Etiket: Yelkenli

  • BEDRİ BAYKAM Kitaplarını teknede yazıyor

    BEDRİ BAYKAM Kitaplarını teknede yazıyor

    Usta ressam, yazar ve siyasetle yakından ilgili Bedri Baykam’la deniz, ilişkiler ve Mavi Vatan üzerine konuştuğumuz bir seyir gerçekleştirdik.

    Röportaj PELİN ÖZCANLI, Fotoğraflar ZEYNEP DEMİRALP

    Fenerbahçe Kongre üyeleri ve eski topçulardan oluşan yaklaşık 40 yıllık bir grup var, adı da Efsane Salı Grubu. Octopus Sailing Academy’den arkadaşımız Barış Aktaş, her salı Fenerbahçe Dereağzı Tesisleri’nde futbol maçı yapan bu ekibin üyesi çıkınca aklımıza Bedri Baykam geldi. Fenerbahçe futbol takımına tutkusuyla da tanınan çok yönlü sanatçının hayatında denizin yerini konuşmak için geçen ay buluşma fırsatı yakaladık. İşte Fenerbahçe Marina’da konumlanan Octopus’un kurucusu Cavit Aksoy kaptanlığında, Barış’ın asistanlığında ve tabii ki Fenerbahçe açıklarında yelken açmış gezerken Baykam’la gerçekleştirdiğimiz sohbet…

    “BABAM BENİ DİPTEN ÇIKARDI”

    Denizin eserlerinize nasıl yansıdığıyla başlayalım mı?

    Deniz insanıyım ben. Uzun yüzmeyi severim; bir saat, bir buçuk saat, açılarak yüzmeyi. Okyanus severim. Medeniyetin olmadığı noktalar favorimdir; vahşi deniz, kayalıklar… Amerika’da, Kuzey Kaliforniya’da bu tip sahillere giderim. Kendimi en fazla bulduğum ve benim için esin kaynağı olan yerlerdir. Amerika’da yaşadığım zamanı anlattığım otobiyografi kitabım “Sonsuz Okyanus” da adını oralardan almıştır. Sonsuz okyanusa bakarak bütün ömrünü, hayatını, evreni, geçmişini, geleceğini, her şeyini gözden geçirebilirsin. Sonsuz okyanus dediğim gece karanlığı ve denizle ilgili yaptığım çok resim de vardır. 

    Hiç unutamadığınız bir deniz anınızı bizimle paylaşır mısınız?

    Aşağı yukarı dört buçuk yaşımdaydım, Karadeniz’de, Akçakoca’da simitle yüzerken dev dalgalarla inip çıkıyordum. Yanımda babam vardı. Ters zamanlamada bir dalga ben yukarıdayken geldi ve bir tane patlattı bana. Babamın o anda gördüğü şuymuş: Simidim tek başına bir yerde yüzüyor ve ben yokum. Çok iyi bir yüzücüydü. Anında denize dalmış ve tesadüfen doğru yere dalmış ki beni resmen dipten bulup çıkardı. İç fırtınanın içinden aldı çıkardı beni, o anı bile hatırlıyorum. O şok, şaşkınlık, kurtuluş… Unutamam. Fakat bu olay bana resim yaptırmadı. Ayrılık acısı çok resim yaptırır. Babamın ölümü bana çok resim yaptırmıştır, kayıplar resim yaptırır ama bu olay yaptırmadı. 

    SIRA DIŞI, HEYECANLI, YARATICILIK DOLU TEKNE TATİLİ ANILARI

    Sık sık tekne tatili yaptığınızı öğrendik. Nasıl vakit geçirirsiniz teknede?

    Resim yapmam bir kere. Tekne itina edilen, kirletilmemesi gereken bir alan. Ben de resim yaparken kirli yapmayı severim. O yüzden ideal bir eşleşme değildir. Bedri Baykam gibi yapılamaz o resimler orada ama sketch yapılır, beyin fırtınası yapıp not alınır. Ben teknelerde çok çalışırım ve kitap yazarım. Ünlü romanım Kemik’in yüzde 20’si denizde yazılmıştır ki bence önemli bir kısım. İki yıl önce bir arkadaşımın teknesindeydik. 10 gün Roland Garros Tenis Turnuvası izledik. Arada yüzmemizden bahsetmiyorum hiç. Ben yine kitap üzerine de çalışıyordum. Böyledir genelde. 

    İlginç tatil anılarınız olmalı…

    Bir tatil esnasında oğlumun bir arkadaşı, şimdi teknede mi oldu olay yoksa kayalıklarda mı net hatırlayamıyorum, gözünü ve civarını çarpmıştı. Panik yaşadık, çok kötü bir iki saat geçirdik. O teknede Amerika’daki bir galericim de vardı bizimle. Hiç iz kalmayacağını söyleyerek çocuğa şaman tarzı dokunma ve iyileştirme seansı uyguladı. Ve gerçekten iz falan kalmadı. Bir şey daha geldi aklıma şimdi. Oğlum iki yaşındaydı. Bir gün eşim, ben, oğlum Sedef Adası’ndan dönerken deniz taksi inanılmaz sarstı. Kocaman dalgalar vardı ve devrileceğimizden emin olarak eşimle plan yapıyorduk. Kendisi de çok iyi yüzücüdür, çocuğun da suyla arası iyiydi, ikisine de güveniyordum. Benim aklım yelek, defterler, çalıştığım kitap, telefonlardaydı (gülüyor.) Biz kurtuluruz ama çalışmalarım ne olacak paniğimi hatırlıyorum…

    TEK EŞLİLİK İNSAN DOĞASINA AYKIRI

    Aralık ortasında ilişkilerle ilgili bir kitabınız çıkıyormuş…

    “Genel ve Çok Özel İlişkilerin Sakıncalı El Kitabı” adı. El kitabı dediğime bakmayın, 750 sayfa. Dört yılda yazdım. Kemik’i de dört yılda yazmıştım. İkisini de bir buçuk senede bitiririm demiştim oysa ama arada başka şeyler de yapıyorum tabii. Kadın erkek ilişkilerinin en tabu konularından, dikenli tellerinden, gri ve mor bölgelerinden dinamitlerle patlayarak gelen bir kitap bu. Denizde ne kadar değişik hava, dalga, renk ve akıntı varsa sizin de hayatta o kadar potansiyel ilişkiniz olabilir. Ama insanlar buna rağmen, “bu deniz güzel, bu koy güzel, ben buradayım artık” diyor ve sonsuza kadar o koyda kalacağına inanıyor. Sonra sorunlar başlıyor…

    Kitabın arka kapağını biz gördük ama burada da bahsedelim mi?

    “Toplumun bugün anladığı anlamda aldatma diye bir kavram yoktur. Tam tersine ömür boyu başka hiç kimse ilgimi çekmeyecek ve önümüzdeki 60 yıl başka hiç kimseyi beğenip ilgilenmeyeceğim yalanıyla toplumun tüm katmanları aldatılmışır. Bütün ilişkilerin sosyolojisi ve akışı bu yalan üzerine kurulmuş. İnsanlar doğdukları andan itibaren aşılanan bu kodlarla şartlandırılmışlardır. Böyle bir tek eşlilik dayatmasına insanların çakılıp kalmasını beklemek kuşlardan milli bayramlarda uçmamalarını beklemek kadar saçma ve absürttür. İnsanlar bir de aile kutsiyetine inanarak yaşamaya alışmışlardır…” diye devam ediyor. Belki dışınızdan isyan edebilirsiniz ama içinizden hak vereceksinizdir.

    “TEKNE KAPRİSLİ BİR KADIN GİBİDİR”

    Siyasi duruşunuz dolayısıyla “Mavi Vatan” düşüncesine de değinebilir miyiz?

    Mavi Vatan çok önem verdiğim bir düşünce. Yunanistan’ın son yıllarda kafasına göre adalarımıza çıkmasını, işgâl etmesini, silahlandırmasını hangi mantıkla seyrettiğimizi anlayamamış biriyim. Makalelerde ve televizyonlarda devamlı gündeme getirmeme rağmen cevabını da bir türlü alamıyoruz. Öte yandan İstanbul gibi bir kentte insanların kişisel tekneleriyle denizlerimize aidiyeti yaşaması güzel geliyor bana. Ayrıca denizden ulaşımın, deniz taksilerin çok daha yaygın ve ucuz olması gerektiğini düşünüyorum.

    Sizin tekne almak gibi bir niyetiniz var mı?

    Benim yakın zamanda mümkün değil bir tekneye vakit ayırmam. Tekne kaprisli bir kadın gibidir, sizden zaman talep eder ve o kaprisli talepler de bitmez. Günde 20 saat çalışıyorum ben. Tekne alıp yılda en fazla iki üç hafta kullanabileceksem, olmaz o iş. O yüzden şimdilik tekne sahibi arkadaşları alkışlamakla yetiniyorum.☸

  • Germania Nova: Bir asırlık klasiğin günümüze yansıması

    Germania Nova: Bir asırlık klasiğin günümüze yansıması

    60 metrelik sıra dışı güzelliğe sahip Germania Nova, Göcek sularında. 2011 İspanya yapımı yelkenli, Essen bölgesinde 400 yıllık geçmişe sahip Alman Krupp ailesinin 1908 yılında yaptırdığı Germania isimli schooner yarış teknesinin replikası.Başarılı iş insanı Nimet Arif Kurtel’in satın alıp yakın zamanda ülkemize getirdiği Germania Nova, tüm güzelliğiyle Ege sularında seyrediyor. Kurtel, gelecek sene ise rüyalarının teknesi olan bu nostaljik kızıyla dünyayı gezecek. Yazı Çiğdem Yurtsever, Fotoğraflar HALİL İBRAHİM YOLVER , GERMANIA NOVA ARŞİVİ

    Zarif tasarımı ve şıklığıyla mavi sulara yakışan, yelkenleri açıldığında gözlerinizi alamayacağınız, yüz yıl öncesinin ruhunu yansıtan Germania Nova ülkemizde pek sık görebileceğimiz türden bir yelkenli değil. Seyir keyfi, yelken performansı, konforu ve nostaljik atmosferiyle yelkenciliği farklı boyuta taşıyan çok özel bir tekne. Herkesin almaya cesaret edemeyeceği, özel bir ilgi ve merak gerektiren bu tekneyi satın alan kişi de nevi şahsına münhasır bir iş insanı. Nimet Arif Kurtel madencilik sektöründeki iş hayatının yanı sıra özel ilgi alanlarıyla da tanınan biri. Kendisini en çok yarış atı yetiştiriciliğinden, şarapçılık alanından ya da yurt dışında yarıştığı Only Now isimli modern yarış teknesinden hatırlayabilirsiniz. İlgi duyduğu her alana tutkuyla bağlanan, denize ve teknelere ayrı bir sevgisi olan Kurtel ayağının tozuyla Cenova’dan getirdiği Germania Nova’yı yoğun günlerinin arasında bizim için anlattı. Devamı Ekim 2021 sayımızda.

    default

     

  • En iyi uzun yol teknesi BOREAL 47.2

    En iyi uzun yol teknesi BOREAL 47.2

    2021 Avrupa Yılın Yatları ödüllerinde “Blue Water Cruiser” kategorisinin kazananı, Fransız Boreal’in 14,36 metre boyunda, 4,39 metre genişliğindeki alüminyum gövdeli teknesi oldu. Uzun okyanus geçişleri yapabileceğiniz ya da bir koyda keyifle zaman geçirebileceğiniz bu tekne, yüksek enlemlerde, buz dağlarının arasında güvenle seyir yapmak için de ideal. Dünyanın her köşesine, her koşulda sizi güvenle götürebilecek Boreal 47.2, belki de en iyi uzun yol teknesi… Fotoğraflar boreal-yachts.com, TALAT KIRIŞ

    Uzun zamandır İngilizcede “blue water cruiser” olarak adlandırılan okyanus tekneleriyle ilgili okurum. Çeşitli tasarımları, kullanılan malzemeleri, artılarını, eksilerini not alırım. Fuarlarda stantları ziyaret eder, fırsat bulduğumda da tersanelere giderim. Yıllar içinde pek çok tersane ile yazıştım. Bu birikimi zaman zaman dergimiz okuyucularıyla paylaştım. 2016 yılında da bu konu ile ilgili dergimizde iki sayı süren bir inceleme yayınlamıştım. Konu denizcilik çevrelerinde gündeme geldiğinde ilk soru tekne nasıl bir materyalden yapılmalı, ikincisi de nasıl bir arma olmalıdır. Yapmak istediğiniz yolculuğa, deneyiminize, sahip olduğunuz bütçeye göre farklı yanıtlar verilebilir. Bu konuda ne kadar okumuş olursam olayım ahkâm kesmek için kendimi yeterli görmüyorum. Mamafih en yetkili denizcinin konuyla ilgili düşüncesini aktarabilirim.

    Bernard Motissier “Uzun Yol” isimli kitabında şöyle diyor: “Sağlam bir tekneyle ne kadar küçük olursa olsun Tahiti’den Falklandlar’a kadar, Horn’u da geçmek suretiyle bir kerede tek başına gidilebileceğine kanaat getirdim. Yeter ki tekne metalden yapılmış olsun. Ağzı iyice kapanmış bir şişeyi bir siklonun içine atsanız hep yüzer. Tekne için de aslında aynı şey: Metalden, iyi tasarlanmış, iyi kapatılmış bir tekne, en ağır, kırılgan dalgalarda bile yuvarlanır, devrilir ama hiçbir zaman dibi boylamaz. Gerisi teferruat ve alışabilme meselesi.” Başka bir yerde de şöyle bir kıyaslama yapıyor: “Tenekeden bir kondanse süt kutusu ile bir plastik kutu alın. Bunların ikisini de bir kilometre kadar ayağınızla taşlı bir yolda vura vura yuvarlayarak oynayın. Fazla konuşmaya gerek yok, herkes teknesi için metalle plastik arasında seçimini yapsın.” Motissier’in sözünün üzerine söz söylemek bana düşmez. İki yıl önce La Rochelle’deki fuara gittiğimde Fransız yapımı tüm alüminyum tekneleri dolaşma imkânım olmuştu. En heyecan verici olanı da iki Boreal’in durduğu iskeleydi. Biri Boreal 47, diğeri Boreal 55 OC. Şimdi geriye dönüp e-posta arşivime baktığımda Boreal tersanesiyle ilk yazışmamın Eylül 2013’te olduğunu görüyorum. Nitekim tekneye sıçradığımda bugünlerde tersaneden ayrılıp eşi ve çocuklarıyla dünya seyahatine çıkmaya hazırlanan tersanenin yöneticisi Jean-François Eeman hemen hatırladı yazışmalarımızı. İçeride Boreal’ın yaratıcısı diğer Jean-François, Delvoye ve ailesi ile de tanıştım.

    ÖDÜL AVCISI

    Boreal’in hikâyesi şöyle: Jean -François Delvoye, eşi ve dört çocuğuyla birlikte yaptığı, altı yıllık -iki yılı Patagonya’da olmak üzere- dünya seyahatinden döner. Yolculuğu sırasında hem kendine hem de rastladığı denizcilere şu soruyu sorar: “Yelkenlinizi dünyanın en iyi teknesi yapmak için eksik olan nedir?” Kazandığı deneyimler ve aldığı yanıtlar 17 not ve skeç defterinde birikir. Firma 2005’te Manş Denizi’ne yakın Minihy-Treguier de kurulur. İlk müşterisi sonradan ortağı olacak olan diğer Jean François (Eeman) olur. İkili dünya seyahatleri sırasında Ushaia’da tanışmışlar ve iskelede başlayan dostluk ortaklıkla sonuçlanmış. Boreal 44, 2010’da Fransa’da, 2011’de Hollanda’da yılın yatı seçilir. 2015’te Avrupa’da yılın teknesi ödüllerine yeni bir kategori eklenir, “en iyi uzak yol teknesi (best blue water cruiser)”. Boreal 52 ve Garcia 45 karşı karşıya gelir, ödülü Boreal alır. 2018’de ilk kez Amerika’da bir fuarda sergilenir. O yıl Annapolis Boat Show’da, en iyi orta büyüklükteki cruiser ve genel olarak tüm kategoriler dâhil olmak üzere yılın en iyi teknesi ödülünü alır. 2020 yılında yeni modelleri (bu yazıda anlatılacak olan) 47.2 Voile Magazine tarafından jüri özel ödülüne layık görülür ve pandemi koşulları nedeniyle gerçekleşmeyen Boot Düsseldorf yat fuarında kutlaması yapılamasa da “Uzak Yol Teknesi” kategorisinde 2020-2021 Avrupa Yılın Yatı ödülünü de alır. Yani yıllar içinde katıldıkları tüm seçmelerde deneyimli yat dergisi yazarlarından oluşturulan jüriler Boreal teknelerine verir birinciliği.

    20 SİPARİŞ, İKİSİ TÜRK

    La Rochelle’deki fuara dönersek, fuar alanına giderken önce yukarda sözünü ettiğim Motissier’in efsane teknesi Joshua’yı ziyaret ettim. Hayallere dalarak Joshua’yla selfie çektim. Sonra o zamana kadar yaklaşık 60 gövdesi suya inmiş olan Boreal 47’yi gezdim. Önceden hakkında her şeyi okuduğum bir tekneydi. Çok beğenmekle birlikte bana göre önemli eksikleri vardı. Bir defa bu boyda ve dünyayı dolaşacak bir tekne için buzdolabı çok küçüktü. Havuzluktaki yaşam alanı da fonksiyonel olmakla birlikte oldukça sıkışıktı. Ana yelkeni basmak için direk dibine gitmek gerekiyordu. Bunun gibi ayrıntılar. Yandaki 55 Open Cockpit’e girince tamam dedim ideal tekne bu. Geri dönüp JFE’ye sordum tabii, neden bunun 44 ya da 47’sini yapmıyorsunuz diye. Yanıt bir gülümseme ve “biraz bekle” oldu. Nitekim kısa süre sonra yukarda sözünü ettiğim ödülü de kazanan 47.2 görücüye çıktı ve büyük başarı kazandı. Daha ilk tekne yapılırken 10’dan fazla sipariş almıştı tersane. Şu anda siparişlerin 20’ye yaklaştığı söyleniyor. Yeni Boreal 47.2 siparişi verenler arasında iki de Türk var. Peki bu başarının arkasında yatan sır ne?

    DAGGERBOARD FARKI

    Teknenin tamamı alüminyumdan imal ediliyor. Yani rakipleri Garcia ve Allures’den farklı. İlkinde coachroof yani tavan, ikincisinde üst bina GRP’den yapılıyor. Taban 10mm, alt kenarlar 8mm, yukarıya doğru 5mm, havuzluk, güverte ve tavan 4mm alüminyum plakalardan yapılıyor. Bu teknede bir centerboard, yani içeri çekilebilen salma var, bu durumda su çekimi 1 metreye iniyor. İçeri çekilen salma yalnızca lateral stabiliteye katkı sağlıyor. Teknenin balastı JF Delvoye’nin keel embriyo diye tanımladığı salma kutusu diyebileceğimiz alt kısımda. Kurşunla doldurulmuş bu kasanın etrafında yer alan su, yakıt tankları, hatta bir kanalla teknenin ortasına ulaştırılan zincir de teknenin stabilitesine katkı sağlıyor. Keel embriyo dümen palasından biraz daha derin. Bu, teknenin gel-git esnasında kıyıda gövde üzerinde durmasına imkân veriyor. Öte yandan kısa pala bir dezavantaj olarak görülebilir. JF Delvoye son zamanlarda çok moda olan çift dümen palasını sevmiyor. Bunun yerine teknenin iki yanından seyir sırasında indirebileceğiniz “daggerboard”lar var. Tekne yelkende yattığında, rüzgâraltı daggerboard’u indirdiğinizde teknenin otopilottaki gibi kendi kendine rotasında gittiğini belirtiyor tekneyle ilgili yorum yazan denizciler. Daggerboard, hareketli salma kombinasyonlarıyla farklı rüzgâr açılarında teknenin ideal seyir pozisyonunu yakalamak mümkün.

    GENİŞ HAVUZLUK

    Teknede havuzluk iki kısma ayrılmış. Arka kısımda çift dümen, elektronikler, vinçler var. Tüm halatlar arkada toplanıyor. Beş vinç var, ancak ortadaki büyük 66 inç vinç tüm görevleri yapacak şekilde konumlanmış. Bu alanın hemen önünde havuzluktaki sosyal alan diyebileceğimiz kısım var. Ortada masa ve iki yanda geniş oturma, istenirse yatma alanları. Arkada ve önde iki çok büyük depolama alanı var. Buralara tüm usturmaçalar, halatlar, yedek yelken, bisiklet vb. sığar. Tekneye opsiyonel olarak rüzgâr türbini, solar paneller ve hidrojeneratör takılabiliyor. Otopilot Vendée Globe yarışçılarının da kullandığı Fransızların ünlü markası NKE. Elektronikler için geniş bir opsiyon listesi var. Teknenin standardı sloop olmakla birlikte hemen tüm müşteriler cutter armayı tercih ediyorlar. Daha küçük ikinci ön yelken fırtına koşullarında fırtına yelkeni olarak kullanabiliyor.

    DOGHOUSE KONFORU

    Havuzluktan içeri girdiğinizde Boreal’in alametifarikası olan “Doghouse” bulunuyor. Burası tüm elektronikleri yerleştirebileceğiniz, 360 derece görüşe imkân veren bir nevi kaptan köşkü. Sert havalarda ve geceleri tekneyi buradan idare etmek mümkün. Birkaç basamakla içeri indiğinizde, yükseltilmiş salon sizi karşılıyor. Burada geniş bir oturma grubu, sancak tarafta çekmeceli iki buzdolabı, mutfak bulunuyor. Arkada iki kabin, önde ise büyük bir master kabin var. Teknede iki tuvalet ve ayrı bir duş bölmesi standart. Opsiyonel olmakla birlikte yine hemen tüm müşterilerin ısmarladığı soba ve ona bağlı radyatör sistemi yüksek enlemlerde yelken yapmak isteyenler için vazgeçilmez bir ayrıntı. İçerdeki depolama alanları bir uzun yol teknesine yakışacak hacimde.

    Bir yelken dergisinde okumuştum. Yat tasarımcısı Bill Crealock dünyayı dolaşacak teknelerle ilgili problemi şöyle vurgulamış: “Tasarım yaparken karşı karşıya olduğumuz durum, inşa edeceğimiz platformun çok farklı çevre koşullarında var olabilme gerçeği. Aslında iki tekneye ihtiyacınız var denebilir. Biri uzun okyanus geçişleri yapabileceğiniz, diğeri ise limanda ya da sevimli bir koyda içinde keyifle zaman geçirebileceğiniz bir tekne.” Boreal 47.2 bunları sağlamakla kalmamış bir üçüncüsünü de eklemiş. Yüksek enlemlerde, buz dağlarının arasında güvenle seyir yapabilmek. Kısacası dünyanın her köşesine her koşulda sizi güvenle götürebilecek bir tekne Boreal 47.2, belki de en ideal uzun yol teknesi.☸

  • SIR PETER BLAKE Dünya yelkenciliğinin çıtasını yükseltti

    SIR PETER BLAKE Dünya yelkenciliğinin çıtasını yükseltti

    Değerli okurlar bu ay kaldığımız yerden Sir Peter Blake’in hayatını incelemeye devam ediyoruz. Bu yazı Blake’in America’s Cup serüvenini, denizlerin korunması için yaptığı farkındalık çalışmalarını ve trajik vedasını içeriyor. 

    Geçen ay sizlerle Peter Blake’in hem yaşam hem deniz öyküsünü paylaşmaya başlamış, yarış kariyerinden, tarihe geçen maceralarından ve zaferlerinden söz etmiştim. Bilindiği üzere, bu Yeni Zelandalı ünlü denizcinin kısa ömrü kendisini yelken tarihinin efsanevi isimlerine dahil etti. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim ve önce Blake’in America’s Cup serüveninin ayrıntılarına bakalım.

    KAOS, GERİLİM VE YENİLGİ

    Peter Blake 1992’de Carl McKenzie tarafından Yeni Zelanda takımını yönetmek üzere takımın başına getirildi. Michael Fay’ın desteklediği takımları tartışmalı bir Louis Cup finalinde Paul Cayard’in dümenciliğini yaptığı, Germán Frers dizaynı Moro di Venezia takımına 5-3 yenildi. Bruce Farr dizaynı Kiwi teknesi radikal bir salma dizaynına sahipti. Favori olarak elemeleri tamamlayan teknenin cıvadrasındaki bir düzenek sayesinde attığı hızlı kavançalarla çok dikkat çekti. Fakat finallerde İtalyanların bu düzenekle ilgili çektiği bir protesto sonunda yarışları kaybetmiş sayıldı. Oluşan karmaşa yüzünden takım içinde yaşanan gerginlikler dümenci değişimine sebep oldu. Dümene geçen Russell Coutts tüm maharetine rağmen takımını kurtaramadı. Paul Cayard ve İtalyanlar Louis Vitton Kupası’nı aldılar ama San Diego’da düzenlenen America’s Cup’ta Bill Koch dümenciliğindeki Harry Melges dizaynı America3 (America Cubed) teknesine mağlup oldular.

    KIRMIZI ÇORAPLARIN HİKÂYESİ

    1995 yılında Blake bir kez daha America’s Cup’a katıldı. Aslında son kupada finale çıkamamasına sebep olan politikalardan hiç hoşlanmamış ve kupa eğer bu şekilde kazanılıyorsa bunun bir parçası olmak istemediğini de yüksek sesle dile getirmişti. Ancak çevresi onun liderliğine çok güvendiği için her yolu deneyip ikna etmeyi başarmışlar. Öyle ki, Peter Blake o zaman için kayıt ücreti olan 75 bin doları çıkarıp kendi cebinden ödemiş. Peter Blake yeni kampanyanın yelkencilerin liderliğinde ilerlemesine, onların geri bildirimleri ve daha çok sorumluluk almalarıyla kurgulanması gerektiğine inanıyordu. America’s Cup’ın standartlarına göre mütevazı sayılabilecek 27 milyon dolarlık bütçeyle bu işi yürüttüler. Kişisel fitness hocaları, diyetisyenler ve özel şefler yoktu. Blake’in eşi ona kırmızı bir çift çorap hediye etmişti. Bir anda bu çoraplar takımın sembolü haline geldi. Teknelerinin numarasının yazılı olduğu çoraplar takımın bütçesine destek amacıyla satılmaya başlandı ve 100 bin dolar gelir elde edildi. Fakat her yelkenci kendinden sorumluydu. Herkes kendi yemeğini hazırlıyordu. Russell Coutts kendini teknenin performansına o kadar kaptırıyordu ki, genellikle kendine yemek hazırlamayı unutup hep başkalarından tırtıklıyordu.

    43 YARIŞIN 41’İNDE GALİBİYET

    Black Magic ismini verdikleri teknelerin ekibinde Coutts dışında başka birçok yetenekli yelkenci vardı. Bu isimler yıllar içerisinde Team New Zealand’ın (TNZ) belkemiğini oluşturacak ve yaşları ilerledikçe daha çok yönetici rolleri üstlenecek insanlardı. Hepimizin başarılarından dolayı gıptayla izlediği TNZ’nin sağlam temelleri o günlerden atılmıştı. Brad Butterworth, Kevin Shoebridge, Murray Jones, Tom Schnackenberg, Craig Monk, Tony Rae gibi isimler hep Black Magic ile kariyerlerindeki büyük fırsatı yakaladılar. Blake yarışı kazanmak için üç temel ihtiyacı belirleyip onları sağlamıştı. Daha iyi bir tekne dizayn etmek, inşa etmek ve daha iyi yelken yapmak. Tekneleri o kadar hızlıydı ki, Louis Vuitton Kupası boyunca yaptıkları 43 yarışın 41’ini kazandılar. Bu elemelerde unutulmayacak bir başka an, Avustralya teknesinin kırılıp saniyeler içinde batmasıydı. Ekibin tamamı yara almadan kurtuldu. Kupayı müdafaa edecek Amerika takımını da belirlemek için üç takım arasında bir seri yarış yapıldı. Dennis Conner’in ekibi Stars & Stripes kazanan olsa da teknelerinin Black Magic’i geçecek kadar hızlı olamadığının farkındaydılar. Son bir umutsuz hamle ile yenmiş olmalarına rağmen daha hızlı olduğunu düşündükleri Young America teknesini rakiplerinden istediler ve bu tekneyle Star & Stars ekibini kullanarak Black Magic’in karşısına çıktılar. Ancak sonuç tam bir hezimet oldu ve 5-0 yenilerek kupayı 144 yıllık tarihinde ikinci kez kaptırmış oldular. Blake’in eşinin ona hediye ettiği kırmızı çoraplar uğurlu gelmişti.

    DENİZLERİN KORUNMASI İÇİN FARKINDALIK SEFERLERİ

    Kupayla Auckland’a dönen takım için Yeni Zelanda tarihinin en büyük kutlamalarından biri organize edildi. Peter, Blake 1997’de America’s Cup onur listesine eklendi. Aynı yıl Cousteau Derneği’nin seferlerinin başına geçti ve Antartic Explorer isimli teknenin kaptanı oldu. Daha sonra tekneyi dernekten satın alıp adını Seamaster olarak değiştirdi, Antarktika ve Amazonlar’a, Cousteau Derneği’nden ayrılarak kendisi seferler düzenlemeye başladı. Peter’ın denize ve tabiata olan sevgisi spora ve yarışmaya olan merakının ötesindeydi. Kendisini bir deniz insanı olarak tanımlayan Blake, denizlerin korunması konusunda farkındalık çalışmalarını hızla ilerletmeye başladı. Tabii bir yandan da bir dahaki America’s Cup’ın hazırlıklarına başlamıştı. Bu sefer Auckland’da kupayı müdafaa etmesi gerekecekti.

    TNZ’NİN SİHRİ

    Aslında 1995’te kupayla döndüğünde planlar yapılmaya başlamıştı bile. Yeni Zelanda hükûmetinin de desteğini alıp Auckland limanını yeniden yapılandırarak bir yarış köyüne dönüştürdü. Her şey dışardan bakıldığında güzel gidiyor gibi olsa da takım içinde huzursuzluklar vardı. Blake, TNZ’nin yönetimini bu kampanyadan sonra devam ettirmeyeceğini söyledi ama Coutts, Butterworth ve Schnackenberg kontrolü almak için daha fazla beklemek istemiyordu. Takımı geçen kampanyada destekleyen sponsorlar bu kampanyada da destekliyordu ancak bir sonraki için şimdiden söz vermek istemiyorlardı. Bu durum Coutts’un canını sıkıyordu. Blake, Coutts’a hak verse de bu sebepten mevcut sponsorlarla ters düşmeyi yanlış buluyordu. Giderek bozulan ilişkileri Coutts’un farklı sponsorlarla yan anlaşmalar yapmasıyla kopma noktasına geldi. Takım, America’s Cup zamanı geldiğinde aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara koyarak yelken bastı. Blake teknede yarışmadı ama TNZ, kupayı Amerika dışında başarıyla savunabilmiş ilk takım oldu. 1997 yılında kurulan Prada takımı üç sene hazırlanıp katıldığı bu ilk America’s Cup kampanyasında finale ulaştı ama TNZ’nin sihrini bozmaya güçleri yetmedi. Bu yarış aynı zamanda bir Amerikan takımının finalde meydan okuyan ya da müdafaa eden olamadığı ilk yarış olarak tarihe geçti. Ancak Coutts’un yarışı kazandıktan hemen sonra Alinghi takımı ile anlaşma yaparak tüm takımını İsviçreli bu takıma transfer etmesi ve sonrasında 2003’te kupayı İsviçre’ye kazandırması da TNZ’nin Peter Blake ile başlayan efsanevi başarısına bir anlamda gölge düşürdü. 

    KORSAN SALDIRISIYLA GELEN HAZİN SON

    Blake, 2000 yılında kupayı kazandıktan sonra kendini tamamen çevre bilinci ve denizlerin korunması üzerine projelere adadı. 2001 yılında Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın özel elçisi ilan edildi. Seamaster isimli teknesiyle Antarktika’ya yaptığı yolculuklarda iklim değişikliğinin etkilerini kayıt altına aldı. Amazonlar’daki yağmur ormanlarının yok edilmesinin iklime olan etkilerini araştırdı ve bu konularda belgeseller çekip bizleri bekleyen tehlikelere dikkat çekmeye çalıştı. 2001’in sonuna doğru Brezilya’da Macapa önlerinde gümrük kontrolleri için demirlemişlerdi. İki ay sürecek bir seferle Güney Amerika’daki küresel ısınma ve çevre kirliliği üzerine çalışmalar yapacaklardı. Ancak sefer esnasında tekneleri bir anda sekiz korsan tarafından baskına uğradı. Blake bu sırada içerdeydi. Korsanlar mürettebattan birinin kafasına silah dayayınca, Blake de tüfeğini alıp dışarı fırlayıverdi ve korsanlardan birini elinden yaraladı. Sonra kendi tüfeğinin tutukluk yapmasıyla, bir başka korsan tarafından sırtından vuruldu. Peter Blake’in hayatı aldığı yara sonucunda son buldu. Korsanlar 15hp bir motor ve mürettebatın saatlerini alıp kaçtı. Daha sonra polis tarafından yakalanan saldırganlar ortalama 30 yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Aslında ekip olarak bu yolculuklarda, özellikle nehirde yukarı aşağı yaptıkları tüm seferlerde çok dikkatli olmuşlar ve her zaman güvertede nöbet tutmuşlardı ama bir seferlik dikkatsizlik trajediyle sonuçlandı.

    30 BİN KİŞİNİN KATILDIĞI CENAZE VE BÜYÜK YAS

    6 Aralık 2001’de vefat eden Sir Peter Blake gerçek bir maceraperest ve denizciydi. Blake’in ölümü Yeni Zelanda’yı ve dünyanın birçok yerinde sevenlerini yasa boğdu. Yatçılıkta kazandığı başarılar bir yelkencinin hayal bile edemeyeceği boyutta ve belki de bir daha mümkün olamayacak düzeyde. Bu sporun en tepesindeki her yarışı kazanmış başka birini tanımıyorum. Eğer yanılıyorsam lütfen düzeltin, onun hayatını da burada yazalım. Blake, ölümünden sonra bile geleceğe ilham veren bir karakter olarak kalplerde yaşamaya devam ediyor. Aukland’da düzenlenen cenazesine 30 bin kişi katıldı. Eşi Pipa ve iki çocuğu Sarah-Jane ve James babalarının bıraktığı bu mirası yaşatıyorlar. Mezarı İngiltere’nin güney sahilindeki Emsworth’te. Mezar taşında John Masefield’in meşhur şiiri Sea Fever’dan şu alıntı var: “Yine denizlere dönmeliyim / Issız denize, semaya / Bütün istediğim bir gemi / Ve yolunu gösteren bir yıldız…”

    BLAKE VAKFI DENİZCİ YETİŞTİRİYOR

    Blake’in başlattığı programlar devam ediyor. Vefatından sonra kurulan BLAKE Vakfı her sene birçok gence özel eğitimler düzenleyerek, onları çevre bilincine sahip liderler olarak yetiştiriyor ve genç Yeni Zelandalıların dünyada pozitif bir fark yaratmasın önünü açıyor. TNZ’ye ektiği tohumların meyvelerini sadece Yeni Zelanda değil, tüm dünya yatçılığı keyifle yiyor. Her ülkeden profesyonel takımlarda mutlaka birkaç tane Yeni Zelandalı, ya dizayn ve imalat bölümünde ya da yelkenci ekibinde bulunuyor. Dünya yelkenciliğinin kesinlikle çıtasını yükselttiklerine inanıyorum. Sir Peter Blake, Yeni Zelandalı ruhunun zorluklara mücadele etmek olduğunun, takım olarak çalışmanın ve liderliğin de olağanüstü şeyleri başarabileceğinin adeta vücut bulmuş hâli. Bu ufacık ve okyanusun ortasındaki ülkede, kısıtlı kaynaklarla idame etmeyi beceren millete tekrar şapkamı çıkarıyor ve milli kahramanları Sir Peter Blake’in hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. Keşke yaşasaydı da bizim denizlerimize de davet edip onunla sohbet edebilseydik. Değerli okurlar, bir dahaki ay bir başka macerada buluşmak üzere hepinize bol denizli ve sıfır Covid’li günler dilerim. ☸

    Team New Zealand-Young America/Stars & Stripes
    San Diego 1995