Etiket: Yelkenli

  • TALL SHIP 1 Denizlerin kraliçeleri

    TALL SHIP 1 Denizlerin kraliçeleri

    Kış soğuğunda denizlerin kraliçelerini hatırlıyorum… Bodrum’a, Antalya’ya bile kar yağınca eve kapanıp yazın özlemi ve hayalleri içinde hatıralar caddesinde dolaşırken “tall ship”ler sokağında bir durak yapıyorum.

    Tall ship nedir? Boyu, yani direkleri uzun mu? Bir çay koyup Google amcayla sohbet ediyorum. Laf lafı, sayfa sayfayı açtı, beni 4 Temmuz 1986 gününe götürdü. New York’u terk edip Kelebek III’le 30 yıllık serüvene açılmadan iki ay öncesine. 

    O günün Amerika’nın Bağımsızlık (Independence) Günü olmasından da öte önemi vardı. Özgürlük Heykeli’nin (Statue of Liberty) 100. yılı (Centennial). (Bu arada Google amca “tall ship”i en az iki direkli ve tradisyonel bir arma taşıyan yelkenli olarak tarif ediyor.) 

    Denizlerin kraliçelerini anmak için klavyeyle birbirimize bakarken, tam göbeğinde olduğum kutlamada önümden geçen, o güne kadar dünyanın gördüğü en büyük tall ship filosunu tekrar izliyor gibiyim. Ne muhteşem bir kutlamaydı, onca yıl dünyanın çeşitli yerlerinde şahit olduğum müstesna olaylar o üç günün anısını köreltmemiş.

    1986’nın 3-6 Temmuz günlerinde yapılacak kutlama için New York’ta hummalı bir faaliyet var. Herkes New York’un sembolü olmuş Lady’nin doğum gününde yakınında olup onunla kutlamak istiyor. Sahil Güvenlik normalde arı kovanı gibi olan koskoca New York limanını üç günlüğüne kapatacak, Statue of Libery ve yıllarca ABD’nin dünyanın her tarafından gelen mültecileri karşılayan kapısı Ellis Island civarında belirtilen sahalara demirleyebileceğiz, yalnız acil durumlar dışında üç gün tekne hareketi yok. 

    Kelebek bizim mahalle (Port Washington) barı Loue’s’in iskelesinde bağlı, büyük seyrimize hazırlanıyorum. 100 yılda bir olacak bu kutlamayı kaçırır mıyım! Kaç kişi olduğunu hatırlamıyorum, Kelebek su hattımız görünmeyecek kadar dolu, bu özel durumda Sahil Güvenliğin tekne kapasitesine takılmayacağını umuyorum. Ne de olsa burası New York. 

    East River’ın en dar boğazındaki “Hell’s gate”de med cezir akıntısını doğru yakalamak için (akıntı 5 knot’ı geçer, karşına almak istemeyeceğin bir rakip) bir gün önceden halatlarımızı aldık ver elini New York limanı.

    Hürriyet Abidesi Lady’nin yakınında bir yere demirledik. Gün ilerledikçe geç gelenlerin “yakın demirledin”, tartışmaları, gün batarken yerini, sun downer kokteyllerine bıraktı, herkes yarına hazır.

    Kutlamalar birçok “en”ler, “ilk”ler dolu, Başkan Reagan’dan, Fransa Başkanı Mitterand’a, (Hürriyet Heykeli Fransa’nın hediyesidir) Baryshnikov’a, Kissinger’den Frank Sinatra’ya, Lisa Minelli’ye kadar kalabalık etkileyici ünlüler topluluğu yanı sıra muhteşem organizasyonun en beklenen bölümü “tall ship”lerin resmigeçidi ve havai fişek gösterisi. 

    Açılış konuşmaları, ABD ve Fransa’nın dostluğunu vurguladıktan sonra Lady’nin elindeki hürriyet meşalesinin yanması ile başta ev sahibi ABD Sahil Güvenliğin eğitim gemisi Eagle denizlerin kraliçelerinin geçişi başladı. Filo heykelin önünden geçerken atılan havai fişekler patlayınca açılan bir paraşütün altında çok ince kâğıt üzerine geminin milliyetinin elle boyanmış bayrağı ve bir o kadar da paraşüt altında heykelin başının elle yapılmış resmi olan (2×1.30m) bayrakları yavaşça indiriyor. Paraşüt ve güzelim bayraklar denize düşünce eriyor. 

    Kafamız, keyfimiz yerinde, hatıra bayrak yakalar mıyız, yakalarız. Bota atlayıp bize yakın düşenlerden birkaç tanesini suya değmeden yakalayabildik. Döndüğümüzde barda biri 100 dolara alınca bayrağın gelecekte kıymeti olacağını düşünüp sakladım. Bir gün antik show’larda açık artırma ile 100 binlerce dolar alıcı bulacak hayalleriyle bir Lady Kelebek’teki bir dolap köşesinde bugüne kadar geldi.

    Havai fişekler için anlaşılan dünyanın en ünlü ustaları İtalyan kardeşler, gece yine o güne kadar dünyanın gördüğü en büyük havai fişek şovunu sergilediler. 14 yaşındaki bir çocuğun söylediği Ave Maria da unutulmazdı, daha sonra Papa’nın ziyaretinde tekrarladı, bugün bile duyar gibiyim.

    Kutlamalar bitip herkes işine gücüne döndüğünden dört gün sonra TV’de flash haber: Polonya’yı temsilen kutlamaya gelen bir yelkenli Stomil Sahil Güvenlik’ten limana giriş ve demirleme izni istiyor. Atlantik geçişinde kötü hava ve makine arızasından dört gün geç kalmışlar. Bizdeki Laz şakaları gibi orada da Polonyalı esprileri vardır, çoğu espriler tercüme ettiğinde birbirinin aynı. Polonyalılar “tall shipler”den daha çok ilgi odağı oldu. Sahil Güvenlik, Stomil’i özel olarak New York’un Pamir gibi ünlü “tall ship”lerin olduğu South Street Sea Port’a bağladı. Hoş geldin Polish votkasıyla devam etti. Motoru ücretsiz halledilen Stomil, Boston’a kadar her limanda misafir edildi. (New York halkı kendine has bir topluluktur, New York filmlerinde gördükleriniz çok abartılı değildir.) 

    “Tall ship”lere değişik limanlarda rastladığımda eğer fırsat bulursam ziyaret ederim. Bizim yegâne STS Bodrum’a karşı Amerika’da hatırı sayılır bir sayıda asırlık, klasik donanımlı “tall ship” tanımlamasına uygun tekne var. Ben de bir yaz onlardan birine kaptanlık yapmıştım, Battery Park’tan grup alıp Statue of Liberty’e tur yapıyorduk. 

    YELKEN ALTINDA EĞİTİMİN ÖNEMİ

    Tall ship’ler denize yelkene gönül vermişlerin hayallerini süsler, romantiktirler, bizi mistik dünyalarına götürürler. 90’larda Türkiye’ye döndüğümüzde, Deniz Kuvvetleri’nin yelkenli bir okul gemisi edinme düşüncesi çıkmıştı. Endişelerden biri, “gemiye kim kaptanlık yapacak”tı. Proje doğmadan öldü. O zaman ne hayal etmiştim, kaptanlık bir yana o yelkenin asil lady’lerinin güvertesinde olmak bile hissedebilene büyük bir zevk. 

    Bizim okulu olmayan, yelkenli okul gemimiz STS Bodrum’a yaratıcısı Yücel Hoca (Köyağasıoğlu) davet ettiğinde katıldığım seyirler benim için zevk, bir yandan da sırtını, Bahriye veya böyle bir gemiyi hayatta tutacak bir kuruluşa dayamadığından nasıl hayatta kalacağından endişe ettiğimden üzücü olmuştur. 

    Bu güzel gemilerin, gittikleri limanlarda bayrak gösterip, hayranlık toplamanın üzerinde eğitim gibi çok önemli bir görevi vardır. Denizcilikte ileri ülkeler bu yüzden asırlık çınarlarını hayatta tutarlar. Karayip’de bir adada yan yana olduğumuz bir görkemli klasik schooner’ın güvertesinde eğitimde olanlar gözleri bağlı tek sıra tabura geçmişlerdi. İlk bakışta sanki kurşuna dizilecekler. Sonra kaptanıyla muhabbette eğitimdekilerin gözleri kapalı teknede yollarını bulmaları, istenen görevi yapmaları gerektiğini söylemişti. Beceremeyen kurşuna dizilmiyor ama kıyıya çıkamıyor. 

    EV SAHİBİ EAGLE 

    Bu lady’lerin her birinin bir hikâyesi var. Gelin bu muhteşem kutlamadaki “sail pass” filoya rehberlik eden USCGC (US Coast Guard Cutter) Eagle ile başlayalım. 

    Eagle, 90 metre bir barque (bark üç direkli ön ve ana direklerinde kare yelken, mizzen’de markoni yelken taşıyan gemi). 1936’da Horst Wessel adıyla Nazi Almanya Bahriyesine yelkenli eğitim gemisi olarak denize indirildi. Gorch Fock sınıfı olan üç gemiden biri Horst Wessel’in gövde ve direkleri Gorch Fock’tan farklı olarak çelik ve tekne biraz daha büyük. II. Dünya Savaşı’nda 1942 yılında köprü üstüne uçaksavar topları monte edilerek Alman Bahriyesinde görev yapan gemi Almanya’nın savaşı kaybetmesiyle, müttefikler tarafından paylaşılan savaş ganimetleri içinden çekilen kurayla ABD’ye düştü. 

    Geminin detayları: 1824 ton gövde 10 mm Krupp çeliğinden perçinle inşa edildi. Çelik güverte üzeri 76 mm kalınlığında tik kaplı. Bugünkü makinesi 1000 hp (orijinal motor 750 hp idi). İki Caterpillar 430 hp/320 kW jeneratörü var. Seyir sürati dizel gücüyle 7.5 knot.

    Güverteye çıktığımızda üç direkli bark armanın altındayız. 2.070 metrekare toplam yelken alanı içindeki kare yelkenler asıl itici seyir gücü. Ön ve arka yelkenler “stay sail” (Türkçe karşılığı yok) manevra kabiliyeti veriyor. “Running rig” haraketli armadaki ip halatlar 9.7 km. Yelkenler tam trim yapılıp sıkı orsa giderken hakiki rüzgâra 75 derece gidebiliyor ki çok güzel performans.

    Gorch Fock sınıfındaki diğer gemiler, Mircea Romanya için inşa edildi. Albert Leo Schlageter/Sagres oldu. 

    Gorch Fock kurada Sovyetler Birliği’ne düştü, ismi Tovarishch olarak değiştirildi. 

    Eagle, o zamanki adıyla Horst Wessel, 1945 Nisan’ında son Alman kadet sınıfı gemiyi terk ettiğinde bir grup Alman sığınmacıyla Rügen limanını terk edip Flensburg’da İngilizlere teslim oldu. Silahlarından soyulduktan sonra geçici olarak Bremerhaven’e bağlayıp savaş sonunu bekledi. Diğer dört Alman yelkenli eğitim gemisiyle savaş ganimeti olarak müttefikler arasında kura ile paylaşıldı. 

    Horst Wessel/Eagle, Temmuz 1946’da Alman kaptan ve tayfanın çoğu gemiyle beraber Bremerhaven’den New York’a seyre katıldı. Yolda yakalandıkları hurricane’i atlattılar. Hedeflerine vardıklarında Alman ekip, Kamp Shanks savaş esirleri kampına gönderilip, gemi yeni bağlama limanı New London, Connecticut’a devam etti. Artık Horst Wessel, Eagle olarak ABD Sahil Güvenlik Akademisi okul gemisi olarak yeni hayatına atım atmıştı.

    TALL SHIP’TE EĞİTİM 

    Eagle’da eğitimin nasıl olduğuna bir göz atalım.

    Deniz eğitiminin felsefesi; “bir ‘cadet’ askeri öğrenci, subay adayının kariyerinin başında denizin zor şartlarının fiziki veya mental sınavından geçemezse yarın başarılı olma ihtimali zayıftır”. Bu inanışın ışığında adaylar vardiyalara bölünür. Eğitmen subayların gözleminde, disiplin, güverte, navigasyon, gemicilik, takım çalışması, liderlik, kendine ve arkadaşlarına güven sahalarında eğitilirler.

    ABD Sahil Güvenliğinde kariyer yapmak isteyen aday, akademiye adım attığında sekiz hafta süreli “boot camp” denilen oldukça zor bir süreçten (“An Officer and a Gentleman” filmini hatırlayalım) geçtikten sonra, dört yıllık akademide sadece dirsek çürütmüyor. Akademi yıllarının bir haftadan 10 haftaya kadar süresini gemide navigasyon, taktik vb. yanı sıra direk tepesinde yelkenlerle boğuşmaktan, güverteyi ovmaya kadar fiziki uğraşlarla geçiriyor.

    Yarın görev yapacağı, modern bir savaş gemisinde direklere tırmanmayacağını, güncel şartlarda bir eğitimin daha doğru olacağını düşünenlere benim de katıldığım yukarıdaki felsefe güzel cevap veriyor. 

    Hayat okulunda, denizci olmasan da deniz üstündeki güverteden daha iyi bir okul olduğunu düşünmüyorum. Orada kaytarmak, kopya çekmek, ödevimi yapamadım mazereti yok. Bencillik hiç yok, arkadaşına, daha da önemlisi kendine güvenin, ekibin bir parçası olmanın önemini dirsek çürütmek öğretemez. Doğanın bize fırlattığı elementlerle mücadelede Annette’le vardiyayı devrettiğimizde, hayatımızı birbirimizin becerisine emanet ettik yıllarca. 

    Bizde de ufak ufak başlayan, günlük gezilerde şarap, gurme muhabbetiyle kalan korporasyonlara “team building” seyirleri ileri ülkelerde ciddiye alınır.

    1946 yılından beri geleceğin ABD Sahil Güvenlik subaylarını yetiştirmedeki platform Eagle’ın kadrosu devamlı yedi subay 50 “enlisted” (bizdeki sözleşmeli asker tayfa), eğitim seyirlerinde geçici ilave kadroyla 12 subay 68 tayfa, 150’ye kadar öğrenciye ulaşıyor. Her yaz New London’daki akademide Mayıs ayındaki son imtihan bittiğinde, Eagle sınıfları dönerek altı ila sınıflarına göre iki üç haftalık denizde eğitim seyrine çıkar. 

    AMERİKA’NIN TALL SHIP YÜKSEK GEMİSİ

    Eagle’ın ikinci misyonu diğer yüksek gemiler gibi eğitim seyirlerinde ABD Sahil Güvenliği ve ABD’yi ülkesinde ve dışarda temsil etmek. Bu yüzden “America’s tall ship” olarak da adlandırılır. 1976 American Bicentennial (200. yıl) tall ship resmigeçidinde de filoya liderlik eden Eagle, 1972’de Batı Almanya hükümetinin davetiyle 1946’dan beri Horst Wessel olarak terk ettiği Kiel’e, doğduğu ülkeye ziyaret seyri yapmıştı.

    Her geminin, ne kadar büyük veya küçük, maddi değeri ne olursa olsun bir hikâyesi vardır, seri üretilen plastik tekneler de dâhil. Onlar araba gibi yürüyen bantta üretilmiyor. İnsan teknesiyle bir mal ötesi bir bağ kurar, altınızdaki tekne mi sizin, siz mi teknenin? Cevabı zor. 

    Hele hele denizlerin kraliçelerinin hikâyeleri, kimi mutlu, kimi trajik sonlar. Kimi kendi suçu olmasa da üzerinde leke taşıyan, protesto edilen Şili diktatörü Pinochet’nin işkence gemisi Esmeralda’ya kadar. 

    Kraliçelere biraz yakından bakmaya değer…☸ 

    Statue Libert Centennial Operation Sail 1986’ya katılan tall ship’ler

    • USCGC Eagle (ABD)

    • Ernestina (ABD)

    • Danmark (Danimarka)

    • PH Jeanne d’Arc (Fransa)

    • HMS Sirius (Birleşik Krallık)

    • HMS Cleopatra (Birleşik Krallık)

    • HMS Ark Royal (Birleşik Krallık)

    • Christian Radich (Norveç)

    • Schulschiff Deutschland (Almanya)

    • Libertad (Arjantin)

    • Zenobe Gramme (Belçika)

    • Bluenose II (Kanada)

    • Esmeralda (Şili)

    • ARC Gloria (Kolombiya)

    • BAE Guayas (Ekvador)

    • Belem (Fransa)

    • Dewaruci (Endonezya)

    • Galaxy (İsrail)

    • Amerigo Vespucci (İtalya)

    • ARM Cuauhtémoc (Meksika)

    • HNLMS Abraham Crijnssen (Hollanda)

    • Sorlandet (Norveç)

    • Shabab Oman (Umman)

    • NRP Sagres (Portekiz)

    • Juan Sebastian de Elcano (İspanya)

    • Svanen of Stockholm (İsveç)

    • Calida (İskoçya)

    • Capitan Miranda (Uruguay)

    • Simón Bolívar (Venezuela)

    • Elissa (ABD)

    • Spirit of Massachusettes (ABD)

    • Gazela of Philadelphia (ABD)

    • SES Lotus (ABD)

    • RFA Resource (Birleşik Krallık)

    “Halifax, Canada – July 23, 2012: The USCGC Eagle sails past the Halifax Waterfront with a cannon salute and waving crewmembers during the parade of sail marking the end of the Tall Ships 2012 Festival. The Eagle is a 295-foot (90 m) barque used as a training cutter for future officers of the United States Coast Guard.”
  • Tekneler, marinalar ve  deniz çingeneleri

    Tekneler, marinalar ve deniz çingeneleri

    Marinalar artık amatör denizcilerin yaşamının ta kendisi ama amatör denizciler olmazsa, marinalar da olmaz. Birbirimizin değerini bilelim vesselam. Fotoğraflar SÜHA UMAR

    Çok değil sadece birkaç yıl önce bana bir marinada teknelerinde yaşayanlarla yeni yıl partisine katılacağımı söyleselerdi, “Yok canım, o kadar da değil” derdim. Nitekim Bodrum Milta Marina’nın 29 Aralık’ta Marina Yacht Club’da düzenlenecek “Yeni Yıl Yemeği” davetiyesini aldığımda şaşırmadım desem yalan olur. Bu nedenle de davetiyedeki “LCV” ibaresini atlamış olmalıyım ki Ön Büro’nun nazik Şefi Pınar Ezgin telefonla hatırlatmak gereğini duydu. Ve biz, eşim Mehtap’la birlikte ilk 2022 Yeni Yıl Yemeği’ne Milta Marina’da katıldık. O gece birden, insan yaşamındaki bir değişikliliğin farkına vardım. Mağara, ev, apartman, site derken farkında olmadan teknelerde, marinalarda yaşamaya başlamıştık.   

    İNSANIN KONUT EVRİMİ

    İnsan evrendeki yerini aldığında başını sokacak bir yer yapmayı akıl edemeyecek kadar bilgisiz olduğundan kaya, ağaç kovukları ve mağaralarda yaşamıştır. Binlerce yıl sonra eline sert bir kaya parçası alıp, kayaları oymayı akıl ettiğinde de yapa yapa, bugün yaşadığım Bodrum-Gündoğan’da olduğu gibi, kaya mezarları oymuştur. Artık buralarda kendisi mi yaşamıştır yoksa sadece ölülerini mi gömmüştür, bilemem.Kerpiç duvarlar, evler yapması için yüzyıllar belki de binyıllar daha geçmesi gerekmiştir. Taş duvarlar, yapılar, kaleler ise, bakmayın birkaç bin yıldır etrafta gözükmelerine, insanın veya atası olduğu söylenen maymunun, milyonlarca yıl önce dünyaya geldiğini düşünürseniz, daha birkaç ay öncesine aittirler. Ağacın suda batmadığını, suya ilk düştüğünde can havliyle ona tutunduğunda kendisinin de su üstünde kalabildiğini keşfetmesi belki oldukça eskidir ama sazlardan, ağaç kütüklerinden sal veya bir ağaç kütüğünün içini yakıp, oyarak kano-kayık yapması, insanlık tarihinin ancak birkaç gün öncesine işaret eder. Lafı nereye getirecek diye merak ediyorsunuz değil mi? Doğrusu ben de!

    “İNSAN ELİYLE MAMUR”

    Tekne dediğimiz yüzer aracın yaşamımıza katılması yeni ise, teknelerin barınacağı -Piri Reis doğal olanlarından ayırmak için, “insan eliyle mamur” der- limanlar daha da yenidir. Hele neredeyse sadece 100-150 yıllık geçmişe sahip özel gezi teknelerinin ortaya çıkmasını izleyen dönemdeki gelişmeler, denizcilik tarihinde birkaç dakika öncesine işaret eder. İşte “marina” dediğimiz özel tekne barınakları, bu dönemin bile sonlarına doğru yaşantımıza girmiştir. Limanlar yapılınca, seyir halindeki gemilerin akşam olunca bir kumsala çekilmesi, şafakta tekrar denize indirilerek seyre devam külfeti son bulmuştur. Marinaların akıl edilmesi ise gezi teknelerinin, insan eliyle yapılmış korunaklı barınaklar sayesinde, yıl boyunca denizde güvenli biçimde yatmalarını olanaklı kılmıştır.

    Marinalardaki tekne bakım alanları, havuz, vinç, alet-edevat sayesinde teknelerin karaya çekilmeleri, bakım, onarım, kalafat ve boya işlerinin yapılması da kolaylaşmıştır. Marinalara bağlanan teknelerin sahipleri ve bu kişilerin, hele ülkemizde çoğu kez belli bir gelir düzeyine hatta üstüne sahip kişiler olmaları, marinaların, yine özellikle Türkiye’de, birer sosyal alan, giderek birer alışveriş, yeme-içme hatta kültür-sanat-eğlence merkezi haline gelmelerine yol açmıştır. 

    TÜRKİYE’DE MARİNALARIN DOĞUŞU 

    Kesin tarihini bulamadım ama çok da eski olduklarını sanmadığım İstanbul Fenerbahçe ve Kalamış’ı saymazsak, Türkiye’de marinalar ancak 1970’li hatta 80’li yıllarda görülmeye başladı. Öncesinde Marmaris’te, Bodrum’da bile marina yoktu. Zaten o yıllarda güney ve batı kıyılarımızda marinaya bağlanacak tekne de iki elin parmakları kadar azdı. “Mavi Yolculuk” bile daha yeni yeni duyulmaya başlamıştı. İlk mavi yolculuk teknelerinin marinaya gereksinimi de yoktu. Halikarnas Balıkçısı ile birlikte seyre çıkan ilk “Mavi Yolcu”ların, Bodrumlu balıkçılardan kiraladıkları, aydınlatmanın gemici feneri, bilemediniz lüks lambası ile sağlandığı, bırakın buzdolabı, derin dondurucu, bulaşık, çamaşır makinesi, radyo ve televizyonu, içinde telsiz bile bulunmadığı için elektrikle işi olmayan, kıyıdan elektrik, musluktan su alma gereği duymayan, tuvalet ihtiyacı için kıyıdaki çalılıkların ardı kullanılan süngerci tirhandilleri marinaya bağlanıp da ne yapacaklardı? Güney sularımızda bile, sonbahar aylarından sonra denize ancak balıkçılar çıkardı. Balığa çıkmayan tekneler karaya çekilir ve baharı beklerlerdi ki ahşap olan bu tekneler için kış aylarında karada olmak, ahşabın kuruması ve havalanması için de gerekliydi.

    DENİZ ÇİNGENELERİ

    O yıllarda, kısa süreli seyirler dışında teknede yaşamak pek duyulmuş iş değildi. Yaşayana da biraz garip bakılırdı. Nitekim Büyükelçi Hasan İstinyeli’nin emekli olup Fas’ta, teknesinde yaşadığını duyduğumda pek bir şaşırmıştım. Yakın geçmişte böyle başka amatör denizciler de çıktı. Örneğin, teknesinde yaşayan ve elektrik kaçağı bulunan sintine suyuna basarak hayatını kaybeden, çok beğenerek okuduğum “Deniz Ağacı” romanının yazarı Yaman Koray. Ve tabii ki ünlü denizcimiz Sadun Boro. Uzun okyanus seyirlerine çıkan Atasoy’ları ve ömrünün önemli bir bölümünü okyanuslarda, teknede geçirmiş olan, bizim YACHT Türkiye ekibinden, Tanıl (Tuncel) Reis’i de unutmayalım. Bu kişilerin sayıları giderek artmakta olmalı ki, dergim YACHT Türkiye bir süredir hemen her sayıda bu, kendileri de onlardan olan arkadaşlarım Erhan ve Emel Üresin Acar’ın tabiriyle “Deniz Çingeneleri” – “Dijital Deniz Göçebeleri” de olur – (Bkz. YACHT Türkiye Ocak 2022, Çiğdem Yurtsever) ile yapılan söyleşiler yayımlıyor. Son zamanlarda oldukça genç insanların da çoluk çocuklarını alıp teknede yaşamaya başladıklarını biliyorum. Örneğin; sevgili Dr. Ayşen Erdil’in oğlu, Cambridge’e ek olarak, Grenoble ve İstanbul Hukuk Fakültesi’nden de mezun, uluslararası ticaret avukatı Selim Güvener,  Brezilyalı iş insanı eşi Anita’yı ve çocukları, 3.5 yaşındaki Kaya (şimdi 5) ile 1.5 yaşındaki Mia’yı (şimdi 3) alıp, Peru’dan Göcek’e geldi ve bir buçuk yıldır teknede yaşıyor. Eşi ile birlikte tekneden çalışıyorlar. Gel de gıpta etme! Zaman çok değişti. Bizim çocukluğumuzda, avare oluruz diye, okul kapanmadan, hafta sonları yazlık eve bile nadiren gidilirdi! Dünyaya erken gelmişiz. Tekne yaşamı öylesine ev yaşamının yerini almaya başladı ki artık komşuculuk, komşu ziyaretleri bile tekneyle veya tekneden tekneye yapılıyor. Hemen belirteyim ki, “Deniz Çingeneleri” derken, bütün yıl marinadan neredeyse bir gün bile ayrılmayan heyula motoryatlarına, sadece hafta sonları hatta deniz uçakları ile gelip, güvertede, bir ellerinde içki kadehi diğerinde puro, sonuna kadar açtıkları televizyonlarının başında, etrafa caka satmaya çalışan “Deniz Görgüsüzleri”nden söz etmiyorum. Neyse, sinirlenip konuyu dağıtmayalım.

    TEKNEDE VE MARİNADA YAŞAMAK

    Günümüz “Deniz Çingeneleri”, üç bin yıl önce Güneybatı Anadolu’dan çıkıp, Akdeniz’i kasıp kavuran “Deniz Kavimleri”nin (Bkz. YACHT Türkiye Haziran 2017, Süha Umar) aksine, barışçı, gezip görmek ve özgürce yaşamak isteyen insanlar. Yaşamak için kıyıları talan etmek zorunda değiller. Akdeniz ve Ege’de, istediklerinde karaya çıkıp bir süre kendilerine gelecekleri, gereksinimlerini karşılayacakları marinalar var. Yakın geçmişe kadar sadece kışlamak ve kısa süreli bağlanmak için kullanılan marinalar giderek, sürekli yaşama alanlarına dönüşüyorlar.

    Ancak bu dönüşümün en önemli nedeni korkarım 2019 yılının son aylarında Dünya’ya çöken -aman dikkat, marinaya değil Dünya’ya çöken!- Covid-19 virüsüdür. Özellikle amatör Türk denizcileri, artık hangi akla hizmet ise, mendebur virüsün denizden pek hoşlanmadığını belki de virüsü deniz tuttuğunu düşünmüş olmalılar ki kendilerini deryalara vurdular. Tekne fiyatları arş-ı âlâya çıkmakla kalmadı, çok zorda kalmadıkça Boğaz vapuruna bile binmemiş birçok kişi bir anda kendisini bir teknede buldu. “Kalabalıklardan uzak yaşamak”, “kalabalıklardan uzak tatil yapmak” kavramları ile açıklanan bu yeni eğilim -daha havalı olmak için, “trend” de diyebilirsiniz- marinaları da hızla değiştirdi. Artık marinalar, deyim yerinde ise, “Deniz Siteleri” haline gelmiş ve yeni yaşam biçimine ayak uydurmaya başlamışlardı. Tabii her konuda ve yerde olduğu gibi bunu, abartmadan, amatör denizcileri istismar etmeden hatta onların bu yeni yaşamını büyük ölçüde kolaylaştıracak biçimde yapan ve yapmayan/yapamayan marinalar var. Bu durum marinaların birçok açıdan dikkatle değerlendirilmesi ve beklentilere yanıt verme kıstası üzerinden tercih sürecini başlattı. Bazı marinalar bu açıdan, daha baştan oldukça ayrıcalıklıydılar.

    TARİHİN KOYNUNDAKİ MARİNA

    Bodrum Milta Marina örneğin. Pontondaki yerinize bağlandığınızda, biraz tarih merakınız da varsa – yoksa Ege ve Akdeniz kıyılarımızda neden tekneyle dolaşacaksınız ki?- size, tarihçilerin babası Heredot’un doğduğu ve sürülünceye kadar yaşadığı, Antik Çağ’ın Halkarnassos kentinin limanında olduğunuzu hemen anımsatır. Yapılması için gerekli paranın bir bölümünü, Papa’nın, cennetten yer satarak! topladığı, Hastane (Sen Jan) Şövalyeleri’nin görkemli Bodrum Kalesi sizi sarıp sarmalar ve uzak geçmişe götürür. Kız kardeşi ve eşi Kraliçe II. Artemisia’nın, kocası, Halikarnassos’un ünlü Kralı Mausolos için yaptırdığı, “Mausoleum”, Milta Marina’ya yürüyüş mesafesindedir. Kale’nin keşişlemesinde kalan Kumbahçe semtinin önü, Pers ve Atina donanmaları arasında yapılan, tarihin en ünlü ve önemli deniz savaşlarından biri olan Salamis Deniz Savaşı’nda büyük kahramanlıklar gösteren, Bodrumlu Amiral Artemisia’nın gemilerini sakladığı “Gizli Liman”dır. Ön planda Milta Marina, sol arkasında Bodrum Kalesi’nin silueti ile en güzel Bodrum fotoğraflarından birisini çekilebileceğiniz Antik Tiyatro marinaya yine yürüyüş mesafesindedir ve yaz aylarında burada yapılan, ünlü sanatçıların, grupların sahne aldığı etkinlikler Milta Marina’da yaşayan yerli yabancı amatör denizciler için başka yerde pek rastlanmayan bir farklılıktır. Her yıl Turgutreis Marina’da yapılan ve müzik-opera dünyasının, Fazıl Say gibi yerli ve Jose Carreras gibi yabancı ünlülerinin konserler verdikleri “Yaz Festivali” de Bodrum yazlarına renk ve hareket katan bir etkinliktir.  

    MARİNALARIN EVRİMİ

    Covid-19 nedeniyle amatör denizciler yılın en azından büyük bölümünü marinalarda bağlı teknelerinde geçirmeye başlayınca marinaların da bu yeni yaşam biçimine uyacak adımlar atmaları kaçınılmaz oldu. Bu insanlar artık yeme-içme, spor, eğlence hatta kişisel meraklarını gidermek için bile marina ve çevresinden ayrılmıyorlardı. Doğrusu bu açıdan bakıldığında Bodrum Yarımadası’ndaki marinaların belli başlıları, oldukça şanslı görünüyorlar. Örneğin Milta Marina, Bodrum’un merkezinde olmanın büyük avantajına sahip. Deneyimli müdürü, ilgili ve her an yardıma hazır ön büro ve saha personeli, bitişiğindeki kaliteli restoranları, kafeleri; kitapçısından, butik dükkânlarına kadar alışveriş alanları, hatta gözde Gelibolu şarapları satış noktası, teknelerin günlük ve seyir öncesi yiyecek-içecek gereksinimini karşılayan süpermarketi ile Milta Marina, yer bulmanın neredeyse olanaksız olduğu, gözde marinalarımızın başında geliyor. Doğrusu Marina Müdürü Sayın Seher Çalı ve güler yüzlü, çalışkan ekibi değişen koşulların gereğini yerine getirmek için gerçekten üstün bir çaba gösteriyorlar. Bununla da kalmayıp, zamanlarını marinada geçiren, teknelerinde yaşayan amatör denizciler ve aileleri için hemen her hafta ya bir fotoğraf-resim sergisi ya da müzikli bir gece veya yazarlar, alanında ün kazanmış sanatçılarla söyleşiler düzenliyorlar. Daha da önemlisi, teknecilerin yaşamlarını huzur içinde sürdürebilmeleri için en küçük bir ayrıntıyı bile göz ardı etmiyorlar. Az da olsa, her yerde görülen, başkalarının hakkına saygı göstermekte zorlananların düzene uymalarını sağlamak amacıyla her türlü önlemi alıyorlar ve bunu teknecileri karşı karşıya getirmeden, sorumluluğun ve görevin kendilerine ait olduğunu bilerek yapıyorlar ki marinada huzur için bu davranışın çok önemli olduğunu her denizci çok iyi bilir. Denizcilerin yaşamına böylesine beklenmedik bir şekilde ve ağırlıkta giren marinaların sorunları ve marinalarla ilgili sorunlar yok mu? Olmaz mı? Hem de bir kısmı ülkeyi yönetenlerin amatör denizcilik anlayışına ve politikalarına kadar giden, ne sorunlar? Onları da bir başka yazıya bırakalım. 

    Marinalar artık biz amatör denizcilerin yaşamımızın sadece bir parçası değil, ta kendisi olmak yolunda. Ancak amatör denizciler olmazsa marinaların olmayacağı da bir başka gerçek. Karşılıklı olarak değerini bilelim vesselam.☸

  • İZZET GÜNAY ve deniz magandaları

    İZZET GÜNAY ve deniz magandaları

    İzzet Günay’ın denizle, denizcilikle bağı benden biraz daha farklıdır. Sülale içindeki adıyla İzzet Abi, Salacaklı, dolayısıyla Boğaz çocuğudur ve Deniz Harp Okulu’nun “rahle-i tedrisinden – eğitiminden” de geçmiştir. İzzet Günay bu yazının “esas oğlan”ı olsa da konumuz deniz magandaları. Fotoğraflar SÜHA UMAR

    Biliyorum şimdi yine bana söylenmeye başladınız. Neler dediğinizi de duyar gibiyim. “İzzet Günay gibi kültürlü, tiyatrodan gelmiş, Yeşilçam’ın en efendi jönlerinden birinin magandalarla ne işi olabilir? Hele magandalıkla hiç olmaz. Bizim Süha Reis de Covid-19’un kurbanları arasına katılıp, kafayı üşütmüş mü ne? İyi de orada burada, korsanların dümen suyunda dolanıp duran Süha Reis ile salon adamı İzzet Günay’ın nasıl bir bağlantısı olabilir? Yolları nasıl kesişmiş?” diye peş peşe sıralıyorsunuz aklınıza gelenleri. Ama merak da etmiyor değilsiniz her zamanki gibi, acaba arkasından ne gelecek diye. Sizi fazla merakta bırakmayacağım. Benden çok daha genç insanların bile bugün dahi gördüklerinde hemen tanıdıkları İzzet Günay, amcamın kızı İpek’le evlenince bizim sülaleye dâhil oldu. Fena da olmadı çünkü sülalede neredeyse her meslekten insan vardı ama aktör yoktu. Artık yeteneksiz oluşumuzdan mı yoksa sopa gibi olup, rol yapmayı beceremediğimizden midir, bilemem. İzzet ve İpek uzunca bir süredir yılın önemli bir bölümünü, Bodrum’da, Yalıkavak ile Gümüşlük arasında, Koyunbaba Koyu’na ve Kardak Adaları’na bakan bir yamaçtaki küçük ve şirin evlerinde geçiriyorlar. Böyle olunca da hiç değilse yaz aylarında, geçmişe oranla daha sık görüşür olduk. 

    SEYİR BAŞLIYOR

    İzzet Günay’ın denizle, denizcilikle bağı benden biraz daha farklıdır. Sülale içindeki adıyla İzzet Abi, Salacaklı, dolayısıyla Boğaz çocuğudur ve Deniz Harp Okulu’nun “rahle-i tedrisinden-eğitiminden” de geçmiştir ama benim gibi, fındık kabuğu kadar kayıklarla, Boğaz’da, İzmir Körfezi’nde veya Gökova’da macera peşinde koşmuşluğu olduğunu duymadım. Kendisi de böyle bir merakından söz etmedi. Ama her şeyi toplamak gibi bir merakı vardır ki, topladıklarına deniz kabukları da dâhildir. İkide bir bana, “Şu senin cam vazolara doldurup evde dekor olarak kullandığın kabukları getir de aralarında bende olmayanlar varsa, benim koleksiyona katalım” der ve her defasında da mutlaka işine yarayacak bir iki kabuk bulur o yığının içinden. 

    Ekim ortalarına doğru muhteşem Yalıkavak gün batımlarından birini seyrederken, “Tekne aldın ama ben henüz görmedim” dediğinde doğrusu mahcup oldum. Teklif edersem nezaketen reddedemeyip gelmek zorunda kalır ama onun için işkence olur diye yapmaktan çekindiğim teklifi bu defa hemen dile getirdim. Hava durumuna bakıp, iki gün sonra kısa bir seyir için sözleştik.

    “Kambersiz düğün olmaz” demiş atalarımız. Kamber kim bilmiyorum ama Serhan Reis’siz seyir olmaz. O nedenle bir pazar günü, Mehtap’la, önce Gümüşlük’ten Günay’ları alıp, Bodrum’da Serhan Reis ve eşi Şule ile buluştuktan sonra “Myndos”la Bodrum Milta Marina’dan hareket ettiğimizde, hava, “lodos mu yoksa karayel mi essem?” diye kararsız, yön değiştirip duruyordu. “Peki magandalar bu olayın neresinde? Hâlâ ortada yoklar” diyorsunuz biliyorum. Acele etmeyin. İzzet Günay bu yazının  “Esas oğlan”ı olsa da konumuz deniz magandaları.

    GÜNÜN İLK “DENİZ MAGANDASI”

    Bodrum Liman çıkışı dardır. Çıkınca 100 metre kadar da sağlı sollu, dubalar üzerine oturtulmuş fenerlerin arasında seyir yapılır. Deniz kültürü olanlar gerek limandan çıkarken gerek girerken 5 knot hızı geçmezler. “Lütfen siz geçin. Katiyen olmaz. Önce siz buyurun!” diyerek kapı veya asansör önünde nezaket içinde itişen insanlar gibi yapmasalar da birbirlerini geçmeden, peş peşe çıkar ve girerler. Ama herkes değil. Her an, şanslıysanız kıçında iki hatta üç, her biri 150-250 HP gücünde takma motor olan bir sürat teknesi, şanssızsanız, heyula gibi bir motoryat, pupanızdan gelip, herhangi bir tarafınızdan, saatte 25-30 knot hızla geçebilir. Yarattığı dalga, sizin sakin sakin seyir yaptığınız yelkenli tekneniz için yeterince sıkıntı yaratır. Bazen bu tekneler öylesine yakın geçerler ki dalgasına dönemezseniz kaldırdığı sudan nasibiniz almanız işten değildir. Aslında bu daha ilktir ama Bodrum Sahil Güvenlik merkezinin tam da önünde, liman çıkışında, günün hemen her saatinde yaşanan bu olay, gün boyunca başınıza gelebilecekler hakkında size iyi bir fikir vermelidir. Bu defa da öyle oldu. Pupamızdan, sanki üzerimizden atlayacakmış gibi, zıplaya zıplaya, hışımla gelen bir sürat motoru, yaklaşık 30 mil hızla, sancağımızdan açık denize doğru hamle etti. Ben gerekli manevrayı yapıp, dalgasının yaratacağı yalpayı olabildiğince önlemeye çalışırken, kıç havuzlukta oturmuş, keyifle kahvelerini yudumlayan ekip de devrilebilecek her bir nesneye hâkim olmaya çalıştı. Böylece, günün ilk “deniz magandası” ve çığlık çığlığa, saçlarını rüzgâra vermenin keyfini! yaşayan iki cins-i latif yolcusu ile müşerref olduk. Ne demişti bir büyüğümüz? “Bu daha başlangıç. Daha neler olacak?” dememiş miydi?

    “KARAYA BİLE KAÇSANIZ EZERİM!”

    Hava lodosa döndü. “Karaada’nın altına geçelim, Ilıca binalarının önüne demir koyarız. Orası sakindir.” dedi Serhan Reis. Lodosa rota tuttuk.

    Deniz sakin. Etrafta tek tük tekne var. İskele kıç omuzluğumuzdaki, son yılların modası, korsan teknesi tıpkı yapımı bir günlük gezi teknesi de Karaada yönünde seyrediyor. Sancağımızda, yaklaşık 1 mil uzakta, Görecek (İnek) Adası karayel yönünde, bize doğru seyir halinde büyük bir motoryat var. Uzakta ama yine de sık sık bakıyorum. Sanki yetişip tepemize binmek için hızını her saniye daha da artırıyor gibi. Artık Karaada’ya yaklaşık 30 metre uzaklıktayız. Ve ön güvertesinde birkaç hatunun güneşlenmekte olduğu, 25 metrelik Azimut tepemize bindi. Yaklaşık 20 mil hızla, kara ile aramıza girip, neredeyse bastonumuzu sıyırarak geçti. Son anda sancak alabanda yapıp, peşinde sürüklediği dalgayı olabildiğince baştan almasam başımıza neler gelecekti bilemem. Bu deniz magandası “Yelkenli olsa da şu anda yelkenle seyretmediğine göre motorlu tekne sayılan Myndos’un sancağını görüyorum, dolayısıyla yol benim. Ancak hızlanmazsam ben yetişemeden karaya varacak. İyisi mi yol verip tepelerine bineyim de, hadlerini bilip saygıda kusur etmesinler, bana yol versinler” diye düşündü herhalde. Ben ne bileyim? Magandalığın sonu yok! Daha da ilginci bu maganda bütün çabasına karşın bizi ıskaladıktan sonra kıble yönünde olan rotasını hemen keşişlemeye değiştirip, Tavşan Burnu’na yöneldi. Zaten öyle yapmasaydı, Karaada Ilıca tesisinin iskelesine bindirecekti. İzzet Günay’ın yıllar önce İstanbul’un maganda sürücülerinden illallah deyip, otomobilini sattığı dönemde sık tekrarladığı bir cümle geldi birden aklıma: “Sabah çıkarken bir makineli tabanca alacaksın. Bu trafik magandalarını, tek laf etmeden, görüldükleri yerde tarayacaksın!” derdi. Denizlerimizde de durumun farklı olmadığını görmek şaşırttı onu. Ama çok da değil. Birkaç yıl önce yine Serhan Reis’le, küpeştesi denizden sadece 35-40 cm yükseklikteki, altı düz göl teknemiz “Alabalık” ile Karaada’nın gündoğusunda, anakarada Tavşan Burnu’na yakın seyrederken, sağımızdan solumuzdan, hiç hız kesmeden, adeta bize sürtünürcesine geçen motoryatlara bakıp, “Bunlara işaret falan fayda etmez, doğrudan ateş etmek gerek” diyen Serhan Reis’in tepkisi de İzzet Abi’den pek farklı olmamıştı.

    ÇALKALA YAVRUM, ÇALKALA!

    Canımızı böylece bir deniz magandasından daha kurtarınca ayakaltında kalmamak için, rüzgârın da karayele döndüğünü görüp Ada Boğazı’na geçtik. Geçtik de bu yıl zaten hiçbir gün eksilmeyen tekne trafiği Pazar günü daha da artmış üstüne bir de her türlü -tek tek yazarsam Yacht Türkiye’de bizim reislere tek satır yer kalmaz- magandalık binince, bize sadece boğazın ortasında, 11-15 metrede alargada kalabileceğimiz çok kısıtlı bir alan kalmıştı. Orada demirleyebilirdik ama birden hatırladık. Bodrum’dan kalkan, aklınıza gelebilecek en olmadık görüntülerdeki günlük tur tekneleri, her tanrının günü saat 14-15.00 gibi, sonuna kadar açtıkları hoparlörlerinden İstanköy’a kadar bütün Ege Denizi’ni inleten, örneğin Ankaralı Turgut’un “Çalkala kızım çalkala. Şehriye çorbası gibi. Allah sana mal vermiş. Alaman bombası gibi” oyun havası eşliğinde güvertede göbek atan yolcuları ile buraya gelirler. Demir atıp, çay molası verirler ve bir-bir buçuk saat kadar kalıp, kafanızı bir güzel ütüleyip, giderler. “Gemilerde talim var. Bahriyeli yârim var. O da gitti askere. Ne talihsiz başım var” dışında şarkı düşünemeyecek kadar klasik İzzet Günay bir de bu rezilliği görmesin diye, tornistan edip Ada Boğazı’ndan çıktık, Görecek Adası’nın kıblesine geçip, karayelden korunaklı bir köşeye demir koyduk. Herkes kendini, ilk anda ürperten ancak hemen alışılıp, keyifli hale gelen denizin berrak maviliğine bırakmaya hazırlanıyordu ki geldiler!

    Neredeyse yarım milden etrafı titreten sonuna kadar açılmış hoparlöründen, bu defa Müslüm Gürses’in insanlara göğüslerine jilet attıran karamsar müziğine benzer bir ağıt mı desem, şarkı mı desem, türkü mü desem, ne olduğu belirsiz bir gürültü yayarak geldi üç maganda, bir sürat motoru ile. Ada kıyısında her yer boşken, burnumuzun dibine demirlediler. İzzet Abi ile birbirimize baktık. “Aldık başımıza belayı” dercesine. Neyse ki biz “Acaba müziği kapatın desek arbede çıkar mı?” diye düşünürken, biraz kıstılar da sonu nereye varacağı belli olmayan bir konuşmayı başlatmak gerekmedi. Fırsat bu fırsat diyerek herkes denize atladı. Çıktığımızda bizi bir sürpriz bekliyordu. Demir koyduğumuz yer sakin ve rüzgârsız olmasına öyleydi ama Bodrum-Karaada-İstanköy-Bodrum yönünde hiç durmayan tekne trafiği, günlerden pazar olmasının da etkisi ile iyice artmıştı. Biliyor musunuz denizler de aynı karalar gibi oldu. Nasıl karada her saat, bir alay motorlu araç çoğunun içinde hiçbir yere, hiçbir şey yapmaya gitmeyen insanlar olduğu halde, sürekli oradan oraya gidip geliyorsa, denizlerde de bir alay tekne içindeki insanlarla sürekli olarak bir yerden bir yere hareket halinde. Ve tabii bunların yarattığı su hareketleri, Görecek Adası kıyısında demirlediğimiz sakin suları, ölü dalgalarla sürekli yokluyor. Bir süre sonra kendinizi salıncakta gibi hissetmeye başlıyorsunuz. O gün de öyle olunca, şansımızı son bir yerde denemeye karar verip, vira demir yola koyulduk. Rotamız dönüş yolumuzun da üstünde, Gümbet Koyu. Zaten aradaki noktalarda, en küçük girintiyi bile sağlı sollu çapraz halat çekerek, kendilerinden başkasına kapatmış teknelerden, başımızı sokacak yer yok.     

    DONDURMA BOTLARI, JET SKİLER, MUZ ÇEKENLER 

    Koya girip, karayel kıyısına yakın, otellerin yüzme alanlarının hemen dışında 8 metreye demir koyduk. Etrafta bir hareket görünmüyordu. Yanılmışız.

    Biz soframızı hazırlarken, koy içinde yasak olmasına karşın, akrobasi yapan jet skiler her defasında mutlaka Myndos’un burnunun dibinden geçiyor; hemen her 15 dakikada bir dondurma botu büyük bir hızla tüm koyu dolanıyor; koy dışında demirlemiş, günlerdir yerinden kalkmadığı belli olan motoryatların hizmet botları, patronları ile konuklarının sonu gelmeyen isteklerini karşılamak üzere teknelerle kıyı arasında mekik dokuyor, bu da yetmezmiş gibi üzerinde çığlık çığlığa bağrışan insanlar olan şişme muzları, tabakları çeken motorlar yine büyük bir hızla sürekli etrafımızda tur atıyorlardı. Ve bütün bunlar koyların içinde hızın en çok 5 knot olması kuralına karşın ve Sahil Güvenlik Bodrum merkezine taş çatlasın 4 mil uzaklıkta oluyordu.

    “Vira demir!” dedi İzzet Abi. “Denizleri de magandalar basmış.” 

    Dönüşte, Bodrum liman girişinde, biz ve deniz kültürü olan bir iki tekne daha, hızımızı iyice düşürüp, birbirimizin peşine takılmış ilerlerken, büyük bir hızla pupadan gelip, sancak- iskele demeden önümüze geçen -herhalde limanda yer kapmaya gidiyorlardı!- günün son deniz magandalarından da mahrum kalmadık tabii ki! ☸

  • SULTANA, Modern ve klasiğin müthiş uyumu

    SULTANA, Modern ve klasiğin müthiş uyumu

    Bodrum ve Ege sularında nadir olarak gördüğümüz modern/klasik tarz yelkenlilerden biri olan, Metur Yacht yapımı ve Hoek Design tasarımı Sultana, ilk kez katıldığı The Bodrum Cup’ta gönülleri fethetti. Bu özel teknenin hikâyesini sahibi Robert Radway’den dinledik. Yazı ve Fotoğraflar: ÇİĞDEM YURTSEVER

    Modern/klasik tekne tasarımlarında dünya lideri olan Hoek Design’ın Pilot Classic serisinin 66 feet yelkenlisi olan Sultana geçen yıl düzenlenen The Bodrum Cup’ta tüm güzelliğiyle herkesi büyüledi. Tekne tamamen karbon fiber olmasıyla da oldukça dikkat çekti. Son teknoloji ile inşa edilmiş 20 metre boyundaki Sultana’nın hafif ama güçlü olmasının yanı sıra yelken performansındaki başarısı da tasarımın alametifarikası. Bu özel teknenin sahibi de rafine bir zevke ve yelken tutkusuna sahip, dünyada başarısını kanıtlamış NXT Capital şirketinin kurucusu, şimdilerde emekli iş adamı Robert Radway. Optimist ile çocuk yaşta yelkene başlamış, farklı kıtalarda dünyanın en prestijli yarışlarında dereceler kazanmış bir yelkenci Robert. Bodrum / İçmeler’de Metur Yacht’ta yapımı iki yıl süren Sultana’ya 2018’de kavuşmuş. Artık emeklilik günlerini yaşayan Robert, yelkenci olan eşi Barbara ile her yıl üç ay Türkiye’de. The Bodrum Cup’ta bir araya geldiğimiz Robert bize, teknesini, kullandıkları teknolojiyi ve niye Bodrum’u tercih ettiklerini anlattı.  Devamı Ocak 2022 sayımızda.