İZZET GÜNAY ve deniz magandaları

İzzet Günay’ın denizle, denizcilikle bağı benden biraz daha farklıdır. Sülale içindeki adıyla İzzet Abi, Salacaklı, dolayısıyla Boğaz çocuğudur ve Deniz Harp Okulu’nun “rahle-i tedrisinden – eğitiminden” de geçmiştir. İzzet Günay bu yazının “esas oğlan”ı olsa da konumuz deniz magandaları. Fotoğraflar SÜHA UMAR

Biliyorum şimdi yine bana söylenmeye başladınız. Neler dediğinizi de duyar gibiyim. “İzzet Günay gibi kültürlü, tiyatrodan gelmiş, Yeşilçam’ın en efendi jönlerinden birinin magandalarla ne işi olabilir? Hele magandalıkla hiç olmaz. Bizim Süha Reis de Covid-19’un kurbanları arasına katılıp, kafayı üşütmüş mü ne? İyi de orada burada, korsanların dümen suyunda dolanıp duran Süha Reis ile salon adamı İzzet Günay’ın nasıl bir bağlantısı olabilir? Yolları nasıl kesişmiş?” diye peş peşe sıralıyorsunuz aklınıza gelenleri. Ama merak da etmiyor değilsiniz her zamanki gibi, acaba arkasından ne gelecek diye. Sizi fazla merakta bırakmayacağım. Benden çok daha genç insanların bile bugün dahi gördüklerinde hemen tanıdıkları İzzet Günay, amcamın kızı İpek’le evlenince bizim sülaleye dâhil oldu. Fena da olmadı çünkü sülalede neredeyse her meslekten insan vardı ama aktör yoktu. Artık yeteneksiz oluşumuzdan mı yoksa sopa gibi olup, rol yapmayı beceremediğimizden midir, bilemem. İzzet ve İpek uzunca bir süredir yılın önemli bir bölümünü, Bodrum’da, Yalıkavak ile Gümüşlük arasında, Koyunbaba Koyu’na ve Kardak Adaları’na bakan bir yamaçtaki küçük ve şirin evlerinde geçiriyorlar. Böyle olunca da hiç değilse yaz aylarında, geçmişe oranla daha sık görüşür olduk. 

SEYİR BAŞLIYOR

İzzet Günay’ın denizle, denizcilikle bağı benden biraz daha farklıdır. Sülale içindeki adıyla İzzet Abi, Salacaklı, dolayısıyla Boğaz çocuğudur ve Deniz Harp Okulu’nun “rahle-i tedrisinden-eğitiminden” de geçmiştir ama benim gibi, fındık kabuğu kadar kayıklarla, Boğaz’da, İzmir Körfezi’nde veya Gökova’da macera peşinde koşmuşluğu olduğunu duymadım. Kendisi de böyle bir merakından söz etmedi. Ama her şeyi toplamak gibi bir merakı vardır ki, topladıklarına deniz kabukları da dâhildir. İkide bir bana, “Şu senin cam vazolara doldurup evde dekor olarak kullandığın kabukları getir de aralarında bende olmayanlar varsa, benim koleksiyona katalım” der ve her defasında da mutlaka işine yarayacak bir iki kabuk bulur o yığının içinden. 

Ekim ortalarına doğru muhteşem Yalıkavak gün batımlarından birini seyrederken, “Tekne aldın ama ben henüz görmedim” dediğinde doğrusu mahcup oldum. Teklif edersem nezaketen reddedemeyip gelmek zorunda kalır ama onun için işkence olur diye yapmaktan çekindiğim teklifi bu defa hemen dile getirdim. Hava durumuna bakıp, iki gün sonra kısa bir seyir için sözleştik.

“Kambersiz düğün olmaz” demiş atalarımız. Kamber kim bilmiyorum ama Serhan Reis’siz seyir olmaz. O nedenle bir pazar günü, Mehtap’la, önce Gümüşlük’ten Günay’ları alıp, Bodrum’da Serhan Reis ve eşi Şule ile buluştuktan sonra “Myndos”la Bodrum Milta Marina’dan hareket ettiğimizde, hava, “lodos mu yoksa karayel mi essem?” diye kararsız, yön değiştirip duruyordu. “Peki magandalar bu olayın neresinde? Hâlâ ortada yoklar” diyorsunuz biliyorum. Acele etmeyin. İzzet Günay bu yazının  “Esas oğlan”ı olsa da konumuz deniz magandaları.

GÜNÜN İLK “DENİZ MAGANDASI”

Bodrum Liman çıkışı dardır. Çıkınca 100 metre kadar da sağlı sollu, dubalar üzerine oturtulmuş fenerlerin arasında seyir yapılır. Deniz kültürü olanlar gerek limandan çıkarken gerek girerken 5 knot hızı geçmezler. “Lütfen siz geçin. Katiyen olmaz. Önce siz buyurun!” diyerek kapı veya asansör önünde nezaket içinde itişen insanlar gibi yapmasalar da birbirlerini geçmeden, peş peşe çıkar ve girerler. Ama herkes değil. Her an, şanslıysanız kıçında iki hatta üç, her biri 150-250 HP gücünde takma motor olan bir sürat teknesi, şanssızsanız, heyula gibi bir motoryat, pupanızdan gelip, herhangi bir tarafınızdan, saatte 25-30 knot hızla geçebilir. Yarattığı dalga, sizin sakin sakin seyir yaptığınız yelkenli tekneniz için yeterince sıkıntı yaratır. Bazen bu tekneler öylesine yakın geçerler ki dalgasına dönemezseniz kaldırdığı sudan nasibiniz almanız işten değildir. Aslında bu daha ilktir ama Bodrum Sahil Güvenlik merkezinin tam da önünde, liman çıkışında, günün hemen her saatinde yaşanan bu olay, gün boyunca başınıza gelebilecekler hakkında size iyi bir fikir vermelidir. Bu defa da öyle oldu. Pupamızdan, sanki üzerimizden atlayacakmış gibi, zıplaya zıplaya, hışımla gelen bir sürat motoru, yaklaşık 30 mil hızla, sancağımızdan açık denize doğru hamle etti. Ben gerekli manevrayı yapıp, dalgasının yaratacağı yalpayı olabildiğince önlemeye çalışırken, kıç havuzlukta oturmuş, keyifle kahvelerini yudumlayan ekip de devrilebilecek her bir nesneye hâkim olmaya çalıştı. Böylece, günün ilk “deniz magandası” ve çığlık çığlığa, saçlarını rüzgâra vermenin keyfini! yaşayan iki cins-i latif yolcusu ile müşerref olduk. Ne demişti bir büyüğümüz? “Bu daha başlangıç. Daha neler olacak?” dememiş miydi?

“KARAYA BİLE KAÇSANIZ EZERİM!”

Hava lodosa döndü. “Karaada’nın altına geçelim, Ilıca binalarının önüne demir koyarız. Orası sakindir.” dedi Serhan Reis. Lodosa rota tuttuk.

Deniz sakin. Etrafta tek tük tekne var. İskele kıç omuzluğumuzdaki, son yılların modası, korsan teknesi tıpkı yapımı bir günlük gezi teknesi de Karaada yönünde seyrediyor. Sancağımızda, yaklaşık 1 mil uzakta, Görecek (İnek) Adası karayel yönünde, bize doğru seyir halinde büyük bir motoryat var. Uzakta ama yine de sık sık bakıyorum. Sanki yetişip tepemize binmek için hızını her saniye daha da artırıyor gibi. Artık Karaada’ya yaklaşık 30 metre uzaklıktayız. Ve ön güvertesinde birkaç hatunun güneşlenmekte olduğu, 25 metrelik Azimut tepemize bindi. Yaklaşık 20 mil hızla, kara ile aramıza girip, neredeyse bastonumuzu sıyırarak geçti. Son anda sancak alabanda yapıp, peşinde sürüklediği dalgayı olabildiğince baştan almasam başımıza neler gelecekti bilemem. Bu deniz magandası “Yelkenli olsa da şu anda yelkenle seyretmediğine göre motorlu tekne sayılan Myndos’un sancağını görüyorum, dolayısıyla yol benim. Ancak hızlanmazsam ben yetişemeden karaya varacak. İyisi mi yol verip tepelerine bineyim de, hadlerini bilip saygıda kusur etmesinler, bana yol versinler” diye düşündü herhalde. Ben ne bileyim? Magandalığın sonu yok! Daha da ilginci bu maganda bütün çabasına karşın bizi ıskaladıktan sonra kıble yönünde olan rotasını hemen keşişlemeye değiştirip, Tavşan Burnu’na yöneldi. Zaten öyle yapmasaydı, Karaada Ilıca tesisinin iskelesine bindirecekti. İzzet Günay’ın yıllar önce İstanbul’un maganda sürücülerinden illallah deyip, otomobilini sattığı dönemde sık tekrarladığı bir cümle geldi birden aklıma: “Sabah çıkarken bir makineli tabanca alacaksın. Bu trafik magandalarını, tek laf etmeden, görüldükleri yerde tarayacaksın!” derdi. Denizlerimizde de durumun farklı olmadığını görmek şaşırttı onu. Ama çok da değil. Birkaç yıl önce yine Serhan Reis’le, küpeştesi denizden sadece 35-40 cm yükseklikteki, altı düz göl teknemiz “Alabalık” ile Karaada’nın gündoğusunda, anakarada Tavşan Burnu’na yakın seyrederken, sağımızdan solumuzdan, hiç hız kesmeden, adeta bize sürtünürcesine geçen motoryatlara bakıp, “Bunlara işaret falan fayda etmez, doğrudan ateş etmek gerek” diyen Serhan Reis’in tepkisi de İzzet Abi’den pek farklı olmamıştı.

ÇALKALA YAVRUM, ÇALKALA!

Canımızı böylece bir deniz magandasından daha kurtarınca ayakaltında kalmamak için, rüzgârın da karayele döndüğünü görüp Ada Boğazı’na geçtik. Geçtik de bu yıl zaten hiçbir gün eksilmeyen tekne trafiği Pazar günü daha da artmış üstüne bir de her türlü -tek tek yazarsam Yacht Türkiye’de bizim reislere tek satır yer kalmaz- magandalık binince, bize sadece boğazın ortasında, 11-15 metrede alargada kalabileceğimiz çok kısıtlı bir alan kalmıştı. Orada demirleyebilirdik ama birden hatırladık. Bodrum’dan kalkan, aklınıza gelebilecek en olmadık görüntülerdeki günlük tur tekneleri, her tanrının günü saat 14-15.00 gibi, sonuna kadar açtıkları hoparlörlerinden İstanköy’a kadar bütün Ege Denizi’ni inleten, örneğin Ankaralı Turgut’un “Çalkala kızım çalkala. Şehriye çorbası gibi. Allah sana mal vermiş. Alaman bombası gibi” oyun havası eşliğinde güvertede göbek atan yolcuları ile buraya gelirler. Demir atıp, çay molası verirler ve bir-bir buçuk saat kadar kalıp, kafanızı bir güzel ütüleyip, giderler. “Gemilerde talim var. Bahriyeli yârim var. O da gitti askere. Ne talihsiz başım var” dışında şarkı düşünemeyecek kadar klasik İzzet Günay bir de bu rezilliği görmesin diye, tornistan edip Ada Boğazı’ndan çıktık, Görecek Adası’nın kıblesine geçip, karayelden korunaklı bir köşeye demir koyduk. Herkes kendini, ilk anda ürperten ancak hemen alışılıp, keyifli hale gelen denizin berrak maviliğine bırakmaya hazırlanıyordu ki geldiler!

Neredeyse yarım milden etrafı titreten sonuna kadar açılmış hoparlöründen, bu defa Müslüm Gürses’in insanlara göğüslerine jilet attıran karamsar müziğine benzer bir ağıt mı desem, şarkı mı desem, türkü mü desem, ne olduğu belirsiz bir gürültü yayarak geldi üç maganda, bir sürat motoru ile. Ada kıyısında her yer boşken, burnumuzun dibine demirlediler. İzzet Abi ile birbirimize baktık. “Aldık başımıza belayı” dercesine. Neyse ki biz “Acaba müziği kapatın desek arbede çıkar mı?” diye düşünürken, biraz kıstılar da sonu nereye varacağı belli olmayan bir konuşmayı başlatmak gerekmedi. Fırsat bu fırsat diyerek herkes denize atladı. Çıktığımızda bizi bir sürpriz bekliyordu. Demir koyduğumuz yer sakin ve rüzgârsız olmasına öyleydi ama Bodrum-Karaada-İstanköy-Bodrum yönünde hiç durmayan tekne trafiği, günlerden pazar olmasının da etkisi ile iyice artmıştı. Biliyor musunuz denizler de aynı karalar gibi oldu. Nasıl karada her saat, bir alay motorlu araç çoğunun içinde hiçbir yere, hiçbir şey yapmaya gitmeyen insanlar olduğu halde, sürekli oradan oraya gidip geliyorsa, denizlerde de bir alay tekne içindeki insanlarla sürekli olarak bir yerden bir yere hareket halinde. Ve tabii bunların yarattığı su hareketleri, Görecek Adası kıyısında demirlediğimiz sakin suları, ölü dalgalarla sürekli yokluyor. Bir süre sonra kendinizi salıncakta gibi hissetmeye başlıyorsunuz. O gün de öyle olunca, şansımızı son bir yerde denemeye karar verip, vira demir yola koyulduk. Rotamız dönüş yolumuzun da üstünde, Gümbet Koyu. Zaten aradaki noktalarda, en küçük girintiyi bile sağlı sollu çapraz halat çekerek, kendilerinden başkasına kapatmış teknelerden, başımızı sokacak yer yok.     

DONDURMA BOTLARI, JET SKİLER, MUZ ÇEKENLER 

Koya girip, karayel kıyısına yakın, otellerin yüzme alanlarının hemen dışında 8 metreye demir koyduk. Etrafta bir hareket görünmüyordu. Yanılmışız.

Biz soframızı hazırlarken, koy içinde yasak olmasına karşın, akrobasi yapan jet skiler her defasında mutlaka Myndos’un burnunun dibinden geçiyor; hemen her 15 dakikada bir dondurma botu büyük bir hızla tüm koyu dolanıyor; koy dışında demirlemiş, günlerdir yerinden kalkmadığı belli olan motoryatların hizmet botları, patronları ile konuklarının sonu gelmeyen isteklerini karşılamak üzere teknelerle kıyı arasında mekik dokuyor, bu da yetmezmiş gibi üzerinde çığlık çığlığa bağrışan insanlar olan şişme muzları, tabakları çeken motorlar yine büyük bir hızla sürekli etrafımızda tur atıyorlardı. Ve bütün bunlar koyların içinde hızın en çok 5 knot olması kuralına karşın ve Sahil Güvenlik Bodrum merkezine taş çatlasın 4 mil uzaklıkta oluyordu.

“Vira demir!” dedi İzzet Abi. “Denizleri de magandalar basmış.” 

Dönüşte, Bodrum liman girişinde, biz ve deniz kültürü olan bir iki tekne daha, hızımızı iyice düşürüp, birbirimizin peşine takılmış ilerlerken, büyük bir hızla pupadan gelip, sancak- iskele demeden önümüze geçen -herhalde limanda yer kapmaya gidiyorlardı!- günün son deniz magandalarından da mahrum kalmadık tabii ki!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.