Etiket: Mehmet Bezdan

  • La Nuestra Senora de las Mercedes

    La Nuestra Senora de las Mercedes

    Atlas Okyanusu’nun bir ucundan diğerine yelken açan ve varış noktasına çok az kala Kraliyet Donanması tarafından batırılan bir geminin 200 yıllık öyküsü.

    Yaklaşık 4000 yıldır dünyanın çeşitli coğrafyalarında düzenli şekilde yelken açan gemiler limanlar, şehirler ve kültürler arasında gidip geliyor. Günümüzdeki internet ağlarına benzer şekilde çalışan antik deniz rotalarındaki gemiler; kültürleri, dinleri, dilleri, düşünceleri bir kıyıdan diğerine taşıyarak bugünkü ortak kültürün oluşmasında en önemli görevlerden birini üstlendiler. Böylece karaların değil ama denizlerin ortak kıtalara dönüşmesini sağladılar. 

    Denizcilik arkeolojisi çalışmalarının başlamasıyla gemilerin derinlemesine incelemesi denizcilik tarihi adına karanlıkta kalmış noktalara ışık tutmayı ve aydınlatmayı başardı. Fakat suyun metrelerce altındaki çalışmalar her zaman bilim için yapılmadı. Gelişen teknoloji ve yasal boşluklar art niyetli kişilerin de bu çalışmaları yapmasına imkân tanıdı. Neticede askeri ve bilimsel amaçların dışında denizin derinliklerine inen kişi ve gruplar karada olduğu gibi suyun altında da tarihi eser kaçakçılığı yapmaya başladı. Medyada ve sinema sektöründe zaman zaman “hazine avcılığı” sıfatıyla yumuşatılmaya çalışılan bu gayri ahlaki eylemler özünde tarihi eser kaçakçılığından başka bir şey değildi. Bugün dünyanın çeşitli yerlerinde kendilerini hazine avcısı olarak tanıtan kişi ve topluluklar biz arkeologların korumak için büyük çaba sarf ettiği kültürel mirasları yağmalıyorlar. Siyah Kuğu ya da gerçek adıyla La Nuestra Senora de las Mercedes gemisi işte bu iki kutup arasındaki hukuk savaşının öyküsüdür.  

    DENİZLERDEKİ YAĞMA

    Değerli kargolar taşımış gemi batıklarını arayan ve onlardan kazanç elde etmeyi amaçlayan Odyssey Marine Exploration isimli şirket 2007 yılında uluslararası sularda, Portekiz’den 30 deniz mili uzaklıkta, okyanusun derinliklerinde bir batık bulur. Amacı nettir: Geminin değerli kargosunu su üzerine çıkarmak ve satmak. Çalışmalarına başlar. Bu, aslında tarihi bir sahada yapılan yağmalama eylemidir. Arkeologların yaptığı gibi, geminin bilimsel çalışmasını yapmaktan ve deniz tarihine kazandırmaktan oldukça uzak bir çalışmadır. Şirket okyanus tabanından bulduğu, onların deyimiyle hazineleri almak için kullandıkları, 8 tonluk ve 2 milyon dolarlık uzaktan kumandalı derin deniz robotu kullandıkları çalışmalarda kısa sürede 17 ton ağırlıkta gümüş sikke (yaklaşık 500 bin gümüş ve birkaç yüz altın sikke) ve diğer maddi değeri olan eşyaları bulur. Bu o güne dek bir firmanın deniz altında bulduğu en değerli kargo olarak kayıtlara geçer.

    Yaklaşık 600 milyon dolar değerindeki sikkelerden oluşan kargo üzerinde çalışan firma sualtında o kadar fütursuzca çalışmıştır ki, 2015 yılında İspanyol Hükümeti, batık alanının incelemesi sonucunda Odyssey’in madeni paraları çıkarırken geminin kalıntılarına zarar verdiğini kanıtlamıştır. Şirket bulduğu kargoyu hızlı bir şekilde Cebelitarık üzerinden şirketin merkezine, ABD’ye taşır. Bu kadar önemli bir konuda dikkatler batığa ve çalışmaya çevrilse de şirket batığın yerini yağmacılardan korumak adına gizlediğini ve yerini açıklamayacağını duyurur. Ayrıca yapılan araştırmada geminin kimliğine dair hiçbir şey bulunamadığını da belirtir. Bu oldukça ilginç bir o kadar da önemli bir nokta zira batığın kimliğine dair bilgi bulunursa ilgili ülke bu konuda gemiden hak iddia edebilirdi. Odyssey açıkça bunun önüne geçmek istiyordu.

    SİYAH KUĞU

    Portekiz’in güney kıyılarında, okyanusun derinliklerinde çalışan firma, yaptığı çalışmayı büyük bir keşif ve kurtarma operasyonu gibi yansıtmayı ilk aşamada başarmış; Mayıs 2007’de başlayan bu büyük oyun için çok geçmeden bir de isim bulmuştu: Siyah Kuğu. Aslında bu isim bir paravandı. Geminin adının ve kimliğine ilişkin bir bilgi bulunmadığını, bu nedenle Siyah Kuğu ismiyle anıldığını söylüyorlardı. Gerçek ise oldukça farklıydı. Şirket açıkça bilgileri saklıyordu. Hatta uzmanların ve araştırmacıların gerçeğe ulaşmaması adına suyun altından çıkarılan sikkelerin fotoğraflarını yayınlarken bile sikkelerin bazı bölümlerini kapatarak yayınlıyorlardı. Peki ama gerçekten geminin adı veya ait olduğu kültüre dair hiçbir iz yok muydu?

    SİYAH KUĞU’NUN ARDINDAKİ GERÇEK

    Bu oyun içinde bir kişi doğrunun yanında yer almayı seçti ve İspanyol Hükümeti ile Odyssey’e karşı bir hukuk mücadelesi başlattı. İspanyol Hükümeti’ni temsil eden ABD’li Avukat James Goold, kendi ülkesine ait bir şirkete karşı İspanyol Hükümeti’nin yanında yer almıştı. Madrid’de İspanyol Kültür Bakanlığı’nda düzenlediği basın toplantısında, Odyssey Marine Exploration’ın yaptığını gizlemek için çeşitli yöntemler kullanarak İspanyol Donanması’na ait savaş gemisi La Nuestra Senora de las Mercedes’i soyduğunu söyledi. Net ve sert bir konuşmaydı. Ardından ekledi: “Bu şirket gizlice bu gemideki madeni paraları ve diğer eserleri soydu ve daha sonra geminin kimliğini bilmediğini iddia ederek bunu saklamaya çalıştı.” Bu konuşma İspanyol Hükümeti’nin hukuksal savaş ilanıydı. Fakat bu, İspanya’nın bu gemi adına açtığı ilk savaş değildi.

    EKİM 1804: 

    İLK SAVAŞ İLANI

    1804 yılında Montevideo’dan (Kent 1828’de, bağımsızlıktan sonra Uruguay’ın başkenti oldu) ayrılan bir İspanyol filosu Cadiz’e doğru yelken açmıştı. Altın, gümüş ve diğer yüksek değerli kargoya sahip dört gemi yaşlı kıtaya doğru ilerliyordu. Bu küçük filo İngiltere’nin dikkatini çekmişti zira Fransa ve İngiltere arasındaki savaş nedeniyle İngiltere söz konusu rotaları gözaltında tutuyordu. Bu amaçla dört İngiliz gemisi harekete geçti ve İspanyol filosunu 5 Ekim’de Güney Portekiz’deki Santa Maria Burnu açıklarında durdurarak incelenmek üzere bir İngiliz limanına çekmek istedi. İspanyol komutan söz konusu duruma iki ülke ilişkileri açısından itiraz etti. Ardından başlayan çatışmada henüz ilk atışlardan birkaç dakika sonra, büyük bir patlama meydana geldi ve La Nuestra Senora de las Mercedes battı. 200’den fazla denizci öldü. Filodaki diğer üç gemi ise gözaltına alındı. İngilizler tarafından Mercedes’in batırılması, İspanya’nın İngiltere’ye savaş ilan etmesine ve Fransa’nın yanında savaşa girmesine neden oldu.

    MAHKEME SÜRECİ

    Savaşlardan güncel olanına döndüğümüzde, Goold öncülüğündeki hukuk heyeti, ABD’de açılan mahkemede öncelikle Odyssey tarafından denizaltında erişilen görüntülere ve eserlere ulaşma talebinde bulundu, ardından da kendi araştırmaları sonucunda elde ettikleri delilleri mahkemeye sundular ve geminin “La Nuestra Senora de las Mercedes” olduğunu açıkladılar. Bu oldukça önemli bir bilgiydi. Zira geminin İspanya’ya ait olduğunu gösteren deliller sayesinde gemi uluslararası sularda batmasına rağmen enkazın ve içindekilerin İspanya’ya ait olduğu gerçeği Odyssey’i suçlu hale getirdi. Yaklaşık beş yıllık bir mücadelenin ardından mahkeme, Odyssey’in suçlu olduğuna karar vererek batık alanında, suyun altından çıkarılan her şeyin İspanya’ya iadesine karar verdi. 

    SİKKENİN DİĞER YÜZÜNDEKİ GERÇEK

    Bu noktada adaletin sağlanması herkesi mutlu etse de, akıllara bir başka soru daha geliyor. Yasalar önünde haklı olan İspanya, vicdanlar karşısında da haklı mıydı? Zira geminin Atlas Okyanusu’nda yelken açtığı dönemde kargoyu başka topraklardan ülkesine taşıyordu. La Nuestra Senora de las Mercedes beraberindeki gemiler gibi kargosunu Uruguay’dan taşıyordu. Peki ama bu kıymetli kargonun asıl sahibi, geminin de sahibi olan İspanya mı yoksa kargonun yüklendiği Uruguay mıydı? Yasalar güçlü olandan mı yanadır? Yasaları güçlü olanlar mı yazar? Bu elbette kısa metinlerde tartışılamayacak kadar uzun bir konu. Net bir şey söylemek zor olsa da, denizcilik tarihine nasıl bakmamız gerektiğini özetleyen son bir cümle paylaşmak isterim. La Nuestra Senora de las Mercedes’in kargosunun iadesi üzerine konuşan İspanya Savunma Bakanı Ganzolo R. G. Aller “Önemli olan, hazine ya da para değil. Önemli olan, İspanyol gemilerinin güverteleri üzerinde yazılan denizcilik tarihi” diyerek hepimize güzel bir bakış açısı armağan etmiştir. ☸

  • ERTUĞRUL & BERTA

    ERTUĞRUL & BERTA

    Bir bilim insanı ile bir geminin, bizim kıyılarımızdan çok uzakta, başka bir denizdeki hikâyesi. Ertuğrul ve Berta.

    İspanyol bilim insanı Berta Lledo 1990’ların başında kendi topraklarından oldukça uzağa, Akdeniz’in diğer kıyısına doğru yelken açarak Bodrum’a geldi. Ertuğrul Fırkateyni ise 132 sene önce Berta gibi başka denizlere, başka kıyılara varmak için İstanbul’dan demir aldı ve Japonya’ya gitti. Kader bu ikiliyi 2007 yılında Japonya kıyılarında buluşturacaktı. Fakat her ikisinin de bundan haberi yoktu. Bu buluşma her ikisinin hikâyesi için de önemli bir kilometre taşı oldu. Bizim denizlerimizden çok uzakta bize ait bir hikâyenin iki yarısı. Bu Ertuğrul ile Berta’nın, bir gemi ile bir bilim insanının hikâyesi.

    MİLYONLARCA KIRIK CAM PARÇASIYLA GEÇEN YILLAR

    Tarihler 1993 yılını gösterdiğinde genç bir İspanyol arkeolog evinden oldukça uzak, başka bir ülkeye doğru yola çıktı. Amacı, dünyanın en büyük İslami cam koleksiyonunu içeren batığının çalışmalarında yer almaktı. O ve diğer ekip üyeleri Serçe Limanı Cam Batığı ismindeki kazıdan çıkartılan yaklaşık 3 ton civarındaki, 1 milyon kırık cam parça üzerine çalışmaya başladılar. Bu öylesine zorlu süreçti ki, milyonlarca parçadan oluşan kırılmış cam kargonun birleştirilmesi yıllar sürdü. Bir sohbetimiz sırasında Berta, Bodrum Kalesi’nde sürdürülen bu meşakkatli çalışmanın her anından büyük keyif aldığını ve çok fazla şey öğrendiğini söylemişti. Ardından denizcilik tarihinin aydınlatılması için sayısız sualtı arkeolojisi projesinde çalıştı. Ve zamanı geldiğinde onu bu kıyılara getiren kaderi, yeni bir yolculuğa çıkma zamanın geldiğini kulağına fısıldadı. Takvimler 2007 yılını gösterdiğinde bu kıyılara ait bir hikâye için çok uzaklara yelken açtı.

    FELAKETLER ZİNCİRİ

    Hikâyenin diğer kahramanı ise aynı limana varmak için 132 yıl önce yola çıkmıştı. Ama tarihimizdeki en önemli gemilerden biri olan Ertuğrul’un hikâyesi biraz daha öncesine dayanıyor. Osmanlı Devleti ile Japonya arasında ilk resmi görüşmeler 1887 senesinde başlar. Japon Prensi Komatsu, Avrupa’ya düzenlenen bir seyahat sırasında planlı bir ziyaretle İstanbul’a gelir. Bu ziyaret iki ülke arasındaki ilişkiler adına önemli bir adımdır. Bu ziyaretin ardından Sultan II. Abdülhamid tarafından bir heyetin Japonya’ya gönderilmesi gündeme gelir ve Ertuğrul isimli fırkateyn bu görev için seçilir. 79 metre boyunda ve 15,5 metre genişliğindeki Ertuğrul, Ekim 1863’te denize indirilmişti. Okyanus koşullarına ve bu denli uzun bir yolculuğa dayanıklı olup olmadığı tartışılsa, hatta bir rapor hazırlanması istense de sonunda bu görev için seçilir ve 14 Temmuz 1889 tarihinde İstanbul’dan yola çıkar. Fakat bu uzun yolculuğun sorunlu geçeceği henüz ilk etapta kendini belli eder. Süveyş Kanalı’nda kaza geçiren gemi ancak 12 gün süren bir çalışmayla onarılır. Yeniden yola çıktıktan sonra aralarında Cidde, Aden, Bombay, Singapur, Saygon, Hong Kong, Nagasaki, Kobe gibi birçok limanın bulunduğu rotasını takip ederek 7 Haziran 1890’da Yokohama Limanı’na ulaşır. Kafilenin başındaki Osman Paşa, Japon İmparatoru Meiji’ye Padişah II. Abdülhamid’in gönderdiği mektup ve imtiyaz nişanını takdim eder. Bu görevin ardından bir süre daha Japonya’da kalan Ertuğrul burada çeşitli etkinliklere katılarak ülkesini başarıyla temsil eder. Dönüş emri geldikten sonra hazırlıklara başlansa da yola çıktığı andaki kaderi onu takip etmeye devam eder. Bölgedeki kolera salgını gemi personelinden 13 kişinin vefat etmesine sebep olur. Kayıpların artması endişesiyle Ertuğrul Fırkateyni 15 Eylül 1890 tarihinde Yokohama Limanı’ndan ayrılır. Ayrılmak için doğru bir zamanlama değildir. Dönüş yolculuğunun ikinci gününde şiddetli rüzgâr, tayfuna döner. Yokohama’dan Kobe’ye ilerlerken Oshima Burnu yakınında, 16 Eylül günü kayalıklara çarparak batar. 526 askerimiz Japon sularında şehit olur. Felaketin ardından bölgedeki köylüler askerimizin yardımına koşar ancak sadece 69 askerimiz kurtarılabilir.

    İLKLER

    Japon hükümetinin kazazedeleri gönderdiği gemiler, Ertuğrul yola çıktıktan 18 ay sonra, Ocak 1891’de İstanbul ulaşır. Japonya’da da aynı Türkiye’de olduğu gibi büyük felaketlerde yardım kampanyası başlatma geleneği vardır. Bu kapsamda ülkedeki bazı gazeteler kazada şehit olan askerlerimizin aileleri için yardım kampanyası başlatır. Daha da ilginç ve önemli olan husus ise şu: Japonya’da Ertuğrul faciasıyla birlikte ilk kez yabancılar için yardım kampanyası organize edilmiştir. Diğer taraftan Ertuğrul’dan önemli eşya ve aletlerin çıkarılması konusu da gündeme gelir. Zira batan gemilerdeki değerli eşyaların özellikle silahların çıkarılması çok eski dönemlerden beri uygulanan bir yöntemdir. Japonya, Osmanlı Devleti’nden aldığı izinle çalışmalara başlar. Böylece enkaz alanına ilk dalışlar gerçekleşir ve sualtından çıkartılan malzemeler İstanbul’a getirilir. Çıkarılan toplar donanmanın bir başka önemli gemisi Osmaniye firkateynine aktarılır. Facianın olduğu alanda arkeolojik bir çalışma yapılması ve hikâyenin karanlıkta kalan bir kısmı varsa aydınlatılması için 118 sene geçmesi gerekecektir. 2007 yılında yaklaşık 25 yıldır Türkiye’de çalışan İspanyol arkeolog Berta Lledo Ertuğrul’u incelemek için Japonya’ya gider.

    ÇALIŞMALAR BAŞLAR

    Berta Lledo başkanlığında 2007 yılında ilk yüzey araştırmasını yapan uluslararası ekip, 2008, 2009, 2010 ve 2015 yıllarında da enkaz üzerinde titiz bir sualtı çalışması yürütür. Tüm bu süreç 500 saatin üzerinde bir sualtı çalışmasına karşılık gelirken, karada harcanan zaman bunun kat ve kat fazlasıdır. Sualtında çıkarılan eserler üzerinde 2016 yılına dek laboratuvar çalışmaları devam ederken, yaklaşık 8 bin 300 buluntu için uluslararası bir ekip Japonya’daki ve Bodrum’daki merkezlerde çalışır. Söz konusu buluntular arasında gemi personeline ait kişisel eşyalar, porselen tabaklar, gemiye ait ahşap ve metal parçalar, toplar ve top mermileri bulunmaktadır. Berta, yaptığımız söyleşi de şunları aktarmıştı: “2016 yılında Kushimoto’da bir laboratuvar çalışmamız oldu ve konservasyon işini büyük oranda tamamladık. Bu arada Bodrum’da laboratuvar çalışmalarımız yıl boyunca devam etmektedir. Konservasyonun bir bölümü devam ediyor. Yazı işlerimiz ve araştırmalarımız da aynı şekilde. Japonya’daki saha çalışmamızda Kushimoto Belediyesi ile işbirliği halinde bir ‘açık laboratuvar’ politikası izliyoruz. Bu, herkesin katılabileceği anlamına geliyor. Yerli veya çok uzaklardan gelerek laboratuvarda bir gün çalışabilecek birçok ziyaretçimiz oluyor. Birçok okulun, lisenin, yerel kültürel derneklerin ve grupların ziyaretlerine ev sahipliği yapıyoruz. Geliyor ve kendi tarihlerinden bir parçaya dokunmanın keyfini yaşıyorlar. Arkeolojik çalışma düzenine paralel olarak 2010 yılında gezici sergimizi başlattık. Ertuğrul Projesi: Japonya’da Bir Osmanlı Gemisi. Bu sergi birkaç farklı yerde açıldı: Kushimoto, Alanya, Bodrum, Osaka, Wakayama, Tokyo, Osaka, İstanbul ve Mersin Deniz Müzesi…” Bu sözlerin sahibi Berta Lledo, Ertuğrul’un Türk ve Japon halkları için anlamını anlamış dahası onun hikâyesini aydınlatmak için yaklaşık 10 sene çalıştı.

    TÜRK-JAPON DOSTLUĞUNUN KİLOMETRE TAŞI

    Berta, Ertuğrul ile o kadar bütün oldu ki, sualtı ve üstünde yaptığı araştırmalarla ömrünün yaklaşık 10 senesini adadığı Ertuğrul’u doktora tezi olarak çalıştı. Türk-Japon dostluğunun önemli bir kilometre taşı olan Ertuğrul için kazanın yaşandığı Kuşimoto’da her yıl anma törenleri yapılıyor. Bunun için iki önemli nokta yer alıyor. Kuşimoto’da 1891’de dikilen şehitler anıtı ve 1974 yılında inşa edilen Türk Müzesi. Ama hikâyenin özellikle son kısmını yazan Berta da kendi çalışmalarıyla Ertuğrul için bir anıt daha dikti ve doktora tezinden oluşan “Ertuğrul Fırkateyni-Japonya’da Bir Osmanlı Batığı” isimli kitabı İspanya’da İspanyolca olarak yayınladı. Bu ona son saygı duruşu olarak kayıtlara geçti. Artık ayrılmaz bir bütün olan bu ikiliden Berta Lledo’yu ne yazık ki bu yıl, 27 Temmuz 2021’de kaybettik. Deniz tarihini, bizim tarihimizi araştıran bu kıymetli meslektaşımı saygıyla anıyorum. Berta ve Ertuğrul derin mavide sonsuza dek buluştu. Bu onların, bizim, bu kıyıların çok uzaklardaki hikâyesi…☸

  • DOĞUDAN BATIYA BİTMEYEN YOLCULUK -2- SERÇE LİMANI

    DOĞUDAN BATIYA BİTMEYEN YOLCULUK -2- SERÇE LİMANI

    Bin yıl önce Anadolu kıyılarında batan bir gemi ve bu geminin derin mavideki bilimsel araştırmasına adanan ömürler…

    Geçen sayıda günümüzden yaklaşık 1000 yıl önce Akdeniz’in doğu kıyısından yelken açarak kuzeye, olasılıkla Konstantinopolis’e daha sonra da Karadeniz’deki bir limana gidecek Serçe Limanı Cam Batığı’nın hikâyesine yelken açmıştık. Kargosu büyük oranda kırık camlardan oluşan batık, birçok yeni bilgiyi öğrenmemizi sağlarken bunların içinde en dikkat çeken bilgileri batıktan çıkartılan satranç ve tavla taşları vermişti. Yaklaşık 1000 yıl önce Anadolu kıyılarında batan gemiden çıkartılan bu taşlar sayesinde gemicilerin ve kaptanın uzun yolculuklar sırasında bu oyunları oynadıklarını ve suyun 35 metre altında çıkartılan başarılı rölöve sayesinde gemideki objelerin bulunduğu noktalara göre gemideki sosyal sınıfları nasıl keşfedildiğini aktarmıştım. Bu bilgilere ulaşabilmemizi sağlayan ise şüphesiz ki arkeolojiye adanan ömürler. Serçe Limanı kazısının üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen arkeologlar halen bu özel geminin hikâyesini aydınlatmaya devam ediyorlar. Sualtı arkeolojisinin öncüsü George F. Bass bir sohbetimiz sırasında Serçe Limanı Cam Batığı’nın rekonstrüksiyonu ve büyük miktardaki İslami cam kargosu bakımından dünyanın en eski batıklarından biri olan Gelidonya kadar önemli bir batık olduğunu söylemişti. Gelidonya Batığı’nın sualtı arkeolojinin başlaması açısından dolayısıyla da sualtı arkeolojisinin öncüsü George Bass açısından bir milat olduğunu düşündüğümüzde Serçe Limanı’nın önemi çok daha net anlaşılır. Bu sayımızda sualtı arkeolojisinin öncüsü tarafından bu kadar önemsenen Serçe Limanı Cam Batığı’nın 40 yıllık araştırma öyküsüne devam ediyoruz.

    1000 YAŞINDAKİ GEMİDEN GERİYE KALANLAR

    1977-1979 yılları arasında, üç kazı sezonunun ardından batığa dair birçok bilgiye ulaşıldı. Bunlar arasında öncelikle geminin boyutları vardı. Gemi 15 metreden biraz daha uzun ve yaklaşık olarak 5,2 metre eninde 35 ton taşıyabilecek kapasitedeydi ve çam ağacından yapılmıştı. Omurgası içinse karaağaç tercih edilmişti. Antik Çağ’dan kalan batıkları suyun altında araştıran ekipler açısından en büyük problemlerden biri ahşapların zaman içinde yok olmasıdır. Bunun nedeni Akdeniz’de yaşayan Ternodo Navalis ismindeki bir kurtçuktur. Bu nedenle antik çağa ait birçok geminin ahşap gövdesine dair ya hiç veri olmaz ya da çok az ahşaba ulaşılır. Örneğin dünyanın en eski batıklarından biri olan Uluburun Batığı’nda ulaşılabilen ahşap oranı yüzde 3’tür. Arkeolojik kazılar sırasında geminin ahşap bölümlerinin ancak kargo altında kalan kısımları kurtarılabilir. Serçe Limanı Cam Batığı 1000 yıl önce iskelesinin üzerine yattığı tespit edilmiş, bu nedenle sancak kısmı tamamen yok olmuştur. İskele kısmından kurtarılan ahşap bölümler ise oldukça değerli bilgiler sunuyor. Örneğin geminin inşa yöntemini, kullanılan ağaç ve çivi türlerini buradan öğreniyoruz. Geminin ahşaplarını birleştirmek için ahşap ve bakır çiviler kullanılmış. İki direkli ve Latin yelkenli olduğu düşünülen gemi için özel bir çalışma Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde yapılmış. Bu çalışma için geminin gerçek boyutlarında metalden bir iskelet kurulmuş ve bu iskelet üzerine suyun derinliklerinden çıkartılan ahşap parçalar yerleştirilmiştir. Bugün Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret ettiğinizde bu eşsiz çalışmayı görebilir, yaklaşık bin sene önce bir geminin nasıl bir şekli olduğunu, nasıl bir ambara sahip olduğunu ve bu ambarın nasıl yerleştirildiğini inceleyebilirsiniz.

    MODERN GEMİ YAPIMININ BAŞLANGICI

    Tarih boyunca Akdeniz’de iki temel gemi yapım yöntemi vardır. Bunlardan ilki, önce gemi kabuğunun oluşturulduğu yöntem. Diğeri ise önce iskeletin, ardından dış kabuğun örüldüğü modern yöntem. Sheila Matthews kazının bitmesini izleyen yıllarda yaptığı çalışmasıyla Serçe Limanı Cam Batığı’nın modern gemi yapım tekniği ile yapılmış en eski örnek olduğunu belirtmiştir. Batık kazısından tam 25 yıl sonra bu kez karada, İstanbul’un atar damarlarından biri olan Yenikapı’da, muhteşem bir gemi topluluğunun kazısına başlandı. Bu eşsiz arkeolojik alandan elde edilen bilgiler Bizans Dönemi’ne ait gemilere dair oldukça fazla bilgi sundu. Bu alandan gelen bilgiler gemilerin evrimsel süreçlerine ve kabuk temelli yöntemden iskelet temelli yönteme geçiş çalışmalarını çok daha iyi şekilde anlaşılmasına imkân verdi. Buna göre gemilerin evrimsel sürecinin Akdeniz çanağının her noktasında eş zamanlı başlamadığı anlaşıldı. Farklı gemiler incelenerek gemilerin hangi ahşapları önce birleştirilmiş ve kabuk temelli yapılmış; nereden sonra iskelet temelliye dönülmüş, bunlar detaylarıyla ortaya çıktı. Bizim adımıza önemli olan nokta ise tüm bu detaylara Anadolu’daki kazı çalışmalarında ulaşılması.

    ARKEOLOJİYE ADANAN ÖMÜRLER

    Bu özel geminin üzerinde çalışan bir diğer kişi de arkeolog Fred V. Doorninck. Kendisi 1977-1979 yıllarında kazısı yapılan MS 11. yüzyıl Serçe Limanı Cam Batığı’nın amforalarını son dönemde yeniden incelemeye başladı. Zira söz konusu amforalar üzerinde bazı harfler bulunmaktadır. Kazı sırasında bunların Grek harfleri olduğu düşünülse de Doorninck bu konudaki çalışmasını sürdürmüş ve bunların bazılarının Balkan isimlerinin kısaltmaları olduğunu fark etmiş. Elbette bu çalışma yazıldığı kadar kolay olmamış. Araştırmayı hakkıyla yapabilmek için Yunanca yanında Rusça, Romence, Bulgarca, Sırpça ve Arapça okumayı öğrenmiş. Çünkü bu grafitoların en iyi örnekleri Balkanlarda ortaya çıkarılmış. Peki bu kapsamlı çalışma bize ne sunuyor? Doorninck uzun yıllar süren çalışmasının ardından bu örneklerin hepsinin standart Grek harfleri olmadığını, bunların Kiril harfi olduğunu, hatta bir kısmının Türkik resimli harfler olduğunu kanıtladı. Bu nedenle gemideki bu amforaların sahiplerinin Bulgaristan’dan Marmara’nın kuzey sahiline göç eden Türki Bulgarlar olduğunu kanıtladı. George Bass’in tabiri ile “Doorninck olmasaydı Serçe Limanı Cam Batığı’ndaki bildiklerimizin onda birini bile bilemezdik.” Bu batık ile yolları kesişen bir diğer önemli bilim insanı ise Berta Lledo. Onun hikâyesi ise George Bass’in bir makalesi ile başlıyor. Bass 1993 yılında Serçe Limanı Cam Batığı’ndaki İslami cam eserler üzerine yazdığı bir makalede dünyanın dört bir tarafından gönülleri Bodrum’a davet eder. Bu eşsiz geminin eserleri genç arkeolog Lledo’yu Bodrum’a çeker. O ve diğer ekip üyeleri Serçe Limanı Cam Batığı’ndaki kazıdan çıkartılan yaklaşık 3 ton civarındaki, 1 milyon kırık cam parça üzerine çalışmaya başlar. Lledo, çalışmayı şu şekilde anlatıyor: “Cam batığı koleksiyonundaki çalışma muhteşemdi. Kimse 70’lerde başlayan kazı süreciyle 1993 yılında başlayan cam kataloglama arasında sarf edilen olağanüstü çabayı bilemez. Tam 15 yıl boyunca bir sürü kişiden oluşan bir ekip cam parçacıklarını tamir etti, aynı renkteki parçacıklar, aynı kalınlıktaki parçalar, aynı dokudaki parçalar bir araya getirildi ve her şeye rağmen binlerce eşleştirme yaparak bir çok eseri yeniden bir araya getirildi.” Lledo şöyle devam ediyor: “George F. Bass’in beni en derinden etkileyen yorumlardan biri aşağı yukarı şu şekildeydi: Evdeki su bardaklarından birinin kırıldığını düşün, sonra bunlardan bir tane daha kırılıyor, sonra bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha… Bunların hepsi aynı renkte, şekilleri aynı; bu şekilde 20 tane kırılmış ve parçaları da birbirine karışmış. Sonra sen bunları bir araya getirmeye çalışıyorsun. Bunu çok daha büyük, muazzam bir ölçekte yaptığını düşün, işte sana Serçe Limanı Koleksiyonu.”

    Bu yorumu aktaran arkeolog Berta Lledo’yu ne yazık ki bu satırları kaleme aldığım günlerde kaybettik. “Derinlerdeki Portreler” kitabı için bir araya geldiğimiz günlerde tanıştığım bu özel insanı saygıyla anıyorum. Bu satırları okuyan herkesi Lledo ve yukarıda ismi geçen kişilerin emeklerini görmek için Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret etmeye davet ediyorum. Bu sular ve bu özel insanlar olmadan denizcilik tarihi asla yazılamazdı. Onların emekleri ise Bodrum’da canlı bir belleğe dönüşmüş olarak sizleri bekliyor.☸

  • DOĞUDAN BATIYA BİTMEYEN YOLCULUK -1- SERÇE LİMANI

    DOĞUDAN BATIYA BİTMEYEN YOLCULUK -1- SERÇE LİMANI

    Doğu-Batı ilişiklerini anlatan kütüphanenin en nadide örneklerinden, 1000 yıllık bir kitap: Serçe Limanı Cam Batığı.

    Akdeniz’in doğu sahillerinde 1025 yılında yelken açan 15 metre uzunluğunda çift direkli, Latin yelkenli ticaret teknesinin Bulgar mürettebatı geminin orta bölümünde tavla oynayarak zaman geçiriyordu. Kaptan ise az önce gemideki tüccarlardan bir tanesini satrançta yenmenin keyfi ile taşları toplamış ve her zaman olduğu gibi özenle saklamıştı. Havanın sertleşeceğini anlayan kaptan daha önce bu sularda sayısız kez dümen tutmuş, tecrübeli biriydi. Bölgeyi oldukça iyi tanıdığı için Loryma’ya gelmeden sığınacak bir limana ihtiyacı olduğunu düşündü. Tedirgin şekilde, sancak baş omuzlukta gördüğü dar girişli koya girdi. Amacı dışarıdaki fırtınadan uzak şekilde geceyi burada geçirmekti. Oysa bu koy sığınak değil, onlar adına bir tuzaktı. Denizcilik arkeolojisinde yüzey araştırmaları adı verilen deniz tabanındaki batıkları bulmaya yönelik çalışmalarda her keşif tarih kitabının bir sayfasını çevirmek gibidir. Arkeolojinin bu sayfadaki bilgileri anlamak için katkısı, sayfa altında daha küçük puntolarla yazılan, çoğu zaman okunmayan ama en derin ve değerli bilgileri sunan dipnotların yaptığından farklı değildir. Yacht Türkiye’de Doğu–Batı ticaretine boyut kazandıran MS 11. yüzyıla tarihlenen, yaklaşık 1000 yaşındaki Serçe Limanı Cam Batığı için Akdeniz’in derin sularında yolculuğa çıkıyoruz.

    1000 YILLIK UYKUDAN UYANIŞ

    Yolculuğumuz bu derginin okurları tarafından çok iyi bilinen, Rodos Adası’nın karşısında yer alan iyi korunmuş kalesiyle tanınan Loryma’nın (Bozukkale) doğusundaki Serçe Limanı’na. Dar ve derin bir girişin koruduğu oldukça güzel ve sessiz bu koyda Doğu ile Batı arasındaki binlerce yıllık deniz ticaretinin izlerini sürmek mümkün. Yoğun deniz trafiği içinde çağlar boyunca gemilerin sığınağı olmuş noktada ve yakın çevresinde çok sayıda batık bulunmaktadır. Tunç Çağı’ndan günümüze dek sık kullanılan rota üzerinde bulunan koyun içindeki batıklar bu noktanın göründüğü kadar korunaklı olmadığının en net kanıtı. Ansızın esebilecek rüzgârlara karşı açık olan koy, limanı zaman zaman göründüğünden daha tehlikeli kılmakta. Maalesef bin yıl önce bu sularda yelken açan kaptan, bu bilgiden habersizdi. Arkeoloji bilimindeki ana amaçlarımızdan biri eksik bilgileri tamamlamaktır. Bu nedenle bulunan, keşfedilen her yeni arkeolojik alanın, bizim konumuzda ise batığın, kazılması yerine yeni bilgiler sunacak daha önce araştırılmamış ya da görece sınırlı bilgimizin olduğu batıkların kazılması hedeflenir. Arkeologlar bu batıkların yerini yakın zamana dek ağırlıklı olarak süngercilerden öğrendi. Bodrum ve çevre beldelerdeki süngerciler sayısız dalışta gördükleri batıkları belleklerinde tutamasa da kerteriz aldıkları noktaları daha sonra elleriyle koymuşçasına bulabiliyorlardı. Bu süngercilerden biri de Mehmet Aşkın. Serçe Limanı Cam Batığı 1000 yıllık uykusundan onun sayesinde uyanır. O ve diğer güzel insanlar olmasa bugün çok daha az batığı bilecek, denizcilik tarihi adına şüphesiz çok daha az bilgimiz olacaktı. Mehmet Aşkın tarafından yeri gösterilen, 1000 yıl önce Doğu ile Batı arasında ticaret yapan batığın arkeolojik kazısı Sualtı Arkeoloji Enstitüsü (INA) tarafından 1977- 1979 yılları arasında gerçekleştirildi. Batık, INA’nın felsefesinden dolayı daha önce kazısı yapılmamış bir döneme ait olduğu için seçilmiş. Geminin kargosu da daha önceki kazılara oranla oldukça farklıdır. Batıktaki seramik parçaları ve amforalar arasında yaklaşık üç ton kırık cam parçası kargonun büyük kısmını oluşturur. Batık kargosunun cam ağırlığı nedeniyle, “Serçe Limanı Cam Batığı” olarak anılmıştır. Gemideki amforaların yanı sıra cam parçaları birçok soruyu da beraberinde getirmiştir. Camlar neden kırıktı? Hepsi sağlamdı ve gemi batarken mi kırılmıştı, yoksa gemiye yüklendiğinde kırıklar mıydı? Bu soruların cevapları bulunabilirse birçok bilgiye ulaşılabilir. Ekip, kazının ilk aşamasında kargonun üst bölümündeki amforaları kaldırdıktan sonra kargonun çoğunluğunu oluşturan üç tonluk kırık camlarla karşılaşır. Bu yükün dışında safra taşları ve çok sayıda demir obje de kargoda bulunur. Batıklarda çivi, çapa, silah gibi yok olmaya yüz tutmuş demir objelerin etrafında kalker ve demir pasından oluşan doğal kalıplar vardır.

    HAYAT BULAN OBJELER

    Bilindiği üzere demir, denizin altında uzun süre dayanmaz. Özellikle de aradan bin sene gibi uzun bir süre geçince. Serçe Limanı Cam Batığı’nın MS 1025 yılı civarında battığını düşünüldüğünde batıkta demir malzeme kalması imkânsızdır. Geminin demir çapaları dahil demir her obje tamamen yok olmuştur. INA ekibi o güne kadar birçok kazıda bu ve benzer durumlarla karşılaştıkları için çökeltilerin yani demir objelerin etrafında oluşan doğal kalıpların değerlendirilmesi için bir yöntem geliştirmiş. Bu yönteme göre öncelikle çökeltinin röntgeni çekilir. Böylece çökeltinin içinde nasıl bir eser barındırdığı anlaşılır. Ardından bu doğal kalıba fazla zarar vermeden bazı yerlerinden kırarak içinde bulunan toz haline gelmiş demir pası temizlenir. Daha sonra kırılan noktalar tekrar birleştirip kalıbın içindeki boşluğa sentetik bir reçine (epoksi) dökülür. Son olarak da çökelti kalıp dışından dişçi aletleri ve titreşimli keskilerle temizlenerek içeride bulunan yok olmuş demir objenin orijinal sekline ulaşılır. INA bu yöntemle Serçe Limanı Cam Batığı’ndaki çeşitli silah, el aletleri, kilit, çivi, kantar, çapa gibi demir buluntuların üzerinde çalıştı. Tamamı çökeltilerle kaplanarak, kaybolmuş olmasına rağmen kazı sonrası 10-15 yıllık konservasyon döneminde hepsinin kopyası yapıldı. Bugün Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret ettiğinizde Orta Bizans Dönemi’ne ait en büyük silah ve alet grubunu görebilirsiniz. Bunlar tamamıyla yok olmuş eserlerin doğal kalıplarını kullanarak yapılan kopyalarıdır. Neredeyse tamamen yok olmuş objelerden bilgiye ulaşmak, arkeolojinin insanlığa en eşsiz katkılardandır. Bu kazıda başlatılan yöntem ile daha sonra Geç Tunç Devri’nden Osmanlı Dönemi’ne kadar yüzlerce çökelti içinde bulunan eserin kopyası da oluşturulmuştur.

    BATIKTAN ÇIKAN SATRANÇ TAKIMI

    Dünyaca tanınan hocamız Prof. Cemal Pulak, Serçe Limanı Cam Batığı kazısının rölövesi için oldukça uzun zaman harcamış. Bu çalışma doğru bilgiye ulaşmak adına oldukça önemli bir aşama ve bir o kadar da hassas bir süreçtir. Zira cinayet mahalli gibi incelenen batıklar çok ilginç bilgileri arkeologlara sunar. Serçe Limanı Cam Batığı’nda da öyle olmuş. Konteks denilen buluntu yerinin kesin tespit edilmesi arkeolojide çok önemlidir. Serçe Limanı Cam Batığı’ndaki hassas çalışma sayesinde 1000 yıl önce bu sularda yelken açan bir gemideki sosyal sınıflara ilişkin ilk bilgilere ulaşıldı. Kazı sırasında suyun 35 metre altında oldukça küçük, ilk aşamada kırık tahta parçacıkları sanılan bulutular bulunmuş. Her buluntuda olduğu gibi bunların da yerleri rölöveye dikkatli şekilde işlenmiş. Daha sonra da hepsi ayrı ayrı etiketlenerek ağzı kapalı poşetlerle suyun üzerine çıkartılmış. Numara verilen bu parçacıklar birleştirilmeye başlandığında ise bu ufak tahta parçalarının satranç taşları olduğu anlaşılmış. İlk anda tahta parçası olduğu sanılan buluntular, batık bir gemide bulunan en eski satranç takımı larak kayıt altını alınır.

    GEMİDEKİ SOSYAL SINIF

    Serçe Limanı Cam Batığı’ndan elde edilen veriler bunlarla da sınırlı değil. Rölöve çalışmalarında satranç taşlarının geminin kıç tarafında bulunduğu tespit edilir. Bu demek oluyor ki, satranç geminin kıç tarafında oynanmaktaydı. Kimler bulunuyordu bu kısımda? Şahıslara ait özel buluntuları incelendiğinde; büyük olasılıkla geminin kaptanı, önemli kişilerin veya ücret karşılığında seyahat eden tüccarların daha çok geminin kıç kısmında konuşlandığı anlaşıldı. Batıkta kemikten yapılmış, dama taşına benzer yuvarlak bir parça bulundu. Ekip bunun tavla taşı olabilir mi sorusunu gündeme aldı. Rölöveye bakıldığında bu parçanın vasatta yani geminin ortasında bulunduğu anlaşıldı. Yine şahıslara ait özel buluntulardan, geminin vasat ve pruvasında daha çok gemicilerin yer aldığını anlaşıldı. O halde bu tavla taşı gemicilere ait olmalıydı. Bugün, bir balıkçı teknesinde bile kaptanın özel eşyaları ve diğer önemli malzemeler kıçta yer alır. Diğer malzemeler ise vasat veya baş taraftadır. Böylece Ortaçağ gemilerinde de sosyal bölünmenin olduğu tespit edildi. Uzun bir süredir devam ettiğimiz “Denizler Altında 4000 Yıl” yazı dizisinin temel nedeni bu ve benzer bilgilerle oluşturulan tarih ve denizcilik tarihi yazımında Anadolu kıyılarının katkılarını anlatmak. Anadolu kıyıları olmadan denizcilik tarihinin yazılamayacağını, hep eksik kalacağını düşünüyorum. İşte bu nedenle son 60 yıldır Anadolu kıyılarında yapılan arkeolojik çalışmalardaki verilen emekleri bilmeli, bu emeklerle ortaya çıkarılan bilgileri gelecek nesillere aktarmalıyız. Titiz çalışan, işine âşık insanların emekleriyle aydınlatılan bu sular tarihi doğru okumamızı sağlamaya devam edecek.☸