Etiket: Mehmet Bezdan

  • 250. YILINDA ÇEŞME DENİZ SAVAŞI – Yenilgiden doğan  aydınlanma

    250. YILINDA ÇEŞME DENİZ SAVAŞI – Yenilgiden doğan aydınlanma

    Takvim yaprakları 6 Temmuz 1770’i gösterdiğinde denizcilik tarihimiz için oldukça ağır bir yenilgi alırız. Rus Donanması Osmanlı Donanması’nı Çeşme Limanı’nda imha eder. Bu olay tarihimizde “Çeşme Faciası” olarak da geçer. Peki ama 1538 tarihinde kazandığımız Preveze Deniz Savaşı ile Akdeniz’in hâkimi olma noktasına gelmişken, ne oldu da kendi sularımızda bu denli ağır bir yenilgiye uğradık? 

    Tarih çoğunlukla zaferler üzerinden yazılmak istenir. Bu oldukça anlaşılabilir bir durum olmakla beraber, asıl önemli olan alınan yenilgilerden hangi derslerin çıkarıldığıdır. Zira yenilgilerden ve yanlışlardan dersler çıkaran milletlerin attıkları önemli adımlara bakıldığında sahadaki zaferlerden daha önemli sonuçlar verdiğini görürüz. Bu dersler çoğunlukla onları bir sonraki seviyeye taşır. Bizim tarihimizde de bu yönde adımlar atılmış. Bundan tam 250 yıl önce İzmir, Çeşme’de Ruslara karşı aldığımız ağır yenilginin perde arkasına baktığımızda bir deniz savaşından, bir yenilgiden çok daha fazlasının yattığını görebiliriz. Bu olay denizlerde alınan bir yenilgiden daha çok Osmanlı’nın karanlığa karşı mücadelesinin resmidir. Tarihler 6 Temmuz 1770’i gösterdiğinde denizcilik tarihimiz için oldukça ağır bir yenilgi alırız. Rus Donanması Osmanlı Donanması’nı Çeşme Limanı’nda imha eder. Bu olay tarihimizde “Çeşme Faciası” olarak da geçer. Peki ama 1538 tarihinde kazandığımız Preveze Deniz Savaşı ile Akdeniz’in hâkimi olma noktasına gelmişken, ne oldu da kendi sularımızda bu denli ağır bir yenilgiye uğradık? Üstelik her şeyin başladığı yerde…

    HER ŞEYİN BAŞLADIĞI SULAR

    Bilindiği üzere, Türk Denizcilik tarihi 1081 yılına dayandırılır. Emir Çaka Bey komutasında İzmir’de kurulan ilk tersane ve bu tersanede üretilen yaklaşık 50 parçadan oluşan ilk donanma kısa süre içinde Ege’de yelken açar ve 19 Mayıs 1090 tarihinde Karaburun ile Sakız Adası arasında kalan Koyun Adaları açıklarında Bizans Donanması’na karşı ilk deniz zaferini elde eder. Peki ama her şeyin başladığı bu sularda 1770 yılında alınan ağır yenilginin nedeni nedir? Üstelik 16. yüzyıla gelindiğinde Akdeniz’e büyük ölçüde hâkim olmuşken…

    AYDINLANMA ÇAĞI

    Rus tarihinin en önemli isimlerinden biri şüphesiz II. Katerina’dır. Alman asıllı Çariçe önderliğinde Rus İmparatorluğu oldukça önemli kültürel, bilimsel, askeri ve siyasi kazanımlar elde etmiş. İyi Fransızcası sayesinde Aydınlanma Çağı felsefesini derinlemesine okuyan Katerina, Charles Montesquieu ve Voltaire detaylıca incelemiş; Voltaire ile derin bir dostluk kurmuş. Onun döneminde okullar, üniversiteler ve Güzel Sanatlar Akademisi gibi çok önemli yapılar kurulmuş. Kendi sanat koleksiyonu ise bugünkü Hermitage Müzesi’nin nüvesini oluşturur. Elde ettiği kazanımlarda hiç şüphesiz ki öncüllerinin de büyük payı vardır. Özellikle Büyük Petro’nun (I. Petro), bizde anlamsızca Deli Petro olarak adlandırılır, ordu üzerinde gerçekleştirdiği reformlar sonuçlarını onun zamanında vermeye başlamış. Zira yapılan reformların sonuçlarını toplamak zaman ve sabır işidir. Rusları bir güç olma yoluna sokan kişi Büyük Petro’dur. Onun reformları, II. Katerina’nın aydınlanmayı anlamış ve sindirmiş bakış açısıyla birleşince Ruslar ciddi bir güç haline gelir.

     1768 yılında Rus temelli başlayan gerginliklerin ardından Osmanlı Devleti Rus İmparatorluğu’na savaş ilân eder. Bu, yaklaşık altı yıllık bir sürecin başlangıcı olur. Savaş ilânından iki yıl sonra Rus filosu Amiral Aleksey Grigoryeviç Orlov komutasında Baltık Denizi’nden yelken açtığında; büyük felaketi durdurmak adına hâlâ önemli bir şansımız vardı. Gelen istihbaratlarda Rus Filosunun Akdeniz’de olduğu ve Ege’ye geldiği bildirilmişti. Fakat dönemin bilimden uzak bazı yöneticileri bunun imkânsız olduğu sonucuna vararak gelen istihbarat raporlarını göz ardı ettiler. Zira Ruslar ancak Karadeniz’den gelebilirdi; kaldı ki oradan gelmeleri içinde Boğazları aşmaları gerekiyordu. Baltık Denizi’nden çıkacak bir donanmanın Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek Akdeniz’e inmesini hayal dahi edilmiyordu. Fakat Ruslar yetiştirdikleri satranç ustaları gibi zekice hazırlanmış bir planı sabırla uygulamaya koydular. Sonuçta Rus Filosu 5 Temmuz 1770 tarihinde sularımıza vardı. 

     İlk çatışmaların ardından filomuz Çeşme Limanı’na geri çekildi. Bu hamle hareket kabiliyetimizi tamamen yok etti ve binlerce denizcimizin hayatına mal oldu. 6 Temmuz gecesi Ruslar, Osmanlı Donanması’nı tamamen imha ettiler. Bu büyük darbeye karşın hiçbir zaman mükemmel bir seviyeye ulaşamayacak Rus Donanması daha da kuzeye çıkmayı ve Boğazları geçmeyi düşünmedi. Bu zaferin ardından Çariçe tarafından St. Petersburg’da birçok anıt ve eser yaptırıldı. Hatta Amiral Orlov’a bu zaferin ardından II. Katerina tarafından “Çeşmenski” yani Çeşmeli unvanı verildi. Bu zaferin Ruslar için bu denli büyük bir anlam taşımasını anlamak gerekir. Zira Ruslar ilk defa bu dönemde yani II. Katerina zamanında Osmanlıya karşı üstünlük kazanmışlarıdır. 

    YENİLGİDEN ÇIKARTILAN DERS

    Rus aydınlanması kuşkusuz bu baskına giden yol süresince önlerini aydınlatmış, bilgi ile örülen yolda kendi tarihleri adına önemli bir başarı elde edilmiş. Önemli bir donanma kurarak stratejik bir hamle yapan Ruslar, Osmanlı’daki sistemi de tetiklemiş. Bu ağır yenilgi ise Osmanlı Devleti’nde eğitim reformu başlamasına neden olmuş. Sultan III. Mustafa çağdaş bir eğitim sistemi içinde daha donanımlı bir donanma kurmak adına Macar soylusu Baron de Tott’u görevlendirir ve donanmayı iyileştirme çalışmaları başlatılır. 

    Öte yandan, Cezayirli Gazi Hasan Paşa reformun gereklerini ilk anlatan devlet adamlarının başında gelir. Sultan III. Mustafa tarafından başlatılan reform çalışmaları kapsamında ise Osmanlı Devleti’nde ilk kez Batılı anlamda mühendislik eğitimi vermek üzere 1773 yılında Mühendishane-i Bahr-i Hümayun (İmparatorluk Deniz Mühendishanesi) kurulmuş. Kurucusu Baron de Tott olan okulun baş hocası da Seyyid Hasan’dır. Amacı gemi inşaatı ve deniz haritalarının yapılması konusunda uzman personel yetiştirmektir. Böylece ciddi bir yıkımla başlayan süreç aydınlanmanın fitilini ateşlemiş. Bu sayede devlet adamları ve nitelikli deniz subayları yetiştirecek bir dönem başlar. Mühendishane-i Bahr-i Hümâyun 1944 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) adını alır. 1773 yılında kurulan İTÜ dünyanın en eski teknik üniversitelerinden biri olarak gösterilir.

    Osmanlı devlet aklı süreç içinde olayları doğru teşhis ederek gerekli önlemleri almış fakat çözülmenin durdurulması açısından geç kalmış. Buna rağmen felaketten çıkartılan dersle dünyanın ilk teknik üniversitelerinden bir tanesini ülkemize kazandırarak birçok önemli ismin yetişmesine katkı sağlamış. 

     Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün belirttiği gibi, en önemli husus eğitime önem vermektir. Savaş gemisi tedarikinden evvel onları muvaffakıyetle sevk ve idareye muktedir kumandanlara, zabitlere, mütehassıslara ihtiyaç olduğunun altını çizmiş, hedefini öncelikle bilimin ışığında eğitim olarak belirlemiştir. Bu coğrafyada 1000 yıllık geçmişi olan bir ulusa göre denizciliğe gerektiği kadar sahip çıkmadığımız bir gerçektir. Denizin bu coğrafyanın çok önemli bir parçası olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Anadolu’yu denizsiz bırakmak ya da onu denizden uzaklaştırmak ikinci bir aydınlanmayı kaçırmak anlamına gelir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de hemen her aşamada belirttiği bilim yolunda yürüyen daha iyi eğitimli bir denizci ulus olma hedefi bizler için olmazsa olmazdır. ☸

  • Gemilerle gelen yıkım PANDEMi

    Gemilerle gelen yıkım PANDEMi

    Asırlar önce küresel çaptaki ilk pandemi gemiler vasıtasıyla Akdeniz’e ve hemen ardından İstanbul’a ulaştı. Gemilerle gelen bu yıkım tarihin seyrinde önemli kırılmalara yol açtı.

    Deniz, tarih boyunca çevresinde kurulan medeniyetler için birleştirici bir unsur olmuştur. İnsan, dünyanın farklı coğrafyalarında, farklı zaman dilimlerinde başlamakla birlikte aynı eylemi gerçekleştirmiş ve yeni kıyılara kürek çekmiştir. Keşfetme içgüdüsü şüphesiz insanı insan yapan en önemli özelliklerin başında gelir. Örneğin, Ege Denizi’nin dağınık ada dağılımının da yardımıyla Mezololitik Çağ’da, başka bir şekilde dile getirirsek, günümüzden 10 bin yıl önce insanlar adalar arasında kürek çekerek obsidyen (volkan camı) kaynaklarına ulaşıyorlardı. İnsanlık o dönemden başlayarak tarihin her dönemi deniz aşırı faaliyetlerde bulunmuş ve bu çağdan itibaren yavaş fakat emin adımlarla kıyı yerleşimleri arasında günümüzdeki internet ağına benzer görünmeyen ama çalışır bir ağ örmeye başarmıştır. Bu ağ son 100 yıldır arkeoloji ile aydınlatılarak daha görünür hale getirilmiş ve böylece insanın tarih yolculuğu daha net şekilde resmedilmeye başlanmıştır.

    YELKEN AÇAN İLK UYGARLIKLAR

    Tüm çalışmaların ardından rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki, deniz taşıtları olmadan bugünkü medeniyet inşa edilemezdi. En azından bu kadar kısa sürede. Yelken açan ilk uygarlıklar önce ürünleri sonrasında da bu ürünleri şekillendiren kültürlerini yeni kıyılara ulaştırdılar. Bunu inanç ve düşünce biçimleri takip etti. Dünyanın çeşitli noktalarında yelken açan kâşifler, denizciler ve tüccarlar bir kıyıdan diğerine ulaşarak bugünkü ortak kültürümüzü inşa ettiler. Bu nedenle dünyanın birçok bölgesi özellikle aynı denizi paylaşan ülkeler ortak kültürler oluşturdular. Bugün dünya haritasında iç denizlere bakıldığında, bu ortak kültür net şekilde görülebilir. Kadim Akdeniz bunun en iyi örneklerden biridir. 

    İnsanın tarih sahnesindeki yürüyüşünde elde ettiği tecrübe ve bilgi birikimi ile zaman içinde deniz taşıtları da gelişti. Önceleri hayvan postları, sallar ve saz kayıklar üzerinde taşınan insan ve yükler zaman içinde yerini önce 10 metre üzeri ahşaptan yapılmış yelkenli ticaret teknelerine, ardından da daha büyük ve dayanıklı gemilere bıraktı. Büyüyen ve gelişen gemi teknolojisiyle ticaret arttı. Artan ticaret ile adım adım daha küçük bir dünyaya yelken açtık. Mesafeler kısaldı, daha uzak bir noktaya daha çok ürünü daha kısa zamanda ulaştırdık. Deniz ulaşımının kara ticaretiyle kıyaslanmayacak kadar hızlı ve etkin bir yol olduğu artık keşfedilmişti. 

    DAHA BÜYÜK OLMAK?

    Bu keşifle birlikte gemiler, Antik Çağ’da egemen olmayı ve gücü elinde bulundurmayı isteyen kralların, yüzyıllar sonra ise içinde bulunduğumuz ekonomik sistemin mimarlarının, en önemli silahına dönüştü. Her iki zaman diliminde de gücün istediği yegâne şey büyümek ve ardından daha çok büyümekti. Antik Çağ ile birlikte modern insanın başındaki en büyük sorunun yani tüketim sorunsalının temelleri atılmaya başlanmıştı. Yöneticiler ve tüccarlar her geçen gün büyüyen şehirleri beslemek için daha fazla deniz aşırı etkileşim kurulmak zorundaydı. Bu sorunu çözmek için daha büyük gemilerle daha çok sefer düzenlendi ve özellikle nüfusu beslemek için tahıl ithal edildi. Roma, büyüyen nüfusu ile bu sorunu ilk yaşayan kentlerden biri oldu ve sorunu çözmek için birçok önlem aldı. Başta Mısır olmak üzere çeşitli bölgelerden tahıl ithal ediyordu. Bu ihtiyaç öylesine büyüdü ki, zaman içinde Akdeniz’in doğusu ile batısı arasında her gün katlanarak büyüyen ticari bir deniz ağı oluştu. Akdeniz’in her köşesinden Roma’ya temel ihtiyaç ve lüks tüketim ürünleri getiriliyordu. Bu ağ o kadar önemli bir hale geldi ki; Roma ağın kontrolü ve güvenliği için ciddi ölçüde emek, zaman ve güç harcamaya başladı. Zira iyi organize edilmiş bu taşıma ağı Roma’yı besleyen hatta ayakta tutan can damarına dönüşmüştü.  

    TRUVA ATININ YERİNE AHŞAP GEMİLER

    Roma ve imparatorluğun diğer büyük şehirleri için uygulanan sistem yüzyıllar sonra da değişmedi, hatta katlanarak devam etti. Altıncı yüzyıla gelindiğinde Konstantinopolis 500 bin nüfusu ile oldukça büyük bir çekim merkeziydi. Dolaysıyla da bu muazzam kentin en büyük problemlerinden biri yeterli gıda maddesinin temin edilmesiydi. Bu denli büyük nüfusun gıda ihtiyacını karşılamak için başta Mısır olmak üzere birçok noktadan gemilerle tahıl taşındı. Fakat pervasızca büyüyen ve hızlanan ticaret bilinmeyen bir düşmanı şehrin içine kadar taşıyacaktı. Bu düşman güçlü silahları ve ordusu olan bir devlet değil; dünya tarihinin gördüğü ilk küresel pandemi olan vebadır. 

    JUSTINIANUS VEBA SALGINI

    Bu öylesine bir davetti ki, bu defa düşman silahlara ya da ahşaptan yapılmış bir ata ihtiyacı olmadan şehrin surlarını rahatça aştı. Ahşap bir at yerine ahşap gemilerle kolayca şehri ele geçirmişti. Karadan yapılan ticaretin hacmi göz önüne alındığında hastalıkları taşıma ihtimali oldukça zayıftır. Bu nedenle küresel çaptaki ilk pandemi gemiler vasıtasıyla taşındı. Veba ilk olarak Çin’de ortaya çıktı ve bir süre sonra da Mısır’a ulaştı. Tarihler M.S. 541’i gösterdiğinde İskenderiye’deki salgın büyüdü ve bir yıl sonra 542’de tahıl yüklü gemilerle Konstantinopolis’e ulaştı. Tarihe “Justinianus Veba Salgını” olarak geçen pandemi, Bizans İmparatorluğu’nu ve Akdeniz’deki neredeyse tüm liman şehirlerini ciddi ölçüde etkiledi. Sosyal yapıyı, ekonomiyi, siyasi kararları değiştirdi ve tarihin seyrinde önemli kırılmalara neden oldu.  

    Farelerin üzerinde bir böcekle taşınan salgın tahıl ve çeşitli ürünlerin yüklü olduğu gemilerle bir sonraki durağa ulaşıyor; bir limandan diğerine taşınıyordu. İnsanı ısırarak veba mikrobunu bulaştıran böcekler çok kısa bir sürede salgının Konstantinopolis’te yayılmasına neden oldu. Bu korkunç hastalık üç asır boyunca dalgalı bir seyir göstermiş, Akdeniz kıyılarını ve Avrupa’yı tehdit etmeye devam etmiştir. Tarihçiler farklı bilgiler verse de, ciddi kayıpların yaşandığı biliniyor. Bazı tarihçiler İstanbul’da 200 bin civarında insanın bu salgında öldüğünü belirtiyor.

    Her sistemin ayakta kalması, devamlılığını sağlaması için büyümeye muhtaç olduğunu düşüncesi yüzyıllardır insanlığa empoze edilen hap düşüncelerden en çok satanıdır. Alıcısı hazır olan bu düşüncenin savunucuları sistemlerin, şirketlerin ve şehirlerin hep daha da büyümesi gerektiği anlatır. Bugün sayıları onları geçen mega şehirler dünyanın birçok ülkesinden daha büyük. Dolayısıyla en büyük tüketici guruplar bu şehirlerde yaşıyor. Bugün sağlıklı veri aldığımız birçok mega şehrin bu pandemide ne durumda olduğunu görüyoruz. Tarih boyunca bazı şehirlerin beslenme sorunu hep olmuştur. Bu üretimin yetersizliğinden değil; pervasız büyümenin sonucu ortaya çıkmış bir sorundur. Bugünlerde yaşadığımız zor süreç “Belki de o kadar büyümemize ve doyumsuz olmamıza gerek yok” düşüncesini daha çok akıllara getirecek, belki de bundan dersler çıkaracağız.  

    TÜM İNSANLAR

    Günlerdir duyduğumuz daha da ötesinde yaşadığımız pandemi, Eski Yunancada “tüm” anlamına gelen “pan” ile “insanlar, halk” anlamına gelen “demos” kelimelerinden türetilmiştir. Kelime, anlam itibarıyla açıkça bizlere sesleniyor. “Tüm insanlar”, artık uyanın! Şu açık ki, bu salgın tüm insanlığı etkiledi ve etkilemeye devam edecek. Dilerim bu süreçte aslında tek bir sıfatımız olduğunu, onun da “insan” olduğunu hatırlarız. Daha güzel günlere yelken açmak dileğiyle. Kaptanın da dediği gibi, “elbet yeniden açılacağız maviliklere”… ☸

  • AGAMEMNON – Binlerce yıllık düşmanlığın sudaki izi

    AGAMEMNON – Binlerce yıllık düşmanlığın sudaki izi

    30 Ekim 1918’de Limni Adası’ndaki Agamemnon isimli gemide Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandı. Bu bir ateşkes antlaşması değil, Doğu ile Batı arasındaki binlerce yıllık savaşta yeni bir sayfaydı.

    ünya tarihinin gördüğü en büyük imparatorluklardan bir tanesi için çok önemli bir gündü 30 Ekim 1918. Osmanlı İmparatorluğu’nu sona erdirmek isteyen ateşkes antlaşması son birkaç gündür görüşülüyor; maddeler üzerinde anlaşılamıyordu. Bu öylesine bir antlaşmadır ki; imzalandıktan sonra Çanakkale’de geçilemeyen savunma duvarı bu antlaşmanın ilgili maddelerince geçilecek ve sadece iki hafta sonra 13 Kasım’da İtilaf güçlerine ait gemiler İstanbul’a gelerek Boğaz’a demirleyecekti. İmparatorluk, savaşlarla geçen son döneminin ardından oldukça yorgundu. Önce Balkan Savaşları hemen ardından da Birinci Dünya Savaşı İmparatorluğu oldukça bitkin düşürmüştü. Osmanlı İmparatorluğu’nun Bahriye Nazırı Rauf Bey sadece birkaç gün önce kısa denilebilecek bir deniz yolculuğunun ardından Limni Adası’na varmıştı. Ada, 1456 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiş; Balkan Savaşı’nda ise kaybedilmişti. Yüzyıllarca Osmanlı toprağı olarak kalan bu ada İmparatorluğun sonunu hazırlayan anlaşma için özel olarak seçilmişti. Rauf Orbay ve beraberindeki heyet yavaş ve yorgun adımlarla limanda demirlemiş İngiliz savaş gemisine doğru yürürken, binlerce yıllık düşmanlığın sudaki izleri yüzeye en net haliyle çıkmıştı. Limni Adası’ndaki Mondros Limanı’nda demirleyen ve görüşmelerin gerçekleşeceği savaş gemisinin adı Agamemnon’dur. Bu, Doğu ile Batı arasındaki binlerce yıllık savaşın hikâyesidir. 

    DOĞU-BATI

    Bu ismin anlamına inmek için tarihin en önemli eserlerinden birine Homeros’un İlyada’sına bakmamız gerekir. Troyalı Prens Paris, Sparta Kralı Menelaos’un güzeller güzeli eşi Helen’i kaçırmıştır. Bunu öğrenen Menelaos çılgına döner ve kırılan gururunu kurtarmak için Troya’ya savaş açmaya karar verir. O güne kadar görülmemiş büyüklükte bir ordu ile Troya’ya saldıracaktır. Zira karşısındaki şehir surlarıyla ün salmıştır. Fakat bu büyük orduyu toplamak ve yönetmek için yardıma ihtiyacı vardır. Kardeşi Myken Kralı Agamemnon burada devreye girer. Agamemnon görünürde kardeşinin kırılan gururunu onarmak adına o güne dek görülmemiş büyüklükte bir donanma kurar ve Kıta Yunanistan’dan Anadolu sahillerine kadar yelken açar. En sonunda Troya sahillerine ulaşmıştır. Amacı aşılmaz denen surları aşarak Troya’yı ele geçirmek ve yıkmaktır.

    “Körfeze girince dürdüler yelkenleri, kodular kara gemiye, 

    gevşettiler ön halatları çarçabuk, 

    indirdiler direği çatalın içine, 

    küreklere yapışıp yanaştırdılar kıyıya gemiyi,

    denize delikli taşlar indirdiler, 

    gemiyi halatlarla bağladılar, 

    çıktılar sonra deniz kıyısına”.

    İlyada Destanı, Birinci Bölüm 

    430 ve 435.

    İşte Agamemnon ismi buradan gelir. Troya Savaşı’nı çıkaran ve çok büyük bir orduyla Kıta Yunanistan’dan Anadolu kıyılarına gelen komutan. 1918 yılında Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda müzakerenin sürdürüldüğü Kraliyet gemisinin adı da Agamemnon’dur.  Homeros, İlyada Destanı’nda savaşa gelen tüm gemileri ve komutanlarını sayar. “Yüz yirmi delikanlı binmişti Boiotialılardan her gemiye, bunlar elli tane gemiyle yola çıkmışlardı.” Agamemnon’un emrinde oldukça görkemli bir donanma ve büyük bir ordu vardır. Troya önlerine gelen bu donanma gibi Çanakkale Deniz Savaşı için bir araya gelen donanmada “Irresistible, Ocean, Inflexible, Goulois, Suffren, Bouvet” gibi dönemin birbirinden büyük ve güçlü savaş gemilerini barındırıyordu. Çanakkale Deniz Savaşı’ndan birkaç yıl sonra 1918 yılında anlaşmanın imzalanmak üzere olduğu Agamemnon’da bu görkemli donanmanın bir parçasıydı. İtilaf Devletleri öylesine güçlü bir donanma ile gelmişlerdi ki; bu güç komutanlarının kibrini boğazdaki dalgalar gibi kabartıyordu. İstanbul’u alacaklarından öylesine emindiler ki, bunun için bir bayrak dahi hazırlamışlardı. 

    SÖMÜRGE BAYRAĞI

    Çanakkale Savaşı’na ait bir mendil üzerinde tüm bu kibir kendini açıkça ele verir. İlk bakıldığında mendilin üzerinde, Çanakkale Boğazı’ndan başlayarak İstanbul’a kadar olan bölümü gösteren büyük bir harita vardır. Haritada, Türk birliklerine ait stratejik noktaların isimleri belirtilmiştir. Ayrıca yerleşim merkezlerini, Fransız, İngiliz ve Anzak Birlikleri’nin çıkartma yerlerini de görmek mümkündür. Asıl önemli detay ise mendilin sol alt köşesindedir. İngilizler savaşın sonucundan o kadar emindir ki, Osmanlı İmparatorluğu’nu işgal ettikten sonra kullanacakları sömürge bayrağını sol alt köşeye eklemişlerdir. Mendil, savaşın sonucundan emin olarak tasarlanmıştır. Fakat Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu İtilaf kuvvetlerini yenecektir.  30 Ekim 1918’de antlaşmanın imzalandığı HMS Agamemnon gemisi Kraliyet Donanması için inşa edilerek 1906’da denize indirilmişti. Gemi aynı binlerce yıl önce Kıta Yunanistan’dan çıkan ve Troya sahillerine kadar gelerek savaş çıkartan Kral Agamemnon gibi uzak bir yoldan gelmiş; Çanakkale Deniz Savaşı’na katılmıştı. O ve beraberindeki güçlü donanmanın komutanları da kendisinden binlerce yıl önce bu kıyılara gelen kudretli komutan Agamemnon gibi kibirliydiler.

    Kral Agamemnon’un donanması Troya sahillerine varmış ve kenti kuşatma altına almıştı. Ancak, Troya’nın surları oldukça güçlüydü. Troyalılar kentlerini dokuz yıllık savaş boyunca büyük bir cesaretle savundu. Aynı Çanakkale savaşında vatanı savunan binlerce kahraman gibi. Troya Savaşı sırasında aşılamayan surlar ahşap bir at ile geçilecek ve Troya sonunda düşecekti. Böylece Batı, doğu ile olan savaşını kazanmış oldu. Aynı Troya, 1871 yılında Alman Heinrich Schliemann tarafından kazılmaya başlanır. Schliemann İlyada Destanı’nı ve Troya’yı takıntı haline getirmişti. Tek amacı bu efsanevi kentin zenginliklerine ulaşmaktı. Nitekim 1873 yılında kazılar sırasından bulduğu arkeolojik eserleri yurtdışına kaçırır. Troya ikinci kez yağmalanmıştır.  Troya Savaşı’ndan farklı olarak Çanakkale’deki Deniz Savaşı’nda İtilaf Donanması’ndan Irresistable, Ocean, Bouvet zırhlıları batırılmış, Inflexible, Goulois, Suffren ise ağır yara alarak saf dışı bırakılmıştır. Agamemnon da isabetli atışların ardından saf dışı kalmıştı. İtilaf güçleri Agamemnon ve beraberinde gelen donanmanın yaralarını 30 Ekim 1918 yılında Limni Adası’ndaki Mondros Limanı’nda görüşülen ateşkes antlaşmasında onarmaya çalışacaktı. Nitekim antlaşma Agamemnon’da imzalanacak ve Agamemnon ateşkesin hemen ardından 13 Kasım 1918 yılında İstanbul’a giden İtilaf güçlerine ait donanmanın bir parçası olacaktır.  O sıralarda İstanbul’a gelen düşman donanmasını Boğaz’da gören Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise Kartal istimbotunda şu sözleri söyler: “Geldikleri gibi giderler.” Gazi’nin ne bu sözleri söylerken içinde bulunduğu Kartal istimbotu ne de Samsun’a çıktığı Bandırma Vapuru o an baktığı İtilaf Donanması kadar kudretli görünmüyordu. Ama kudreti yüreğinde ve mensubu olduğu halkta buldu. Doğu ile Batı arasındaki binlerce yıllık mücadelede Batıyı ilk durdurabilen önder olarak tarihe geçti. Deniz gözlü devin büyük taarruzda hedefini “Akdeniz” olarak belirlemesi sizce hâlâ bir tesadüf mü? ☸

  • Bir müzeden çok daha fazlası: Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi  BODRUM KALESİ -II-

    Bir müzeden çok daha fazlası: Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi BODRUM KALESİ -II-

    Şubat sayımızda yıkılmış, eski bir kalenin emek ve tutkuyla müzeye dönüşme macerasına yelken açmış, Bodrum ve arkeolojiye âşık bir grup tutkulu insanın hikâyesini anlatmaya başlamıştık. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

    u sadece tarihi bir kalenin müzeye dönüşmesinin değil, aynı zamanda Peter Throckmorton, George F. Bass, Haluk Elbe ve Bodrum’un güzel insanlarının da hikâyesi. Başını bu üç insanın ve Bodrumlu süngercilerin çektiği bir grup insan yıkılmış Bodrum Kalesi’ni ortaya koydukları özveriyle hayata döndürürler. 1959’da amatörce ve kişisel girişimlerle başlayan süreç 1964 yılında Kale’nin şapelinde açılan ilk sergiyle ete kemiğe bürünür. O artık Birinci Dünya Savaşı’nda Fransız Dubleks zırhlısı tarafından bombalanan yıkık, harabe kale değildir. Bodrum Kalesi bir müzeden çok daha fazlasına dönüşmek üzeredir.  1960’ların başında başlayan, sonlarına doğru ise iyice hızlanan sualtı arkeoloji çalışmalarının merkezi Bodrum oldu. Bodrum’un bir merkeze dönüşmesinde hiç şüphesiz baş aktör sualtı arkeolojinin öncüsü George F. Bass ve onun çevresinde oluşan ekip. Kalenin ilk müdürü Haluk Elbe ise bu çalışmaların daha görünür hale geleceği müzecilik çalışmalarını başlatmıştı. Sualtı arkeoloji çalışmalarının artması sonucunda batıklardan çıkartılan objelere, süngercilerin buldukları amforalar, çapalar ve denizin derinliklerinden çıkartılan heykeller de eklendi. Böylece dünyanın önde gelen müzelerini bile kıskandıracak eşsiz koleksiyon bir araya gelmeye başladı. 

    ESKİ TESTİ DOKTORUNUN SEVDASI 

    Bodrum Kalesi’nin hayata döndüren kişilerden biri hiç şüphesiz ilk müze müdürü Haluk Elbe’dir. Bir diğer isim ise Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’ni bir dünya müzesi haline getiren “eski testi doktoru” Oğuz Alpözen. Alpözen, Bodrum Kalesi’nde çalışmaya başladığı ilk yıllardan itibaren yeni sergi salonları açmış ve çevre düzenlemesine önem vermiş bu sayede de müzeyi dünya çapında tanıtmayı başarmıştı. Uzun yıllar müzenin amfora koleksiyonu üzerine çalışan Alpözen, günü geldiğinde çalıştığı amforaların doktoru olarak tanıtılacaktı. Bu naif ve bir o kadar da  komik bir hikâyedir. Alpözen, Bodrum Kalesi’nde ilk çalışmaya başladığı yıllarda sevdiği kızı ailesinden birkaç kez istetir. Bunun için de Bodrumlu kaptanlara ricada bulunur. Kız istemeye giden kaptanlar müspet sonuç alamaz. Neden hayır yanıtı aldıklarını da anlayamazlar. Bunun üzerine bir kez de Müdürü Haluk Elbe’den yardım ister. Elbe, birkaç saat sonra müjdeli haberle gelir. Hayır cevabının nedeni de anlaşılmıştır. O yıllarda Bodrum’da en çok korkulan şeylerden biri vurgun tehlikesidir. Zira birçok süngerci vurgun sonucu hayatını kaybetmiş ya da sakatlanmıştır. Sualtı arkeolojisi üzerine çalışan Alpözen’e de vurgun yeme tehlikesi nedeniyle kız verilmediğini anlayan Elbe, arkeolog desem anlamayacakları için “oğlumuz eski testi doktoru” dedim. “Doktor denince akan sular durdu, sorun kalmadı” der. Alpözen de sevdiğine böylece kavuşur. Yıllar sonra yayınladığı kitabına da “Eski Testi Doktorunun Anıları” ismini verir. Alpözen’in bir diğer sevdası ise şüphesiz Bodrum Kalesi’dir. Müdürlüğü sırasında müzeyi dünyanın önde gelen müzelerinden biri haline getirdi. 

    KALEDEN MÜZEYE

    Birçok önemli batık kazısında çalışmış ve sualtı arkeolojisine dair ilk Türkçe kitabın yazarı olan Alpözen, ilk olarak Bodrum Müzesi ismini Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi olarak değiştirir. Ardından Kale’de birçok sergi salonu ardı ardına açılır. Önce Kale’nin kuleleri birer sergi salonuna dönüştürülür. Daha sonra Serçe Limanı batığı ve dünyanın en eski üç batığı için özel bir salon yapılır. Kale’ye gelenler hem çevre düzenlemesi, hem sergileme hem de eşsiz koleksiyonu ile çok özel bir müzeyi gezme imkânına sahip olurlar. Blue Guide Turkey, Kale’yi şöyle tarif eder: “Kalede ve kulelerde dolaşırken gökyüzü gül kokuyor. Bodrum Sualtı Arkeolojisi Müzesi ilham veren bir müzedir.”

    AKDENİZ’İN EN ESKİ DENİZCİLERİ

    Zamanla Sualtı Arkeoloji Enstitüsü (INA) ve Bodrum Müzesi uzmanları tarafından gerçekleştirilen çalışmalarda birçok önemli batık bulunur. Bulunan birbirinden farklı dönemlere ait batıkların en özelleri seçilerek arkeolojik araştırmaları gerçekleştirilir. Söz konusu batık kazılarıyla da Akdeniz’de yelken açan gemilere ve denizcilere ait çok önemli bilgilere ulaşılır. Dünya denizcilik tarihi Anadolu kıyılarında aydınlatılmaya başladı. Bu tarihin en önemli noktalarından biri de şüphesiz günümüzden binlerce yıl önce Akdeniz’de ticaret yapan, krallar arasında hediyeler taşıyan ilk gemiler ve denizcilerdir. Akdeniz’in bir ucundan diğerine yelken açan bu gemiler ne yazık ki birçok kez nihai limanlarına ulaşamadı. Anadolu kıyılarının barındırdığı birçok sığlık bu gemilerin sonunu hazırladı. Dönemi için önemli kayıplar, binlerce yıl sonra dünya tarihini aydınlatmak isteyen arkeologlar için tarihe açılan birer kapı olacaktır.

    DÜNYANIN EN ESKİ ÜÇ GEMİSİ VE 3300 YIL ÖNCEKİ DENİZCİLER 

    Denizcilik tarihi açısından ne şanslıyız ki dünyanın en eski gemisi olarak adlandırılan birden fazla batık bu karasularında bulundu ve araştırıldı. Bu batıklar sayesinde 3300 yıl önce gemici ustasının ahşaba nasıl hayat verdiğini, hangi ağaçları seçtiğini, geminin gövdesini nasıl ördüğünü, denizcilerin bu gemilerde nasıl seyahat ettiklerini biliyoruz. İşte bu ve bunun gibi daha birçok bilgiye ulaştığımız gemilerle birbirinden özel objeler Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde tüm dünyadan gelen ziyaretçilerle buluştu. 1960 yılında kazılan Gelidonya, 1975 yılında kazılan Şeytan Deresi Batığı ve 1984 yılında kazı çalışmalarına başlanan ve 11 yıl süren Uluburun batıkları dünyanın en eski üç batığı olarak tarihe geçerek tüm buluntuları ve edinilen bilgileriyle tek müzede ziyaretçilerini karşıladı.

    KAPTANIN SEYİR DEFTERİ

    Bu objeler arasında bir tanesi var ki, belki de binlerce yıldır her teknenin, her seyyahın ve kâşifin vazgeçilmezi olmuştur. İlk olarak dünyanın en önemli destanlarından birinde rastlanıldı. “Gönderdi onu Likya’ya, eline uğursuz işaretler verdi, üst üste katlanan bir levhaya yazdı bir sürü ölüm yazıları.” İlyada Destanı’nda geçen üst üste katlanan levha belki birçok araştırmacı için karanlıkta kalan bir noktaydı. Yazıldıktan binlerce yıl sonra ise suyun 45 metre altında gerçekleşen bir kazıdan çıkan parçalanmış bir obje ile aydınlatıldı. Bu obje bir yazı tahtasıydı. Şimşirden yapılmış bu yazı tahtasında balmumu üzerine yazılan yazılar günümüze kadar ulaşsaydı belki de kaptanın seyir defterinde neler yazdığını da öğrenebilecektik. Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi 2000’li yılların başından beri sık sık ziyaret ettiğim, çalıştığım ve her daim içinde olmaktan keyif aldığım dünyanın en özel ve romantik müzelerinden biri. Yapılar yaşanmışlıkları ve hikâyeleri ile özeldir. Bodrum Kalesi de hem dünü hem bugünü hem de sahip olduğu eserleri ile her zaman dünyanın en özel yapılarından biri olacak. Homeros’un, Kavafis’in Barbaros’un, Piri Reis’in, Balıkçı’nın, sularından yelken açan teknelerin de onlara selam veren kalelerin de bir ruhu vardır.  Selam olsun…☸