Etiket: Mehmet Bezdan

  • Yıkık bir kaleden Bodrum Müzesi’ne uzanan bir hikâye  BODRUM KALESİ -I-

    Yıkık bir kaleden Bodrum Müzesi’ne uzanan bir hikâye BODRUM KALESİ -I-

    Bu ay bir müzeden daha fazlası olan Bodrum Kalesi’ne ve onun dünyanın en güzel müzelerinden bir tanesine dönüşmesinin hikâyesine yelken açıyoruz.

    Bodrum, 1960’lı yılların başında nüfusu 5 binin altında bir kasabaydı. İstanbul’dan otobüse binince Bodrum’a ulaşmak mümkün değildi. Önce İstanbul’dan İzmir’e bir yolculuk yapmak zorundaydınız. Ardından İzmir’den başka bir otobüsle Bodrum’a gidiliyordu. Bu yolculuk için sadece iki otobüs firması arasından tercih yapma şansınız vardı. Tercihinizi yaptıktan sonra İzmir’den Bodrum’a yedi saat süren yeni bir yolculuk daha… Ulaştığınız Bodrum ise bugünkünden oldukça farklı bir yerdi. Ekonomisi oldukça zayıf bu kasabada insanlar yazın yaylalara çıkıyor ve Bodrum boşalıyordu. Bodrum’un en geçerli mesleklerinden biri terzilik, diğeri berberlikti. Birkaç zengin ailenin de bakkal dükkânı vardı. O yıllarda bir gezgin olsanız muhtemelen dükkânlarda incir ayıklayan kadınları ve sakince ağlarını temizleyen balıkçıları fotoğraflayabilirdiniz. Turist ise henüz yok denecek kadar azdı. Denizde balığın çok, karada restoranın az olduğu günler. İki lokantası olan Bodrum’un toplam masa sayısı yirmi bile değil. Tratalar balıktan dönüp, limana vardığında balıkçıların göz hakkı olarak kasa kasa balık dağıttıkları; açık sinemaların kapalı sinemadan sayıca fazla olduğu yıllar. O yıllarda Bodrum’da iki otel var. Biri Emel, diğeri Sefa Otel. Bu iki otelin toplam yatak kapasitesi de yirmiyi geçmiyordu. Devamı Şubat 2020 sayımızda…

  • Süngerciler, Akdeniz ve Tarihe Yolculuk

    Süngerciler, Akdeniz ve Tarihe Yolculuk

    Jules Verne romanlarından fırlamış gibi görünen kıyafetleri ve Akdeniz kokan tarihleriyle sayısız öyküye konu olan süngerciler ve dalgıçların 1960’lara dek kullandıkları eşsiz ekipmanlar Deniz Müzesi’nde sualtı ve tarih tutkunlarını bekliyor. Müzeler şehri olmak isteyen İstanbul’a eşsiz bir koleksiyon armağan eden Jeff Hakko ile alanında dünyanın en iyi üç koleksiyondan biri olarak gösterilen Tarihi Dalgıç Malzemeleri sergisini konuştuk.

    Balıkçı’nın “Merhaba Akdeniz” kitabında yer alan “Dalgıcın Parçaları” isimli öyküsünde tutkulu ve cesur dalgıç Ahmet anlatılır. “Marmaris – Bodrum kıyıları yeryüzünün en cesur, en usta dalgıçlarını doğurur. Kiklad ve Sporad adalarındaki Rum sünger armatörleri, her yıl Bodrum’a gelip ilk önce dalgıç Ahmet’e başvurur, yalvarırlardı. Ona bol bol paralar teklif ederlerdi. O, on yıldan beri Suriye, Mısır, Kızıldeniz, Trablus, İtalya ve Yunanistan denizlerine dalmıştı. Ama Egeli idi; asıl Ege’ye tutkundu. Başka yerde ayda iki yüz liraya dalacağına, Ege’den alacağı elli lirayı tercih ederdi.” Suyun elli kulaç altında sünger avlayan dalgıca teknedeki elle çalışan hava tulumbasından bir hortum aracılığıyla hava gönderilir. Fakat hortumun patlamasıyla Ahmet hayatını kaybeder.

    Halikarnas Balıkçısı şüphesiz ki, bu sulardaki süngerci hikâyelerinden birini yansıtmıştır. Zira yıllar önce Balıkçı’nın hikâyesine çok benzer başka bir olayı Bodrumlu Süngerci Mehmet İmbat’tan dinlemiştim. Soyadı gibi denizci olan ve yıllarca süngercilik yapan İmbat “Sadece Bodrum’da otuz civarında süngerci öldü. Dalgıçlıktan ölmediler. Neden öldüler biliyor musunuz? Bilgisizlikten. Bilmeyerek öldü arkadaşlarımız” demişti. Henüz tüplü dalışın gelişmediği 1950 öncesinde bu ve benzeri sayısız kaza sonucunda birçok dalgıç hayatını kaybetti ya da sakatlandı. Kullandıkları ekipmanlar çok özel ama bir o kadar tehlikeliydi. Suyun altına inmeden önce dakikalarca süren hazırlık aşamasının ardından Jules Verne romanlarından çıkmış gibi görülüyor, ardından onlarca kulaca korkusuzca dalıyorlardı. Elbette sadece süngerciler değil diğer dalgıçlar da bu ekipmanları 1950’lere dek yoğun olarak kullanıldılar.

    Sünger avcısı Ahmet’in Ege’ye olan tutkusuna benzer bir tutkuyla sualtı dünyasına gönül vermiş Jeff Hakko, 1989 yılında Fransa’nın güneyindeki bir sualtı sempozyumunda gördüğü ilk dalgıç başlığı Mark V ile kendi hikâyesini yazmaya başlamış. Aradan geçen 30 yılda ise bin bir emekle toplanan koleksiyon bugün alanında dünyanın en önemli üç koleksiyonundan biri olarak kabul ediliyor.

  • YENİ BİR KEŞİF

    YENİ BİR KEŞİF

    Dünyanın en eski batığı Türkiye kıyılarında

    Dünyanın en eski batığı Anadolu kıyılarında keşfedildi. Akdeniz Üniversitesi’nden Doç. Dr. Hakan Öniz başkanlığında bir ekibin gerçekleştirdiği keşfin MÖ 16. ila 15. yüzyıla ait olduğu düşünülüyor. Günümüzden yaklaşık olarak 3500 yıl öncesine tarihlenen batık, bu bilgiler ışığından dünyanın en eski batığı olarak bilim dünyasına sunuldu. Denizcilik tarihinde yeni bir pencere açacak çalışmalar başladığında tarih bir kez daha Anadolu kıyılarında aydınlatılacak. 

    Anadolu kıyılarının dünya denizcilik tarihi açısından ne kadar önemli olduğu; dahası Anadolu kıyıları olmadan dünya denizcilik tarihinin yazılamayacağı son 60 yıldır Türkiye kıyılarında yapılan birçok arkeolojik araştırma ve kazıyla sayısız kez ispatlandı. Dünyanın ilk bilimsel sualtı kazısı bu sularda yapıldı; bilim dünyası denizcilik arkeolojisinin başlangıç noktası olarak Türkiye kıyılarını kabul etti. Antik Çağ tarihinin hemen her dönemine ait batıklar yine bu sularda incelenerek denizcilik tarihi ve “Altıncı Kıta Akdeniz’in” tarihi büyük ölçüde bu sularda aydınlatıldı. Bu çalışmalar içinde bir tanesi var ki, tüm gözlerin Anadolu kıyılarına çevrilmesini sağladı. Devamı Haziran 2019 sayımızda…

  • ULUBURUN

    ULUBURUN

    Günümüzden 3300 yıl önce Anadolu kıyılarında batan dünyanın kazısı yapılmış en eski gemisi. Bu sayıda dünyanın en önemli 10 arkeolojik keşfinden biri sayılan Uluburun Batığı’na ve onun eşsiz hikâyesine yakından bakacağız. 

    Anadolu kıyıları, şüphesiz dünya denizcilik tarihinin aydınlatıldığı sulardır. Günümüzden 3300 yıl öncesinden başlayarak hemen her döneme ait gemiler ve onlara ait bilgiler yapılan arkeolojik kazılarla bu kıyılarda aydınlatıldı. Dahası, kültürün birleştirici unsuru altıncı kıta Akdeniz’in en önemli parçalarından biri olan Anadolu kıyıları yüzlerce antik liman ve binlerce batığa ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Bu sayıda dünyanın en önemli 10 arkeolojik keşfinden biri sayılan Uluburun Batığı’na ve onun eşsiz hikâyesine yakından bakacağız. Dünyanın ilk bilimsel sualtı kazısı 1960 yılında ülkemizde yapıldı ve Gelidonya Kazısı ile arkeoloji suyun altına indi. Yıllar içinde de, bu sularda yapılan arkeolojik kazılarla farklı dönemlere ait birçok batık araştırılarak hem denizcilik tarihi aydınlatıldı hem de medeniyet tarihinin en önemli aktörlerinden biri olan Akdeniz’in hikâyesi yazıldı. Bu çalışmaların öncü kurumu ise şüphesiz INA (Institute of Nautical Archaeology) -Sualtı Arkeoloji Enstitüsü. Dünyanın birçok noktasında arkeolojik kazılar yapan kurum, özellikle Bodrum merkezli çalışmalarıyla denizcilik arkeolojisinin öncü kurumu oldu.

    SUYUN ALTINDAKİ KULAKLI BİSKÜVİLER

    1960 yılında George F. Bass öncülüğünde başlayan süreç çeyrek asrı arkasında bırakmak üzereyken Antalya’nın Kaş İlçesi’nden yeni bir batık haberi gelir. Uluburun’da sünger avlayan bir dalgıç kaptanına suyun altında kulakları olan, bisküviye benzeyen bir şeyler gördüğünü söyler. Süngerci kaptanı Mehmet Çakır bunların kendisine tarif edilen bakır külçeler olduğunu anlar ve yetkililere haber verir. 1960 yılında kazılan Gelidonya Batığı’nda da birçok bakır külçe bulunmuştur. Dikdörtgen şeklindeki bakır külçelerin kolay taşınması için dört uç noktasında çıkıntıları vardır. Bu nedenle süngerciler külçelere bisküvi ismini vermişlerdi. Suyun altında çok uzun saatler çalışan süngerciler önemli bilgilere sahiplerdi. Bu nedenle Sualtı Arkeoloji Enstitüsü (INA) yeni batıklar bulmak için süngercilerle iletişim halindeydi. Suyun altında aradıkları batıkların neye benzediğini balıkçı barınaklarında anlatarak yeni batıklar bulmak için yoğun çaba sarf ediyorlardı. Uluburun’dan gelen bilgiler doğru ise bakır külçe taşıyan Tunç Çağı’na ait yeni bir batık bulunmuştu.

    BİR ARKEOLOĞUN RÜYASINA BAKIYORSUNUZ

    Dünyaca ünlü sualtı fotoğrafçısı Donald Frey, Kaş yakınlarındaki Uluburun’da yapılan ilk keşif dalışının ardından fotoğraflara bakarken şu cümleyi kurar: “Bir arkeoloğun rüyasına bakıyorsunuz.” Frey’in rüya olarak nitelendirdiği fotoğraflardaki batık, dünyaca ünlü arkeolog Cemal Pulak tarafından Tunç Çağı’na, günümüzden 3300 yıl öncesine tarihlenir. Bu şu anlama gelmektedir: Karşılarında dünyanın bilinen en eski batığı bulunmaktadır. Peki ama Uluburun’u bu kadar özel kılan nedir? Birçok uluslararası yayında tüm zamanların en önemli 10 arkeoloji keşfinden biri olarak nitelendirilmesini sağlayan unsurlar neler? 45 metreden daha derindeki batığın insan eliyle hiç tahribata uğramayan özel bir kargosu vardı. Ana yükünü 10 ton bakır ve bir ton kalay külçe oluşturmaktaydı. Bu iki hammadde birleştirildiğinde geminin ait olduğu çağa adını veren “tunç” ortaya çıkıyordu. Özetle; 11 tonluk hammadde ile binlerce tunç kılıç, mızrak, miğfer ve zırh yapılabilir, küçük bir ordu kurulabilirdi. Bu muazzam bir kargoydu ve çağı için çok önemli bir kayıptı. Bu bilgi geminin Tunç Çağı’na ait bir kraliyet sevkiyatı olduğu yönünde kuvvetli kanıtlar sunarken, kazı ilerledikçe dünyanın en eşsiz kargosu gün yüzüne çıkmaya devam etti. Her batığın özel bir hikâyesi vardır. Her batık bir kitap gibidir. Arkeologlar ise kazı sırasında sayfalar arasında yol alan okurları anımsatır. Uluburun, 11 yılda 23 bin dalışın gerçekleştiği ve her dalışta yeni bir sayfanın açıldığı derin bir romandır. Bu romanın kargosunda derinlere inildikçe 11 ton hammaddenin, 3 ton taş çapanın ve yüzlerce amforanın arasında çok küçük, bir düğme boyutlarında fakat eşsiz bir esere rastlanıldı. Üzerinde Mısır hiyeroglifleriyle yazılmış “Nefertiti” adının okunduğu bir skarabe. Bilindiği üzere Nefertiti’nin kocası Firavun Akhenaton, Güneş Tanrısı Aten’i tek tanrı ilan etmişti. Akhenaton ve Nefertiti’nin ölümünden kısa süre sonra Akhenaton yüzünden işsiz kalmış rahipler Mısır’ın çoktanrılı dinine geri dönmüş, Akhenaton ve Nefertiti’yi tarihten silmek amacıyla onlarla ilgili her şeyi imha etmiş. Yaptırdıkları tapınakları yıkmış, heykellerini parçalamış, isimlerini her yerden kazımış, her türlü eserlerini yok etmişler; altın yüzük ve mühürlerini de eritmişlerdi. Bu nedenle günümüze onlarla ilgili pek fazla bir şey kalmamıştı. Oysa Mısır’dan çok uzaklarda, Anadolu kıyılarında, Uluburun’un derinliklerinde batmış gemide “bugüne dek Nefertiti’nin bilinen tek altın skrabesi” bulunmuştu. Onlarca tonluk kargonun içinde düğme kadar küçük bir skarabe. Üstelik dünyadaki tek örnek. Cemal Pulak başkanlığındaki kazının ne kadar titizlikle yapıldığının önemli bir kanıtı olan bu olay; Uluburun’un ne kadar özel bir batık olduğunu ve birçok uluslararası yayında neden tüm zamanların en önemli 10 arkeolojik keşfinden biri olarak gösterildiğini de anlamamıza yardımcı olmaktadır.

    KAPTANIN SEYİR DEFTERİ

    Uluburun Kazı Başkanı Cemal Pulak yaptığı titiz çalışmaların sonucunda geminin çıkış noktası olarak Hayfa Körfezi’ni işaret etmektedir. Elbette gemiye ait karanlıkta kalan bazı noktalar da yok değil. Bu noktada batıktaki en ilginç buluntu devreye giriyor.  Kazı sırasında hiçbir detayın gözden kaçmaması için çökeltiler elekten geçirilmekteydi. Bu işlemler sırasından küçük ahşap parçalar bulunmuştu. İyi gözler ve becerikli ellerde bir yapboz gibi birleştirilen bu parçaların en sonunda bir yazı tableti olduğu anlaşıldı, hem de bilinen en eski örnek. Günümüzdeki katlanır tabletlere benzeyen bu eşsiz buluntu iyi korunmuş olarak günümüze ulaşsaydı belki de Uluburun kaptanının notlarına ulaşabilecek ve gemiye ait karanlıkta kalan sorulara da yanıt bulunmuş olacaktı. Bu özel tabletin yanı sıra Uluburun’un eşsiz kargosunda cam külçeler, kılıçlar, altın takılar, bir adet asa, mühürler ve çeşitli seramikler bulundu. Tam olarak 12  farklı kültüre ait eserler batığın kargosunda tespit edildi. Gemi battığı andan sonra hiç tahrip edilmediği için bir zaman kapsülü gibi ait olduğu çağa dair tüm bilgileri korumuştu. Titiz araştırmalar sonucunda da barındırdığı tüm bilgiyi bilim dünyasına sundu. Uluburun’un bir roman olduğunu göz önüne aldığımızda bu satırlara sığmayacak sayıda örnek barındırdığı kolayca anlaşılabilir. Elbette geminin kargosundaki bu kadar özel ve değerli yükü çok az sayıda kişi bir araya getirebilecek güçteydi. Olasılıkla binlerce yıl önce krallar arasında gerçekleşen uluslararası deniz ticaretin çok önemli bir parçasıydı. Hayfa Körfezi’nden yola çıkarak Ege’de, olasılıkla Yunanistan’daki bir limana doğru yolculuğuna devam ederken Anadolu kıyılarında battı. Böylesine büyük çapta bir deniz kazası şüphesiz zamanı için çok ciddi bir kayıp; onu araştıran arkeologlar içinse eşsiz bir değer. Yapılan arkeolojik çalışmayla dün ve bugünü, Akdeniz’i ve çevre kültürleri çok daha iyi anladık. Anlamaya da devam ediyoruz. Zamanın ruhu Uluburun’da bir zaman kapsülü olarak 3300 yıl saklandı. Ve binlerce yıldır kadim Akdeniz’de yelken açan tüm denizciler bu ruhun bir parçası olmaya devam ediyor. ☸