ULUBURUN

Günümüzden 3300 yıl önce Anadolu kıyılarında batan dünyanın kazısı yapılmış en eski gemisi. Bu sayıda dünyanın en önemli 10 arkeolojik keşfinden biri sayılan Uluburun Batığı’na ve onun eşsiz hikâyesine yakından bakacağız. 

Anadolu kıyıları, şüphesiz dünya denizcilik tarihinin aydınlatıldığı sulardır. Günümüzden 3300 yıl öncesinden başlayarak hemen her döneme ait gemiler ve onlara ait bilgiler yapılan arkeolojik kazılarla bu kıyılarda aydınlatıldı. Dahası, kültürün birleştirici unsuru altıncı kıta Akdeniz’in en önemli parçalarından biri olan Anadolu kıyıları yüzlerce antik liman ve binlerce batığa ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Bu sayıda dünyanın en önemli 10 arkeolojik keşfinden biri sayılan Uluburun Batığı’na ve onun eşsiz hikâyesine yakından bakacağız. Dünyanın ilk bilimsel sualtı kazısı 1960 yılında ülkemizde yapıldı ve Gelidonya Kazısı ile arkeoloji suyun altına indi. Yıllar içinde de, bu sularda yapılan arkeolojik kazılarla farklı dönemlere ait birçok batık araştırılarak hem denizcilik tarihi aydınlatıldı hem de medeniyet tarihinin en önemli aktörlerinden biri olan Akdeniz’in hikâyesi yazıldı. Bu çalışmaların öncü kurumu ise şüphesiz INA (Institute of Nautical Archaeology) -Sualtı Arkeoloji Enstitüsü. Dünyanın birçok noktasında arkeolojik kazılar yapan kurum, özellikle Bodrum merkezli çalışmalarıyla denizcilik arkeolojisinin öncü kurumu oldu.

SUYUN ALTINDAKİ KULAKLI BİSKÜVİLER

1960 yılında George F. Bass öncülüğünde başlayan süreç çeyrek asrı arkasında bırakmak üzereyken Antalya’nın Kaş İlçesi’nden yeni bir batık haberi gelir. Uluburun’da sünger avlayan bir dalgıç kaptanına suyun altında kulakları olan, bisküviye benzeyen bir şeyler gördüğünü söyler. Süngerci kaptanı Mehmet Çakır bunların kendisine tarif edilen bakır külçeler olduğunu anlar ve yetkililere haber verir. 1960 yılında kazılan Gelidonya Batığı’nda da birçok bakır külçe bulunmuştur. Dikdörtgen şeklindeki bakır külçelerin kolay taşınması için dört uç noktasında çıkıntıları vardır. Bu nedenle süngerciler külçelere bisküvi ismini vermişlerdi. Suyun altında çok uzun saatler çalışan süngerciler önemli bilgilere sahiplerdi. Bu nedenle Sualtı Arkeoloji Enstitüsü (INA) yeni batıklar bulmak için süngercilerle iletişim halindeydi. Suyun altında aradıkları batıkların neye benzediğini balıkçı barınaklarında anlatarak yeni batıklar bulmak için yoğun çaba sarf ediyorlardı. Uluburun’dan gelen bilgiler doğru ise bakır külçe taşıyan Tunç Çağı’na ait yeni bir batık bulunmuştu.

BİR ARKEOLOĞUN RÜYASINA BAKIYORSUNUZ

Dünyaca ünlü sualtı fotoğrafçısı Donald Frey, Kaş yakınlarındaki Uluburun’da yapılan ilk keşif dalışının ardından fotoğraflara bakarken şu cümleyi kurar: “Bir arkeoloğun rüyasına bakıyorsunuz.” Frey’in rüya olarak nitelendirdiği fotoğraflardaki batık, dünyaca ünlü arkeolog Cemal Pulak tarafından Tunç Çağı’na, günümüzden 3300 yıl öncesine tarihlenir. Bu şu anlama gelmektedir: Karşılarında dünyanın bilinen en eski batığı bulunmaktadır. Peki ama Uluburun’u bu kadar özel kılan nedir? Birçok uluslararası yayında tüm zamanların en önemli 10 arkeoloji keşfinden biri olarak nitelendirilmesini sağlayan unsurlar neler? 45 metreden daha derindeki batığın insan eliyle hiç tahribata uğramayan özel bir kargosu vardı. Ana yükünü 10 ton bakır ve bir ton kalay külçe oluşturmaktaydı. Bu iki hammadde birleştirildiğinde geminin ait olduğu çağa adını veren “tunç” ortaya çıkıyordu. Özetle; 11 tonluk hammadde ile binlerce tunç kılıç, mızrak, miğfer ve zırh yapılabilir, küçük bir ordu kurulabilirdi. Bu muazzam bir kargoydu ve çağı için çok önemli bir kayıptı. Bu bilgi geminin Tunç Çağı’na ait bir kraliyet sevkiyatı olduğu yönünde kuvvetli kanıtlar sunarken, kazı ilerledikçe dünyanın en eşsiz kargosu gün yüzüne çıkmaya devam etti. Her batığın özel bir hikâyesi vardır. Her batık bir kitap gibidir. Arkeologlar ise kazı sırasında sayfalar arasında yol alan okurları anımsatır. Uluburun, 11 yılda 23 bin dalışın gerçekleştiği ve her dalışta yeni bir sayfanın açıldığı derin bir romandır. Bu romanın kargosunda derinlere inildikçe 11 ton hammaddenin, 3 ton taş çapanın ve yüzlerce amforanın arasında çok küçük, bir düğme boyutlarında fakat eşsiz bir esere rastlanıldı. Üzerinde Mısır hiyeroglifleriyle yazılmış “Nefertiti” adının okunduğu bir skarabe. Bilindiği üzere Nefertiti’nin kocası Firavun Akhenaton, Güneş Tanrısı Aten’i tek tanrı ilan etmişti. Akhenaton ve Nefertiti’nin ölümünden kısa süre sonra Akhenaton yüzünden işsiz kalmış rahipler Mısır’ın çoktanrılı dinine geri dönmüş, Akhenaton ve Nefertiti’yi tarihten silmek amacıyla onlarla ilgili her şeyi imha etmiş. Yaptırdıkları tapınakları yıkmış, heykellerini parçalamış, isimlerini her yerden kazımış, her türlü eserlerini yok etmişler; altın yüzük ve mühürlerini de eritmişlerdi. Bu nedenle günümüze onlarla ilgili pek fazla bir şey kalmamıştı. Oysa Mısır’dan çok uzaklarda, Anadolu kıyılarında, Uluburun’un derinliklerinde batmış gemide “bugüne dek Nefertiti’nin bilinen tek altın skrabesi” bulunmuştu. Onlarca tonluk kargonun içinde düğme kadar küçük bir skarabe. Üstelik dünyadaki tek örnek. Cemal Pulak başkanlığındaki kazının ne kadar titizlikle yapıldığının önemli bir kanıtı olan bu olay; Uluburun’un ne kadar özel bir batık olduğunu ve birçok uluslararası yayında neden tüm zamanların en önemli 10 arkeolojik keşfinden biri olarak gösterildiğini de anlamamıza yardımcı olmaktadır.

KAPTANIN SEYİR DEFTERİ

Uluburun Kazı Başkanı Cemal Pulak yaptığı titiz çalışmaların sonucunda geminin çıkış noktası olarak Hayfa Körfezi’ni işaret etmektedir. Elbette gemiye ait karanlıkta kalan bazı noktalar da yok değil. Bu noktada batıktaki en ilginç buluntu devreye giriyor.  Kazı sırasında hiçbir detayın gözden kaçmaması için çökeltiler elekten geçirilmekteydi. Bu işlemler sırasından küçük ahşap parçalar bulunmuştu. İyi gözler ve becerikli ellerde bir yapboz gibi birleştirilen bu parçaların en sonunda bir yazı tableti olduğu anlaşıldı, hem de bilinen en eski örnek. Günümüzdeki katlanır tabletlere benzeyen bu eşsiz buluntu iyi korunmuş olarak günümüze ulaşsaydı belki de Uluburun kaptanının notlarına ulaşabilecek ve gemiye ait karanlıkta kalan sorulara da yanıt bulunmuş olacaktı. Bu özel tabletin yanı sıra Uluburun’un eşsiz kargosunda cam külçeler, kılıçlar, altın takılar, bir adet asa, mühürler ve çeşitli seramikler bulundu. Tam olarak 12  farklı kültüre ait eserler batığın kargosunda tespit edildi. Gemi battığı andan sonra hiç tahrip edilmediği için bir zaman kapsülü gibi ait olduğu çağa dair tüm bilgileri korumuştu. Titiz araştırmalar sonucunda da barındırdığı tüm bilgiyi bilim dünyasına sundu. Uluburun’un bir roman olduğunu göz önüne aldığımızda bu satırlara sığmayacak sayıda örnek barındırdığı kolayca anlaşılabilir. Elbette geminin kargosundaki bu kadar özel ve değerli yükü çok az sayıda kişi bir araya getirebilecek güçteydi. Olasılıkla binlerce yıl önce krallar arasında gerçekleşen uluslararası deniz ticaretin çok önemli bir parçasıydı. Hayfa Körfezi’nden yola çıkarak Ege’de, olasılıkla Yunanistan’daki bir limana doğru yolculuğuna devam ederken Anadolu kıyılarında battı. Böylesine büyük çapta bir deniz kazası şüphesiz zamanı için çok ciddi bir kayıp; onu araştıran arkeologlar içinse eşsiz bir değer. Yapılan arkeolojik çalışmayla dün ve bugünü, Akdeniz’i ve çevre kültürleri çok daha iyi anladık. Anlamaya da devam ediyoruz. Zamanın ruhu Uluburun’da bir zaman kapsülü olarak 3300 yıl saklandı. Ve binlerce yıldır kadim Akdeniz’de yelken açan tüm denizciler bu ruhun bir parçası olmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.