Etiket: Mehmet Bezdan

  • Anadolulu korsan “ZENIKETES”

    Anadolulu korsan “ZENIKETES”

    Kadim Anadolu binlerce yıllık eşsiz kültürlerin yanı sıra özel hikâyelere ve bu hikâyelerin kahramanlarına da yurt olmuştur. Her kahramanın kendi hikâyesini yazabilmek için ihtiyacı olan yegâne şey bir düşmandır. Aynı sikkenin iki yüzü gibi… Farkı çoğu zaman ince bir çizgi belirler. İşte bu, çizginin üzerinde yaşayan, Roma İmparatorluğu’na başkaldıran; Anadolulu bir korsanın,  Zeniketes’in hikâyesi. Kahraman mı, yoksa bir hain mi? 

    Korsanlık deniz ticareti kadar eski bir olgu. Binlerce yıldır Akdeniz’de yelken açan gemilerin ve ticaret yapan şehirlerin yüzleşmek zorunda kaldığı bu gerçek, elbette Anadolu kıyıları olmadan yazılamaz. Özellikle ülkemizin güney kıyıları Antik Çağ boyunca korsanlık için hem kara hem de deniz şartları açısından oldukça uygun bir bölgeydi. Korsanların hem denizde hem de karada saklanmasına imkân veren coğrafi şartlar, gemi yapımı için uygun ağaçların bulunması, oldukça stratejik olan Doğu-Batı deniz rotalarına hâkimiyet, Kıbrıs ve diğer adalara yakın konumu yapılacak saldırılar için elverişli bir iklim yaratmıştı. Bu iklime Roma İmparatorluğu’nun politikaları da eklenince kahramanlar ve düşmanlarının çağı günümüzden 2000 yıl önce Anadolu kıyılarında başladı.

    Anadolu kıyılarındaki ilk organize korsan hareketini MÖ 140 yılında görüyoruz. Bugünkü Alanya’yı üst yapan “Diodotos Tryphon” ona katılanlarla birlikte Doğu Akdeniz sahillerini yağmaladı. Bu sırada dönemin süper gücü olan Roma İmparatorluğu ise korsanları bastırmak ve ticaret rotalarının güvenliğini sağlamak için bir şey yapmadı. Çünkü Roma beslendikçe büyüyen ve büyüdükçe daha fazlasını isteyen canavarın ilk modelidir. İmparatorluğun, bilinen dünyanın dört bir tarafından getirilen temel gıda maddelerine ve lüks eşyalara karşı bitmeyen bir talebi vardı. Köleler de ne yazık ki bu talebin vazgeçilmeyen bir parçasıydı ve bu talebin bir şekilde karşılanması gerekiyordu. Kilikya’daki korsanlığın gelişimindeki anahtar kelime bu nedenle köle ticaretiydi. Roma, köle ticaretine destek veriyordu. Fakat bunu gayriresmi olarak yapıyordu. Ama görünüşte temiz kalmayı başarıyor, kirli işler yapılırken başını başka bir noktaya çeviriyordu. Diodotos’un yaptıkları ise Anadolu’nun güney sahillerindeki korsanlar için bir işaret fişeği görevi yapmıştı. Zamanla bu korsan şefi, yanındakiler ve ardılları Anadolu’nun güney sahillerinde ciddi bir tehdit oluşturdu.

      

    ALTIN DENİZ

    Doğu Akdeniz’de oynanan oyun, otoritenin kaybolmasına neden oldu. Korsanlar faaliyet alanlarını giderek genişlettiler ve baskınlardan elde ettikleri bu kârlı durumu tanımlamak için yelken açtıkları sulara bir isim verdiler: “Mare Aureum”, yani “Altın Deniz”.  Fakat durum öyle bir noktaya geldi ki, çıkarları için korsanlığa göz yuman Roma’da huzursuzluk başladı. Etik değerler ya da doğruyu yapma kaygısından çok uzakta yeşeren bu düşüncenin temelinde tüccarların para kaybı yatıyordu. Baskınlar nedeniyle tüccarları zarara uğrayan Roma, bölgedeki çıkarları için harekete geçti ve MÖ 102 yılında Marcus Antonius’u Kilikya’ya korsanlarla savaşmaya gönderdi. Antonius, yüzlerce savaş gemisine ilave olarak kara birlikleri ile korsanların üzerine gitti ve onları yendi. Fakat denge politikasının ana sahnesi olan bu coğrafyada son söz söylenmemişti. Pontos Krallığı daha geniş topraklara sahip olmayı hedefliyordu. Kral Mithridates, bu amaçla hem Roma yönetiminde memnun olmayan halkları kendi yanına çekmeye çalışıyor hem de stratejik bir hamle ile korsanları ordusuna dahil ediyordu. Korsanlara imkân veren Kral, bu sayede denizlerde üstünlüğü ele geçirmeyi amaçlıyordu. Diğer yandan Mithridates’in de korsanların yardımına ihtiyacı vardı. Nitekim MÖ 89-85 arasındaki savaşta korsan saldırıları oldukça etkili olmuş, Kral bir anlamda istediğini almıştı.

    ZENIKETES

    Kral Mithridates’in bu stratejisi birçok korsan gibi Zeniketes’in de istediği ortamı sağlar. Kim olduğu bilinmeyen bu gizemli adam hakkında çalışan araştırmacılar onun olasılıkla bir demir işçisi olarak hayatını belli bir yaşa kadar Kilikya bölgesinde geçirdiğini düşünmektedir. (Kökeni için farklı fikirler de vardır.) Daha sonra Anadolu’nun güney sahillerinde bugün de birçok kişinin rotasında bulunan Phaselis’e gittiği düşünülüyor. Bu önemli şehre ulaşan Zeniketes, burada korsanlığa başlar. Kısa bir süre içinde sıradan, kimsenin tanımadığı bu adam, oldukça geniş bir bölgede (Doğu Lykia ve Pamphylia’da) hakimiyetini ilan edecektir. Peki ama bunu nasıl başardı? Aslında her kahramanlık hikâyesinde olduğu gibi Zeniketes için de iklim oldukça uygundur. Önce Roma’ya karşı meydan okuyan Kral Mithridates’in ordusunda paralı asker olarak göreve başlar. Mithridates ordusuna çok sayıda korsan almış, hatta onları önemli noktalarda görevlendirmiştir. Oldukça yetenekli olan Zeniketes ise bu kaos ortamında generalliğe kadar yükselir. Yükseldikçe gücünün farkına varmaya başlar. Ele geçirdiği ganimetlerle de her geçen gün etki alanını artırır. Ve Gelidonya Körfezi’nden Attaleia antik kentine dek uzanan alanda kendi krallığını kurar. Önce Roma’ya meydan okuyan Mithridates için çarpışan bu adam, ardından Roma’nın baskısı altında olan halk ile birlik haline gelmiş olmalı. Neden mi? Hep birlikte bakalım.

    DİRENİŞ VE ACIMASIZ KARAR

    Korsanlık için ideal bir coğrafyaya sahip Olympos antik kenti MÖ I. yüzyılın başından itibaren Zeniketes’in hâkimiyetine girmiştir (Araştırmacıların bu tarih için farklı görüşleri vardır). Hatta zamanla bölgenin diğer önemli şehirlerini de egemenliği altına alır. Korykos ve Phaselis bunlardan sadece ikisidir. Bu durumda çıkarları çatışan şehirler devreye girer. Özellikle MÖ 82’de Ksanthoslu Amiral Aikhmon önderliğinde bir donanma denizlere açılır. Gelidonya açıklarındaki deniz savaşında ve hemen ardından karada yapılan birçok savaşta korsanlara karşı galibiyetler alır. Fakat Roma gelecek adına Kilikya’nın stratejik önemini ve Mithridates ile yapılan savaşta korsanların oynadığı önemli rolü fark eder. Bu noktada Roma’nın planı devreye girer. Satranç tahtasındaki hep kazanan ve bundan sonra da kazanacak hamlesini uygulamaya başlar. Roma, halk için korsanlığı bastırmaya karar vermiştir. Başka bir deyişle, Roma’nın Anadolu’ya demokrasi getirmeye karar verdiğini de söyleyebiliriz. Bunun için öncelikle müttefiklerini korsan karşıtı büyük bir mücadele ile bu korkunç düşmanı yenebileceklerine inandırır. Bu hamle ile hem İmparatorluk topraklarını genişletecek hem de Anadolu’nun içlerine girmek için oldukça önemli bir noktayı kazanmış olacaktı. Bu, oldukça detaylı bir savaş oyunuydu ve sonunda sadece Roma kazanacaktı. MÖ 78’de Roma, Servilius Vatia’yı korsanlığı bitirmesi için görevlendirir. Ciddi bir güç ile gelen Servilius Vatia adım adım ilerler. Deniz de ve karada yaptığı önemli hamlelerle en sonunda korsan şefi Zeniketes’i gözbebeği olan kalesinde sıkıştırır. Bu noktada Zeniketes avucunun içi gibi bildiği bu coğrafyadan kaçabilirdi. Zira denizlere olduğu kadar, karadaki geçitlere ve yollara da hâkimdir. Ama kaçmaz. Bu noktada sözü antik yazar Strabon’un kalemine bırakalım. “Toros Dağları yakınında Korsan Zeniketes’in kalesi bulunur. Olympos’u kastediyorum hem dağ hem de kale olarak. Ama dağ Isauricus (Servilius Vatia) tarafından ele geçirildiğinde Zeniketes kendisini bütün evi ile beraber ateşe verdi.”  Zeniketes, son ana kadar çarpışır ama kaybetmiştir. Buna rağmen kaçmayı tercih etmez. Ele geçirildiği zaman kendisi ve ailesi için verilecek kararın farkındadır. Ailesinin Servilius’un eline geçmemesi için kendisini ve ailesini eviyle birlikte ateşe verir. Bölgeyi herkesten, özellikle de düşmanından daha iyi bilen Zeniketes neden direnir? Bir halk düşmanı neden son ana kadar şehri terk etmez? Bunlar cevaplanması gereken sorular. Belki de son ana kadar şehrini savunmak istedi ve bunun için her şeyi göze almıştı. Strabon ve diğer kaynaklara göre bu sefer sırasında Lykialılar Romalılara yardım etmemiştir. Bu oldukça dikkat çekicidir. Zira bölgedeki halka eziyet eden, acımasız bir korsanı yakalamak için halkın yardım etmesi gerekirdi. Bunun tek bir açıklaması olabilir. Bu topraklarda Zeniketes halk düşmanı olarak görülmüyordu. Bu düşünceyi destekleyen bir diğer önemli kanıt ise Olympos ve Phaselis antik kentlerinde döneme ait bulunmuş bazı mezarlarda Zeniketes adına rastlanılması. Zira bölge halkı Zeniketes’ten nefret etse, onu bir halk düşmanı olarak görse olasılıkla isminin yaşamasına, sonraki nesillerde devam etmesine izin vermezdi. Bu durum Zeniketes’i kahramanlaştırmış olduklarının bir göstergesidir. Diğer taraftan, başta Olympos ve Phaselis olmak üzere bazı kentler Zeniketes yönetimini zorla kabul etseydi, halkı baskıyla yıldırsaydı Roma bu şehirleri ağır şekilde cezalandırmazdı. Olympos’un düşmesinden hemen sonra Zeniketes’in krallığı deyim yerindeyse çöker. Roma, korsanlara yardım ettiğini düşündüğü yerleşimleri cezalandırarak topraklarını devlet malı olarak kendisine katar; Olympos, Phaselis, Korykos cezalandırılmıştır. Servilius Vatia ise seferin sonunda Kilikya’da donanma için bir üs kurmuş, ayrıca Anadolu’nun iç bölgelerine doğru yapılacak seferler için de yollar inşa ettirmiştir. Böylece Roma hedefe giden yolda önemli bir adım atmıştır. Korsanlığın bitirilmesi içinse biraz daha beklemesi gerekecektir.☸

  • VİKİNG GEMİLERİ Denizle iç içe yaşayan kent Oslo

    VİKİNG GEMİLERİ Denizle iç içe yaşayan kent Oslo

    Eşsiz gemiler inşa eden, gemilerine isimler veren, hatta gemileri içine defnedilen ve 1000 yıl önce aralarında Amerika Kıtası da olmak üzere dört kıtaya yelken açan Vikingler… Avrupa’ya korku saldıkları üç asır boyunca en önemli silahları sanılanın aksine kılıçları değil, ustalıkla inşa ettikleri gemileriydi Peki ama Viking teknelerini özel kılan nedir?

    Kuzeyin önemli liman şehirlerinden biri olan Oslo, günümüzden 1000 yıl önce kuruldu. Onlarca adadan oluşan şehrin denizcilik kültürü ve tarihi açısından en önemli noktası ise şüphesiz Bygdøy Yarımadası. Şehrin hem doğal hem de entelektüel açıdan göz bebeği olan Bygdøy’de beş önemli müze bulunuyor ve bu müzelerden dört tanesi denizcilik kültürü ve tarihi üzerine sergilemeler yapıyor. Bu dört müze, şehrin ve ülkenin denizci yönünü göstermesi açısından da oldukça değerli. Adada Antik Çağ’dan günümüze dek gemiler ve denizcilik üzerine sergiler yapan “Norveç Denizcilik Müzesi”, kutup keşiflerini gerçekleştiren ahşap bir gemi olan Fram’ın sergilendiği ve Norveç’in kahraman olarak gördüğü kâşiflerinin bilim dünyasına katkılarının anlatıldığı “Fram Müzesi”, Antik Dönem’e ait bir salın üzerinde altı arkadaşın 101 gün süren 4 bin 300 millik eşsiz macerasının öznesi, güneş ve fırtına Tanrısı Kon-Tiki isimli salın Pasifik’teki inanılmaz yolculuğunu anlatan “Kon- Tiki Müzesi” ve Kuzeyin eşsiz denizcileri Vikinglerin gemilerini görebileceğiniz, zamanda yolculuk yapabileceğiniz “Viking Gemi Müzesi” yer alıyor. Siz de denizcilik kültürü ve tarihiyle ilgileniyorsanız bu adayı gezmek sizin için eşsiz bir deneyim olabilir.

    DÜNYANIN EN İYİ KORUNMUŞ VİKİNG GEMİLERİ

    Kuzey ülkelerinin hemen hepsinde olduğu gibi Norveç de oldukça köklü bir denizcilik geleneğine sahip. Bu geleneği müzeler yoluyla genç jenerasyonlara da başarılı bir şekilde aktarıyorlar. Peki ama Viking Gemi Müzesi’ni diğer deniz ya da Viking müzelerinden ayıran nedir? Cevabı oldukça net. Dünyanın en iyi korunmuş Viking gemileri bu müzede sergileniyor. Bu sayfalarda daha önce kaleme aldığım Stockholm’deki “Vasa Gemisi” gibi bu müzedeki gemilerde neredeyse eksiksiz şekilde günümüze dek ulaşmışlar. Diğer bir deyişle bu müze Viking Çağı’na zaman yolculuğu yapmanıza olanak sağlıyorlar. Müzenin kapısından girdikten yaklaşık bir dakika sonra 1200 yıl öncesine zaman yolculuğunuz başlıyor. Müzede “Gokstad”, “Tune” ve “Oseberg” isimli üç geminin yanı sıra, onların  kazılarında bulunan Viking çağına ait ilginç buluntular sergileniyor.

    OSEBERG GEMİSİ

    Bu gemiyi özel kılan unsurlardan ilki açık denizde yelken açan geminin bir süre sonra bir mezar olarak kullanılması ve üzerinin örtülerek gömülmesidir. Yaklaşık 22 metre uzunluğundaki gemi, MS 820 civarında inşa edilmiş ve bir süre açık denizde kullanılmış. MS 834 yılında ise iki kadın için bir mezar haline getirilmiş. Bu iki kadın çeşitli mezar eşyaları ile birlikte geminin ortasındaki bir mezar odasına yerleştirilerek defnedilmiş. Geçen ay Vikinglerin gemilerine defnedilerek ölümden sonraki hayat için hazırlandıklarını ve son yolculuklarına da gemileriyle birlikte çıktıklarına dair inançlarını detaylarıyla anlatmıştım. Bu inancın bir parçası olan Oseberg Gemisi de açık denizde yelken açtıktan bir süre sonra karaya çekilerek bu ritüel için özenle hazırlanmış.

    Tarihler 1903 yılını gösterdiğinde Oseberg Gemisi arkeologlarca bulunmuş. Bir yıl sonra başlayan kazı çalışmaları ile Viking Çağı’nın en muhteşem ve görkemli teknesi gün yüzüne çıkarılmış. 22 metre uzunluğunda ve beş metre genişliğindeki gemi kuzeye özgü bir teknik ile kaplama tahtalarının birbirinin üzerine gelecek şekilde birleştirilmesiyle inşa edilmiş. Gemi 12 kaplama tahtasının üst üste gelmesiyle inşa edilirken bunlardan su hattının altında olanlar daha dar, suyun üzerinde kalan bölüm ise biraz daha kalın ahşap ile inşa edilmiş. Meşe ağacından inşa edilen geminin, yelken direği ise çam ağacından ve yaklaşık 12 metre uzunluğundadır.

    21 YILLIK EMEĞİN KARŞILIĞI

    Geminin bir başka özelliği ise korunması için uygulanan işlemler. 1904 yılında gerçekleştirilen kazı çalışmaları beş ay sürerken, geminin konservasyon ve restorasyon çalışmalarının tamamlanması 21 yıl sürmüş. Bu sürecin sonunda geminin ahşapları yüzde 90 oranında korunmuş. Diğer bir deyişle 1200 yıl önce yapılmış Viking gemisi 21 yıllık çalışmanın ardından neredeyse ilk günkü gibi günümüze ulaşmış. Bu özenli çalışmanın sonucunda Viking çağının en özel örneklerinden birini tüm detaylarıyla görme şansımız oluyor. Otuz kürekçi ve oldukça büyük yelkeni ile 10 deniz milinden hızlı gidebildiği düşünülen gemide Akdeniz örneklerinden farklı olarak tek dümen küreği kullanılmış. Bu bir Viking gemi özelliğidir.  Pruva ve pupa bodoslamadaki süsler ise Oseberg Gemisi’ni şimdiye kadar bulunan en ayrıcalıklı gemilerden bir tanesi haline getirmektedir.

    GOKSTAD GEMİSİ

    Müzenin ikinci büyük gemisi olan Gokstad, Vikinglerin denizlerde söz sahibi olduğu dokuzuncu yüzyılda, MS 890 civarında açık denizlerde yelken açmaya uygun, hızlı bir gemi olarak inşa edilmiş. 32 kürekçinin yer aldığı gemi klasik bir Viking teknesi olarak tanımlanabilir. Yaklaşık 40 kişilik mürettebat ile yelken açan gemi keşif, ticaret ve Viking baskınları için uygun hale getirilmiş bir örnek. 12 deniz mili hıza ulaşan gemi okyanusta yelken açan bir Viking gemisiydi. Oseberg’e göre biraz daha uzun olan Gokstad 5 metre genişliğinde inşa edilmiş. Yaklaşık olarak dörde birlik oran Antik Çağ Akdeniz gemilerine göre oldukça geniş. Bu da onları daha dengeli kılmış.

    Gokstad gemisi de Oseberg’e benzer bir şekilde inşa edilmiş. Oseberg’de 12 sıra olan kaplama tahtaları Gokstad gemisinde 16 sıra uygulanmış. Su hattının altındaki dokuz sıra 2-3 cm kalınlığındadır. Bu da gemiyi hem hafif hem de esnek hale getirmiştir. Su üzerinde kısım ise daha kalındır. Gokstad inşasının üzerinden kısa bir süre geçmesinin ardından yaklaşık olarak MS 900 civarında olasılıkla yerel bir şef ya da soylu olan kırklı yaşlarındaki bir adam için mezar haline getirilir. Bunun için geminin pupa bölümünde bir mezar odası inşa edilmiş ve adam bu odaya defnedilmiş.

    SAVAŞÇI

    Kırklı yaşlarında defnedilen kişinin iskeleti üzerinde yapılan analizler, her iki bacağında da derin kesikler olduğunu ortaya koyuyor. Darbeler de onun savaşta ya da bir meydan okumada öldüğünü gösteriyor. Muhtemel ölüm nedeni sağ bacağındaki bıçak yarası. Viking Çağı’nda bacaklara vurmanın yaygın bir dövüş tekniği olduğu bilinmektedir. 1879 yılında bulunan geminin 1880 yılında kazısı yapıldı. Savaşarak ölen bu adamın mezar gemisinde kayık, çadır, kızak, yine adama ait köpekler, kuşlar ve atlara ait iskeletler bulundu. Kısacası diğer yaşamında ihtiyacı olacak her şey onunla birlikte yeni yolculuğunda yanındaydı. Ayrıca geminin her iki yanında 32 kalkan, olasılıkla yelkene ait kumaş parçaları bulundu. Kazı yapıldığı dönemde pruva ve pupa bodoslamaların uçları ise artık çürümüştü. Bu nedenle nasıl sonlandıkları bilinmiyor. Ancak Viking gemilerinin resmedildiği gibi ejderha başlarının takıldığını gösteren bir kanıta rastlanılmadı.

    Viking Gemi Müzesi’nde Oseberg ve Gokstad dışında ayrıca “Tune” isimli gemi, farklı boylardaki kayıklar ve bu gemilerin arkeolojik kazıları sonucunda ulaşılan çok sayıda objeye yer verilmiş. Ayrıca müzedeki interaktif bilgilendirmeler ve kısa aralıklarla gösterimi yapılan filmler oldukça etkileyici. Özellikle Tune batığı salonundaki Vikinglerin yayılımına ait video gösteriminde salonun tüm duvarlarının kullanılması oldukça etkileyici bir detay.

    Oslo’daki Bygdøy Yarımadası denizcilik kültürünü anlatan ve toplumunun hafızasını canlı tutan çok özel örnekler sunuyor. Müzeler şüphesiz insanoğlunun hafızasını tazeleyen kitaplar gibi çalışıyorlar. Müzeciliği iyi örnekleri bu açıdan oldukça kıymetli. Oslo’da yer alan Viking Gemi Müzesi ilk andan itibaren sizi içine alan ve Viking çağına zaman yolculuğu yapmanızı sağlayan çok güzel bir örnek. Müzede yer alan gemiler inşa edildikleri tarihten 1200 yıl sonra bile yeni yolcularıyla yani ziyaretçileriyle birlikte yelken açmaya devam ediyorlar. ☸

  • Denizlerin kudretli savaşçıları VİKİNGLER

    Denizlerin kudretli savaşçıları VİKİNGLER

    Vikingleri tüm Avrupa için korkulan bir unsur haline getiren hemen her koşulda deniz operasyonu düzenleyebilme kabiliyetleriydi. Bu özellikleri yaklaşık 300 yıl boyunca Avrupa’nın kendisini güvende hissetmemesine neden oldu. Eylem özgürlüğünün temelinde İskandinav denizcilik yetenekleri yatıyordu. Üstün gemi yapım teknikleri, nesilden nesle aktarılan ve geliştirilen sefer becerileri ve tüm bunları bünyelerinde birleştiren kuzeyin korkusuz denizcileri. 

    Vikingler MS 8. yüzyıldan itibaren kelimenin tam anlamıyla denizi “evleri” olarak gören, karadan çok denize ait bir toplum olarak karşımıza çıkıyor. Kendilerini o derece denize ait hissetmişlerdir ki, aralarındaki savaşların büyük çoğunluğu denizde gerçekleşmiştir. 8. yüzyıl öncesinde Kuzey Avrupa’da; bugünkü İsveç, Norveç ve Danimarka’da, yerleşim ve siyasi olarak dağınık denebilecek şekilde, zanaat ve tarımla uğraşarak barışçıl biçimde yaşıyorlardı. Romalılar onların soğuk ve zorlu coğrafyasını İskandinavya olarak adlandırmıştı. Bu coğrafya içinde yaşayan Vikingler MS 8. yüzyıl ile birlikte soğuk ve sisli coğrafyalarından ejder başlı gemileri ile çıkıp geldiler. Dev kayıkları andıran görkemli gemileri, aşılması en zor engeli; yani hava şartlarının üstesinden gelerek Britanya kıyılarına ulaştı. Yanlarında getirdikleri yegâne şey ise korkuydu.

    VİKİNG ÇAĞI

    Hikâyemiz MS 793’te İngiltere kıyılarında başladı. “Lindisfarne Baskını” İngiltere’ye düzenlenen ilk Viking akını olarak kayıtlara geçer. Bu tarih Vikinglerin korku çağının da başlangıcı olur. Lindisfarne’deki, manastır önemli bir haç noktasıydı. Manastırdaki keşişler denizden gelen savaşçıları gördüklerinde büyük bir korkuya kapılmış olmalılar. Fakat kuzeyden gelen sis biraz dağıldığında bu baskının bir defaya mahsus olmadığı anlaşıldı. Oldukça başarılı ve kârlı gerçekleşen baskını yenileri takip etti. Viking Çağı başlamıştı ve yaklaşık olarak 300 yıl devam edecekti.

    GÜNEŞ TAŞI

    Bu saldırıların ardından en çok merak edilen soru, Vikinglerin Britanya’ya nasıl ulaştığıdır. O dönemde yaşayan bilgin Alcuin baskını ve ardından düşündürdüklerini şöyle ifade eder: “Daha önce Britanya’da hiç böyle bir korku yaşanmamıştı ve denizden böylesine bir akının yapılacağının mümkün olmadığı düşünülmüştü.” Alcuin’in ifade ettiği gibi denizden böyle bir akın beklenmiyordu. Peki ama Vikingler sürekli olarak bulutlu, kapalı bir havada, değişken koşullarda ve sert dalgalara karşı Britanya’ya nasıl ulaşmışlardı? Üstelik pusula kullanmadan.

    Antik Çağ’da gemi seyri konusunu incelediğimizde Akdeniz’de denizcilerin gündüz güneşi, gece ise yıldızları takip ettiğine dair genel bir görüş hâkimdir. Oysa kuzeydeki denizcilerin çoğunlukla böyle bir şansı yoktu. Genel olarak bulutlu, kapalı ve değişken hava koşullarında yönlerini bulmak zorundaydılar. Güneşli havanın bir anda değişmesi ise seyir için ciddi bir tehditti. Vikingler bu sorunu güneş taşı adını verdikleri, günümüzde İzlanda sparı olarak adlandırılan, bir kalsit kristal sayesinde aştı.

    Gökyüzüne tutulduğunda çift kırılma sağlayan bu kristal sayesinde güneş bulutların arkasında olsa bile konumu tespit edilebiliyordu. Bu yöntem ile karadan çok uzakta bile yönlerini bulabilen Vikingler önce Avrupa’ya korku salan baskınları gerçekleştirdiler. Fakat bununla yetinmediler. Uzun keşif ve ticaret rotaları da oluşturdular. Onlar sadece ellerinde kılıçlarla korku salan savaşçı bir toplumdan çok daha fazlasıydı. Evet, oldukça vahşi yöntemleri, sürekli gerçekleştirdikleri baskınlar reddedilemez gerçekler. Fakat diğer taraftan da üstün denizcilik yetenekleri ve içlerindeki keşif duygusu onları çağın ötesine taşımıştı. Bu özellikleri sayesinde dünyanın daha önce bilinmeyen noktalarına ulaştılar.

    KEŞİFLER

    Vikinglerin gerçekleştirdiği keşifler incelendiğinde oldukça ciddi bir coğrafyaya yayıldıklarını görüyoruz. Önce İzlanda’yı ardından da Grönland’ı keşfettiler. Grönland’ı “Yeşil Ülke” olarak adlandırarak daha fazla insanı çekmeye çalıştılar. Ardından büyük çiftlikler kurdukları Grönland’ın da ötesini merak ettiler. Kızıl Erik’in oğlu Leif Ericson Amerika kıtasını keşfeden ilk kişi oldu. Bir diğer Avrupalının yeni kıtayı keşfetmesi için yaklaşık beş asır geçecekti. Vikingler, Amerika kıtasını keşfettikten sonra burada yerleşimler de kurdular fakat yeni bir kıta keşfettiklerinden haberleri yoktu. Bu gerçek onların daha da ilerlemesini engelledi.

    Batıya doğru açılan Vikingler diğer yandan da nehirleri kullanarak Bizans İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis’e ulaştılar. Salma bulunmayan gemileri sayesinde nehirlerden ve sığ sulardan rahatlıkla geçtiler. Geçemedikleri noktada ise Bizans’ın kaderinde olan bir ritüele imza attılar. Nehirlerin sığ bölümlerden geçmek için gemilerini karadan taşıdılar. Ancak bu şekilde Dinyeper Nehri üzerinden Konstantinopolis’e ulaştılar. Elbette zaman içinde alternatif rotalar da oluşturdular. Zira Vikingler iyi tüccarlardı. Başta köle olmak üzere Bizans başkentine birçok önemli öğeyi taşıdılar.

    Toplumsal anlamdaki bireyselcilik onları hep bir sonraki adıma taşıdı. Denemekten korkmayan yapıları denizcilik konusundaki bilgiyle harmanlanınca uzak rotalara ulaşmalarının önünde bir engel kalmadı. Bu süreçte ise gemilerinin gelişim çizgisi hep yükseldi. Bu normal olarak algılanmalı çünkü gemi her zaman Viking dünyasının merkezinde yer aldı. 300 yıl boyunca Afrika’dan, Avrupa’ya, Asya’dan, Amerika’ya kadar yelken açtılar ve dünyamızın bilinenden daha geniş olduğunu kanıtladılar.

    VİKİNG DÜNYASININ MERKEZİ: GEMİLER

    Yazının başında hikâyenin MS 793’te Britnya’da başladığını belirtmiştim. Evet bu resmi olarak kabul edilen tarih. Buna karşın arkeologlar her geçen gün tarih resmini tamamlamak için yeni parçalar buluyorlar. En dikkat çeken buluntulardan bir tanesi Estonya’daki Saaremaa Adası’ndaki bir kazı sırasında bulundu. Buradaki veriler Vikinglerin tahmin edilenden 100 yıl kadar önce de çevre coğrafyalara akınlar düzenlediğini gösterdi. Ayrıca geminin yaşamlarındaki yerini de gözler önüne serdi. Kazı çalışmasında iki ayrı Viking gemisinde toplam 40 savaşçının iskeletine ulaşıldı. Olasılıkla, evlerinden uzakta gerçekleştirdikleri bir baskında kayıplarını beraberlerinde taşımadılar ve gemilerine gömdüler. Ölen savaşçıların üzerlerini kalkanlarıyla örtülmesi, kılıçlarının ise kırılarak üstlerine bırakılması bir cenaze törenine işâret ediyor.

    Viking kültüründe büyük ahşap gemilerde soyluların defnedildiğini ve bu gemilerin gömüldüğünü biliyoruz. Bir diğer uygulama ise ölen kişinin gemisiyle birlikte yakılması. 10. yüzyılda yaşamış Arap bilgin İbni Fadlan bir seyahati sırasında gördüğü cenaze töreninden izlenimlerini şu şekilde aktarır: “Eğer ölen adam fakirse onun için küçük bir gemi yaparlar. Adamın cesedini içine koyup yakarlar. Ölen zenginse mallarını toplayıp üçe ayırırlar. Üçte biri ailesinin olur. Üçte biriyle ona elbiseler dikerler. Üçte biriyle şarap alırlar”. Şarap öldürülecek cariyesi için alınır. Cariyenin törenden önce sarhoş olması istenir. Fadlan aynı tören için şöyle devam ediyor: “Ölünün gemisinin bulunduğu nehre gittim. Ne göreyim gemi nehirden çıkarılmış, kayın ağacından dört sütun üzerine konmuş, etrafı ahşap büyük ağaçlarla çevrilmişti. Sonra gemi, bu ağaçlar (kızak) üzerine alındı.” Büyük törenin sonunda ölen kişi değerli eşyaları, atları ve öldürülen cariyesi ile birlikte yeni yaşamına gemisiyle birlikte yakılarak uğurlanır. Fadlan’ın anlattıkları Viking dünyasında geminin yerini gözler önüne seriyor. Bir diğer örnek ise güney İsveç’te devasa bir gemi şeklinde taşlardan tasarlanmış mezar alanından. Baltık Denizi’nin kenarında inşa edilen mezarlığın büyük bir gemi gibi inşa edilmesinin temelinde ruhların hak edilen ikinci hayata taşınması yatmaktadır. 67 metre uzunluğundaki ve dev taş bloklarla şekillendirilen alan, geminin Viking dünyasındaki yerini, önemini vurguluyor.

    Eşsiz gemiler inşa eden, gemilerine isimler veren, gemileri içine defnedilen, dört kıtaya yelken açan bir toplum. Yaklaşık üç asır boyunca en önemli silahları sanılanın aksine kılıçları değil, ustalıkla inşa ettikleri tekneleri oldu. Gelecek sayıda Viking dünyasının merkezindeki gemilerin en önemlileri için Oslo’ya yelken açacağız. ☸

  • PTOLEMAIOS ATLASI

    PTOLEMAIOS ATLASI

    Dünyanın bilinen ilk büyük atlası MS 2. yüzyılda İskenderiye’de yaşayan Klaudios Ptolemaios (Batlamyus) tarafından hazırlanmış. Onun zamanı aşacak güçte hazırladığı bu önemli eser 13 asır sonra yeni kıtaya yelken açan Kristof Kolomb’un “Santa Maria” gemisine hayat veren yelkenlerini şişiriyordu. 

    Mısır’da MS 2. yüzyılda yaşayan matematikçi, astronom ve coğrafyacı Ptolemaios, kendisinden önceki bilgilerden ve harita çalışmalarından da yararlanarak yeni bir atlas yaptı. Birçok haritayı içeren bu eser, dünyanın bilinen ilk büyük atlası olma özelliğini taşıyor. Ptolemaios Atlası’nın bir diğer önemli özelliği ise 2. yüzyılda insanoğlunun astronomi, matematik ve coğrafya alanlarında geldiği noktayı göstermesi. Ancak bu önemli atlas ve verdiği bilgiler bir süre sonra kaybolur. Batı dünyasında 7. yüzyılda kaybolan bu eser, Arap dünyasında 8. yüzyıldan itibaren çevirileri yapılarak kullanılır, dahası geliştirilir de. Batı dünyası ise bu önemli eser ve sunduğu bilgiler için beş asır daha bekleyecektir. 13. yüzyılda Maximus Planudes ismindeki bir keşiş ve alim Ptolemaios Atlası’nın bir örneğini bulur ve kopyasını çıkarır. Olasılıkla üç nüsha yapıldığı düşünülen kopyaların bugün en iyi iki örneği Vatikan ve Türkiye’de bulunmaktadır. Planudes’in hazırladığı kopyaların asıl önemi ise, Ptolemaios’un MS 150 civarında hazırladığı orijinal esere ve 13. yüzyıla kadar yapılmış tüm kopyalara artık ulaşılamamasında yatar. Dolayısıyla Planudes sadece Atlası kopyalayan değil, aynı zamanda onu kurtaran ilk kişidir. Fakat sonuncusu olmayacaktır. Batı dünyası Ptolemaios Atlası’na ancak Bizans’ta yaşayan bilim insanı Emmanual Krisoloras’un 1336 yılında Floransa’ya giderken beraberinde götürdüğü nüsha ile kavuşur. Günümüzde Vatikan’da bulunan nüshanın Krisoloras’ın Bizans’tan ayrılırken beraberinde götürdüğü kopya olduğu düşünülüyor. Krisoloras’ın bu önemli hamlesi deyim yerindeyse bir asır sonra yeni kıtanın keşfinin yolunu açar.

    DENİZ GÜCÜNÜN ÖNEMİ VE YENİ DÜNYA

    Birçok önemli tarihçiye göre, imparatorluk olmanın en önemli kriteri denizlerde güçlü olmaya, dolaysıyla da coğrafyayı iyi bilmeye dayanır. İspanya ve Portekiz bunun en önemli iki örneğidir. İki ülke arasındaki rekabet incelendiğinde, deniz gücünün önemi çok daha iyi anlaşılır. Fakat bu sadece güçlü gemiler ve iyi denizcilerin yeterli olmadığı bir çağdır. Coğrafi keşiflere yön verecek en önemli unsur coğrafya biliminden geçmektedir. Bu ulusları öne çıkaran coğrafya bilgileri ve deniz güçlerini birleştirmelerinde saklıdır. Bugünkü medeniyetin kurulmasında bu nedenle çok önemli bir yere sahiptirler.

    YENİ KITANIN KEŞFİ

    1336 yılında Floransa’ya giden Krisoloras iyi bir bilim insanıydı. Bilimin ne kadar önemli olduğunun farkındaydı. Bugün Vatikan’da yer alan Ptolemaios Atlası’nın batı dünyasının ufkunu açacağını tahmin ederek bu yolculukta atlası yanına almış olmalıdır. Atlas incelendiğinde Kıta Avrupa’nın batısında tek bir deniz vardır. Kolomb, Ptolemaios Atlası’nı inceleyerek sürekli olarak batıya doğru gittiğinde denizi aşarak karaya (Hindistan’ın doğusuna) ulaşacağını düşünür. Zira Amerika Kıtası’nın varlığı bilinmemektedir. Gerçekleştirdiği sefer sırasında kendi farkına varmasa da Amerika kıtasına ulaşır. Kolomb’un bu sefer sırasında elinde Ptolemaios’un Atlası ve Paolo dal Pazzo Toscanelli’nin kendisine gönderdiği bir harita bulunmaktaydı. Toscanelli’nin haritasındaki bilgiler ise olasılıkla Müslüman coğrafyasından gelen bilgilerle şekillendirilmiştir. Kolomb beraberinde Toscanelli’nin haritasını ve kendisinden 13 asır önce hazırlanan Ptolemaios Atlası ile yola çıkmış ve Amerika Kıtası’na ulaşmıştır.

    FATİH SULTAN MEHMET

    Fakat Kolomb’dan bir süre önce Ptolemaios Atlası’nın önemini keşfeden bir kişi daha vardı. Dünya tarihinin en önemli kırılmalarından biri olan İstanbul’un fethinin ardından bilime, coğrafyaya ve dünyaya açık olan Fatih Sultan Mehmet için başka bir dünyanın kapıları açılmıştır. Kitaplara ve bilime olan ilgisiyle bilinen Sultan gerçek bir entelektüeldir. Şehri aldıktan hemen sonra tüm kitapları, özellikle de bilim kitaplarını görmek ister. Bu kitaplar arasında Sultanın en çok dikkatini çeken ise Ptolemaios’un Atlası olur. Zira kurmak istediği yeni dünyayı fethetmeden önce tanıması gerektiğinin bilincindedir. Atlas tercüme edilir. Coğrafyanın önemini tüm Osmanlı padişahları içinde en iyi bilen Fatih, bu eserden faydalanılarak büyük bir dünya haritasının yapılmasını ister. Şüphesiz onun coğrafya merakı, bilgisi ve vizyonu ardıllarında da olsaydı Osmanlı bir deniz imparatorluğu olabilir; belki de aynı İspanya ve Portekiz örneklerinde olduğu gibi coğrafi keşiflerde yer alabilirdi.

    ATATÜRK

    Fatih’in böylesine değer verdiği Atlas ne yazık ki onun ardından unutulmuştur. Zira Osmanlı tarihine bir daha onun kadar coğrafyaya ve bilime önem veren bir Padişah daha gelmeyecektir. Fatih’in vefatının ardından Atlas, Sultan’ın özel kitaplığındaki birçok kitap gibi unutulur. Ne yazık ki bazıları da kaybolur. Ta ki onun gibi tarihe, kültür ve bilime önem veren ikinci bir kişi gelene dek bu unutulmuşluk devam eder. Genç Cumhuriyetin ilk yıllarında Mustafa Kemal Atatürk Anadolu’daki kültüre büyük önem vermektedir. Nasıl ki Kurtuluş Savaşı sırasında cephede yanındakilere bir kültür müdürlüğü kurmalıyız demişse, nasıl Cumhuriyet tarihinin en çok ören yeri ve müze ziyareti yapan Cumhurbaşkanı olduysa aynı felsefe ile bu müzelerin arşivlerini de öğrenmeyi arzu ediyor; nelere sahip olduğumuzu görmek istiyordu. Bu düşünceyle 1926 yılında Topkapı Sarayı’nın envanterinin çıkartılması emrini verir. Envanter çalışmaları sırasında Fatih’in çok önem verdiği Ptolemaios Atlası’na ulaşılır. Fakat ne yazık ki Atlas çok kötü durumdadır. Çalışmaları sürdüren kişiler, eser hakkında ilk bilgileri Atatürk’e verdikten hemen sonra Ankara’ya giderek eseri Gazi’ye göstermek isterler. Ancak Atatürk eserin zarar görmesini önlemek için yerinde görmek ister ve İstanbul’a gider. Uzmanlardan aldığı bilgiler sonucunda eserin restorasyonu için karar alınır. Bunun üzerine restoratör Dr. Hugo Ibscher Türkiye’ye davet edilir. 1929 yılında Türkiye’ye gelen Ibscher dört hafta çalışarak eldeki imkânlar ışığında eserin restorasyonu gerçekleştirir. Bu dokunuşun ardından atlas bir kez daha yok olmaktan kurtarılmıştır. 2. yüzyılda bilime yelken açan Ptolemaios ardında denizler, coğrafyalar bırakarak ve zamanı da aşarak Yeni Dünya’nın keşfine katkıda bulunmuştur. Onun eserinin önemini kavrayanlar ise bir alim olan ve Atlası kopyalayan Planudes, Bizanslı bir bilim insanı olan ve eserin önemini kavrayarak Avrupa’ya taşıyan Krisoloras, yeni dünyaya ulaşırken Ptolemaios Atlası’nı inceleyen, onunla yelken açan Kolomb, Osmanlı tarihinin en entelektüel padişahı Fatih Sultan Mehmet ve eserin bugüne ulaşmasını, bu topraklara bir zenginlik olarak bırakılmasını sağlayan Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu beş önemli insan zamanı aşarak bilime hizmet eden ölümsüzler olarak sonsuza dek yaşayacaklardır.☸