Etiket: Mehmet Bezdan

  • Yapbozun eksik parçası Kızılburun Batığı

    Yapbozun eksik parçası Kızılburun Batığı

    Tarih sayısız parçadan oluşan dev bir yapbozdur. Arkeolog ve tarihçilerin çalışmaları sayesinde bu yapbozun eksik parçaları gün geçtikçe tamamlanıyor. Derin Mavi’de Antik Çağ’a ait eksik bir parçayı denizin 45 metre derinlerinde arıyoruz.

    Antik Çağ’dan itibaren en çok yükü en kısa sürede bir noktadan diğerine taşımak için deniz yolu tercih edilmiştir. Başrolü gemilerin oynadığı bu uzun soluklu süreçte gemilerin büyük kısmı nihai hedeflerine, yani bir sonraki limana ulaşsa da bir kısmı bu yolculukları tamamlayamayarak tarih resmini çözmemizi sağlayan izlere, sualtındaki delillere dönüşmüştür. Batıklar bu noktada tarihi aydınlatmakta eşsiz birer zaman kapsülü görevini görmektedir. Suyun metrelerce altıda tahribattan uzak kalan batıklar sistematik bilimsel çalışmalar sayesinde aydınlatılmaya ve bilim dünyasına sunulmaya devam ediyor. Bunlardan bir tanesi de Anadolu’nun somut olarak kanıtlanan 4000 yıllık sualtı kültür mirasının bir parçası olan Kızılburun Batığı. MÖ 1. yüzyılda Ege Denizi’nde, Çeşme Kızılburun’da batan gemi günümüzden yaklaşık 2100 sene öncesi için çok ciddi bir kayıp olmalı. Zira taşıdığı yük alışılmışın dışında ve hem maddi hem de manevi açıdan oldukça önemliydi.

    2100 YILLIK GEÇMİŞ

    Kızılburun batığının tarihin hangi bölümünü aydınlatacağını bulmak şüphesiz ki üzerindeki soru işaretlerini çözmeyi gerektiriyordu. Sualtı Arkeoloji Enstitüsü’nden (INA) dünyaca ünlü bilim insanı, değerli hocamız Cemal Pulak tarafından yapılan bir yüzey araştırmasında 1993 yılında keşfedilen batığın kazısına 2005 yılında başlanır. Böylece batığın üzerindeki 2100 yıllık kumdan örtü de kaldırılmaya başlanır. Genel itibarıyla Antik Çağ’a ait batıklar amfora adı verilen seramik taşıma kaplarından oluşan kargoları taşırlar. Hatta birçok batığın yerini de amforalar sayesinde tespit ederiz. Fakat Kızılburun batığı daha farklı bir kargo ile MÖ 1. yüzyılda Ege’de yelken açmıştı. Kaptanı taşıdığı kargonun önemini biliyor; olasılıkla da kendisiyle gurur duyuyordu. Zira artık anlatacak çok önemli bir hikâyesi vardı. Fakat umulmadık bir şey oldu. Büyük ihtimalle ani şekilde değişen hava koşullarına daha fazla dayanamayan gemi ağırlığı mermerden oluşan kargosuyla birlikte Çeşme Kızılburun’da lacivert, öfkeli denize teslim oldu.

    SIR PERDESİ ARALANIYOR

    1993 yılındaki yüzey araştırmasından 12 yıl sonra batık üzerinde kazı çalışmalarına başlayan INA’dan Deborah Carlson ve ekibinin yaptığı çalışmalar derinleştirildikçe mermer kargonun önemi daha iyi anlaşıldı. Zira burada bulunan mermer kargo, Akdeniz’de keşfedilen diğer örneklerden farklı olarak yekpare değildi. Kargoda mermer bir tapınağın fasadını tamamlayabilecek şekilde her biri yaklaşık 7 ton ağırlığında sekiz adet sütun tamburu ve bir adet Dor üslubunda hazırlanmış sütun başlığı vardı. Başka bir deyişle, bu parçalar birleştiğinde Antik Çağ’a ait 11 metre yüksekliğinde bir sütun oluşturuluyordu. Yapbozun bir parçasını daha aydınlatmak artık kazı ekibinin ellerindeydi. Kazı derinleştikçe peşi sıra sorular da gelmeye başladı. Tonlarca ağırlıktaki kargonun Antik Çağ’a ait bir mimari düzen olan Dor sitilinde inşa edilecek yapıya ait olduğu anlaşılmıştı. Kargo bir tapınak inşası ya da en az Antik Çağ tapınağı kadar heybetli bir mimari yapı için taşınıyordu. Dahası bir sipariş üzerine hazırlanmış özel bir kargoydu. Peki ama böylesine önemli bir kargo nereden yola çıkmıştı? Daha da önemlisi hangi büyük boyutlu yapının inşası için nereye gidiyordu? Bu sorulara cevap bulunabilirse 2100 yıl önce bu sularda yelken açan kaptanın rotasına da ulaşılabilirdi.

    BİNLERCE YILLIK ANTİK ROTA

    Carlson yönetimindeki ekip çalışmalarını ilerlettikçe sonuç almaya başladı. Mermerler üzerinde gerçekleşen izotop analizlerinin sonuçlarından kargonun Prokonnessos, başka bir deyişle Marmara Adası’ndaki mermer ocaklarından alındığı anlaşıldı. Tarihi binlerce yıl öncesine giden mermer ocaklarından çıkarılan bloklar buradan gemiye yüklenmiş ve güneye doğru bir rota çizilmişti. Prokonnessos, tarih boyunca bildiğimiz birçok önemli yapıda kullanılan mermerler için kaynak olmuştu. Aralarında Almanya’ya kaçırılan Bergama Zeus Sunağı, Süleymaniye Cami ve hatta Ayasofya yer alıyordu. Farklı zaman dilimlerine ait birçok önemli yapı buradan çıkan mermerler ile inşa edilmiş ya da önem verilen bölümler buradan getirilen malzemelerle süslenmişti. Kızılburun Batığı’nda bulunan mermer bloklar Prokonnessos’dan çıkartılan mermerin MÖ 1. yüzyılda tahmin edilenden daha geniş bir coğrafyada alıcı bulduğunu göstermiştir.

    ANTİK ÇAĞIN KEHANET MERKEZİ

    Yaklaşık 2100 yıl önce yelken açan geminin nereden yola çıktığını tespit eden Deborah Carlson, 2006 yılına gelindiğinde yolculuğa bu defa karada devam etmiş. Bunun için de bir dedektif gibi iz sürerek sorularına yanıtlar aramış. Batık kargosundaki mermerlerin Dor düzeni olarak adlandırılan mimari stilde inşa edilen bir yapıya ait olduğunu bilen Carlson, bu noktada beyaz mermerden Dor düzenli anıtsal yapıların olduğu yerlerin bir listesini oluşturmuş. Ardından bu listedeki yerleri bizzat yerinde incelemeye başlamış ve sonunda 2007 yılında Antik Çağ’ın en eski kehanet merkezlerinden biri olan İzmir’deki Klaros’a gitmiş.

    BÜYÜK İSKENDER’İN DÜŞÜ

    Klaros, Antik Çağ’da bilinen en önemli üç kehanet merkezinden biridir. Fakat diğerlerinden daha eski oluşuyla öne çıkar. Buraya gelen kent yöneticileri, soylular ve imparatorlar tanrı Apollon’un kâhini aracılığıyla sorularına cevap almayı umut ederlerdi. Bunlardan en ünlüsü de İzmir’in kuruluşu için yöneltilen sorudur. MS 2. yüzyılda yaşamış gezgin ve coğrafyacı Pausanias, Büyük İskender’in Smyrna’yı (İzmir) uykusunda gördüğü bir düş üzerine kurduğunu yazar. Pagos’ta (Bugünkü Kadifekale’nin bulunduğu tepe) bir av sonrası dinlenirken uykuya dalan İmparator’a rüyasında bulunduğu yerde yeni bir kent kurması ve halkı eski kentten yeni kurulan yere taşıması gerektiği söylenir. Bunun üzerine Klaros’a, Apollon’un kahinine elçiler gönderilerek İmparator’un rüyası sorulur. Cevap açıktır. Kutsal Meles’in ötesindeki Pagos’ta oturacak olanlar eskisine göre üç-dört kat daha mutlu olacaklardır. Cevabın olumlu olması üzerine Bayraklı’daki kent yavaş yavaş terk edilir. İşte böylesine önemli bir kutsal alan olan Klaros’ta incelemelerde bulunan Carlson, Kızılburun’daki yarım tamburların boyutlarını, özellikle yükseklik ve çap gibi değerleri, Klaros’taki ayakta duran tamburlarla karşılaştırır. Cevap heyecan vericidir. Ege’nin 45 metre derinliklerinde bulunan gemideki sütunlarla kehanet merkezindeki sütunlar aynıdır. Yapbozun eksik parçası bulunmuştur. Kızılburun batığının, MÖ 3. yüzyılda başlanan ve yüzlerce yıl boyunca inşası bir türlü bitirilemeyen Apollon Tapınağı’nın mimari parçalarını taşıdığı anlaşılır.

    Antik Çağ’ın en eski kehanet merkezlerinden biri olan Klaros’taki Apollon Tapınağı’nın inşası için önemli bir adım olacak sipariş, ne yazık ki son durağına ulaşamamış ve gemi batmıştı. Apollon Tapınağı için bu sütunu kimin sipariş verdiği ve masraflarının kim tarafından karşılandığını bilmiyoruz. Klaros’taki biliciliğin oldukça öne çıkan yapısı göz önüne alındığında birçok general, soylu ve imparatorun mabede çarpıcı miktarda para aktardığını biliyoruz. Zira Antik Çağ için bu ve benzer kutsal alanların yapımına maddi katkı sunmak bir reklam ve propaganda aracıydı. Şu an için bu kargonun ödemesini yapan kişi bilinmese de gelecek yıllarda Klaros’taki kazı çalışmalarında ele geçen bir bulgu belki de bu konuyu aydınlatabilir.

    Kızılburun’un kaptanı ise tanrıların evi olarak görülen Apollon Tapınağı’na taşıdığı yükü ulaştıramamanın acı kaybıyla Ege’nin gemisini yutmasını izledi. MÖ 1. yüzyıl için ciddi maddi ve manevi kayıp 2100 sene sonra bulundu ve restorasyon çalışmalarıyla yeniden gün yüzüne çıkarıldı. Böylece Anadolu’nun kültürel mirası daha da büyüyerek, yapbozdaki bir boşluk daha dolduruldu. Yarım asır önce başlayan denizcilik arkeolojisinin, tarihi aydınlatmakta bu kadar önemli bir rol oynayacağını kim bilebilirdi? Dünya denizcilik tarihi ve tarih resmi sularımızda aydınlatılmaya devam ediyor.☸

  • Karadeniz’deki kurt sürüsü  U-BOTLAR

    Karadeniz’deki kurt sürüsü U-BOTLAR

    Dünya tarihinin gördüğü en yıkıcı savaşta, durdurulamaz denilen Nazi savaş makinesinin en sinsi parçası, suyun altındaki sessiz düşman U-Botlar…

    Kelimelerin şüphesiz bir ruhu ve dönemlere göre daha derin anlamları vardır. “Unterseeboot” da bu kelimelerden bir tanesi. Günümüzde Almanca biliyorsanız anlamlı gelecek olan bu kelime, 1940 yılında Atlantik’te seyreden bir ticaret ya da savaş gemisi mürettebatı olsaydınız çok daha fazla anlam ifade edecek, duyduğunuz an iliklerinize kadar korkmanıza neden olacaktı. Winston Churchill hatıralarında savaş boyu en korktuğu şeylerin başında Alman denizaltılarının geldiğini yazmıştı. Almanca denizaltı anlamına gelen “Unterseeboot” kelimesi İkinci Dünya Savaşı boyunca “U-Bot” olarak kısaltılacak ölüm makinesinin adıydı. İkinci Dünya Savaşı tarihi incelendiğinde birçok başlıkla karşılaşılır. Bunların başında deniz savaşları ve U-Botlar en üstlerde yer alır. Zira 60 milyon insanın hayatını kaybettiği, dünyanın gördüğü en büyük ve yıkıcı savaşın tek sahnesi kara değildi. Oldukça ürkütücü Nazi savaş makinesi savaş başlar başlamaz bunun aynı zamanda bir deniz savaşı olacağını göstermişti. İngiltere İkinci Dünya Savaşı’na dahil olur olmaz 3 Eylül 1939’da Alman VIIA tipi U-30 denizaltısı “Athenia” isimli İngiliz yolcu gemisini Atlantik’te batırdı. Geminin 1100 yolcusu vardı. Ne yazık ki yüzden fazlası bu saldırıda hayatını kaybetti. Hitler beklendiği üzere bu olayı üstlenmedi. Hatta İngiltere’yi kendi gemisini batırmak suçladı. Tüm bu kargaşa içinde savaşın kaderini değiştirecek U-Botların ilk kurbanı “Athenia” olmuştu fakat bu sadece bir başlangıçtı.

    Kraliyet Donanması güçlü ve büyük gemileriyle bu sorunun üstesinden geleceğini düşünse de, U-Botlar bu olaydan sadece iki hafta sonra bir İngiliz uçak gemisini batırdı. Uçak gemisine karşın oldukça küçük bir denizaltının Kraliyet Donanması’nın en görkemli gemilerinden birini batırması oldukça sarsıcı bir olaydı. O güne kadar büyüklükle orantılı olarak düşünülen kazanma algısı bir anda sarsılmıştı. Sonar henüz geliştirilme aşamasında olduğu için suyun altındaki bu sinsi düşman ile savaşma şansları neredeyse yoktu. Nazi savaş makinesinin bir sonraki hedefi Kraliyet Donanması’nın bir diğer önemli gemisi “HMS Royal Oak” oldu. Scapa Flow’da gerçekleşen baskının ardından tüm İngiltere U-Bot kelimesinin anlamını öğrenmiş ve korkuyu ilklerine kadar hissetmişti. Hitlerin ana hedefi ise İngiltere’nin ABD ve Kanada ile bağlantısını baltalamaktı. Başarılı da oldu. Savaş öncesi İngiltere yaklaşık 60 milyon ton yiyecek ve hammadde ithal ederken U-Bot saldırılarından sonra bu rakam yarı yarıya düştü. Gözü dönmüş Hitler askeri gemiler dışında ticaret gemilerine, hatta yolcu gemilerine saldırıyordu. “SS City of Benares” gibi çocukları taşıyan gemilerin batırılması ile Hitler denizlerde de savaş suçu işlemeye başlamıştı.

    KURT SÜRÜSÜ

    Çeşitli tipteki U-Botlar, Nazi savaş makinesinin önemli bir kozu haline gelmişti. Kraliyet Donanması ise bu makineyi durdurmak için hem farklı teknikler deniyor hem de yeni teknolojiler üretmeye çabalıyordu. Savaşın başında Almanlar, I. Dünya Savaşı’ndan kalma bir taktik ile savaşıyor, her denizaltı bireysel hareket ediyordu. Bir süre sonra Atlantik’teki ticaret filoları İngiliz askeri gemileri tarafından korunmaya başlandı. Birden fazla askeri gemi tarafından korunan filolara tek bir denizaltının saldırması çok tehlikeliydi. Hitler’in kurmayları bunun için yeni bir planı devreye soktular. “Kurt sürüsü” adını verdikleri strateji ile birden fazla U-Botun tek bir merkezden hareket etmesini sağladılar. Bu planda her denizaltının noktasal olarak yerini bilen merkez saldırı stratejisini kendi belirliyordu. Eşsiz bir plandı. Bu sayede kalabalık ticaret filolarına aynı anda, farklı noktalardan saldırabiliyorlar ve bunun sonucunda büyük zayiat verilmesine yol açıyorlardı. Bu saldırılardan bir tanesinde beş denizaltından oluşan kurt sürüsü, 35 gemilik bir ticaret filosuna saldırmış ve 20 gemiyi batırmıştı. Sayıları savaş sırasında bir ara 300’e yükselen U-Botlar geceleri, görüş mesafesinin en az olduğu sırada saldırarak yıkımı her geçen gün artırıyorlardı.

    Bu saldırılar sırasında denizaltılar özel bir sistem olan enigma sayesinde merkez ve birbirleriyle iletişim kuruyorlardı. Kusursuz işleyen plan ancak 1941 yılında çözülebildi. Bir çarpışma sırasında ağır hasar alan Alman denizaltısından iletişim için kullanılan ekipmanlar ele geçirildi. Bu savaşın kaderinin değiştiren olaylardan biriydi. Merkez ile kurt sürülerinin iletişimini sağlayan cihazın bir örneği İngilizlerin eline geçmiş, İngilizler bu şifreleme sistemini zor olsa da çözmüşlerdi. Birçok tarihçiye göre bu olay savaşın kaderini değiştirdi ve savaşın daha erken bitmesine neden oldu. Bu olayın ardından U-Bot kayıpları hızla arttı. Almanlar ise iletişim ağlarının deşifre edildiğinden habersiz kurt sürülerini yönetmeye devam etti. Sonarın zaman içinde geliştirilmesiyle birlikte kör dövüşü son bulmuş, Kraliyet Donanması bir adım öne geçmişti.

    BARBAROSSA HAREKÂTI

    Batıda İngiltere ile mücadele eden Hitler, 22 Haziran 1941’de yeni fakat oldukça riskli bir hamle yaptı ve Sovyetler Birliği’ne savaş açtı. Birçok tarihçiye göre hatalı olan bu hamlenin altında Nazi savaş makinesinin bitmek bilmeyen açlığı yatıyordu. Petrol rezervleri açısından Sovyet toprakları Hitler’in savaş makinesini doyurabilirdi. Barbarossa Harekâtı başlarda ciddi bir başarı kazandı. Güçlü Alman ordusu oldukça hızlı ilerliyordu. Hitler tüm gücüyle karadan saldırıyordu.

    Hatta U-Bot yapımına aktarılacak çeliğin kara birlikleri için harcanması gerektiği görüşünü savunuyordu. Kurmaylarından farklı olarak o deniz kuvvetlerine pek önem vermiyordu. Atlantik’te yapılan savaşı doğru okuyamadığı bir gerçekti. Başlarda oldukça hızlı ilerleyen harekât bir noktada durdu. Oyun kilitlenmişti. Hitler, yardım gelmezse Rusların direncini kıracağına inanıyordu. Bu nedenle Rusların tüm sevkiyat noktalarını kesmek için yeni bir hamle yaptı.

    KARADENİZ’DE BÜYÜK OPERASYON

    U-Botlar sayesinde Atlantik’te İngilizlere oldukça sorun çıkarmış; uzun bir süre boyunca denizaşırı yardımları kesintiye uğratmıştı. Bunu Karadeniz’de de başarabilirdi. Fakat önünde bir sorun vardı. Karadeniz’e tek giriş yolu Boğazlar’dı. Türkiye’nin dirayetli ve tarafsız politikası bu seçeneği ortadan kaldırıyordu. Zira Montrö Sözleşmesi sayesinde Boğazlar askeri gemilere kapatılmıştı. Boğazlar’dan geçme talebi Türkiye tarafından reddedilen Almanlar bu defa Alman üretimi olan ve Türk Deniz Kuvvetleri’nin envanterinde bulunan denizaltıları satın almak istedi. Sonuç değişmedi. Türkiye’yi tarihin gördüğü en büyük ve yıkıcı savaşa sokmak istemeyen İsmet İnönü teklifi reddetti. Bu, Hitler için aşılması gereken bir sorundur. Yeni ve oldukça çılgın bir fikir gündeme gelir. Donanma üssü olan Kuzey Denizi’ndeki Kiel’den Karadeniz’e bir sevkiyat planlanır. Yaklaşık 3500 km’lik bu sevkiyatta nehirler ve kara yolu kullanılacaktır. Nihai hedef, Karadeniz kıyısındaki Köstence Limanı’dır. Bu operasyon için U-Botların en küçüğü olan tip 2B tercih edilir. 42 metre uzunluğunda yalnızca 4 metre genişliğindeki bu denizaltılarda 24 personel görev yapabiliyordu. Sadece beş torpidonun bulunduğu bu modeller Atlantik’te savaşan denizaltılarla kıyaslanmayacak ölçüde küçüktü. Sık sık ikmal yapmaları gerektiği için Almanya tarafında yer alan Romanya limanlarını kullanacaklardı. Bu görev için seçilen altı denizaltı (U 9, 18, 19, 20, 23, 24) Kiel’den yola çıkmadan önce en küçük parçasına dek söküldü. Nehir ve kara yoluyla yaklaşık olarak bir yıl gibi bir sürede büyük bir operasyonla Köstence’ye taşındılar. Romanya kıyılarına ulaşan denizaltılar yeniden birleştirilerek göreve hazır hale getirildi. Bu inanılmaz operasyon sonucunda altı denizaltından oluşan kurt sürüsü Ekim 1942’de Karadeniz’de göreve başladı ve kısa sürede önemli başarılar elde etti. Karadeniz’deki görev sürelerinde 26 gemiyi batırmayı başardılar. Buna karşın üç denizaltı kaybedildi. Ama diğer üç U-Bot Ruslara ciddi zarar vermeye devam ediyordu. İlerleyen süreçte Hitler’in çok güvendiği kara ordusu önce durdu ardından da tüm itirazlarına rağmen çekilmeye başladı.

    Hitler kaybediyordu. Üçüncü Reich’ın düşüşü doğuda başlamıştı. Ruslar Romanya’ya girdikten kısa süre sonra kalan üç U-Botun tek ikmal seçeneği ortadan kalktı. Tip IIB sınıfı olan U-Botlar yakıt ve mühimmatı açısından sınırlı modellerdi. Karadeniz’den çıkmanın bir yolunu bulmak zorundaydılar. Denizaltıların Boğazlar’dan geçmesine Türkiye izin vermiyordu. Geriye tek bir seçenek kalmıştı. Denizaltıların Rusların eline geçmesine izin verilemeyeceği için kurt sürüsünün kalan kısmı batırılacaktı. Atlantik’te başlayan U-Bot macerası tam beş yıl sonra Türkiye’nin kuzey kıyılarında son buluyordu. Üç denizaltı 9 Eylül 1944’te kaptanları tarafından batırıldı. U-19 Karadeniz Ereğli’de, U-20 Sakarya’nın Karasu açıklarında (1994 yılında Türk Deniz Kuvvetleri tarafından 26 metrede bulundu), U-23 ise Ağva açıklarında (yakın dönemde Türk Deniz Kuvvetleri ve Selçuk Kolay’ın yaptığı çalışmalar ile yeri tespit edildi) batırıldı. Karadeniz sahillerine çıkan Alman denizciler kısa sürede yakalandı. Almanların acımasızlığına benzer şekilde yanıt vermeye başlayan Ruslar yerine Türkiye kıyılarında karaya çıktıkları için oldukça şanslılardı. Mürettebat savaşın bitmesinin ardından yaklaşık bir yıl sonra evlerine dönmeyi başardı.

    U-Botlar, denizcilik tarihinin en özel kilometre taşlarından biri. Karadeniz’deki kurt sürüsü ise şüphesiz en özel hikâyelerden. Türkiye sadece karada değil, kıyılarında da tarihin koridorlarında gezebildiğiniz eşsiz bir coğrafya. Dünyanın en eski batıklarından başlayarak 4000 yıllık somut denizcilik tarihi sularımızda aydınlatılıyor. MÖ 2 bin yıldan başlayarak 1940’lara dek eşsiz bir tarih… Denizlerimizi tanıdıkça kültür dünyamızın zenginleştiğini görecek, sahip olduğumuz kültürel emanetlere daha sıkı sarılacağız.☸

  • Denizler altında 4000 yıl Sualtındaki ören yeri YASSIADA

    Denizler altında 4000 yıl Sualtındaki ören yeri YASSIADA

    “Kalkanlı Zeus, engin gökyüzünü, nasıl da kaplıyor kara bulutlarla! Allak bullak etti denizi, tekmil kasırgaları koptu çeşitli yellerin, ölüm uçurumu açılıyor önümde, besbelli!” MS 4. yüzyılda tarihin bildiği en karamsar kıyılarından birine sahip Yassıada’ya (Bodrum) yaklaşan kaptan, önündeki fırtınayı görünce Homeros’un bu satırlarına benzer düşüncelere kapılmış olmalı. Korku, panik ve ardından kadere boyun eğme… 

    S 4. yüzyılda 19 metre boyundaki ahşap gemisinde taşıdığı 1100 civarı amfora ile yelken açan kaptan bir süre önce patlayan havada zorlukla yol alıyordu. Çok yakınlarında sığınabileceği bir limanın olması bile içindeki karamsarlığı bastıramamıştı. Önündeki adayı gözleyerek açığından geçmeyi ve yakındaki limana sığınmayı umut ediyordu. Fakat tüm planları birkaç dakika içerisinde adanın sığlığına çarptığında son buldu. O ana dek hissettiği tüm korkular gerçeğe dönüşmüştü. Fakat kaptanın başına gelen bu felaket aynı noktadaki son kaza olamayacak; benzer acılar 1600 yıl boyunca devam edecekti.

    HOMEROS’UN ANLATTIĞI DENİZ KAZALARI

    Bugün o noktadaki ilk kazanın üzerinden 16 yüzyıldan fazla zaman geçti. Artık Anadolu’nun tarihsel zenginliğinin kıyılarımızda, denizlerimizde de olduğunu, hatta kıyılarımızdaki arkeolojik araştırmalar olmasa tarih resminin bugün olduğu gibi aydınlatılamayacağını biliyoruz. Tarih yazımında arkeoloji sayesinde her geçen gün somut verilere ulaşıyoruz. Sadece yazılı belgelere dayanarak değil, arkeoloji bugün bir dedektifin cinayet mahallini incelemesi gibi dört bir koldan çalışarak yüzlerce hatta binlerce yıl önce gerçekleşen olayların, kazaların ve savaşların fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Bu nedenle her arkeolojik alan, arkeologlar tarafından bir olay mahalli gibi inceleniyor. Arkeologlar karada olduğu gibi suyun metrelerce altında da olay yerlerini, tarihi değere sahip deniz kazalarını aydınlatarak tarih yazımına katkıda bulunuyor. Bugün arkeologların ilgi alanına giren deniz kazaları tarih boyunca sayısız defa meydana geldi ve kendi dönemi için felaket olan bu kazaları duyan her denizci deryadan biraz daha korktu. Denizcilerin, kaptanların ve onların ailelerinin duygularını, iç dünyalarını birçok antik yazar kaleme aldı. Homeros onlardan yalnızca bir tanesiydi, belki de en iyisi. Anlatımları bugün bile birçok denizciyi ürkütür. Peki ama deryada tek korkulan fırtına ve zaman zaman acımasız olan Olympos tanrıları mıydı?

    Zeus hem gürledi, hem yıldırım yağdırdı gemiye.

    Altüst oldu kükürtlü yıldırımla çarpılan gemi,

    tekmil arkadaşlar hep birden denize düştüler.

    Dalgalar aldı götürdü yoldaşlarımı,

    başladılar yüzmeye karabataklar gibi geminin çevresinde,

    tanrı onlara sılayı kısmet etmemişti. (XII, 415-420)

    Homeros’un Odysseia Destanı’nda geçen bu satırlar bir deniz kazası sonucunda yaşananları aktarır. Antik Çağ denizcileri için en korkulan şeylerin başında tanrıların gazabı sonucunda oluşan fırtınalar yer alıyordu. Bu Kuzey Denizi’ndeki Vikingler için de bu şekildeydi Antik Çağ’da Akdeniz’de yelken açan denizciler için de. Bu öylesine bir korkudur ki, tarih boyunca denizciler kazasız seyahatler için tanrılara adaklar adadı, belli ritüelleri yerine getirdi.

    Son 4000 yıldır Akdeniz’de yelken açan cesur insanların tecrübelerini nesilden nesle aktardıklarını biliyoruz. Antik Çağ denizcileri böylece hangi mevsimde yelken açmaları gerektiğini, mevsimlere göre doğru rotaları nasıl çizmeleri gerektiğini öğrendi. Kendilerinden önce yelken açan öncülerinin tecrübelerinden yararlanan denizciler için şüphesiz bir başka tehdit ise su yüzeyine yakın kara parçaları, bir başka deyişle, sığlıklardı. Bu öylesine bir düşmandır ki, günümüz denizcilerini bile felakete sürükleyebilir.

    DENİZCİLİK TARİHİNİN PANORAMASI

    Yassıada’nın hemen yakınındaki sığlık belki de tarih boyunca bu kıyılarda yelken açan denizcilerin korkulu rüyası olmuş en zorlu noktalardan biridir. Antik Çağ’dan günümüze dek büyük deniz kazalarının yaşandığı, bu nedenle suyun altında denizcilik tarihinin istemsiz şekilde panoramasını oluşturan Yassıada’ya yelken açtığımızda Turgutreis ile Yunan adalarından Pserimos arasında uzandığını görürüz. Lado olarak da bilinen bu küçük adanın denizden yüksekliği en çok 11 metredir; güneybatı ucunda kıyıdan 125 metre uzaklıkta ve denizin sadece 2-3 metre altında 200 metre kadar uzanan bir sığlık yer almaktadır. Kusursuz bir tuzağın yansıması gibi suyun altında bekleyen bu sığlık günümüzde de kullanılmakta olan bir rota üzerinde yer alır. İşte bu özellikleriyle tarih boyunca önemli kayıpların, felaketlerin en sinsi aktörlerinden bir tanesi olmuştur. Bu tuzağın sadece antik çağ için geçerli olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Zira 10’un üzerinde tarihi batığa ev sahipliği yapan sığlığın son kurbanı 1993 yılında batan Lübnan bandıralı bir şileptir. Peki ama 16 yüzyıl boyunca deniz kazalarının gerçekleştiği bu sığlıkta deniz tarihine ilişkin hangi bilgilere ulaşıyoruz. Yassıada, bulundurduğu batıklar arasında en bilinenler MS 4. yüzyıla tarihlenen Roma batığı, MS 7. yüzyıla tarihlenen Bizans Batığı ve MS 16. yüzyıla tarihlenen Osmanlı batığıdır. Söz konusu batıklar üzerinde gerçekleşen arkeolojik çalışmalar sonucunda tarihin bilinmeyenleri aydınlatılırken aynı zamanda gemi yapım teknolojilerindeki gelişimi de tek bir noktada yapılan çalışmalar içinde 12 yüzyıl boyunca takip edebilmemizi sağlıyor. Bu öylesine eşsiz bir bilgi hazinesi ki, bu sular olmadan denizcilik tarihinin yazılamayacağını da bir kez daha kanıtlıyor. Zira dünyada Bizans Dönemi’ne ait ilk batık, Yassıada’da kazılmıştır. Burada 1961 yılında gerçekleşen kazı dört yıl sürmüş ve sonunda Bizans Dönemi’ne ait bir geminin nasıl göründüğüne, yapım tekniklerinin ne olduğuna dair somut bilgilere ulaşılmıştır. George Bass başkanlığındaki çalışmalarda yaklaşık olarak 1000 civarında amforadan oluşan kargonun altında geminin ahşap parçalarına ulaşıldı. Söz konusu ahşap bölüm geminin sadece yüzde 10 civarını oluştursa da yapılan çalışma ile eksiksiz bir plan çıkarıldı. Bu sayede geminin rekonstrüksiyonu yapıldı ve günümüzden 13 yüzyıl önce bir Bizans gemisinin neye benzediğini öğrenme şansımız oldu. Kazı ekibinden arkeolog Frederick van Doorninck’e göre bu kadırga, kiremit çatısı ve yemek hazırlama imkânlarıyla antik zamanlardan beri bilinen en donanımlı gemilerden biri. Kazı alanındaki bulgular doğrultusunda, ki bunlar arasında gemide kullanılan mutfak kapları ve çeşitli eşyalar yer alıyor, hazırlanan çizimlerle 13 yüzyıl önce Akdeniz’de yelken açan 20 metreden biraz büyük bir Bizans gemisinin mutfağının nasıl olduğunu görebiliyoruz.

    GEÇMİŞ İLE MODERNİN BULUŞMASI

    Ayrıca bu gemiyle birlikte modern gemi yapım tekniklerine kademeli bir şekilde geçildiği anlaşılmıştır. Antik Çağ’da kullanılan ilk teknikte önce geminin kabuğu, başka bir deyişle dış kaplaması inşa edilirdi. Söz konusu kabuk kavela zıvana tekniği ile birbirine tutturulurdu. Modern gemi yapım tekniğinde ise önce omurga ve kaburgalardan oluşan iskelet inşa edilir; ardından da dış kaplama bu iskeletin dış kısmında örülür. Yassıada’da kazısı yapılan Bizans gemisinde su kesimine kadar olan bölümünde eski, su kesiminin üzerindeki bölümde ise modern gemi inşa tekniklerinin kullanıldığı görülmüştür. Yani geçmiş ile modern aynı gemide, Yassıada’da buluşmuştur. Bizans batığından öğrendiğimiz bir diğer bilgi ise usta denizci olan takipçilerin de ilgisini çekebilecek türden. Arkeolog Frederick van Doorninck Bizans batığının çapalarına dair yaptığı araştırmalar sırasında, ki bu çapalar taş çapalara göre suyun altında ciddi zarar gördüğü için neredeyse yok olmak üzereydi, önemli bilgilere ulaştı. Bilindiği üzere demir suyun altında kaldığı sürede oluşan reaksiyonla ciddi bir tortu tabakası ile kaplanır. Doorninck önce sertleşmiş tortulardan oluşmuş kalıpları temizlemiş, ardından iç hacimlerini ölçmüş ve sonunda Roma Dönemi’nde kullanılmış olan demirin özgül ağırlığıyla bu hacim değerlerini çarparak çapaların orijinal ağırlıklarını hesaplamıştır. Tüm bu çalışmanın ardından gemide bulunan tüm çapaların, ağırlık birimi olan Roma Pound’unun ellişer katlarıyla üretildiğini saptamıştır. Bu bilgi bize, gemide bulunan farklı boyuttaki çapaların ağırlık ve numaralarını belirleyen, önceden Orta Çağ’a ait olduğu bilinen denizcilik kanunlarının aslında yedinci yüzyılda başladığını göstermiştir. Eşsiz bir bilgi. Böylece karanlıkta kalan bir başka nokta yine Anadolu kıyılarında aydınlatılmış ve 4000 yıllık somut denizcilik tarihine yeni bilgiler Yassıada’nın derinliklerinde eklenmiştir. Fırtınalar ve Homeros’un dizleriyle açmıştık yelkenimizi. Son sözleri ise yıllar önce sohbet ettiğim, soyadı gibi denizci olan süngerci ve kaptan Mehmet İmbat amca söylesin deryada çekilenler üzerine.

    “Hayatım hep teknelerde geçti. Denizde çekilen sıkıntı çabuk unutuluyor evlat. Ben çok çekmiş, çok da unutmuşumdur…”

    O halde Arşipel’de güzel anılar biriktireceğimiz bir sezon olması dileğiyle… ☸

  • Bir efsanenin ardından GEORGE F. BASS

    Bir efsanenin ardından GEORGE F. BASS

    Tarih yazımında sualtı arkeolojisinin ne kadar önemli olduğunu anlamamızın üzerinden yarım yüzyıl geçmedi. Arkeoloji bilimi için kısa sayılacak bu sürede dünyanın en eski ve özel batıkları Anadolu kıyılarında, derin mavide araştırıldı. Bu ay, 2 Mart 2021 tarihinde kaybettiğimiz bir efsaneyi, sualtı arkeolojisinin öncüsü George F. Bass’i kendi başlattığı tarih içinde ve en yakıştığı yer olan denizin derinliklerde anıyoruz. 

    Bir efsaneye veda ediyoruz. Profesör George F. Bass. Tüplü dalışın henüz emeklediği dönemde arkeolojiyi denizin derinliklerine indiren, 1960 yılında dünyanın o gün için bilinen en eski batığını kazan, dünyanın ilk sualtı arkeoloji kazısını yapan, antik çağ ticaretini, ilişkilerini, gemilerini anlamamız için bizlere ışık tutan bir bilim insanı. Şüphesiz o ve yaptığı çalışmalar olmasaydı bugün denizcilik tarihi ve antik çağ hakkında çok daha az bilgiye sahip olurduk. Sadece yaptığı çalışmalarla değil, yazdığı kitap ve makalelerle de sayısız insana ulaştı. Örneğin National Geographic’de dünyanın en eski batığı olan Uluburun batığı hakkında yazmış olduğu makale 13 milyon okura ulaştı. Belki de bu makale ile tarihin en çok okura erişen arkeoloğu oldu. Kazıları, bakış açısı ve yazdıklarıyla kendisinden sonra gelen birçok kişiyi etkiledi. Onlardan biri de bu satırları kaleme alan benim.

    FOTOĞRAFIN BÜYÜSÜ

    Arkeoloji hayatım Bass’in 1987 yılında kaleme aldığı o makale ile netleşti. Olağanüstü fotoğraflarla dolu makalenin bulunduğu dergiyi, basıldıktan 10 yıl sonra İzmir’deki bir sahafta görmüştüm. Aralık 1987 tarihli dergi o ana dek gördüğüm en etkileyici dergi kapaklarından birine sahipti; bugün de hâlâ aynı fikirdeyim. Arkeolojiye olan ilgimin daha belirgin bir alana yönelmesi işte bu fotoğrafla başladı. Yıllar sonra editörlüğünü üstlendiğim arkeoloji dergilerinin ilk görsel temelleri de o sayıyla atılacaktı. Derginin kapağında görünen arkeolog dünyanın en eski batığı olan Uluburun’un kargosunda 3300 yıldır dokunulmamış bakır külçelerden bir tanesini kaldırdığı an suyun 50 metre altında hazır bekleyen fotoğrafçı Bill Curtsinger, deklanşöre basarak zamanı fotoğraf makinesindeki negatife hapsetmişti. Her anı romantik ve büyüleyici olan o anın yansıması astronotları kıskandıracak bir kareye dönüşür ve ardından milyonlara ulaşır. Tam 13 milyon kişiye ve belki de benim gibi sahaflarda zaman geçiren nice insana. George Bass benim için hep o fotoğrafın ete kemiğe bürünmüş hali olarak kaldı. Ne şanslıyım ki fotoğrafın çekildiği tarihten 30 yıl sonra George F. Bass’i, kurucusu olduğu Sualtı Arkeoloji Enstitüsü’nün (INA) Texas College Station’daki kampüsünde, o dergi kapağı önünde çekme şansım oldu.

    AYNI LOCANIN BEYEFENDİLERİ

    Bu özel fotoğraf ve makaleyi ilk gördüğüm tarihten 10 yıl sonra arkeoloji ve yayıncılığın rüzgârında yelken açarak birçok arkeoloji dergisinin editörlüğünü yaptım. Son 7 yıldır ise TINA Türkiye Sualtı Arkeolojisi Vakfı’nın yayını olan TINA Denizcilik Arkeolojisi Dergisi’nin editörlüğünü üstleniyorum. George’u kaybettiğimiz 2 Mart 2021 tarihinde TINA Denizcilik Arkeolojisi Dergisi’nin son düzeltmelerini yaparak matbaaya gönderdiğim sırada bir eposta geldi. Yayıncılıkla ilgili olanların bildiği üzere, son dakikada birçok düzeltme gelir. İmkânınız olursa yazarlardan gelen son dakika düzeltmelerini uygular ve dergiyi baskıya gönderirsiniz. Gelen epostanın bu durumla ilgili olduğunu düşünerek açtım. Mesaj çok sevdiğim bir meslektaşım ve meslek büyüğüm olan Tuba Ekmekçi Littlefield’dan geliyordu. “Mehmet’cim maalesef George Bey’i dün gece kaybettik. Çok üzgünüz…” Onu tanıyan herkes çok üzgündü. Arkeoloji serüveninde yaptıklarıyla, başardıklarıyla yepyeni bir disiplinin kurulmasını sağlayan; sualtı arkeolojisine adını veren eşsiz bir bilim insanı hayata veda etmişti. Onun açtığı yoldan yürüyen arkeologlar olarak oluşturduğu disipline dair bir bilim dergisini çıkardığımız sırada bu acı haberi almıştık. Bu bile ne kadar önemli bir bilim insanını kaybettiğimizin en somut kanıtıydı. Ama bizler efsanelerin ölümsüz olduğunu mitolojiden ve hayattan biliyoruz. Arkeoloji dünyası için Ekrem Akurgal, tarih için Halil İnalcık ne ifade ediyorsa sualtı arkeolojisi için de George Bass aynı şeyleri ifade eder. Şüphesiz aynı locanın beyefendileri…

    SUALTI ARKEOLOJİSİNİN ÖNCÜSÜ

    Yaptıklarıyla bugün tüm dünyada sualtı arkeolojisinin öncüsü olarak anılan Bass, ilk olarak 1950’lerde Türkiye’ye gelmişti. Fakat gelme nedeni batıklar değil, Gordion kazılarında çalışmaktı. 1960 yılında ise genç bir doktora öğrencisi olarak Türkiye’ye bir kez daha geldi. Bu defa amacı arkeolojik bir kazıyı suyun metrelerce altında yatan binlerce yıllık eski bir batık üzerinde icra etmekti. 1960’ların dünyasında çılgınca bir fikir gibi görünse de Bass ve bir grup genç insan zor koşullar altında bunu başardı. Böylece dünyada ilk kez arkeologların başında olduğu bir batık kazısı gerçekleştirildi. Bu sayede arkeoloji ilk kez suyun altına indi. Bu önemli kazı hem onun hem de sualtı arkeolojisi adına sadece bir başlangıçtır. Kazdığı antik gemi o gün için bilinen dünyanın en eski batığı olarak kayıtlara girer. Kendi ifadesi ile batıkta bulduğu gayet mütevazı malzemeyi inceleyerek, o zamanki görüşleri değiştirecek biçimde yorumlar. Bu görüşlerin arkeoloji dünyası tarafından kabul edilmesi ise oldukça uzun bir süreç alır. Fakat ilk batık kazısından yaklaşık olarak 25 yıl sonra başlattığı Uluburun Batığı kazısı sonucunda ne kadar doğru sonuçlara vardığı görülür ve arkeoloji dünyası tarafından da kabul görür. Bu iki mühim kazı sayesinde Tunç Çağı’na dair birçok bilinmeyen kıyılarımızda aydınlatılmıştır. Yassıada’da 7. yüzyıla tarihlenen Bizans Batığı’nın kazılması ise bir başka önemli kilometre taşıdır. Zira ilk defa bir batığın arkeolojik kazısı yapıldıktan sonra elde edilen veriler ışığında, o döneme ait bir geminin nasıl yapıldığı, şekli, kargosu, buluntuların nasıl yerleştirildiği konusunda bir rekonstrüksiyon oluşturulur. Serçe Limanı’nda kazısını gerçekleştirdiği cam batığı kazısı ise (MS 1025) büyük miktarda İslami cam eseri bizlere sunar. Bu ve diğer kazılardan çıkarılan eserler Bass’in de emekleriyle kurulan Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde ziyaretçileri bekliyor. Bass sohbetimiz sırasında ilk kazısı olan Gelidonya’ya başlarda herkesin şüphe ile baktığını söylemişti. Dar bir kumsalda kurduğu kamptaki kararlılığı sayesinde başlayan çalışmaları sonucunda bugün ardında dünyanın farklı noktalarında arkeolojik projeler yapan bir enstitü bıraktı. Çocukluğumda gittiğim sahaflarda tanıştığım ve ardından biriktirmeye başladığım Hayat Dergisi gibi entelektüel bir bakış açısı ile bu sayfaları arkeolojiye, deniz tarihine açan Kaptan ile (Yayın Yönetmenimiz Eyüp Özel) bu yıl yazacağım konu başlıklarını konuşurken ki yaklaşık 30 civarında başlığımız vardı, Kaptan’ın ilk olarak paylaşmak istediği başlık “Denizler altında 4000 yıl” olmuştu. Bu yazı dizisi ile Türkiye kıyılarında yer alan tarihi batıkların hikâyesini aktarmayı istemiştik. Özü itibarıyla Anadolu kıyılarında batan gemiler ve hikâyelerinden bahsedeceğimiz bu yazı dizisinde bu defa sualtı arkeolojisinin öncü ve amiral gemisi olan George Bass’in hikâyesine başka bir açıdan değindik. Derin Mavi’den bir arkeolog, silinmeyecek bir iz bırakarak geçti. Artık Homeros’un mavi sularında belki de araştırmayı çok istediğini söylediği bir Myken teknesinde yelken açıyor. Saygı ve minnetle anıyoruz.☸