Etiket: Mehmet Bezdan

  • Sünger diyarının geçmişine açılan pencere BODRUM SÜNGERCİLİK MÜZESİ

    Sünger diyarının geçmişine açılan pencere BODRUM SÜNGERCİLİK MÜZESİ

    Yeryüzünün en zor mesleklerinden biri olan süngercilik, şüphesiz Bodrum’u tanımlayan en özel kelimelerden biri. Yeryüzünün en cesur dalgıçlarının emeklerini ve süngercilik mesleğini daha yakından görebileceğimiz yeni bir müze yakın zamanda Bodrum’da kapılarını açacak. Mavi Anadolu’nun bu yeni sayfasının başlığı: Bodrum Süngercilik Müzesi.

    Yolu bir kez olsun denizle kesişen, deryada yelken açmış, kürek çekmiş, ağ toplamış herkes süngercilerle ilgili bir hikâye duymuş ya da okumuştur. Öylesine özeldir ki bu hikâyeler kimi zaman bir efsaneye dönüşür ve dilden dile aktarılır, kimi zaman da bir efsaneden dinlenir. Aynı Balıkçı’nın öykülerinde olduğu gibi… Mavi yolculuğa çıkan aydınlardan çok daha önce Bodrum ve çevresindeki cesur adamlar rızıklarını denizin derinliklerinde arıyor ve kendilerini tehlikeye atıyorlardı. Kimdi bu adamlar? Neden bu tehlikeyi göze alıyorlardı? Onlar denizdeyken bekleyenleri, sevdikleri nasıl kaygılarla ufuk çizgisine bakıyorlardı? Aylarca denizde kaldıktan sonra beklentileri neden karşılanmıyordu? Birçok soru süngercinin romantizm ve büyüsü içinde görünmese de sis dağılınca denizde verilen mücadelenin karadaki yansıması çoğu zaman acı ve hüsrandı.

    Ne yazık ki bu zorlu mücadeleyi veren güzel insanlar zamanla unutuldu ya da hak ettikleri ölçüde hatırlanmadılar. Sadece bu satıların sahibi gibi son birkaç romantik onlar hakkında yazdı ve bazı projeler üretildi. Yıllar önce Bodrum’un en yaşlı sünger kaptanı olan Mehmet İmbat ile farklı zamanlarda birkaç kez görüşmüş anılarını yayımlamıştım. Mehmet amca, “süngerle geçinebiliyor musun” sorusuna dertli cevaplar vermişti. “Onu bir ben biliyorum, bir de Allah biliyor. Yetmiyordu. Yalnız süngercilik yapmıyorduk. Yazın süngercilik, kışın da vapurlarda, bilmem nerelerde, kayıklarda, seferlerde mandalina, karpuz taşıyorduk. Yunan adalarına gidiyorduk. Böyle geçiniyorduk. Süngercilik fevkalade para değildi o zamanlar ama geçim sağlıyordu. Bodrum’da çoğunluğun geçim parasıydı.”

    “BU DÜNYADA YAPILABİLECEK EN ZOR İŞ”

    Son 20 yıldır hayatta kalan süngercilerle sohbet ettiğimde neredeyse hepsinden, bilinçsizce onlarca kulaca daldıkları için birçok arkadaşlarını kaybettiklerini dinledim. Bir o kadar insan da maalesef sakat kalmış. Zaman içinde süngerciliğin evi geçindiremeyecek noktaya geldiğini anladıklarında ise farklı uğraşlar içine girmek zorunda kalmışlar. Mandalina ve balıkçılık bu uğraşların ilk sırasında gelmiş. Bodrumlu Kaptan Kemal Aras’ın teknesinin isminin “Mandalinci” olması bir tesadüf değildi.

    Sünger dalgıçlığı yaparken geçinemediği için Bodrum’dan ayrılarak büyük şehirlerdeki fabrikalarda çalışanlar ise hiç azımsanmayacak sayıda. Bu kişilerden biri de 1967-68 yıllarında süngercilik yapan, sadece Bodrum kıyılarında değil Marmara’da da sünger avlayan Mustafa Cem. Yunan kaptanlarla birlikte farklı teknelerde yan yana çalışan Bodrumlu iş adamı, süngercilik yaptığı yılların ardından İzmir’e giderek iş hayatına atılmış. Aradan geçen yarım yüzyıldan fazla zamanın ardından “süngercilik bu dünyada yapılabilecek en zor iş” diyor. Tarihi dalgıç malzemeleri konusunda dünyadaki en büyük koleksiyonlardan birinin sahibi olan Jeff Hakko ise “bu dalış yöntemini denemiş biri olarak bu kadar zor bir dalış daha önce hiç yaşamadım” diyor.

    KALYMNOS’TAKİ MÜZE VE DUVARINDAKİ FERMAN

    Bodrum’da sohbet ettiğiniz hemen herkes, denizciler, süngerciler, turizmciler Kalymnos’taki süngercilik müzesini anlatarak deyim yerindeyse iç çekerler. Zira komşuda olması, onların geçmişte olduğu gibi Bodrum’un önüne geçmesi birçok insanı üzer. “Neden bizde yok?” sorusu ise bu konunun konuşulduğu her masada mutlaka sorulur. Peki Kalymnos, Bodrumlular için neden bu kadar önemli? Çünkü Bodrum ile Kalymnos süngercilik konusunda tarih boyunca en çok üreten iki merkezdi. Ama tüm dünya Kalymnos’u daha çok tanırken Bodrum deyim yerindeyse gölgede kalmıştır. Kalymnos süngeri birinci kalite iken biz aynı sulardaki süngeri iyi bir şekilde tanıtamadığımız için yıllarca iki hatta üçüncü kalite olarak satmışız. Hatta bizim süngercilerimizin elindeki süngeri bir şekilde Kalymnoslu kaptanlar alır ve Yunan süngeri olarak satarlarmış. İşte bu nedenlerle Kalymnos ve oradaki müze birçok Bodrumlu için çok önemlidir. Çok insan bilmese de Kalymnos’taki müzenin duvarında bir de Ferman bulunur. Yıllar önce efsane müze müdürü Oğuz Alpözen ile bir sohbetimizde “Kalymnos dünyaya sünger ihraç eden merkezdi. Buradaki müzede Padişahın fermanı sünger müzesinin duvarlarını süsler. Fermana göre Padişah ada halkına süngercilik yapmak için izin veriyor, böylece süngercilik yapan ada halkından vergi alınmıyor” demişti.

    Müze, adayı ziyaret eden turistler için bir gezi noktası olmuşken; Bodrum bir süngercilik müzesi kuramamış, sahip olduğu değeri yansıtamamıştı. Fakat yakın zamanda meslektaşım, Bodrum Deniz Müzesi Müdürü Selen Cambazoğlu’ndan çok güzel haber aldım: “Mehmet, Bodrum’da Süngercilik Müzesi kuruyoruz.” Bu şahane haber üzerine gelişmeleri konuşmak için Selen Cambazoğlu, kurulacak müzenin sponsoru, aynı zamanda kendisi de süngercilik yapmış Mustafa Cem ve dünyanın sayılı tarihi dalgıç malzemeleri koleksiyonlarından bir tanesinin sahibi Jeff Hakko ile bir araya geldik. Bu üç ismin ortak noktası çok yakında Bodrum’da kurulacak Süngercilik Müzesi’nin danışma kurulunda olmaları ve fikrin filizlenmesinden başlayarak her aşamasında yer almaları. Bu isimlerin dışında Süngercilik Müzesi’nin kuruluşu için çalışan danışma kurulunda Aksona Mehmet (Baş), İzzeddin Çalışlar, Saner Gülsöken ve Timuçin Binder bulunuyor.

    BODRUM SÜNGERCİLİK MÜZESİ

    Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras, konuya gösterdiği ilgiyle, Barlar Sokağı olarak bilinen caddede yaklaşık 500 metrekarelik iki yapıyı Süngercilik Müzesi kullanımı için tahsis etmiş. Arından Mustafa Cem sponsor olabileceğini iletmiş. Filantropist Mustafa Cem’in bu konudaki desteği taktire şayan zira ülkemizin kültür hayatı için çok daha fazla müzeye ihtiyaç duyulurken Bodrum gibi turizm açısından ülkenin en gözde duraklarından birinde kurulacak müze hem ülke hem de kültür tanıtımımız açısından çok önemli. Diğer yandan meslektaşım Selen Cambazoğlu’nun Bodrum Deniz Müzesi’ndeki gayretli çalışmaları yeni kurulacak müze için bir umut. Zira onun projede olduğunu bilmek ve deneyimini burada da aktarması kurulacak müze adına çok önemli. Bir araya geldiğimiz isimlerden Jeff Hakko ise Türkiye’deki birçok müze ve kuruma bağışladığı tarihi dalgıç malzemeleriyle bu kültürü yaşatmaya çalışan en önemli isim. Bu müzede onun bağışlayacağı formalı dalgıcın kullandığı bir takımın olması başta çocuk ziyaretçiler olmak üzere hemen her yaştan kişiyi Jules Verne romanlarının içine çekecek. Bu ve diğer objeler müzede verilecek eğitimlerle birleştiğinde denizci bir topluma doğru müzeden bir kapı sonuna kadar açılacak.

    DENİZ SÜRPRİZLELE DOLU

    Bu güzel haberin arından hayatın denize ne kadar benzediğini düşündüm. Fırtınada olduğunuz sırada bir burnu dönünce genellikle daha korunaklı bir yerle karşılaşırsınız. Hayat da deniz gibi sürprizlerle dolu. 20 yıl önce Bodrumlu süngercilerle sohbet ederek notlar alırken geçtiğimiz yıl 1958 yılında Mustafa Kapkın tarafından kaleme alınan ve dahası fotoğraflanan güncenin yayımlanması için çalışmaya başladık. Süngercilerin hayatlarına ilk kez bu kadar yakından tanık oldum. Bu kitabın dünyada bir benzerinin daha olmaması Bodrum ve bu kıyıların her açından zenginliğinin bir yansıması değilse nedir? TINA Türkiye Sualtı Arkeoloji Vakfı tarafından Eylül 2022’de yayımlanacak kitapla süngercilerin hayatlarına belki de ilk kez bu kadar yakında şahit olup, dokunacağız. Yıllardır süren bu iki çalışmanın yakın zamanlarda duyulması sanırım bir tesadüf değil.

    Bu sayfalarda sayısız kez deniz kültürü ve tarihi açısından ne kadar özel bir ülke olduğumuzu hatta denizcilik tarihi yazılırken bu kıyılar olmadan dünya denizcilik tarihinin yazılamayacağını belirtmiştim. Bu düşünceyle aynı fikirde insanların Bodrum’da bir araya gelerek Bodrum Süngercilik Müzesi’nin kuruluşu için harekete geçmesi çok güzel yüreklere sahip olduğumuzun bir göstergesi.

    Bodrum ve Mavi Anadolu birçok değere sahip. Kaptan Mehmet amcanın kendisinin ve akrabalarının Kaleye taşıdığı heykeller ve çeşitli eserler, Kaptan Kemal Aras’ın arkeologlara gösterdiği tarihin en eski batıkları, Aksona Mehmet’in süngerciliğin hatırlanması için çabaları, Balıkçı’nın öyküleri, Mustafa Kapkın’ın süngercilere en saf ve net şekilde dokunan güncesi…Her biri ayrı değer. Ve ne mutlu ki bizlere bu değerlere bir ucundan dokunabilmişiz. Derin Mavi’ye gönül verenlere selam olsun.☸

  • Mavi Anadolu’nun saklı kalmış hikâyesi

    Mavi Anadolu’nun saklı kalmış hikâyesi

    “Marmaris-Bodrum kıyıları yeryüzünün en cesur, en usta dalgıçlarını doğurur” der Halikarnas Balıkçısı. Birçok insanın Balıkçı’nın kaleminden öğrendiği, okuduğu süngercilerin atmış yıllık saklı kalmış hikâyesi ilk kez gün yüzüne çıkıyor.

    Halikarnas Balıkçısı’nın 1962 yılında yayınlanan nefis kitabı Merhaba Akdeniz’de “Dalgıcın Parçaları” isminde bir hikâye vardır. Sonrasında kitaplığımın en kıymetlilerinden bir tanesine dönüşen bu eseri ilk kez okuduğumda henüz ortaokul sıralarındaydım. Derinden etkilenmiş, suyun altında hayatlarını tehlikeye atan bu cesur deniz insanlarına gıptayla bakmıştım. Ekmek parası için suyun 20-25 kulaç altında, yüzeyden bir hortumdan gelen havaya bağlı olarak sünger toplayan bu adamların hayatları deyim yerindeyse pamuk ipliğine bağlıydı. İlk bakışta ay yüzeyindeki astronotlardan farkı olmayan, tüplü dalış öncesi kullanılan hantal ama gösterişli dalış kıyafetleriyle büyülendiğimiz süngercilerin bu estetik görüntüsünün altında derinlerde bir yerde birbirinden zorlu yaşam öyküleri vardı.

    1950’lerde zirve yıllarını yaşan süngercilik özellikle Bodrum ve Marmaris’teki denizcilerin ana geçim kaynağı olurken ‘60’lar ile düşüşe geçti ve ardından yavaş yavaş yok oldu. İşte bu önemli insanları Balıkçı’dan okuduktan yıllar sonra arkeoloji merakının mesleğe dönüşmesiyle birlikte bu cesur denizcilerin aslında suyun altındaki arkeolojik varlıkları, onların jargonuyla leşlerin, bizim tanımlamamız ile batıkların ilk habercileri olduklarını öğrendim. Birçok batığın yerini süngercilerden öğrenen arkeologlar, onlar sayesinde tarih yazımına katkıda bulunabildiler. Anadolu kıyılarının en eski batıkları Gelidonya, Şeytan Deresi, Uluburun ve daha niceleri süngerciler sayesinde bulundu, araştırıldı ve tarihe kaydedildi.

    EN ESKİ KAYITLAR

    Yıllar önce editörlüğünü üstlendiğim ilk arkeoloji dergisi için 2007 yılında süngercilerle sohbetler gerçekleştirmek için Bodrum’a gitmiştim. Onları tanımaya, tanıklıklarını aktarmak için söyleşiler yapmaya başlamıştım. Yıllar sonra Bodrum’un en eski süngercisi, soyadı gibi denizci olan Mehmet İmbat ile bu defa “Derinlerdeki Portreler” kitabım için görüşmüştüm. Onun ve hatta ailesinin suyun metrelerce altında bulduğu arkeolojik eserleri nasıl ve ne şartlarda müzeye teslim ettiklerini dinledim. Arkeolojiye bu kadar emek veren insanların hayatları, tanıklıkları benim için hep merak konusuydu. Bodrum’un nüfusunun binlerle sınırlı olduğu, tek geçim kaynağının mandalina ve sünger olduğu yıllara ait bu sohbetlerin daha derin, daha yakından bir tanığı olduğunu öğrenmem ise 2021 yılında gerçekleşti. Birçok kitap ve yayında ismine rastladığım Türkiye’nin ilk sualtı fotoğrafçılarından biri olan rahmetli Mustafa Kapkın’ın kendi gibi fotoğrafçı olan oğlu Ahmet Kapkın, bir sunumunda babasının süngercilerle yaptığı yolculuktan kareler gösterdi. Tek kelime ile büyülenmiştim. 50’lerin sonunda süngercilerle iki sezon geçiren, onlarla yolculuğa çıkan Mustafa Kapkın sayfalarca not tutmuş dahası her biri tarihi belge niteliğinde fotoğraflar çekmişti.

    KAPKIN’IN YOLCULUĞU

    Bu notlar ve fotoğraflar Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat ve diğer mavi yolcuların Macera adlı tekneyle yaptığı Mavi Yolculuk’tan önce gerçekleşen başka bir mavi yolculuk, deyim yerindeyse Mavi Anadolu’nun saklı kalmış hikâyesiydi. Yüzlerce sayfa not içinde yüzlerce kare fotoğraf… Süngercilere dokunan, onların hayatlarını bizzat gözlemleyen, fotoğraflayan Mustafa Kapkın yakın dostu Cevat Şakir ile sohbetlerinden olsa gerek, nefis bir dil kullanarak 1958-59 yıllarında yaptığı Bodrum seyahatlerini, denizde yaşananları, süngercilerin tüm hislerini, yaşamlarını kâğıda aktarmıştı. Peki ama 1958 yılında onu bu yolculuğa iten neydi?

    PETER’IN ÖYKÜSÜ

    1958 yılında Amerikalı gazeteci Peter Throckmorton Hindistan’dan Türkiye’ye gelir. İstanbul’da “Amerikan Haberler Servisi” ve “Hayat Dergisi’nde” yaptığı sohbetlerde sualtı dünyasıyla ilgili yazılar yazmak istediğinden bahseder. Bunun üzerine kendisine İzmir Kurbağa Adamlar Kulübü’ndeki sualtı fotoğrafçısı Mustafa Kapkın’ın adı verilir ve kendisiyle iletişim kurması önerilir. Kısa zamanda Kapkın ile iletişim kuran Peter, düşüncelerini yüz yüze de anlatır. Kapkın, Türkiye’nin ilk sualtı fotoğrafçılarından olması ve hemen hemen tüm kıyıları iyi bilmesi nedeniyle Peter’ı Bodrum’a yönlendirir. İkilinin görüşleri aynıdır. Cennet kadar güzel güney kıyıları iyi şekilde tanıtılabilirse yurtdışından turistler gelir ve Türkiye’ye ilgi artar. Böylece bu ülke insanı kazanır. İşte bu iki genç adam bu düşüncelerle yola çıkarlar. İzmir’den on saat süren yolculuğun ardından ulaşılan Bodrum’da iki yıl boyunca farklı zaman dilimlerinde süngercilerle birlikte, deyim yerindeyse tüm kıyı şeridini karış karış gezerler. Süngercilerin hayatlarına tanık olmanın dışında, onlarla dost da olurlar. Zira zaman içinde bu iki adamın hiçbir farklı niyeti olmadığını anlayan süngerciler sofralarını, teknelerini ve hayatlarını Peter ve Kapkın’a açarlar.

    BATIKLAR

    Bu sohbetler sırasında üniversite yıllarında arkeoloji dersleri de alan Peter ile suyun altında oldukça iyi bir göze sahip Kapkın süngercilerin bahsettiği leşlerin, tarihi açıdan çok önemli batıklar olabileceğini anladılar. Hiç şüphesiz ki Bodrum sokaklarında her ev ve iş yerinde gördükleri amforalar en önemli ipucuydu. Bunun üzerine baştaki yazı konusu sualtı dünyası yerine tarihi batıklar olarak değişir. Süngercilerden yardım alarak batık noktalarını işaretleyen ikili sualtı haritaları çıkartarak ülkemiz kıyılarında ilk kez sualtı yüzey araştırması yapan kişiler olarak tarihe geçtiler. Bu belki de dünyadaki ilk sualtı yüzey araştırmasıydı. Bu bilgiden ise ne yazık ki geçen yıla dek mahrumduk. Bodrum – Marmaris kıyılarında birçok alanda batıkları süngercilerden öğrenen ve dalış gerçekleştiren ikili sonunda dünyanın o gün için bilinen en eski batığı olan Gelidonya Batığı’nı bularak tespit ederler. Bu tespitlerin ardından Peter süratle ABD’ye giderek bu durumu üniversitedeki bilim kuruluna anlatarak dünyada ilk kez suyun altında bir batık kazısı yapılabileceği fikrini ortaya atar.

    DÜNYANIN İLK SUALTI KAZISI

    1960 yılında dünyada ilk kez gerçekleşen sualtı kazısı, işte bu meşakkatli yoldan geçerek başlamıştır. Ardından da yıllar içinde Türkiye dünyanın sualtı arkeoloji alanında en önemli merkezlerinden biri oldu ve tüm dünya tarafından sualtı arkeolojisinin başladığı sular olarak bilindi. Bu süreçteki en önemli kahramanlar olan süngercilerin gerçek hayat hikâyeleri ve 62 yıl önceki bu saklı kalmış yolculuk temmuz ayında TINA Türkiye Sualtı Arkeolojisi Vakfı tarafından yayınlayacak. Böylece tam 62 yıl önce Mustafa Kapkın tarafından kaleme alınan ve fotoğraflanan bu tarihi belgeler Türkçe ve İngilizce olarak okurlara sunulacak. TINA Türkiye Sualtı Arkeoloji Vakfı, arkeolojisinin başlamasında çok önemli emekleri olan bu isimlere saygı duruşu niteliğindeki kitabı Bodrumlu süngercilere adıyor.

    Her okuduğumda beni etkileyen Balıkçı’nın “Dalgıcın Parçaları” hikâyesinden sonra, kendisi de süngerci olan büyük amcam Mustafa Özaydın ile sohbet etmekten ve onun hikâyelerini dinlemekten büyük keyif alırdım. Onlarca kulaçtan çıkardığı orfozlar ve süngerler masal gibi gelir, bu heybetli adam gözümde daha da büyürdü. Karaburunlu Mustafa Özaydın, Bodrumlu Mehmet İmbat ya da suyun altındaki arkeolojinin başlamasında çok değerli rolü olan bir başka Bodrumlu Kaptan Kemal Aras hâlâ balıkçının öykülerinde, bu satırlarda ve yine çıkacak kitaplarda yaşıyor. Balıkçı’nın da dediği gibi yeryüzünün en cesur, en usta dalgıçlarına selam olsun…☸

  • Bilinmeyene yolculuk yapan iki keşif gemisi: ENDURANCE & FRAM

    Bilinmeyene yolculuk yapan iki keşif gemisi: ENDURANCE & FRAM

    İnsanın ilk eylemlerinden biri, bilinmeyene yolculuk yapmaktı. Karada başlayan bu süreç, kısa bir süre sonra denizlerde devam etti. Açık denize açılan ilk yelkeni birçok kâşif izledi. Kimi ulaşmak istediği noktaya hiç varamadı, kimisi de keşifleriyle kendinden sonrasına ilham verdi. Biri hedefine ulaşan, diğeri ise ulaşamayan iki eşsiz geminin, Endurance ve Fram’in öyküsünü hatırlıyoruz bu ay.

    Kâşifler tarih boyunca bilinmezliklere doğru ilerleyen, dünyayı daha iyi tanımamız için çaba sarf etmiş büyük karakterlerdir. Kimi zaman Odysseus gibi denizlerde meşakkatli yolculuklar yaparak, evlerinden ve sevdiklerinden uzak kalmanın ötesinde, bu uğurda canlarını tehlikeye atmışlar, kimi zaman da hayatlarını kaybetmişler. Tarih resmi yakından incelendiğinde bu duruma örnek pek çok kâşif görülebilir. Tarih boyunca keşif yolcuğuna çıkan bazı kâşiflerin isimlerini dahi bilmiyoruz. Bazılarının isimleri ise bir efsane gibi dilden dile aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır. Bazıları bu yolda hedefledikleri noktaya ulaşamazken, diğerleri de ulaşarak isimlerini tarihe yazdırdılar. Günümüzün keskin kalıpları olan başarı ya da başarısızlık üzerinden irdelenmemesi gereken keşifler sonuç elde etmekten daha derin bir anlama sahiptir. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi Ernest Shackleton ve gemisi Endurance’ın hikâyesidir.

    Ernest Shackleton, en büyük hayali Güney Kutbu’na ulaşmak olan bir kâşifti. 1800’lerin sonlarından itibaren özellikle Batı dünyasındaki denizci uluslar arasında başlayan yarışta birçok kâşif denize açılmıştı. Shackleton, farklı ekiplerle 1902 ve 1907’de iki kez Güney Kutbu’nun o güne dek gidilmiş en uç noktasına ulaşmayı başarmış olsa da son noktaya varamamıştı. İngiltere’de bir kahraman olarak karşılanan Shackleton, bir sonraki seferde Güney Kutbu’na ulaşmayı hedefliyordu. Fakat bu hayali kuran tek kişi kendisi değildi. Viking lakaplı Roald Amundsen, Norveçli bir kâşifti. Birçok keşif yolculuğunda yer alan Viking’in asıl amacı Kuzey Kutbu’nu keşfetmekti. Fakat bahsettiğimiz yarışta çok fazla kişi yer alıyor ve isimlerini tarihe kazımak için mücadele veriyorlardı. Bu isimlerden biri olan Robert Peary, 1909 yılında Kuzey Kutbu’na ulaştığını iddia edince Amundsen yeni hedefini ve rotasını Güney Kutbu olarak belirledi. Bu yolculuk için seçtiği geminin adı ise Fram’di. “İleri” anlamına gelen Fram, bir başka kâşifin yönetiminde Kuzey Kutbu’nun keşfi için de kullanılmıştı. Özünde inşa edilme nedeni bile Kuzey Kutbu’nun keşfiydi. Dolayısıyla Amundsen seçimini oldukça tecrübeli ve şanslı bir gemiden yana kullanmıştı. 1910 yılında çıktığı uzun yolculukta nihayet Aralık 1911’de Güney Kutbu’na ulaşan ilk kişi oldu. Fram de her iki kutup dairesine yolculuk edip ve bu yolculuklardan sağlam şekilde çıktığı için dünyada ahşaptan yapılmış en sağlam gemi olarak anılmaya başlandı. 

    REKABETİN BOYUTLARI

    Elbette bu süreçte hedefleri olan kişiler sadece Shackleton ve Amundsen de değildi. Amundsen ile aynı süreçte yola çıkan Kraliyet Donanması’ndan Robert Falcon Scott da vardı. Amundsen ve Scott aynı dönemde Güney Kutbu’nun keşfi için yola çıkmışlardı. Hatta Amundsen, Scott’a bir telgraf çekerek ona rakip olduğunu açıkça dile getirmişti. Amundsen, Scott’tan önce Güney Kutbu’na ulaşınca keşif haberi kısa süre sonra Shackleton’a da ulaştı. Hayal kırklığı öylesine büyüktü ki, kendi boyutlarından daha da büyük bir meydan okumayı doğurdu. Yeni hedef Antarktika kıtasını boydan boya geçmekti. Bunun içinde başlangıç noktasına ulaşacak bir gemiye ihtiyaç vardı. Shackleton bu amaç için Endurance isimli gemiyi seçti. Dayanıklılık anlamına gelen gemiyi zor bir yolculuk ve test bekliyordu. Uzun yolculuğun son dönemecindeki bazı yanlış kararlar sonucunda Endurance, 1915’te Weddell Denizi’nde buz tabakasına sıkıştı. Uzun uğraşlara rağmen sonuç alınamadı ve ekip hasar alan gemiyi terk etmek zorunda kaldı. Bu noktadan sonra ise tam bir hayatta kalma savaşı başlar. Shackleton keşfi unutarak belki de hayatının en büyük meydan okumasıyla yüzleşir. Artık tek bir hedefi kalmıştır. O da kendisini ve 27 kişilik ekibinin hayatını kurtarmak. 

    HAYATTA KALMA MÜCADELESİ

    Gemiyi terk eden ekip önce buzullar üzerinde geçici bir kamp kurdu. Ardından da can kurtarma tekneleri ile Fil Adası’na ulaştı. Burada yeni bir karar alan Shackleton, güçlendirdikleri bir filikaya beş adamını daha alarak 1300 kilometre uzaktaki Güney Georgia’ya doğru yola çıktı. Troya Savaşı’nın ardından evine dönmeye çalışan Odysseus’un başından geçen korkunç ve zorlu deniz yolculuklarını aratmayan süreçte 17 gün boyunca okyanusta kötü hava şartları, dondurucu soğuk ve dev dalgalarla mücadele ederek Güney Georgia’ya vardı. Bu hayatta kalma savaşının yalnızca ilk adımıydı. Ardından Shackleton tüm adamlarının kurtarılmasını sağlayarak denizcilik tarihinin en büyük başarılarından birine imza attı.

    ENDURANCE’A ULAŞMAK

    İşte bu hikâyenin öznelerinden biri olan Endurance için yapılan arama çalışması nihayet geçen ay sonuçlandı ve denizcilik tarihi açısından oldukça önemli olan 1915 yılında Güney Kutbu’nun keşfi için yola çıkan Ernest Shackleton’un gemisinin 3000 metre derinlikte bulunduğu haberi geldi. Keşifler tarihindeki çok önemli gemilerden biri olan Endurance, neredeyse ilk günkü gibi bozulmadan bulunmuştu. Basında geminin ilk günkü gibi bulunmasını gösteren fotoğraf ve videoların bir kısmında bunun mucize olduğu yorumu yer alsa da, aslında bu geminin bulunduğu sularla ilgili bir durum. Daha önce bu sayfalarda yer verdiğimiz İsveç Kraliyet gemisi Vasa’da olduğu gibi, soğuk denizlerde Ternodo Navalis isimli ahşap yiyen kurtçuğun olmaması nedeniyle ahşap gemi tam 107 yıl önce battığı gibi sapasağlam durumda bulundu. Vasa gemisinin Endurance gemisine göre suyun altında yaklaşık 250 yıl daha fazla kaldığını düşündüğümüzde bu şaşılacak bir durum değil. Kutup araştırma gemisi S. A. Agulhas II’nin ekipman havuzunda yer alan iki robotik denizaltının başarılı çalışması sonucunda keşfedilen Endurance’ın bulunmasında elbette kaptanın gemi batmadan kaydettiği konum bilgisi oldukça önemli bir veriydi. Bu veriden yola çıkan araştırmacılar, tarama ve görüntüleme sistemi sayesinde battığı konumdan yaklaşık olarak 6,5 km uzakta ve 3000 metre derindeki Endurance’a sonunda ulaştılar. Uluslararası hukuka göre geminin bulunduğu alan sit alanı olarak kabul edildi ve korumaya alındı. Bu nedenle daha önce Titanik ve bazı önemli batıklarda olduğu gibi gemiye ait objeleri su üzerine çıkarmak söz konusu olmayacak.

    İSİMLERİN GETİRDİKLERİ

    Shackleton’un gemisi Endurance ve Armundsen’in gemisi Fram. İki önemli kâşif ve onların eşsiz gemileri. İlkinin adı Endurance yani “dayanıklılık”. Shackleton’un belki de tek ümidi, onun görevi tamamlayacak kadar dayanıklı olmasıydı. Ama onun kaderi mitolojik öykülerdeki gibi sonuçlandı. Aynı Odysseus gibi denizlerde sürüklenerek 17 gün korkunç bir yaşam mücadelesi veren Shackleton gibi mitolojik bir hikâyenin unutulmaz ve dilden dile aktarılan öznesi oldu. Diğer yandan, 107 yıl boyunca bulunmayı bekledi ve isminin anlamını da hakketti. Diğer gemimizin adı ise “ileri” anlamına gelen Fram. Hem kuzey hem de Güney Kutbu’nda başarılı görevlerin üstesinden geldi. Her ne olursa olsun iki gemi de denizcilik tarihine adını yazdırmayı başardı. Biri 3000 metre derinlikteki soğuk sularda çekilen fotoğraf ve videolarda görünebilirken, diğeri Oslo’nun kültür ve denizcilik merkezi olan Bygdøy’da, kendi adını taşıyan muhteşem bir müzede sizleri bekliyor.

    Başta da belirttiğim gibi; günümüzün keskin kalıpları içinde başarı ya da başarısızlık üzerinden irdelenemeyecek keşifler, sonuç elde etmekten daha derin anlamlara sahip. Ernest Shackleton bazı görüşlere göre başarısız sayılabilir ama onun tutkusu ve ekibine olan sadakati, dünya coğrafyasından daha geniş olan insan ruhunun sınırlarını bize göstermesi açısından oldukça önemli. Aldığı kararlarla keşifler tarihindeki en önemli deniz fenerlerinden biri oldu ve ardından birçok kişi bu ışığı takip etti.  Beyefendiler locasının eşsiz rekabeti içinde dünyayı tanımamızı sağlayan ve ilham verenlere sonsuz şükranlarımı sunuyorum.☸

  • Adriyatik’in derinliklerinden İznik’e, Suyun altındaki sanat

    Adriyatik’in derinliklerinden İznik’e, Suyun altındaki sanat

    Adriyatik Denizi’nin derinliklerinde yatan yaklaşık 500 yaşındaki Venedik ticaret gemisinin İznik’e uzanan hikâyesi…

    Hırvat dalgıç ve arkeologlardan oluşan bir grup, 2006 yılında Hırvatistan’ın Dubrovnik kıyılarından 22 deniz mili uzaklıktaki Mljet Adası açıklarında bir batık keşfederler. Daha sonra yapılan ilk araştırma dalışlarında 46 metre derinlikte yatan batığın 16. yüzyıla ait, oldukça iyi korunmuş bir Venedik ticaret gemisi olduğu anlaşılır. Bizim sularımızdan oldukça uzakta batmış bu geminin arkeolojik çalışmaları başladıktan bir süre sonra, 16. yüzyıl Akdeniz dünyasının renkli ve zengin ticari hayatına açılan adeta bir zaman kapsülü olduğu ve bu kapsülün bir penceresinin de 16. yüzyıldaki İznik’e açıldığı anlaşılır. 

    SVETİ PAVAO BATIĞI 

    Tesadüfler sonucunda gerçekleşen keşfin ardından, bir yıl sonra 2007 yılında başlayan arkeolojik kazının ilk aşamasında deniz tabanındaki top ve gülleler dikkat çeker. Bu toplardan yola çıkarak geminin batı menşeli olduğunu anlaşılır. Fakat oldukça geniş bir alana yayılan enkazın neler söyleyeceği duymak için zamana ihtiyaç vardır. Çalışmalar ilerledikçe geminin nihai varış noktasının Venedik olduğu anlaşılır. Önemli bilgiler vereceği görülen batığın yağmalanmasından korkan Hırvat yetkililer, 2008 yılından itibaren kazı çalışmalarının hızlanarak devam etmesini sağlamak için yoğun çaba sarf eder. Çalışmaların ilk aşamasında geminin batı pazarları için doğu kaynaklı ticari ürünler taşıdığı hipotezi ortaya atılır. Zira söz konusu dönemdeki doğu batı ticareti bilinmekte ve Adriyatik doğu ile batı arasındaki deniz ticaretinde önemli bir köprü görevi üstlenmektedir. Çok geçmeden 46 metre derinlikte yatan batıktan bu hipotezi destekleyen bulgular gelmeye başlar. Bunlar kargo bölümünde bulunan, iç içe yerleştirilmiş büyük boyutlu İznik seramikleridir. Sveti Pavao Batığı üzerinde yedi yıl süren kazılar sırasında çıkarılan eserlerin ağırlıklı kısmı seramiktir. Bu seramiklerin büyük bölümünü ise farklı boy ve desenlerle süslü İznik çinileri oluşturur. Yolculuğu Sveti Pavao’nun sığlıklarında sonlanan geminin kaptanı Osmanlı’nın en gözde şehirlerinden biri olan İznik’te üretilen ürünleri Avrupa pazarına götürmeyi planlıyordu. 1480 ila 1670 yılları arasındaki dönemde İznik, duvar karoları, dini törenlerde kullanılan eşyalar ve lüks sofra takımları gibi sırlı seramik objelerin ana üretim merkeziydi. Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) İznik çinileri üretim, nitelik ve bezeme açısından doruğa ulaşmıştı. Bu özelliğini 16. yüzyıl boyunca sürdürmeyi de başardı. İznik çinileri özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’nın önemli merkezlerinde popüler hale gelmiş ve kendisine alıcı bulmuştu. Sveti Pavao batığı bu ticaretin somut, ete kemiğe bürünen eşsiz bir resmini çekmiş oldu.

    GEMİNİN TARİHİNE IŞIK TUTAN OBJELER

    Geminin kargosu ve karakteristik buluntuları sayesinde rotası büyük ölçüde aydınlatılmış, dönemin iki önemli gücü arasındaki ticarete ışık tutan detaylara ulaşılmıştı. Özelikle çiniler üzerindeki çalışmalardan yola çıkarak gemi kabaca 16. yüzyıla tarihlenmişti. Fakat arkeologlar, araştırmalar derinleştirildikçe gemi hakkında daha fazla bilgiye ulaşacaklarını biliyorlardı. Öyle de oldu. Önce geminin tunçtan yapılmış çanı bulundu. Üzerinde Latince MDLXVII (1567) rakamı bulundu. Gemi için oldukça önemli olan bu obje üzerinde muhtemelen geminin ilk yola çıktığı tarih yazmaktaydı. Bu oldukça kıymetli bir bilgiydi zira geminin suya indirildiği tarih artık öğrenilmişti. Ardından 2010 yılı çalışmaları sırasında gemideki top ve gülleler dışında iki gümüş taler ile 40 akçe dikkatli çalışmalar sonucunda tespit edildi. Bu paralar geminin tarihlendirilmesi açısından çok önemliydi. Zira paraların üzerindeki bilgilerden tarihleme yapmak mümkün olabilirdi. Oldukça kötü durumdaki akçeler uzun bir çalışmanın ardından okunabilecek duruma getirildi. Sonuçta bu akçelerin dört farklı padişah döneminde kullanıldığı ortaya çıktı: Yavuz Sultan Selim (1512-1520), Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566), II. Selim (1566-1574) ve III. Murad (1574-1595). Bilindiği üzere her padişah tahta çıktıktan sonra kendi akçesini bastırmaktaydı. III. Murad, diğer sultanlar gibi tahta çıkınca (1574) kendi akçesini bastırdığı için geminin bu tarihten önce batmadığını söyleyebiliriz. Bu bilgiler ışığında İznik seramikleri üzerindeki gerçekleştirilen stil ve bezeme incelemeleri sonucunda geminin 16. yüzyılın son çeyreğinde battığı uzmanlarca ağırlık kazanan görüştür.

    GEMİNİN BOYUTLARI

    Batığın kargosu oldukça kıymetli bilgileri bizlere sunarken, kargonun altındaki kısımda gemi gövdesinin oldukça iyi korunmuş bölümlerine ulaşıldı. Geminin borda kaplamaları, kaburgası, omurga ve direk ıskaçası titiz çalışmalar sonucunda belgelendi. Buradaki çalışmalardan elde edilen bilgilerle gemi uzunluğunun yaklaşık 24 metre olabileceği tahmin edilirken, yapım tekniği ve geminin menşei üzerine de düşünceler netleşti. Gemi, gövdesinin sağlamlığını daha güvenilir hale getiren çift cidarlı bir yapım tekniği kullanılarak inşa edilirken, borda kaplama kalaslarının birbirine kenetlenme tarzı gemi inşasının Venedik şehrine ait olduğuna işaret ediyordu. Sonuç olarak; 24 metre uzunluğunda ve Venedik yapımı olduğu anlaşılan gemi, bize Doğu ve Batı Akdeniz arasındaki ilişkileri araştırma fırsatı vermesinin yanı sıra bu rota üzerindeki önemli seyir yollarının Doğu Adriyatik kıyısı boyunca geçtiğini bir kez daha teyit etti. Venedik ve Osmanlı arasındaki ticaretin 16. yüzyıldaki geldiği noktayı göstermesi açısından oldukça önemli olan bu batık iyi korunmuş ve araştırılmış birçok tarihi gemi enkazı gibi, adeta bir zaman kapsülü gibi tarihi aydınlatmak için kapı araladı. Böylece en değerli olan bilgiyi ve sanat değeri taşıyan eşsiz eserleri bu kapıdan bizlere sundu. Tabaklar, fincanlar, vazolar, kaseler… 16. yüzyılda İznik’te tasarlanmış seramikler Adriyatik’teki yedi yıl süren uzun çalışmanın ardından dünya kültür mirasına kazandırıldı.☸