1 Temmuz 1926 ruhu

Kabotaj hakkı, Türklerin denizcileşmesine en büyük engel teşkil eden kapitülasyonlara Mustafa Kemal’in en okkalı tokadıdır.

Bin yıldır Türk devlet kurumsallığının çatısı altında Anadolu Yarımadası’ndayız. Dünyanın en seçkin coğrafyasında bu kadar uzun bir süreyi başarabilen ve jeopolitik kaderi sonsuza kadar bu topraklarda sürecek başka bir devlet, imparatorluk ya da uygarlık olmadı. Bu süreçte iniş ve çıkışlar yaşandı. Görkem, duraksama ve gerileme, hepsi denizde başladı. Denizde İnebahtı (1571), karada Karlofça (1699) ile başlayan gerileme süreci, 13 Kasım 1918 sabahı 55 parça savaş gemisi ile İstanbul’un işgalinde atalarımızı ilk kez vatan ve devlet kaybetme aşamasına getirdi. Yetmezmiş gibi, 15 Mayıs 1919’da Yunan tümenleri gemilerle İzmir’e çıktı.

Teknoloji ve bilimden, kısacası akıl yolundan uzaklaşarak, nakil yolunda ısrar eden Osmanlı İmparatorluğu, yok olma aşamasına geldiği I. Dünya Savaşı’nın sonunda geri kalmış, ticaretini yabancılara teslim etmiş, çiftçi bir devletti. Denizden istilaya gelen çelik imparatorlukların ateş gücü karşısında, denizde, yani ileri savunmanın başlaması gereken yerde direnecek güce sahip değildi. Buna rağmen, daha erken yıkılmasını geciktiren tek neden eşsiz coğrafyasıydı. Sanayide ve donanmalarda kömürden petrole geçiş ve büyüyen ticari çıkarlar ile birlikte yeni kaderi 20. yüzyıl başında çizildi. Parçalanacaktı. 1908 Reval, 1916 Sykes-Picot, 1917 Balfour bu kaderin düğüm noktaları oldu. 1920’de I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı’nın imzaladığı Sevr, onu sadece parçalamıyor açık denizlerden de koparıyordu. Karadeniz’de 500 km kıyı şeridine sıkıştırılmış, denizden Ermenistan ile komşu bir devletçik.

Akıldan uzaklaşan Osmanlı, denizden de uzaklaşmıştı. Donanması çağlar boyunca kapitülasyonlar, emperyalizm ya da iç cephedeki tutucu karacı aklın kurbanı oluyordu. 16. yüzyılda yelkene 100 yıl geç geçilmişti. 600 yıllık devletin donanmasını kumanda eden 216 kaptan-ı derya ve bahriye nazırı içinde ancak 20-30 kadarının muharip ve denizci olmasının bedeli Çeşme, Navarin ve Sinop baskınlarında ağır ödenmişti. Deniz gücü kurmanın olmazsa olmazı bilimden ve sanayiden uzaklaşan ve endüstriyel medeniyet ürünlerini üretemeyen Osmanlı çökmeye mahkûm olmuştu. Balkan Harbi öncesinde Mısır, Kıbrıs ve Libya; sonrasında Adriyatik ve Ege tamamen kaybedilmiş, Anadolu Yarımadası, Tuna ve Süveyş havzalarından tamamen koparılmıştı. I. Dünya Savaşı’nda istila donanması Çanakkale’ye hiçbir engel ile karşılaşmadan gelmiş, 25 Nisan 1915 sabahı Arıburnu’nda 19.Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, 57. Alay’a ölmeyi emretmek zorunda kalmıştı. Trakya ve Anadolu’nun büyük bölümünden Türkleri sökmeyi amaçlayan Sevr’i Mustafa Kemal’in askerleri 9 Eylül 1922 sabahı yırtıp attı. Böylece kutsal Kurtuluş Savaşı sonrası Anadolu Yarımadası’nın Trakya ile bütünlüğü korundu. Dört denizini ve 8.300 km kıyısını korumuş, yurdunu parçalatmamıştı. Mustafa Kemal Atatürk, donanmasız Anadolu olamayacağını gördü. Ancak sadece donanma gücü de yetmezdi. Türkler ve Anadolu denizcileşmeliydi. Devlet denizcileşmeliydi. Kurumlar denizcileşmeliydi. Savunma denizde başlamalıydı. 900 yıllık karasal kodlara rağmen deniz uygarlığı cephesine geçilmeliydi. Ölümsüz Başkomutan, kurduğu yeni Cumhuriyetin savunmasını denizden başlatacak donanmayı süratle kurdu. Başlangıçta devletin Amirali ve bırakalım harbe hazır donanmayı, pervanesi dönen gemisi yoktu. Bu açığı kapamak için Bahriye Vekaleti’ni kurdu. Donanmanın gelişimine desteğini sürdürdü. Donanmayı her fırsatta onurlandırdı. Oluşturduğu çekirdek donanmayı 1936 yılında Kraliyet Donanması’nın ana üssü Malta’ya gönderdi. Aynı yıl Türk Boğazları’nın egemenliğini geri aldı. Türkiye artık Boğazları kendi deniz gücüyle koruyabilecek seviyeye gelmişti. Deniz gücü cephesinde yaşanan başarı denizcilik gücü için de yaşanmalıydı. Mustafa Kemal Atatürk, denizciliğin özgürlük, bağımsızlık, sanayileşme ve zenginleşmenin anahtarı olduğunu en iyi görebilen eşsiz bir Türk devlet adamıydı. 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde denizciler ayrı bir grup olarak temsil edilmemişlerdi. Ancak tüccarlar grubu içinde bir manifesto verdiler. Şöyle başlıyordu: “Kapitülasyonların hep uzağı görmezlik ve düşüncesizlik yüzünden milletin başına bela olduğunu bilmeyen bir fert yoktur… Bunun hangi sebeple olursa olsun idamesi memleket ve millet için en büyük felakettir… Yabancı sermayeli firmalar, Ermeni ve Rumları kullanarak sahillerimizde çalışıp, kemiklerimizi emerek, paramızı alıyorlar.” 

11 Nisan 1926 günü kabul olunan ve 1 Temmuz 1926 günü yürürlüğe giren 815 sayılı Kabotaj Kanunu ile yabancıların Türk denizciliği üzerindeki tahakkümü bıçak gibi kesildi ve böylece yüzyıllarca denizden uzaklaştırılan Türk halkı Kabotaj Kanunu ile denizlerine geri dönebildi. Kabotaj hakkı Osmanlıyı kemiren ve Türklerin denizcileşmesine en büyük engel teşkil eden kapitülasyonlara Mustafa Kemal’in en okkalı tokadıdır. 21. yüzyılda Türk denizciliğinin deniz yetki alanlarımız olan “Mavi Vatan”dan artık açık denizlere çıkması gerekiyor. Türkiye’nin halkı ve devleti ile denizcileşmesini başarmamız, gerek emperyalizmin gerekse iç cephedeki geleneksel karacı hâkimiyetin zincirlerini kırmamız gerekiyor. 111 yıl önce 19 Temmuz 1909 tarihinde kurulan Osmanlı Donanma Cemiyeti’nin ruhunda somutlaşan Türk milletinin denizci olma arzusunun genetik kodları ile Mustafa Kemal Atatürk’ün 1 Kasım 1937 Meclis konuşmasındaki büyük vasiyeti rotasında yeni ufuklara yelken açmamız gerekiyor. Ne demişti ölümsüz Başkomutan: “Denizciliği Türk’ün büyük ülküsü olarak görmeli ve az zamanda başarmalıyız.” Söz veriyoruz Atam, başaracağız. Birleşerek, iç cepheyi sağlam tutarak başaracağız. Zincirleri kıracağız. “Toprak Gemi Anadolu”yu bir daha hiç ayrılmamak üzere Mavi Vatan üzerinden açık denizlerle buluşturacağız. Denizcileşeceğiz.☸

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.