Yelken, kürek neyimize yetmiyordu?

Yukarıda yazılanlara bakıp da hemen akreplerin ortadan kaldırılması gerektiğini düşünmeye meyilli âdemoğullarını uyarmak isterim. Her canlı, hayvan bitki fark etmez, doğada bir yere ve çok önemli, olmazsa olmaz bir işleve sahiptir. Doğanın dengesini ve tıkır tıkır işlemesini sağlayan da bu gerçektir. Bazen gözün görmekte bile zorlandığı küçük ama çok küçük sineklerle, arılarla, çiçeklerle karşılaşıyorum. Ve biliyorum ki, onlardan birinin yok olması doğada önemli bir değişikliğe yol açacaktır ve bu değişiklik olumsuz yönde olacaktır. Hintli kadın akademisyenin söylediği gibi doğa, sürekli bir deneme içindedir ve bütüne olumlu katkısı olmayan canlıları tasfiye eder. Doğanın bu, doğa ile uyum içinde yaşama, doğada bütüne olumlu katkıda bulunma kuralının tek istisnası insandır. Diğer bir anlatımla:

“Doğadaki en zayıf, gereksiz ve akılsız yaratık insandır.

Zayıftır çünkü doğa koşullarına en az dayanıklı olan odur. Siz hiç, donmuş göllerin bile üstünde, ayağında bot, sırtında paltoyla dolaşan ördek gördünüz mü? İnsan paltosuz kar da bile donar.

Gereksizdir çünkü doğal dengede yeri yoktur. Bir böceğin bile soyu tükense doğanın dengesi bozulur ama insan olmasa doğanın dengesi yerine gelir.

Akılsızdır çünkü kendisini, en akıllı olduğuna inandırmıştır. Sürekli olarak, hiçbir zaman baş edemeyeceği doğayı değiştirmeye çalışarak hızla dünyanın sonunu getirmektedir.

Dünyanın sonu gediğinde ilk yok olacak canlı, insandır. Sonra doğa, geçmişte birkaç kez yaptığı gibi, her şeye yeniden başlayacaktır.”** 

1869 veba salgını sırasında yazılmış, 1919 İspanyol Gribi salgınında hatırlanmış bir şiirin şu satırları bu sorunun yanıtını veriyor: 

“In  the absence of people who; Yokluğunda insanların,

Lived in ignorant ways; Umursamazca yaşayanların,

Dangerous, meaningless and heartless. Tehlikeli, anlamsızca ve vicdansızca…”  

Özellikle yaklaşık son 200 yıldır insanlar, Hıristiyanların uydurduğu, Müslümanların mal bulmuş mağribi gibi üstüne atladığı, “her şey insan için” gibi, hiçbir doğru yanı olmayan uydurma bir inancı doğru varsayıp, gerçekten şiirdeki gibi yaşıyorlardı. 

Etrafınıza bir bakın. Bir ev yetmiyor, bir de yazlık. O da yetmedi bir ikincisi, bir üçüncüsü… Sanki birlikte götüren var veya olmuş. Sonunda 2 metreye 50 cm bir sandukaya koyuyorlar, o da zaten mezarlığa kadar. Bir çarşafa sarıp, gömüyorlar. Eski Türkler hiç değilse baltasını, okunu-yayını hatta atını, köpeğini, karısını da -neden kocasını gömmüyorlardı, bilinmez. Belki o zaman da genellikle erkekler önce ölüyorlardı- birlikte gömüyorlardı. Bugün o da yok.

ŞU DOYUMSUZ HALİMİZ

Günümüzün erkeklerine bakın. Gardıroplar dolusu elbise! Marka olanından vazgeçtim, sıradanı bile metrelerce kumaş, iplik, düğme, fermuar vs. Ya, güneşe veya yıldızlara bakarak, haydi o kadar da zorlamayalım, üç paralık saatlere bakarak kolayca tahmin edilebilecek zamanı bilmek için yarım milyon liralık saatlere, türlü türlü altın, gümüş künyelere vs. ne demeli? Muhteşem Süleyman görse, “Bre zındıklar! Benim hepsi hepsi iki kaftanım var. Tacım bile olmadı hiç. Bu ne doyumsuzluktur. Açgözlülüktür. Görgüsüzlüktür. Urun kellesin!” demezse, şuradan şuraya gitmek nasip olmasın.

Dönün bir de, özellikle sonradan görme zenginlerle evli kadınlara bakın. Takı kutularına göz atsa Truvalı Helen’in aklı başından gider. Schliemann’ın kaçırıp karısının boynuna taktığı, bir kısmını bile geri alıncaya kadar göbeğimiz çatlayan Truva Hazinesi, bugün herhangi bir Anadolu kasabasındaki kuyumcunun vitrininde kendisine, o da ite kaka bir yer bulabilirse ne âlâ. 

Yine bu insanlar, bir türlü bitiremedikleri alışverişlerine para yetiştirmek için sabahın köründen gece yarılarına kadar çalışmadıkları zamanları, AVM denen alanlarda, doğadan kopuk geçirmeyi marifet zannettiler. Doğadan öylesine kopmuşlar ki, geçenlerde yolun ortasında kalmış, kimseye hiçbir zararı dokunmayacak garip bukalemunu elimle alıp yandaki tarlaya bıraktığımda, geliş gidiş iki yönlü durmuş araçlardan inerek dehşet içinde bukalemuna bakmakta olan genç insanlar, “Ne kadar cesursunuz!” nidaları eşliğinde alkışlayarak beni hayrete düşürmüşlerdi. 

MODERN (!) KAVGAMIZ, TELAŞIMIZ

Daha bir asır önce eşek, deve, at ve at arabası ile dolaşan âdemoğlu, şimdi, ömrü boyunca bir kere bile asfalttan ayrılmayacak olmasına hatta hayatında kayak diye bir sporun varlığından bile haberdar olmamasına karşın, üstelik en lüksünden arazi aracı; 80 km’nin üzerine çıktığında aracın kontrolünü kaybedip ya kendisini ya karşısındakini öldüreceğini bile bile -gazeteler her gün, aracın kontrolü kaybetti haberleri ile dolu- saatte 250 km hız yapabilen arabalar kullanıyor. Kendi yetmezmiş gibi, yedek lastiğin yerini bilmeyen eşine; telden iki tekerlek, bir de direksiyon yapıp sokaklarda “Vrın vrın! Biip biip!” diye, bir gün bile dolaşmamış yeni yetme çocuklarına da alıyor. Onlar da gidip kendilerini veya başkalarını öldürüyorlar. Bitmedi.

Daha neredeyse yine 200 yıl öncesine kadar, denizlerde kürekli kadırgalarla ve nihayet “büyük gelişme” gösterip yelkenli kalyonlarla dolaşan insanoğlu, bir anda önce buharlı sonra türbinli gemilere; kuğu görünümlü yelkenli yatlarla dolaşan amatör denizciler böyle yapmaya devam ederken yine sonradan görme, yaşamı boyunca bir teknenin yekesine/dümenine elini sürmemiş, tek bir halatını germemiş “denizciler!” ise bir ellerinde viski bardağı diğerinde koca bir puro, “ütü” görüntülü motoryatlara binmeye başladılar. Henüz insan belleğinden kaybolmayan bir zamanda, saatte ortalama 1 mil bile hız yapamayan teknelerden saatte 30-35 mil yapan, buna karşılık yine saatte “hüüüp” diye yuttuğu tonlarla fosil yakıt tüketen teknelerde, marifetmiş gibi jakuzilerde yıkanmaya, denizin üstünde olmalarına karşın, motoryatlarındaki ısıtılmış havuzlara girmeye başladılar. Bir oda büyüklüğündeki bilgisayarlar tablet haline gelirken, küçücük cep telefonları ise büyüyerek tablet kadar oldular. Amele pazarlarında bekleşip iş bulursa üç beş kuruş kazanıp, o gün karnını doyurabilen insanlar, kıç ceplerinde binlerce liralık cep telefonları taşımayı matah bir iş zannettiler. Analar-babalar neredeyse her ay cep telefonu değiştirirken daha okuma yazmayı yeni sökmüş veletlerine, diş çıkarırken ağzına sokup dişlerini kaşısın diye olacak, ille de belli bir marka telefonun en son modelini vermeyi gelişme, modernleşme sandılar.

Bilgisayarlar, Skype’lar, Whatspp’lar, video konferanslar var. İnsanlar pekâlâ evden de çalışabiliyorlar ama bir yandan da toplantılar, konferanslar devam ediyor. İnsanlar sabah akşam yollarda helak oluyor, gereksiz tüketime devam ediyorlar. Uçaklara binip toplantıdan toplantıya, konferanstan, konferansa koşuşturuyorlar. İçinde yok yok, özel uçaklarla günübirlik iş seyahatlerine çıkıyorlar. Sanki ülkelerindeki bütün işleri bitirmişler de yapacak iş kalmamış gibi devlet ve hükümet başkanları, bakanlar bile tabanı yanık it gibi bir ülkeden diğerine koşuşturup duruyorlar. 

DOĞAL HAYATA VE DÜNYAYA YAPTIKLARIMIZ

Bütün bunlar doğanın sınırlı kaynaklarını tüketerek oldu ve daha birkaç hafta öncesine kadar olmaya da devam ediyordu. Ormanlar, makilikler, meralar, denizler, göller inanılmaz bir hızla tüketiliyordu. Bir zamanlar televizyonlarımızda çınlayan, “Atın. Atın. Atamazsanız pas pas yapın!” sloganı dünyayı tutmuştu. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi, üretilenler de. 23 yıl kullandığımız termosifonu değiştirdiğimizde, tanınmış bir markanın termosifonunu eskisinin yerine yerleştiren servis elemanı, yenisinin dört yıl dayanmasının mucize olacağını anlatıyordu. Artık amaç sadece en kısa zamanda en çok tüketimdi. Bu nedenle de sağlamlık, dayanıklılık, uzun ömür hiç istenen bir nitelik değildi. Her malın neredeyse bütün parçaları petrol türevi olan, çeşitli adlar altındaki plastiklerdi. Ve plastikler sadece malları dayanıksız yapmıyor, miniskül parçacıklar halinde okyanusları, deniz yaşamını yok ediyordu. Balık ise insanın en önemli besin kaynağı idi.

Üretimde hız ve ucuza mal edip pahalıya satmak ve sık sık satmak o kadar ön plandaydı ki bir malın neredeyse her bir parçası başka bir ülkede üretiliyordu. O ülkelerin kaynakları ve insanı sömürülüyor; parçaları bir yerden bir yere nakletmek gemileri, uçakları giderek devasa boyutlara getiriyordu. Tabii bunlar inanılmaz miktarlarda fosil yakıt tüketiyorlar, o oranda da denizleri, havayı nihayet karaları kirletiyor, küresel ısınmaya yol açıyorlardı.

İnsanlar yerli yersiz uçaklara doluşup, kendilerini deli danalar gibi bir yerden bir yere atıyor, çoğu, gittikleri yerde kendi ülkelerinde yaptıklarının dışında bir şey yapmasalar da yine de gidiyorlardı. Seyahat etmenin, gezip-görmenin amacı değişmiş, patlayıncaya kadar yiyip-içmek, anlamsız seks maceraları yaşamak hatta küçük kızlarla yatmak haline gelmişti.

Bütün bunlar ilerleme, uygarlık zannediliyor veya öyle takdim ediliyordu. İnsanları gerek duymadıklarını almaya, tüketmeye, yararı olmayan işleri yapmaya özendirmek, yönlendirmek için akla hayale gelmeyen reklam yöntemlerine başvuruluyordu.  İnsanlık “Pompei’nin son günlerini yaşıyor, doğayı amansızca tüketerek kendisini tükettiğini anlamak istemiyordu. Bunu anlatmaya çalışanlar da aslında takdir ifade etmesi gereken, “çevreci”, “yeşil”, “hayvan sever” vb. sözcüklerle küçümseniyor, aşağılanıyor, ilerleme, sanayileşme, uygarlık karşıtı olmakla suçlanıyor hatta toplumun dışına itilmeye çalışılıyordu.

Sonra bir gün, o çok akıllı (!), güçlü (!), yaratıcı (!) uzay teknolojisini bulan ve uygulayan üstün yaratık (!) âdemoğlunun, devasa mikroskoplarının bile tam olarak göremediği, minnacık bir virüs birkaç ayda, geliştirilmesi ve yerleştirilmesi yüzyıllar alan bütün bu yapıyı yerle bir ediverdi. Gemiler rıhtımlarda, uçaklar alanlarda kaldı. İnsanlar satın almamaya, harcamamaya başladılar. Âdemoğlu, yeteri kadar olanla yaşanabileceğini, mutluluğun ve iyi yaşamanın, çok ve gereksiz tüketmek demek olmadığını yeniden keşfetmeye başladı.   

Bugünkü biz Türkler, o ataların ahfadından mı geliyoruz ciddi kuşkularım var ama atalarımız akıllı insanlarmış. “Adamlarmış” demiyorum çünkü atalarımız sadece erkeklerden oluşmuyordu herhalde. Akıllı insanlarmış çünkü “Bir musibet bin nasihatten evladır” diyenler onlar. 

Şöyle bir hafızanızı yoklayın. Göreceksiniz ki; Türk ulusu anlatmakla, nasihat etmekle katiyen öğrenmiyor. Hoş, bu özellik sadece bize özgü olmamalı ki bazı konularda genel olarak insanoğlu da öğrenmiyor. Yine de bazı uluslar öğrenmemekte daha inatçı. Mutlaka yaşayacak, başı derde hem de iyice derde girecek ki öğrensin. Gerçeği kabullensin.

Bana öyle geliyor ki bu korona, akrep gibi, zararlı görünen ancak doğada mutlaka yeri olan bir yaratık. Âdemoğlunun aklını başına getirmek için ortaya çıktı. Daha da doğrusu, deneylerine devam eden doğa, onu bu işle görevlendirdi. Atalarımız “Nısf ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir-Nasihat ile akıllanmayanı uyarmalı; uyarıdan anlamayanı pataklamalı” derken de haklı imişler.

Ne dersiniz? İnsanoğlu bu defa gerçekleri görecek, daha da önemlisi, kabullenip aklını başına toplayacak, doğa ile uyum içinde ona saygı duyarak yaşayabilecek mi?

Ben pek umutlu değilim vesselam. ☸

Dipnotlar

(*) Değişin aslı, “Akrabanın akrabaya, akrep etmez ettiğin.”dir.

(**) Büyük Beyaz Adam. Süha Umar. Boyut Yayınları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.