizi yeterli görünce, ayağımı yorganın içinde tutabilmek için yine yol göründü. Defalarca tekrarladığım gibi bize bir şey vermek zorunda olmayan, kendi istekleriyle davet eden Bodrum Milta ve Teos Marina’ya da teşekkür ederim. “Börekistan”dan son böreklerimi ve biraz kumanya aldım, İlknur da hazırız deyince yola çıkabiliriz. Şimdi yer değiştireceğiz ya, satılıkta olan Kelebek’i görmek isteyenler arıyor inadına, son gün seyri beraber yapacağım İlknur’u beklerken pat diye gelen bir ziyaretçiyi aradan çıkardım.
BİSMİLLAH FORA
Sabah kalkış saatini kargaların kahvaltı saatine kurdum, ilk gün Dilek Boğazı’nı geçmeye niyetim var.
Güneye de kuzeye de seyirlerde Ege kıyımız bize bir sürü sığınacak liman veriyor. Özellikle hâkim rüzgâr olan meltem yerleştiğinde kuzeye kapalı demir yerleri bizi bağrına basar. Ege’de akıntı bizim kıyıdan kuzeye çıkar, Yunan kıyısından güneye inerek Akdeniz’in akıntı dairesine katılır. Akıntı Afrika kıyısından doğuya giderken, Avrupa kıyısından batıya, Cebelitarık’a giderek dairesini tamamlar. Ege, Adriyatik gibi kollarda saat yelkovanı aksine anaforlar yapar. Bu akıntı dar boğazlar dışında hesaba alınacak kadar güçlü değil, yalnız boğazlarda, örneğin Dilek Boğazı gibi yerlerde, kontra olan kuzeyli rüzgâr sert olursa kendini hesaba kattırır. Kelebek’i Teos’a götürürken lodos akıntı iş birliğine oturmuş boğazı geçerken hızımız 9.5 knot’a yükselmişti ki 3 knot akıntı demek. Şimdi durum aleyhimize olacak. Burada edindiğimiz güzel dostlara vedadan sonra, sabahın köründe marinadan palamarı çözdük. Beklediğim gibi 0 rüzgârla, gri bir havada üç yıl önce geldiğimiz marinayı terk edip temiz pervanemizle mazota fazla yüklenmeden 6 knot süratle Kuşadası Körfezi’ne doğru rotamıza oturduk. Dilek Boğazı’na direkt rota Yunan sularından geçer, ara sıra Ege’de sular ısındıkça Yunan Sahil Güvenlik botu nöbettedir. Ben geçerken her seferinde kestirme geçtim bu sulardan, hiç rahatsız edilmedim. Yine öyle oldu, (en büyük tehlike telefon şirketleri size roaming tarifesi yüklemek için pusuda beklerler, yurt dışı aramalara kapalı olduğunuza emin olun).
Dilek Boğazı’ndan geçtikten sonra, Dip Burnu’nda sanki bizim için yerleştirilmiş Tavşan, Su ve Sandal adalarının rüzgâra göre bir yanında uygun demir yeri bulabilirsiniz. Tavşan’ın kuzeyinde İlknur bulduğu kumluğun üstüne demiri bıraktı, rüzgâr hafif güneybatı, derken batıya döndü.
Düne kadar esen lodostan kalan ölü dalga artıkları rüzgâr batıya dönünce rahatsız etmeye başlayınca karanlık basmadan adanın güneyinden dolaşıp arkasına saklandık. Artık İlknur’un hazırladığı yemeğimizi beklerken, birer küçük içkiyle güneşi batırabiliriz.
Lodos gelmeden durmayıp Bodrum Yarımadasını dönmek istiyorum, sonra benim mahalledeyiz, demirleyecek çok yer var. İlknur için sabah 07.00’de yola düzülmek ideal saat değilse de bana katlanıyor. Bugün gidebildiğimiz kadar gideceğiz. Benim favori demir yerlerimden biri olan Pabuç Bükü’ne kadar bastırıyorum. Yarın güneş gri göğü yırtıp ortaya çıkacak, Kelebek’te isyan çıkmadan bir gün burada yatacağız. Sabah yine erken çıkmak zorundayız, bu sefer yolumuz kısa ama bu sefer de otobüse yetişmek için öğlene varmalıyız. İlknur’un önünde uzunca bir kara yolculuğu var. Seyir için geldiği Foça’ya dönecek.
Programlı geliş gidişleri sevmem. Amerika’dayken kışları o zamanki Kelebek III’le Karayip’e inerdim, tabii dostlar gelip biraz tatil yapmak istiyorlar. Karayip’te teknesi olan çok sevdiğim bir arkadaşımın sözü aklıma geldi “İstediğin adayı veya istediğin zamanı seçebilirsin ama ikisini birden seçemezsin.” Adayı seçersen artık ben ne zaman orada olursam, zamanı seçersen ben o zaman hangi adada olursam oraya gelirsin demekti (dönüş de aynı hikâye). Artık batıl inanış mı de, ne zaman kısıtlı bir program yaparsan Mr. Murphy devreye girer ya hava ya arıza su koyuverir. Gerçi bizim kıyılarda ulaşım derdi yok ama havadan bir marinaya tıkılmak ya da limana yetişmek için kim denizde dayak yemek ister!
Kelebek’i Ören Marina’da yeni yerine bağladım, İlknur’u gönderdim. Ören’i biraz keşfetmek istiyorum ama meteo programları söz birliğiyle önümde yarın başlayacak yağmur dolu bir hafta var diyor. Sabah 09.00’da Bodrum’a minibüs var, çiseleyen yağmurda çok ıslanmadan minibüse kapağı attım, eve kaçıyorum.
ÖREN VE MARİNA
Ören’de iki defa Sadun Abi’nin vefat yıldönümü için Bodrum’dan Okluk’a gittiğimizde, gelen filoyu ağırladığında durmuştum. Marina büyük plajın dağla buluşup sonlandığı noktada inşa edilmiş. Daha önce de yazmıştım, konum olarak marinaların yapılması gereken ideal yer seçilmiş. Sırtını dimdik dağa yaslamış marina 416 denizde, 130 karada olmak üzere yatlara Gökova’nın kapısında emin bir liman sağlamış. Aksi halde Ören’in büyük plajı önünde ancak oturmuş kuzeyli havalarda kısa süre kalabilirsin. İşte “ne gibi yerlere marina yapılmalı”ya güzel bir örnek. Göcek, Kalamış vb. gibi teknelerin kısa süre ziyaret ettiklerinde demirleyip doğayla kucaklaşacaklara yerlere değil. Tabii doğal olarak korunaklı bir limana marinayı kondurmak mendirek maliyetinden daha ucuz ama doğaya verilen zararın bedeli kaça?
Marina Müdürü Alp Can Demirezen ile sohbet ediyoruz. Alp, candan yardım sever bir müdür. Marina tertemiz, sade ama fonksiyonel. AVM içinde kalmış değil, sadece marina gibi bir marina. Burada marinanın reklamını yapacak değilim, öyle yazılar yazıldı çizildi. Zaten marinalar ağzına kadar dolu, bekleme listeleri var, arz-talep ibresi yatçıların yönünde kırmızıda, ihtiyaçları yok. Beni ilgilendiren marina için seçilen yer ve inşaat tekniği.
Oraya girmeden önce; diyelim ki, bütün marinalarda bağlamak aynı fiyat, (benim için tabii ki evime yakın olduğundan Bodrum Milta hariç) tercih edeceğim marinanın özellikleri yukarıda kısaca saydıklarıma ilave:
1. Yakınında camii de yok, disko da, rahat uyuyabilirsiniz.
2. Tekneler arasında hiç alışmadığımız, usturmaçanın dayanmadığı rahat bir mesafe var. Ekstra gelir için birkaç tekne daha sıkıştırmamışlar.
3. İnşaat tekniğinden, devamlı değişen su marinanın her tarafında pırıl pırıl. Koca koca kefallerin pontonların ve teknelerin altlarını temizlemeleri de bonus gibi görünüyor (umarım öyledir, gördüğüm kadarıyla pontonlarda kekamoz ve yosun büyüme yok).
4. Mevkii tam Gökovanın koylarının başladığı hizada, tam da seçtikleri motto gibi cennetin kapısında.
Şimdi asıl övmek istediğim, örnek alınmasını umduğum özelliği, seçilen mevkiine geleceğim.
Zaten emin korunaklı koya el koymayıp, yatçılık için kazanç olacak bir yere marina yapmanın tabii ki zorluğu var. Marinanın sırtını dayadığı dağa baktığında suyun birden derinleşeceğini görüyoruz. Pontonların kıyıya yakın kısmında 3m, derin ucunda 8m, marinayı koruyan mendirek dışında 8-16m.
Alp’le inşaat tekniğini konuşuyoruz. Denizden gelen havalarda challenge, birden yükselen dibin üzerine denizin yığılmasına dayanıklı mendirek imal etmek. Kolay yol mu değil mi tam emin değilim ama denizi dolduran bir yapı yerine ilerideki ihtiyaçlara göre esnek bir sistemle gelen denizlere karşı koyabilmek burada halledilmiş. Mendirek deniz dibine çakılan paralel iki sıra kazıklarla yapılmış. Dış sıra birbirine değecek şekilde yan yana çakılmış, tabii ne kadar istesen aralarında aralık kalıyor. Bu aralığın dozu önemli aradan geçen su sirkülasyonu marinayı temizliyor ama çakarken dip yapısı (kaya vb.) bazen istemediğin aralık bırakıyor. Giren su fazla olursa, dışarıdaki soluganın marinaya girmemesini de bu aralıkları HDPE denilen PVC borular koyarak kapatmışlar. (Malezya’da Malakka Boğazı’nda da aynı uygulamayı görmüştüm, orası malum dünyanın sanırım en fazla gemi trafiği olan su yollarından biri. Problem fırtına değil de gemilerin yarattığı dalga.)
Gündemdeki deprem felaketi nedeniyle uzmanların söylediklerinden çok şeyler öğrendik (Umarım asıl öğrenmesi gerekenler de bir şeyler öğrenmiştir). Şöyle ki önce doğayla inatlaşmayı, meydan okumayı, denizler fatihi falan gibi saçma tavırları bıraktığımızda doğayla uyumu öğreneceğiz. Japon uzman Japonya’da her bina arasında esneklik için mesafe bırakıldığını söylemişti. Buradaki mendirek de ANO dedikleri 20 parçadan üretilmiş, Alp bana marinayı gezdirirken blokların (ANO) oynamasını gözlemledik. Hele denizde, bir şey esnemezse, üzerindeki yükten kurtulmazsa kırılır. Pontonlar deniz zeminine çakılmış kazıklar üzerinde, bu bizim sahillerde önemli olmayan metcezir ile yükselip alçalan su seviyesini kompanse için yapılıyor. Teknelerin baştan bağlandıkları palamarlar uzun tutulmuş. Burada aklıma Teos’ta yaşadığım tsunami geliyor. Benimle yapılan söyleşide “marinalar bu ihtimale karşı yapılmalı mı?” sualine bu tedbirlerin gök taşı düşmesine karşı sigortalanmak gibi olacağını söylemiştim. Ege kıyılarımızda Yunan adalarının denizde tsunaminin seyahatine bir sürü engel koyduğundan olası bir tsunami dalgasının küçük olacağını düşünüyorum, metcezrin yüksek olduğu kıyılarda örneğin ABD’de marinalar böyle kazıklar üstünde olmaya mecbur. Orada bir de hurricane belası olduğundan, hurricane proof değil de “büyük fırtınaların ardından oluşan “storm surge” çok büyük ölü dalga için bu kazıklar en yüksek deniz seviyesinden tam olarak unuttum ama daha uzun bırakılır. Buradaki kazıklar 1-2m’lik yükselip alçalmayı karşılayabilir. Bir marina inşa edildiğinde o yöreye 500 haneli, lüks ihtiyaçları olan bir köy konduruyorsun. Yer seçiminde diğer önemli iki nokta da, 1. Ulaşım, 2. Marinanın ihtiyaçlarını karşılayacak altyapı, işçi vb. Ören Marina havalimanlarına bağlantısı yanında Milas üzerinden kara yolu ağına da bağlı.☸
Dünya yatçılık sektörünün en prestijli kurumlarından İngiltere merkezli The Yacht Harbour Association (TYHA) tarafından ‘’2022 Dünyanın En İyi Süper Yat Marinası”, “2020-2021 En İyi Uluslararası Marina” ve “2018-2019 Dünyanın En İyi Süper Yat Marinası” ödüllerine layık görülen ve yine TYHA tarafından Türkiye’nin “5 Altın Çıpa Platin” (5 Gold Anchors Platinum) derecesi ile ödüllendirilen ilk marinası olan Yalıkavak Marina, dünya çapında kazandığı başarıları sürdürmek için tüm dostlarını yeniden oy vermeye davet ediyor.