Ozonda neler oluyor?

Size bir iyi, bir de kötü haberim var: Kötü haber; ozon tabakasındaki hasarın bu yıl 10 milyon kilometrekare dolaylarında olması. İyi haber ise ozon tabakasındaki hasarın bu yıl 10 milyon kilometrekare civarında olması. Nasıl mı?

Geçen ayın 16’sı Dünya Ozon Tabakasını Koruma Günü’ydü. Kötü haber tabii ki ozon tabakasında hâlâ böyle bir hasarın var olması. Ancak iyi haber de ozon tabakasındaki seyrelme; son 30 yılın en küçük hacmine ulaşmış olması. Bundan 32 yıl önce 197 ülke Montreal Protokolü’nü imzaladı. Nedir bu protokolün anlamı? Ozon tabakasını yıpratan, ona zarar veren maddeleri kademeli olarak azaltma. Bu yıl Ozon Koruma günü bir nevi kutlama oldu. Zira iyileşme olduğunu gösteren kanıtlar var.

OZON TABAKASI NEDİR?

En kaba tabirle, Dünyamızın güneş kremi. Biliyorsunuz, ozon tabakası olmasaydı Güneş’ten gelen UV-B UV-C radyasyonu yüzünden yanıp kavrulmuştuk. Kısacası, aslında yoktuk. Atmosferin ikinci katmanı stratosferin içinde ince bir tabaka halinde ozon molekülleri yüzüyor. Kendisi az ama yaptığı iş çok büyük. Oranı 10 milyonda 3; 10 milyon molekülün üç tanesi Ozon. Ancak dediğim gibi, kendisi inanılmaz işler yapıyor. Üç tane oksijen atomunun birleşiminden oluşan bu ozon molekülleri Güneş’ten gelen çok zararlı ışınların yüzde 90’ını geri yansıtıyor. Peki, biz bu satıları az olan altın kalpli moleküllerin kalbini nasıl kırdık?

ÇEVRESEL BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ

1985 yılında İngiliz bilim insanları ciddi önem arz eden bir keşif duyurusunda bulundular. Ozon tabakasının Antarktika üzerine gelen kısmında yaklaşık 25 milyon kilometrekarelik alanda neredeyse hiç yoktu. O nedenle adına “ozon deliği” dendi, aslında bir seyrelme. Bu ciddi bir alandı. Bu yüzden hemen çalışmalara başlandı ve bunun çok yüksek bir ihtimalle o yıllarda çok yaygın kullanılan CFC (kloroflorokarbon) artışının olduğu belirlendi. CFC özellikle buzdolapları, klimalar, saç spreyleri gibi günlük yaşamda sık kullandığımız ürünlerin üretiminde kullanılıyor. Keşfedildiğinde kullanımı zirve yapmıştı çünkü dayanıklıydı, zararsızdı ve yanıcı olmayan bir maddeydi. Soğutma endüstrisinde kullanılan zehirli propan ve amonyağa bir alternatif olarak üretilmişti. Bir de 70’li, 80’li yıllar dendiğinde direkt canlanmıyor mu o saç stilleri. Hani moda olan kalıp gibi saçlar. O yıllar resmen saç spreyi diye bağırıyor sanki. Herkes mutlu mesut bu maddeyi temizlikte, güzellikte, ev eşyalarında kullanırken ozon tabakasının bundan etkilendiğini düşünmüyordu, akla gelmiyordu daha doğrusu. Daha sonra bunun bir sorun olduğunun ortaya çıkması ulusları harekete geçirdi. Sonuçta 10 yıldan az bir sürede ozon miktarı 1/3 azalmıştı ki, çok ciddi bir orandı bu. Ve asıl nedenin CFC olup olmadığı bile netleşmeden bir anlaşma sağlandı ve Montreal Protokolü imzalandı. Anlaşmayla, bu maddenin kullanımında kısıtlama ve yasaklar getirildi. Bu arada burada bir parantezle şunu söylemek isterim: Aasıl kaynağın henüz bir ihtimal üzerine bulunmasına rağmen hemen çalışmalara başlanmış. Bu kısım bana iklim değişiminin var olup olmadığı tartışmalarını hatırlatıyor, benzer bir konu aslında. 2019’da kloroflorokarbonların ozon tabakasına zarar verdiğinden eminiz, ancak o yıllarda bu bilinmiyordu. Aynı şeyler belki birkaç yıl sonra iklim değişimi için de geçerli olacak. İklim krizi “iklim deliğine” dönüşecek ki bugün iklim değişimine den olan gazlar net biliniyor, bir ihtimal üzerinden de yürünmeyecek. Ozon tabakasına gelen bir tehdit, aslında insan sağlığına da başlıca bir tehdit. Güneşten gelen zararlı ışınlar katarakt, deri kanseri gibi hastalıklara yol açabiliyor, bağışıklık sistemini zedeleyebiliyor. Bitkilere, mahsullere zarar veriyor. Çok da fazla şey saymama gerek yok aslında. Biliyoruz ki, tahmin edilecek edilemeyecek pek çok sonuca yol açacak. Kloroflorokarbon gibi maddelerde bulunan atomlar ozon molekülündeki oksijen atomuyla tepkimeye girebiliyor ve ozondan oksijen atomunu koparıyor. O3 dönüyor O2’ye. Tabii bu onun ozon olma özelliğini yitirmesine yol açıyor ve giderek azalan moleküller bizi bu zararlı ışınlardan korumakta zorlanıyor. Neyse ki, Montreal Protokolü sayesinde epey büyük bir başarı kaydedildi ve bu maddelerin yasaklanması ile hasar büyük ölçekte azaldı. Bu gerçekten çevresel bir başarı öyküsü.

HASAR AZALIYOR

İyi bir şey söylesem bile hemen arkasından olumsuz bir bilgi daha veriyorum ama, “iklim değişimi”nin bu iyileşmeye bile sekte vurabileceğini söylesem? Bir taraftan rahat bırakıp aparkatı diğer yumrukla indiriyoruz. Kime? Ozona mı acaba? Hükümetlerin, toplulukların, kısacası küresel bir anlaşmanın sonucu büyük bir başarıya ulaşıldı. Ozondaki hasar azaldı ve azalmaya da devam ediyor. Ancak iklim değişiminin daha da şiddetlenmesi bu iyileştirmeyi yavaşlatıyor, hatta durdurabilir. Bu henüz araştırmaya açık bir konu ancak şöyle açıklayayım: İlginç bir şekilde doğal yollarla da ozona zarar veren maddeler var, hem de bunlar okyanuslardan yayılıyor. Okyanusta yaşayan mikroorganizmalar ve bitkiler özellikle bromür ile iyot bileşikleri üretiyor. Su ile hava arasındaki alışverişi sağlayan süreçlerle de bu maddeler atmosfere yayılıyor. Şimdi konuyu dağıtmadan gelelim esas meseleye… Küresel ısınma sonucu denizlerin ısınması bu canlıların faaliyetlerini de artıracağı için ozona zarar veren bu bileşiklerden de atmosfere çok daha fazla miktarda yayılacaktır. Bu da ozon tabakasının iyileşmesini yavaşlatacak veya durduracaktır. Montreal Protokolü’nün asıl gösterdiği şey, ozon tabakasının onarımına destek olması değil, insanoğlunun el birliği ile bir şey yapabileceğini göstermesi aslında. Belirsizliğe aldanmadan veya iklim değişiminin etkilerini göz ardı kulak arkası etmeden bir şeylere el atarak bu küresel problemin de önüne geçebilme potansiyelimiz olduğunu bize söylüyor, eğer duyan kulak varsa. Sağlıcakla kalın…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.