Etiket: Yelkenli

  • 36. AMERICA’S CUP’ta ikinci yoktur!

    36. AMERICA’S CUP’ta ikinci yoktur!

    “There is no second your majesty!*” Kupayı ilk kazanan Amerika teknesini finişe yaklaşırken izleyen Kraliçe Victoria’nın “Amerikalılar birinciyse ikinci kim?” sorusuna aldığı bu cevap, yarışın tabiatını en iyi anlatan cümledir. Fotoğraflar AMERICA’S CUP RESMİ SİTESİ

    Sürprizlerle dolu finaller izledik. Prada’nın da rakibini yakaladığında, onu nasıl parkurun bir tarafına hapsettiğini gördük. Emirates Team New Zealand (ETNZ)’ın hız üstünlüğünün onu nasıl en zor durumlardan kurtardığına şahit olduk. Çok keyifli match race’ler oldu. Klasik match race’lerde gördüğümüz kanca hareketlerini göremedik. Bunun sebebi şuydu: Teknelerin yarattığı rüzgâr türbülansı o kadar yüksekti ki, bunu rüzgâraltından süratle delip geçmek mümkün değildi. Ama teknelerin hızlarının yakın olması, iki takımın da kendine has avantajlarının olması ortalamada eş tekneleri izlememize imkân verdi. Bu da yarış keyfini üst düzeye çıkardı.

    DRAMATİK OLAYLAR ÖRGÜSÜ

    Aralık ayında yapılan yarışlardan bu yana Luna Rossa Prada Pirelli, favori olmasa da takım olarak çok ilerlemişti. Şubat ayında yapılan finallere kadar büyük hayal kırıklığı yaratan bu takımın dönüşümü tek kelimeyle efsaneviydi.  Aslında bu kupada birçok dramatik hikâye yaşandı. İngiliz INEOS takımının dünya serisini sonuncu bitirip Prada Kupası ön elemelerinde hem Amerika’yı hem de İtalya’yı açık ara yenerek doğrudan finallere gidişi; Prada finalinde İtalyanlar tarafından 7-1’le yaşadıkları hüsran; Amerikan takımının dünya serisi esnasında çok yüksek performans gösterip sonra Prada Kupası’nda teknelerinin neredeyse batmasına kadar gidecek bir felaketler zincirinin içinde kupaya veda edişi ve diğer takımların yardımı ile teknelerini tamir edip tekrar yarıştılarsa da eski performanslarına bir türlü kavuşamayışları.

    LUNA ROSSA’NIN AZMİ

    Dört yıldır kupanın finali herkes tarafından heyecanla bekleniyordu. Çift dümencili Luna Rossa Prada’nın dümencilerinden biri olan Jimmy Spithill, Bermuda’da yapılan son kupada kaybeden ve ETNZ’nin genç dümencisi Peter Burling de kupayı ondan alandı. İntikam peşindeki Spithill, takımını kupaya en iyi şekilde hazırladı. Geçen Aralık ayında yaşadıkları başarısızlıkları aşıp kupaya rekabetçi bir şekilde başladılar ve herkesin umduğundan çok daha iyi bir performans sergilediler. Unutmayalım ki, Luna Rossa bu yarışa 20 yıldır katılıyor ve sadece iki defa finale yani America’s Cup’a çıkabildi, ikisinde de açık ara (5-0 ,6-0) yenilerek ayrıldı. Ancak takımın patronu Patrizio Bertelli, kupaya ilk katıldıkları dönemlerde hâlâ hayatta olan yelken tarihinin efsanevi isimlerinden Sir Peter Blake’in tavsiyesine uymaya devam etti. Bertelli, bir röportajında anlattığına göre 2000 yılında Yeni Zelanda’ya karşı kaybettikleri final yarışı sonrasında Blake ona “Kupayı kazanana kadar denemeye devam etmelisin” demiş. 2001’de trajik bir şekilde hayatı sonlanan bu müthiş maceraperest ve yarışçıyı da önümüzdeki aylarda yazacağım. 

    KANATLARA GÖRE KURGULANAN TAKTİKLER

    Tabii Aralık ayında düzenlenen yarışları ezici bir farkla kazanan ETNZ herkesin favori olarak gösterdiği takımdı, tekneleri süratliydi. Ama Aralık ayından beri de yarışmıyorlardı. Diğer yandan Prada takımı, çok yarışarak performansını ciddi ölçüde ilerletmişti. Dahası çift dümencili sistemi baştan beri uygulayarak bir avantaj yakalamış gibi görünüyorlardı. Bir diğer fark da kanat seçimleriyle ilgiliydi. Luna Rossa daha geniş ve Y tipi kanatları tercih etmişti. ETNZ ise daha ince uzun T tipi (yüzde 35) daha küçük kanatları kullanıyordu. Bu da prensipte şu anlama geliyordu: Luna Rossa hafif havada daha kolay uçabilecek, ETNZ ise esen havada ve maksimum süratte daha hızlı olacaktı. Yarışlardan sonra Prada Türkiye’nin davetlisi olarak Luna Rossa Prada takımının CEO’su Max Sirena ile yapılan bir Zoom toplantısına katılma şansım oldu. Max Sirena bir dahaki kupada yeniden olacaklarını, AC75 sınıfının şimdiye kadar karşılaştığı en güzel tekne olduğunu ve devamlılığını umduğunu söyledi. Uçuş kontrol sistemleri ile ilgili kendisine birkaç sorum oldu. Bütün takımlar bir kişiyi kanatları kontrol etmek üzere kurgulamıştı. Dümenci ise dümenin açısını değiştirebiliyordu. İtalyanlarda ise iki dümencili sistem vardı ve rüzgârüstündeki dümenci tekneyi ve dümen kanat açısını kullanırken, rüzgâr altında kalan dümenci ana kanatların açılarını kontrol ediyordu. Kritik manevralarda hızlı tepki verebilmek için dümen kanat açısını ayrıca vinççilerden biri de kontrol edebiliyormuş. Bir de tabii Spithill faktörü vardı. Match race’lerdeki başarısı ve soğukkanlılığıyla meşhur Spithill’in finallerde bir sürpriz yapabileceği de hepimizin beklentisiydi.  Yarış günü yaklaştıkça heyecan büyüdü. Hava genel olarak Prada takımın lehine olacak gibi 10-12 knot bandında gösteriyordu.

    GÜN GÜN GERİLİM DOLU REKABET

    1. Gün İlk startta iyi bir çıkış yapan ETNZ’yi Spithill orsalatarak penaltı aldırtmaya çalıştıysa da başaramadı ve ETNZ arayı açıp rahat bir şekilde finişe girdi.  İkinci startta durum biraz daha farklı gelişti. Start öncesinde biraz fazla oyalanan ETNZ’nin bu hatasını Prada affetmedi ve starta önde girerek önlerini kesti. Tramola atarak kaçmaya çalışan ETNZ’nin peşine düşen Prada, klasik match race taktikleriyle yarış boyunca kapama yapmaya devam etti. Son ana kadar heyecan içinde yarışı izledik. Hız olarak ETNZ ufak bir üstünlük göstermeye devam etse de taktiksel olarak Prada daha iyi yarıştı ve kazanan oldu.

    2. Gün ETNZ karşısında ilk gün ezilmeyen Prada, ikinci günün ilk startında avantajlı başladı ve ilk tramola sonrasında daha iyi orsa çekerek rakibini geride bıraktı. Prada Kupası’nda da rakipleri karşısında yüksek orsa açısı ile dikkati çeken Prada takımı, tramolaları da daha hızlı atıyordu. Yarışın başından beri yakaladıkları avantajı koruyarak günün ilk yarışını kazandılar. İkinci yarışın startı çok yakın oldu ama ETNZ daha iyi start ederek Prada’yı tramolaya zorladı. Dezavantajlı olmaları beklenen hafif havalı günde öne geçen Yeni Zelandalılar farkı giderek açarak finişe girdiler.

    3. Gün İlk yarış hafif havada yapılan startta ETNZ havalanamadı ve biraz geri kaldı, Prada bunu çok iyi değerlendirdi ve kazandığı avantajı yarışın sonuna kadar korudu. Günün ilk yarışını kazanan Prada, ikinci yarışta ciddi bir hata yaptı ve havasız kalınca Yeni Zelandalılara tutunamadılar. Startı farklı kazanan ETNZ parkur boyunca hatasız yelken yaptı ve farkı açarak devam ettiler ve günü başarıyla kapatıp genel skoru 3-3 berabere getirdiler.

    4. Gün Havanın çok hafif olması sebebi ile yarışlar abandone edildi.

    5. Gün Sıkışık bir startı avantaja çeviren Prada, yarışın kontrolünü eline geçirdi. Peşlerini bırakmayan ETNZ, yarışın üçüncü bacağında İtalyanların hatasını yakaladı ve rüzgâr değişikliğini de kullanarak startı kazanmamış olmasına rağmen arkadan gelip geçti. ETNZ tramolalarını geliştirmişti. Yakaladığı pozisyonu koruyan Yeni Zelandalılar yarışı kazandılar. İkinci startta tekneler birbirlerine çok yakınlardı ama Prada öne geçerek ETNZ’yi tramolaya mecbur bıraktı ve öne geçti. Yarışın ikinci bacağında pupa giderken Prada’nın arkasında kalan Yeni Zelandalılar türbülans yüzünden kanatlarından düştüler ve Prada bundan yararlanarak 2000 m fark yakaladılar. Ancak olan tam da Prada kesin kazanacak dediğimiz sırada oldu. Havanın hafiflemesi ve tramolada yapılan bir anlık yanlış yüzünden kanatlarından düştüler. Geriden gelen ETNZ, İtalyanların çaresiz bakışları arasında yanlarından uçarak geçti ve skoru 5-3’e getirdi.

    6. Gün İtalyanlar üzerlerinde büyük bir baskıyla başladıkları günde startı biraz kaçırmış olsalar da, orsa ayağında çok iyi bir performans gösterip ETNZ’yi geçtiler. Pupa ayağında hızının avantajı ve parkurun doğru tarafında konumlanan Yeni Zelandalılar öne geçseler de Prada’nın önlerine attığı bir kavança ile rota dışına çıkmak zorunda kaldılar. Bir sonraki ayakta öne geçen Prada, kendisinden sürekli hızlı olan ETNZ’yi tutmaya uğraşsa da parkurda ayrılmayı başaran Yeni Zelandalılar yetiştiler. Beşinci ayakta tekrar bir araya geldiklerinde Prada, stratejik bir hata yaparak parkurun sol tarafını korumaya aldı. Sağ taraftan artan rüzgâr ve hızlı rakipleri yarışı ellerinden alıverdi. Bu yarış kupanın dokuzuncu yarışıydı ve herhalde kupa tarihindeki en güzel, en çekişmeli yarışlardan biriydi.

    7. Gün Birbirlerine yakın start eden teknelerden ETNZ, starttan hemen sonra parkurun sağ tarafını seçti ve oradan gelen kuvvetli rüzgârı kullanarak Prada’yı parkurun soluna sıkıştırdı. Bu andan itibaren de yarışın tüm kontrolünü ele geçirdi. Sürati daha yüksek olan ve yarışın geri kalanını hatasız yarışan Yeni Zelandalılar, yarışı kazanarak kupayı da kaldıran takım oldu.

    KUPA ETNZ’DE!

    Uzun zamandır izlediğimiz en iyi yarışların olduğu 36. America’s Cup, Yeni Zelandalıların başarılı savunmasıyla sonuçlandı. Yaklaşık 5 milyon nüfusa sahip bu ufacık ülkenin yelkencilikte gösterdiği büyük başarı ve inovasyon yeteneği tüm dünyanın hayranlığını da kazanmış durumda. Geliştirdikleri AC75 sınıfı tekneler izlemesi çok zevkli ve heyecanlı yarışlar ortaya çıkardı. Tarihte Amerikalılar dışında kupayı koruyabilmiş tek ülke oldu. 40 knot orsa süratleri, 50 knot pupa süratleriyle yelkenciliğin ve mühendisliğin sınırlarını zorladılar. 

    Öte yandan, kaybetmiş olsa da, Prada takımı yarışın startlarının çoğunu kazanarak daha üstün bir tekneye karşı olabilecek en iyi performansı sergiledi. Hem sportmenlikleri hem azimleriyle göz doldurdular ve kaybetmenin bile zarafetle yapılabildiğini herkese gösterdiler. Yarışları America’s Cup YouTube kanalından takip edebilirsiniz. Ayrıca bu yarışları yorumlamak üzere bir araya gelmiş ülkemizin en kıymetli yelkencilerinin birçoğunu içeren CodeZero YouTube kanalında yaptığımız yayınlardan da detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz. Önümüzdeki ay görüşmek üzere, bol yelkenli ve denizli günler dilerim.☸

    10/03/21 – Auckland (NZL)
    36th America’s Cup presented by Prada
    America’s Cup Match – Race Day 1
    Emirates Team New Zealand

    12/03/21 – Auckland (NZL)
    36th America’s Cup presented by Prada
    America’s Cup Match – Race Day 2
    Luna Rossa Prada Pirelli Team
  • YOSUN’un yeniden doğuşu

    YOSUN’un yeniden doğuşu

    2020’nin Nisan ayı içinde dünya gezgini yelkencilerimizden Türkan Yöney hanımefendinin telefonu geldiğinde, dünya okyanuslarını aşmış, 36 yaşındaki 12 metrelik bir yelkenlinin kaderinin değişeceğini bilemezdim. Yelkenlinin adı Yosun’du. Amatör denizcilerimiz arasında beşinci dünya gezginimiz merhum Prof. Dr. Eralp Akkoyunlu’nun 1987-1995 tarihleri arasında çeşitli etaplarda tamamladığı dünya seyahatinin kahramanıydı. 

    ralp Akkoyunlu, Bruce Roberts 36 tasarımı teknesini New York’ta kendisi yapmış ve 1985 yılında suya indirmişti. 1987 yılında Karayipler’de Granada Adası’ndan başladığı dünya seyahatini 8 Ocak 1995’te adaya ikinci defa girerek, 202 günü denizde olmak üzere toplam altı yıl yedi ayda tamamlamıştı. Zira New York Üniversitesi’ndeki Bilgisayar Mühendisliği bölümündeki kürsü başkanlığı görevini terk etmesi mümkün değildi.

    KOŞULLU HİBE

    Prof. Dr. Eralp Akkoyunlu, Yosun’u daha sonra Tahiti yakınlarındaki Raiates Adası’nda bıraktı. Emekli olma zamanı gelmişti. Yosun’u seyirlerine devam etmesi için Antarktika ve dünya gezgini yelkencimiz Osman Atasoy’un tavsiyesi ile Yeşim-Tonguç Tokol çiftine hibe etti. Hibenin iki şartı vardı: Yosun’un ismi değişmeyecek ve Yosun parayla satılmayacaktı. Tokol çifti, 2003 yılında Pasifik’i ve Hint Okyanusu’nu geçerek Yosun’u Türkiye’ye getirdi. Bu arada Akkoyunlu 2008 yılında Deniz Çingenesi ismi ile Yosun ile yaptığı dünya seyahatini kitaplaştırdı (Ataköy Marina Yacht Club Yayınları). Kitabının yayımından dört yıl sonra çok sevdiği denizlere ve hayata veda etti. Yosun ona hayat veren sahibinden uzak, 16 yıl boyunca Türk amatör denizcilik dünyasındaki hayatına devam etti. Pek çok gence yelken öğretti, denizi ve deniz hayatını sevdirdi. Tokol çifti yaşlanan Yosun’un yenilenme zamanı geldiğinin farkındaydı. Bu anlamlı emanetin yenilenmiş bir şekilde yani bir yaşam evresine başlaması için arayışa geçtiklerinde Türkan Hanım vasıtasıyla bana erişmiş oldular.

    PANDEMİDE BAŞLAYAN SÜREÇ

    Bu talep geldiğinde gerek merhum Akkoyunlu’nun hibe şartları gerekse 36 yaşındaki bu tarihi öneme sahip yelkenlinin amatör denizciliğe hizmet edebilmesini sağlayacak koşulları değerlendirerek, değişik alternatifler içinde Tuzla Yelken ve Su Sporları Kulübü Başkanı Sermet Fındık’ı aradım. Onlara geçmişte hurda durumda bir kürekli kikin hibe edilmesini sağlamış ve bu kikin ünlü yat tasarımcımız Tanju Kalaycıoğlu’nun da katkısıyla Ülküm adıyla, yelkenli kik olarak muhteşem bir sanat eserine dönüşmüştü. Şimdi Yosun aynı kaderi paylaşacaktı.

    Kulüp Başkanı Sermet Fındık, Tonguç Tokol ile tanışıp, 1 TL bedelle ruhsatı kulübe ait olmak üzere Yosun’u devraldı. West İstanbul Marina’da 2015-2020 arasında karada kalan tekne ufak bir revizyonla yüzdürülerek Tuzla’ya getirildi. Yoğun restorasyon dönemi Mayıs 2020’de başladı. Bu süreçte önemli destekçiler bulundu. RMK Tersanesi, Jotun Boya, Aqua Motor, Bofor Denizcilik, Admiral Denizcilik, CSY Marin ve Nekton Bot destek vererek Yosun’un yeni hayatı için seferber oldular. Teknenin planı olmadığı halde, özgün donanım ve tasarım detaylarına sadık kalınarak ve en önemlisi pandemi şartlarında başlayan süreç, 700 adam saatlik emek sonucu 7 Ocak 2021 tarihinde tamamlandı.

    MUTLU SON

    Yosun, artık Tuzla Yelken ve Su Sporları Kulübü’nün “amiral gemisi” statüsünde Türk amatör denizciliğine hizmet edecek. Onun dümenini tutan, ıskotalarını donatan gençler, geleceğin dünya gezgin adayları olarak Eralp Akkoyunlu’nun hayalini gerçekleştirmiş olacaklar. Tuzla’daki kulüp binasında ayrıca Eralp Akkoyunlu köşesi açılarak mümtaz denizcimizin hatırası da yaşatılacak. Ne mutlu merhum Akkoyunlu’ya, ne mutlu Tuzla Yelken ve Su Sporları Kulübüne. Kitabında merhum Akkoyunlu şöyle yazmıştı: “… Yosun yalnız kalıyordu. Her çekek yerinin bir köşesinde gördüğüm terk edilmiş tekneler benim içimi sızlatır. Yosun için böyle bir son düşünemiyorum…”  Yosun bu sonu görmedi.

    Bu arada Tuzla Yelken ve Su Sporları Kulübü’nden de sitayişle bahsetmem gerekir. Spor Bakanlığı’na ve Türkiye Yelken Federasyonu’na bağlı bir spor ve yelken kulübü burası. Aynı zamanda Türkiye Ulusal Yelken Eğitim Programını uygulayan bir yelken okulu olarak 2018 Eylül ayında kuruldu. Kulüp üyelerinin destekleriyle restore edilen binanın denizcilik kültürüne destek olmak üzere kütüphanesi ve gemi modelciliği atölyesi de mevcut. Değişik sınıflarda 50 tekneye sahip olan kulübün asli amaçları arasında yelkenci sporcular yetiştirmek ve yetişkinlere deniz kültürünü aşılamak sıralanıyor. Kırka yakın lisanslı çocuk ve genç sporcuya sahipler. Ancak kulübün en belirleyici özelliği, uygulamalı ahşap tekne imalat atölyesine sahip olması. Bu yönü ile belki de Türkiye’deki tek örnek. Tuzla Yelken ve Su Sporları Kulübü’nü gerek denizcilik kültürü ve su sporlarına gerekse Yosun’un yeniden denizlere dönüşüne katkıları; Yeşim ve Tonguç Tokol çiftini, merhum Akkoyunlu’ya verdikleri söze sadık kalarak Yosun’u hayatta tutmak için sarf ettikleri büyük gayretleri nedeni ile tebrik ediyorum. Böylesi yüce gönüllü, idealist kulüp, sivil toplum örgütü ve kişilerin güzel ülkemizde çok ama çok artmasını temenni ediyorum. Merhum Prof. Dr. Eralp Akkoyunlu’yu Türk amatör denizciliğine katkısı nedeni ile takdir ve vefa ile anıyor, rahmet diliyorum. ☸

  • Why do we sail? *Neden seyrederiz?

    Why do we sail? *Neden seyrederiz?

    Dünyanın bir köşesinde, yanılmıyorsam Karayip’te, bir gün, çeşitli milletlerden gezici-yıllanmış yelkenciler (cruising sailors), Kelebek’in kokpitinde güneşi batırırken, muhabbet, “biz niye geziyoruz?”a (why are we sailing) geldi. Burada “bir dünya turu da ben atıp sistemimden çıkarayım”dan öte düşünüyorduk. Herkes elindeki içkisi, her neyse içine bakıp bir süre düşündükten sonra, cevaplar döküldü:

    “Bavulumu hazırlamaktan kurtuluyorum”,

    “Böylece diş fırçamı unutmuyorum”,

    “Otel arama derdim yok”,

    “Her sabah kendi yatağımda uyanıyorum” gibilerin yanında, çoğunlukla “modern dünyanın acımasız yarışındaki çarkın ezici dişlerinden kurtulmak için” (rat race) gibi nedenler havada uçuşurken, uzun zaman önceydi, ben mi yoksa başka biri mi söyledi şimdi hatırlamıyorum ama benim olacak kadar benimsediğim cevap: “Varmak için yelken açıyoruz” (we sail to arrive) oldu. Buradaki varmak; salimen varmak, menzile ulaşmanın hazzı, görmek istediğimiz, hayal ettiğimiz yere ulaşmak olarak alındı.

    HEDEFİMİZE VARMAK İÇİN

    Evet, denizin ve rüzgârın keyifleri yerinde olmak şartıyla, zaman zaman belli bir yere gitmeden, sadece deniz üstünde olmak benim için de keyifli ama pasajlarda, uzun mesafe seyirlerinde varacağımız yerin hayalini kurmakla geçireceğim olaysız, monoton, birbirini takip eden, neredeyse sıkıcı günler isterim. Adrenalin kutusunda dursun, nasıl olsa istemesek de ortaya çıkacak. Uzun pasajlar yapanlar bunu bilir. Sizi hayal kırıklığına mı uğrattım? Hiç merak etmeyin, ne kadar istesem de, benim sıkılacak seyrim çoook nadir. Realist olarak ne kadar istemesek de Mr. Murphy size tırnaklarınızı yemeye yeterli heyecan programı yapmıştır, canınızın sıkılmayacağı bir seyir için ona güvenebilirsiniz. Grubumuzda genç bir yarış meraklısı olsaydı, soruyu belki “yanımdakini geçmek, finişe en önde girmek, kupa almak için” diye yanıtlayabilirdi. Ama gruptaki herkes beş aşağı beş yukarı adrenalini daha ekonomik kullanan, grinin değişik tonlarında kişilerdi. Bizim grupta konuşanlar salmalarının altından binlerce deniz mili geçmiş, onlarca yılını denizde yaşayarak geçiren, çoğu bizimle aynı şekilde düşünen denizciler. Karada, her ne iş yapıyorlarsa, “rat race” koşuşturmasından kaçmış, çoluk çocuk, ihtiyar ana, para durumlarını öyle veya böyle halletmiş, denizi yaşam tarzı yapmış kişiler. Şuraya veya buraya gittim, filanca burnunu geçtim değil, dünyayı dolaşmak yerine dünyada dolaşmayı tercih edenler. Tabii her yıl bu “gray nomads”lerin kafalardaki grilerinin tonu beyaza yaklaştıkça fireler oluyor, by pass’lar, diz, kalça değiştirmeleri, şeker tuz vs. onları denizden koparıyor. Kimi “demiri yutup” (swallow the anchor) karaya, sallanan koltuğa; bazıları da daha öteye, sonsuz mavilere gidiyor. Etrafımızdaki büyük çoğunluğun yaptığı gibi, seyahat broşürlerinden beğendiğin seyahat noktalarına ulaşmak için yapacağın şey, gerekli düşündüğün şeyleri unutmadan bavulu hazırlayıp bir vasıtaya binmek yeterli. Bu yolculuk, bir aksilik olmazsa, siz arkanıza yaslanırken, zahmetsiz gitmek istediğiniz yere götürecek. Çoğu varış yerleri böyle seyahat şekline uygunken, bazılarına da (adalar gibi, okyanuslar gibi) denizden gitmek gerekir. Kafanı taktığın, görmek istediğin yerler içinde sonrakiler çoğunluktaysa, otel otel değil de bizim gibi kendi evinden çıkmadan seyahat etmek bana mantıklı geliyor. Zaten bu yüzden 40 yıl kaplumbağa gibi dolaştım. Bizimki biraz sırt çantalılara benziyor. Farkı, biz çantamızı değil, çantamız bizi taşıyor. Sürdürülebilir denizde yaşam tarzı, sudaki evinin ne kadar konforlu ve senin ne kadar minimal yaşama uyabileceğine bağlı. Derken, bizim gibi ekonomik gücü sınırlı denizcilerden bahsediyorum, kaptanlı, hostesli, helikopterli yüzen saraylardan değil. Onlar tu kaka değil, sadece bizim ulaşamadığımız bir platform. Bizler sonsuz mavinin üstünde olmak için çeşitli derecelerde fedakârlık yapmalıyız.

    YARIŞ

    Yarışçıları ayrı değerlendirmek gerek, onlar teknede yaşamıyorlar. Aradıkları konfor değil adrenalin. Uzun yarışlarda kısa bir süre için balık istifi, nöbetleşe yatmak, kısa süreliğine zor değil. Hepimiz zaman zaman yarıştık, bizim yaşamımızda da itiraf etmesek de yarış her zaman var. Ufukta aynı rotada seyreden bir tekne görünce kulaklarım dikilir. Altımızdaki sevgili teknemizin daha hızlı olduğunu görmek, suyun üstünde kayarken, stratejini oturtup doğru kararlar verdiğini hissetmek güzel. Bizi tembellikten kurtarır. Bazen de şartlar istemediğimiz bir yarışa iter bizi. Rakibinin hiç hata yapmadığı, “zamana karşı” yarış, fırtınadan kaçmaya, karanlık çökmeden, “tide” med-cezir değişmeden varmaya yarışmak. Güzel bir söz vardır, “Time and tide waits for no man” (Zaman ve med-cezir kimse için beklemez).

    Her ne şekil seyir seçersen “paket” olarak gelir, bir şekilde etiket fiyatını ödersin. Beklentilerimizde realist olarak hazırlanmalıyız, yoksa macera kısa sürer. Florida, Cebelitarık gibi maceraya açılan kapıların önünde; boynunda “For Sale” levhası asılı çok tekne gerçekçi olmayan planların sonu boynu bükük dururlar. Bazen A’dan B’ye giden rotanın gelmek bilmeyen sonuna ulaşmak için çabalarken, keşke bavulumu hazırlama tembelliği yapmasaydım da dersin. Mavinin üstünde benden farklı düşünenler olduğunu biliyorum ve herkesin düşüncesine saygım var, zaten bu farklılık, sürü olmamak, birey olmak bence güzel bir şey. Denizde hiçbir şey siyah-beyaz değil, içinde olduğun griliğin tonu sürekli değişir. Bazılarının nedeni ise, kendilerini, etrafındakileri hatta Guinness’i, dünyayı challange etmek. Onlar özel insanlar, daha iyi daha kötü değil, sadece kendi dünyalarında özel insanlar.

    DENİZ AŞKI

    Deniz aşkı muhabbeti, daha çok uzaklara gitme fırsatı bulamamışlar, deniz yaşamını limitli tatmış, dirseklerine kadar yağa bulanmamış, yelken yırtmamışlar arasında daha yoğun oluyor. Sosyal medyada her gün maviye âşık, denizsiz yaşayamayacakların “post”larında, düzgün denizde bir kuğu gibi süzülen yelkenliler, batan güneş ufku boyarken kaldırılan kadehler, berrak suya sallandırılan ayaklar görürüz de, fırtına yelkenleriyle su üstünde kalmaya, hedefine ulaşmaya çalışan paylaşımları ancak yabancı medyadan, Güney Okyanusu’nda çekilmiş yarış foto ve videolarında görürüz. Onlar da kalabalık bir yarış ekibidir. Bizim gibi bir çift yorgun bedenin o hengamede fotoğraf paylaşıp like’lanmaktan öte kaygıları vardır. Hemen ekliyeyim, niyetim katiyen sizi denizden soğutmak değil sadece hayallerinizin ayaklarının yere basmasını sağlamak. Denizi sevmek, kara sevda değil, ayaklar yerde, adım adım demlenen bir sevgiyle daha reel olur. İster hafta sonu, ister denizde yaşamayı hayat tarzı olarak almak isteyin hayallerinizin gerçekleşmesini yere basan ayaklar mümkün kılar. 40 yıldır deniz üstünde olduğuma göre denizi seviyorum da, rotamın sonunda varmak istediğim bir hedef olunca bir an evvel varmak istiyorum. Tanıdığım, az sayıda olsa da gerçekten denizde olmayı tercih edenler de var. Rahmetli Eralp Akkoyunlu öyle biri idi. Kıyıya yaklaşınca tedirgin olduğunu söylerdi. Varmak derken, “aman bir an önce denizden kurtulayım” olarak almayalım. Uzunca veya zorlu bir seyirden sonra size Navionics hedefinizin orada olacağını garanti etse de buluttan tacı altındaki adanın önce belirsiz, gittikçe netleşen siluetini görmek varmanın, varabilmenin zevkinden bahsediyorum. Oraya seni THY getirmedi, hak ederek açtığın bir veya birkaç bira milyon değerinde. “Bizim zamanımızda şöyleydi, şimdi böyle” muhabbetine girmeyeceğim, bir hedefe varmak sadece navigasyon değil, altındaki tekneyi yürütebilmek, şartlara uyabilmek becerisi. Yolda çektiğin zorlukları aşmak da cabası. Navionics sana nerede olduğunu, gideceğin hedefin nerede olduğunu gösteriyor, tamam eskisine göre daha kolay ama yelkenleri, ayağını denize ilk defa soktuğundan beri, insan trim ediyor.

    İMAJLARI TAKİP

    Hepimizin gördüğü bir filmden, bir resimden, duyduğu hikâyeden, okuduğu kitaptan zıplayıp dimağına yapışmış bir veya birkaç yer vardır. İşte biz oraya varmak için seyrediyoruz.

    Seyrin, su üstünde bir hiç olmanın tarifini yapamam, onu hissetmeniz gerekecek. Mavinin üstünde olmanın romantizmi fırtınalar, arızalar olmadığı sürelerde tepe yapar, olduğunuz yerde kalmak, zamanı durdurmak istersiniz. İşler o kadar yolunda gitmediği zamanlarda sosyal medya romantizmi, mavi aşkı çabuk biter, biran evvel varmak istersiniz.Ege’de Homer’in kitabı elimizde Ulysses’in tahmini rotasını izlemiştik İthaka’ya kadar. Belki de o en fazla hedefine ulaşmak isteyenlerden biriydi. Guatemala’ya gitmek isteğimizi iki resim tetiklemişti: Biri Karayip’te çok dolaşmış Nigel Calder’in kitabında gördüğümüz Lago İzabal gölde “water hyacinth” (su üstünde büyüyen leylak gibi mor çiçekli bir bitki) bitkilerinin kapladığı gölde teknesinin çiçekler içinde yüzen resmi, diğeri Chichicastenango’daki yerlilerin pazarı. Tabii Maya Piramitleri de bonus. Yukarıdakilerden pazara gitmek için uçağa atlaman yeterli de, çiçekler içinde yüzmek için oldukça yüklü deniz mili aşacaksın, girdiğin Karayip’in dibinden çıkmak için de her şeye karşı birkaç gün orsa çekeceksin. Değer, değmez, herkes kendi hesabını yapar. Bizim o seyrimiz oraya varmak, çiçeklerin içinde yüzmek içindi.

    İkinci Pasifik geçişimde o muhteşem varış tablosunu tekrar görebilmek için yavaşlayıp şafak sökmesini beklemiştik. Sanırım 21 gün sonra demirleyeceğim koy, gözümün önünde cangılıyla, şelalesiyle, sallanmayacağımız bir gece davetiyle dururken varışımızı mükemmel yapacak güneşin doğuşunu beklemek hiç de zor olmamıştı. O zamanki varış o tabloydu. Borneo’nun Kinabatangan Nehri gibi, daha birçok destinasyona ulaşmak için yelkenlerimizi açtık. Hedefimiz nehrin içinde bizi bekleyen doğaya varıştı. Bazımızın nedeni ilham bulup derinlere dalmak, denize girip, akşama rakı-balık yapmak, dostları, çoluk çocuğu ağırlamak, iş ilişkilerindeki çevreni etkilemek, “selfi” çekip sosyal medyada hava atmak. Bizim kokpitteki muhabbete girdiğimizde akıllı telefon yoktu, olsaydı kim bilir bazılarımız “torunlara fotoğraf göndermek, arkadaşları kıskandırmak için de diyebilirdi. Her ay, denizde hayatta kalmak, başarılı bir seyir yapmak, navigasyon, güzel yerler, maceralardan yazıp duruyoruz da herkesin kendine sorması gereken ilk soru üzerinde hiç konuşmadık. Bunu bir ortaya atayım istedim. Kendinize sorun bakalım siz neden seyrediyorsunuz?

    “Sail to arrive” derken önümüzdeki etabın sonuna varmak istiyoruz demek istedim, oysa mavi üzerindeki yolcuğun hiç bitmesini istemem. Bana sık sık sorarlar: “Dünyayı dolaşmanız kaç yıl sürdü?”

    Cevabım: Bitmedi ki… ☸

  • ON YIL SONRA LIKIA 40

    ON YIL SONRA LIKIA 40

    Sultan’ın, “Tez ol Likia 40 sefinesinden bir adet de bana yapıla ancak fiyatı makul tutula” diye buyurduğu sözler, âlemin diline düşmüştür.

    Ege’nin ünlü teknesi tirhandille 1962 yılında, babam Münir Umar’la birlikte ilk kez geldiğim Bodrum’da tanıştım. O yıllarda Bodrum Kalesi’nin önünde demirli tekneler, en büyüğü 9 metre boyunda, vardavelalarından denize sarkıtılmış filelerin içinde süngerler bulunan, süngerci tirhandilleri idi. Kaldığımız küçük ve bugünün Bodrum’unun, lüksü ve büyüklüğü görgüsüzlük düzeyine vardırmış devasa otelleri yanında ancak büyücek bir ev görünümündeki otelde, bizden başka bir de Yunanistan’dan -büyük olasılıkla İstanköy Adası’ndan- gelmiş, Yunan sünger alıcıları vardı. O tarihten sonra tekne dendiğinde, aklıma sadece tirhandil geldi ve 1995 yılına kadar uzun yıllar hep bir süngerci tirhandili almak ve onu yenilemek düşü ile yaşadım.

    ÇAKA BEY VE NYMPH

    1995 yılında Foça’da bulup satın aldığım ve “Çaka Bey” adını verdiğim ilk tirhandilim, Bodrum’da gördüğüm süngerci tirhandillerinden biri idi. Bodrum’un ünlü tirhandil ustası Mustafa Denizaslanı tarafından 1960 yılında yapılmış üç tirhandilden, hâlâ yüzen sonuncusu olan Çaka Bey’i bir süre kullandıktan sonra kabuk biçimini bozmadan baştan aşağı yenileyip, bir düşümü gerçekleştirmiş oldum. İkinci tirhandilim Bodrum’un hâlâ arada bir İçmeler, Ağanlar Tersanesi’nde buluşup, kahve içip eski günleri yâd ettiğimiz, ünlü tirhandil ustası Erol Ağan (Çolak Erol) 1999 yapımı, 2003 yılında Bodrum Cup’a katılıp, kendi sınıfımızda ilk üçe girdiğimiz, genel klasmanda da iyi derece yaptığımız, 12 metrelik “Nymph” oldu. Ben Ege’nin, adının “eni boyunun üçte biri” anlamındaki Yunanca sözcükten geldiği rivayet olunan bu denizci ve Süleyman Dırvana’nın değişi ile “salmasız olmalarına karşın, küpeştelerine oturan süngercilerle, randa yelkenleri ile pek güzel giden” teknesine âşık olmuştum ve hâlâ da öyleyim. “Eee sonra?” diyorsunuz değil mi? Acele etmeyin, anlatıyorum işte. Bizim Piri Reis taifesinden Umur Reis ile yaz başında, daha bir yıl önce, günübirlik dolaşır bazen içinde birkaç gün bile geçiririz diye aldığımız, ancak bize yetmediğini gördüğümüz; belki de aynı tekneden iki tane alıp, yan yana bağlamanın anlamsızlığını fark ettiğimiz için olacak,  NETA 660 teknelerimizi sattık.

    Bir NAUTA 680 ısmarladık ve sabırsızlıkla yeni teknemizi beklemeye başladık. Başladık da, yapımcının Temmuz başında teslim etme sözü verdiği tekneyi, herhalde eski fiyat üzerinden anlaştığımız için olacak, Ekim’de bile teslim etme niyetinin olmadığını görünce, siparişimizi iptal ettik. Sonuçta “Monşer” aklımızla çok zekice zannettiğimiz ama hiç de öyle olmadığı anlaşılan planımız nedeniyle hem de pandemi yüzünden milletin kendisini denizlere, teknelere vurduğu koca yazı karada geçirmek zorunda kaldık. Ve benim tirhandil aşkım kabardı. Başladım bir tirhandil aramaya. Bu arayışta, Umur (Apaydın) Reis’in bitmez tükenmez, “Reis sen bir tirhandil almalısın. Bana göre değil ama senin teknen tirhandil. Ben bir Beneteau bakacağım” türünden kışkırtmalarının etkisi olmadığını söyleyemem!

    GÜZELİN DERDİ BÜYÜK OLUR

    Tirhandil güzel teknedir, denizcidir, tam Ege’nin teknesidir ama ahşaptır. Zaten tirhandil deyince akla ahşap hatta yığma ahşap tekne gelir. Ahşap tirhandile, tirhandil ahşaba yakışır. Son yıllarda lamine ahşap olanları da yapılmıştır ama ahşap her zaman ahşaptır ve işi hep çoktur. Etrafta dolanırken, hangara çekilmiş tirhandilinin üzerinde on usta çalışmakta olan Ağanlar Tersanesi’nin patronu, dostum Mazlum Ağan, “ahşap al abi” dedi. Doğru söylüyordu. Ağanlar Tersanesi benim olsaydı, yıllarca Classic Boat, Wooden Boat dergilerindeki ahşap klasik tekneleri ağzımın suyu akarak okumuş, fotoğraflarına hayran hayran, düşlere dalarak bakmış ve geçmişte iki ahşap tirhandil sahibi olmuş biri olarak, ahşap dışında bir tirhandil düşünmezdim. Bodrum diyarında ise, benim gibi az çok tanınan, insanlara nazı geçen bir kişi için bile, neredeyse altınla yarışan ağaç fiyatları bir yana, usta ile uğraşmak, her defasında katil olmaya ramak kalmak demektir ki şunun şurasında kalan 30-40 yıl (!) ömrümü “mapus damlarında” geçirmek ilk tercihim değildir. “İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş” mi dersiniz yoksa “akacak kan damarda durmaz” mı bilemem ama tam o günlerde bir başka dostum, İçmeler, Metur Tersanesi’nin sahibi Bora Kadıköy, “ahşap tirhandille uğraşamazsın, fiber al” dedikten sonra “bir arkadaşım Likia 40 teknesini satmak istiyor, bir bak istersen” demez mi? Birden 10 yıl öncesine, 2010 Avrasya Boat Show’a gittim.

    “EGE’NİN EN MODERN TİRHANDİLİ”

    Bu ara başlık bana hatta Yacht Türkiye’nin “eli sopalı” Editörü Ayça Güçlüten Hatun’a veya Görsel Yönetmen Murat Öksüz Reis’e değil, doğrudan Yacht Türkiye Yayın Yönetmeni Eyüp Özel’e aittir ve tam on yıl önce Likia 40 teknesini tanıttığı yazısına başlık olarak atılmıştır.1  Şubat 2010’da İstanbul’da Avrasya Boat Show vardı ve ben de, Eyüp Reis’in, Yacht Türkiye Şubat 2010 kapağında, “Her şeyiyle Türk yelkenlisi” diye tanıttığı Likia 40’ı ilk kez orada görmüştüm. Doğrusu rüyalarımın teknesiydi. Belki şekil olarak tam bir tirhandil değildi (hafif karpuz kıçtır) ama ölçüleri de (12.20-3.65, yani bire üç), şekli de hemen hemen tümüyle tirhandile uygundu. Üstelik klasik tirhandilin hele şimdiki yaşımda, en büyük eksisi olan ahşap değil, fiber bir tekneydi. Hani bir laf vardır, “Bundan iyisi Şam’da kayısı” diye. İşte Likia 40, yapı malzemesi olarak tam da bu tanıma uyuyordu. Aslında fiber tirhandil fikri yeni değildi. 1980’li yıllarda, Osman Giraud böyle bir proje yapmış hatta teknenin, bana da ulaşan planlarını bile çizdirmişti ama o proje bir türlü yaşama geçirilemedi. Şimdi bu yazıyı okuyanlar arasında Giraud’nun projesini bilen, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda kişiden biri varsa, “Sen bunu nereden biliyorsun?” diyordur. Eh, ben de bunca yıl denizlerde kelle gezdirmedim. Etrafımda ve denizcilik dünyasında olup bitenden, az da olsa haberim vardı. Yine konuyu dağıttık. Fuara dönelim.

    Fuarda Likia 40’ı gördüğümde gözlerime inanamamış olmalıyım ki bu ilk karşılaşmamızı, Yacht Türkiye Nisan 2020 sayımızda Oruç Reis’in ağzından şöyle anlatmışım:

    “Bu arada, kapalı mekânda yıldızları göremeyip, usturlabını doğru okuyamayan Oruç Reis kendisini Likia 40 nam, iki ucu sivri yani ‘Double Ender’ teknenin önünde bulmuş, flamalar çıkarıp yön sorduğunda, karaya vurmuş balık misali işsiz güçsüz dolaşan kaptanlar tarafından, ‘Hele buyur Reis, bir acı kahvemizi, ayranımızı iç sonrası Allah kerim, sana Yemen’e kadar yolunu tarif ederiz’ nidaları ile karşılanıp, bir süre funda demir edip, oralarda oyalanmıştır.

    (…) Likia 40 teknesini alıcı gözü ile bir iyice inceleyen (Oruç) Reis, ‘Üstü tik, içi maun ağacından olmakla, kabuğu polyester denen yeni icat malzemeden ortaya çıkarılmış’ tekneye bakıp bakıp iç geçirmiş ve ‘Demek bu tekne artık kalafat gerekmez, güneşte açıp, suyu görünce şişmez. O zaman bu işten ekmek yiyen onca tersane garibanı nasıl yaşayacak’ diye hayıflanmıştır.” 2

    HER ŞEYİYLE BİR TÜRK YELKENLİSİ

    Sinan Toygar’ın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu Setmarin’in, kalıbı 2009 yılında Bodrum İçmeler’de üretilen; tasarımı Turan Soyaslan, iç tasarımı Aleks Banakis tarafından yapılan ilk teknesi Likia 40, denizcilik terminolojisinde, “başı kıçı bir/double ender” olarak tanımlanan bir tekne. Böyle ama Soyaslan’ın, “Likia 40’a lütfen tirhandil olma şerefini veriniz” sözleri aslında bir hakkın ve gerçeğin teslimini istemekten öte bir talep değil. Likia 40’ın önemli bir özelliği de, çok kısa bir süre öncesine kadar çoğu kez babadan görme, “el terazi-göz kantar” yöntemi ile yapılan tirhandillere karşın, imalatın başında sonuna Hollanda DCI (Dutch Certification Instıtute-Holanda Tescil Enstitüsü) tarafından denetlenmesi ve CE A Sınıfı Sertifikası almış olması ki bu da Likia 40’ın okyanus seyri yapabileceğinin kanıtı. Likia 40’ı Avrasya Boat Show’da saatlerce inceledikten, Sinan Toygar ve Turan Soyaslan ile uzun uzun sohbet ettikten sonra düşlerini kurduğum tekneyi bulduğuma hükmetmiş olmalıyım ki, Likia 40’a geniş yer verdiğim fuar yazımı şöyle bitirmiştim: “(O tarihte henüz reis mertebesine yükselmemiş olan) Süha Kaptan’ın Bab-ı Âli’de Sultan’a sunduğu raporda, fuarın teknesinin Likia 40 olduğunu ifade ettiğinin vakanüvisler tarafından kayda geçirildiği, bunun üzerine Sultan’ın, ‘Tez ol Likia 40 sefinesinden bir adet de bana yapıla ancak fiyatı makul tutula’ buyurduğu âlemin diline düşmüştür.”3 

    Doğrusunu söylemek gerekirse, Toygar ve Soyaslan, sohbetlerimiz sırasında bana ve Bekir Coşkun’a birer Likia 40, hem tam da Sultan’ın dediği gibi, makul fiyattan yapmayı bile önermek nezaketini göstermişlerdi ama o zaman -hoş şimdi de yok ya- o kadar para bile yoktu. Birkaç hafta önce Bora’nın önerisi ile karşılaşınca işte bütün o fuar günleri, sohbetler sinema şeridi gibi gözümün önünden ve nihayet o tarihte gerek Eyüp Reis’in gerek benim Likia 40 hakkında yazdıklarımız aklımdan hızla geçmiş ve kendimi, birkaç yıldır Bodrum-İçmeler Yatlift’de, karada duran “Myndos”un önünde bulmuştum.

    TEKNE, BİTMEYEN TATLI BİR UĞRAŞIDIR

    Tekne o kadar süre karada olmasına karşın iyi durumda görünüyordu. Ertesi gün Umur Reis ile tekrar gittik. Ve Umur Reis tekneyi almam konusundaki ısrarını artırdı. Benim aklım ise, üstelik ülke ekonomisinin nereye doğru gittiğinin belli olmadığı bu dönemde, tekneyi ortak almamızın daha doğru olacağını söylüyordu da, Umur Reis’i buna nasıl ikna edecektim. Neyse ki demokrasilerde çare tükenmez! Çok geçmeden ikimiz de, zaten her zaman kıt olan kaynaklarımızı, bir yıl öncesinde yaptığımız gibi yine yan yana bağlayacağımız ve tek tek pek az bineceğimiz iki tekne almaktan, kısacası marina vs. gibi tüm giderleri iki defa ödemektense şimdilik onun veya benim istediğim tek bir tekneyi ortak almamızın daha akıllıca olduğunda birleştik. Bu kararı verdikten sonra, bu kez alıcı gözü ile tekrar “Myndos”a döndük ve tekneyi baştan aşağı inceledik. Motor, donanım ve arma neredeyse kullanılmamış denecek kadar iyi durumdaydı. Görünen bakım ve onarım işleri, dokuz yıllık bir tekne için ihmal edilebilir düzeydeydi. O aşamada Eyüp Reis’in de önerisine uyarak, yine de bir eksperin “survey” yapmasında yarar olacağını düşündük. Evet, tekneler konusunda oldukça geniş bilgimiz ve uzun sayılabilecek deneyimimiz vardı ama her işi uzmanına yaptırmak gerek ilkesi her zaman işe yarar. Sıkılarak aradığım Tanıl (Tuncel) Reis, “Ben yaparım Süha Reis. Bedeli bir rakı olur” dedi (Böylece Tanıl Reis’in rakı fiyatları hakkında yeterli bilgisi olduğunu da anlamış oldum!). Tanıl Reis’in yaptığı survey bizim ilk izlenimlerimizi doğrulayıp, Bora Kadıköy’de, “Ben işleri yönetir, denetlerim” deyince artık geri dönmek için hiçbir bahanemiz kalmadı. Serhan (Göksu) Reis de, “Ortaklık filan istemem, paranız çıkışmazsa üstünü tamamlar ama hiçbir şeye karışmam” diyerek para sorununu halledince yine başımıza bir tatlı dert almış olduk. “Bunun neresi dert? “diyorsanız şu kadarını söyleyeyim. Siz evden çıkmanızın hatta evde bile içki içmenizin yasaklandığı yeni yıl gecesinden sonra bu yazıyı okurken “Myndos” eğer hâlâ suya inmemişse bilin ki, her tekne sahibi denizci (teknesi olan kişi değil) gibi, mutlaka her dakika tekneye eklemeyi düşündüğümüz olur olmaz yeni bir öteberi ve onların montajı vs. ile uğraştığımızdandır. Bütün okurlarımın ve Yacht Türkiye ekibinin yeni yılını candan kutlarım. Anlamsız yasaklarla evlere tıkılmayacağımız, kimin ne içtiğine kimsenin karışmayacağı yılbaşı kutlamaları uzak değildir vesselam.☸