ON YIL SONRA LIKIA 40

Sultan’ın, “Tez ol Likia 40 sefinesinden bir adet de bana yapıla ancak fiyatı makul tutula” diye buyurduğu sözler, âlemin diline düşmüştür.

Ege’nin ünlü teknesi tirhandille 1962 yılında, babam Münir Umar’la birlikte ilk kez geldiğim Bodrum’da tanıştım. O yıllarda Bodrum Kalesi’nin önünde demirli tekneler, en büyüğü 9 metre boyunda, vardavelalarından denize sarkıtılmış filelerin içinde süngerler bulunan, süngerci tirhandilleri idi. Kaldığımız küçük ve bugünün Bodrum’unun, lüksü ve büyüklüğü görgüsüzlük düzeyine vardırmış devasa otelleri yanında ancak büyücek bir ev görünümündeki otelde, bizden başka bir de Yunanistan’dan -büyük olasılıkla İstanköy Adası’ndan- gelmiş, Yunan sünger alıcıları vardı. O tarihten sonra tekne dendiğinde, aklıma sadece tirhandil geldi ve 1995 yılına kadar uzun yıllar hep bir süngerci tirhandili almak ve onu yenilemek düşü ile yaşadım.

ÇAKA BEY VE NYMPH

1995 yılında Foça’da bulup satın aldığım ve “Çaka Bey” adını verdiğim ilk tirhandilim, Bodrum’da gördüğüm süngerci tirhandillerinden biri idi. Bodrum’un ünlü tirhandil ustası Mustafa Denizaslanı tarafından 1960 yılında yapılmış üç tirhandilden, hâlâ yüzen sonuncusu olan Çaka Bey’i bir süre kullandıktan sonra kabuk biçimini bozmadan baştan aşağı yenileyip, bir düşümü gerçekleştirmiş oldum. İkinci tirhandilim Bodrum’un hâlâ arada bir İçmeler, Ağanlar Tersanesi’nde buluşup, kahve içip eski günleri yâd ettiğimiz, ünlü tirhandil ustası Erol Ağan (Çolak Erol) 1999 yapımı, 2003 yılında Bodrum Cup’a katılıp, kendi sınıfımızda ilk üçe girdiğimiz, genel klasmanda da iyi derece yaptığımız, 12 metrelik “Nymph” oldu. Ben Ege’nin, adının “eni boyunun üçte biri” anlamındaki Yunanca sözcükten geldiği rivayet olunan bu denizci ve Süleyman Dırvana’nın değişi ile “salmasız olmalarına karşın, küpeştelerine oturan süngercilerle, randa yelkenleri ile pek güzel giden” teknesine âşık olmuştum ve hâlâ da öyleyim. “Eee sonra?” diyorsunuz değil mi? Acele etmeyin, anlatıyorum işte. Bizim Piri Reis taifesinden Umur Reis ile yaz başında, daha bir yıl önce, günübirlik dolaşır bazen içinde birkaç gün bile geçiririz diye aldığımız, ancak bize yetmediğini gördüğümüz; belki de aynı tekneden iki tane alıp, yan yana bağlamanın anlamsızlığını fark ettiğimiz için olacak,  NETA 660 teknelerimizi sattık.

Bir NAUTA 680 ısmarladık ve sabırsızlıkla yeni teknemizi beklemeye başladık. Başladık da, yapımcının Temmuz başında teslim etme sözü verdiği tekneyi, herhalde eski fiyat üzerinden anlaştığımız için olacak, Ekim’de bile teslim etme niyetinin olmadığını görünce, siparişimizi iptal ettik. Sonuçta “Monşer” aklımızla çok zekice zannettiğimiz ama hiç de öyle olmadığı anlaşılan planımız nedeniyle hem de pandemi yüzünden milletin kendisini denizlere, teknelere vurduğu koca yazı karada geçirmek zorunda kaldık. Ve benim tirhandil aşkım kabardı. Başladım bir tirhandil aramaya. Bu arayışta, Umur (Apaydın) Reis’in bitmez tükenmez, “Reis sen bir tirhandil almalısın. Bana göre değil ama senin teknen tirhandil. Ben bir Beneteau bakacağım” türünden kışkırtmalarının etkisi olmadığını söyleyemem!

GÜZELİN DERDİ BÜYÜK OLUR

Tirhandil güzel teknedir, denizcidir, tam Ege’nin teknesidir ama ahşaptır. Zaten tirhandil deyince akla ahşap hatta yığma ahşap tekne gelir. Ahşap tirhandile, tirhandil ahşaba yakışır. Son yıllarda lamine ahşap olanları da yapılmıştır ama ahşap her zaman ahşaptır ve işi hep çoktur. Etrafta dolanırken, hangara çekilmiş tirhandilinin üzerinde on usta çalışmakta olan Ağanlar Tersanesi’nin patronu, dostum Mazlum Ağan, “ahşap al abi” dedi. Doğru söylüyordu. Ağanlar Tersanesi benim olsaydı, yıllarca Classic Boat, Wooden Boat dergilerindeki ahşap klasik tekneleri ağzımın suyu akarak okumuş, fotoğraflarına hayran hayran, düşlere dalarak bakmış ve geçmişte iki ahşap tirhandil sahibi olmuş biri olarak, ahşap dışında bir tirhandil düşünmezdim. Bodrum diyarında ise, benim gibi az çok tanınan, insanlara nazı geçen bir kişi için bile, neredeyse altınla yarışan ağaç fiyatları bir yana, usta ile uğraşmak, her defasında katil olmaya ramak kalmak demektir ki şunun şurasında kalan 30-40 yıl (!) ömrümü “mapus damlarında” geçirmek ilk tercihim değildir. “İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş” mi dersiniz yoksa “akacak kan damarda durmaz” mı bilemem ama tam o günlerde bir başka dostum, İçmeler, Metur Tersanesi’nin sahibi Bora Kadıköy, “ahşap tirhandille uğraşamazsın, fiber al” dedikten sonra “bir arkadaşım Likia 40 teknesini satmak istiyor, bir bak istersen” demez mi? Birden 10 yıl öncesine, 2010 Avrasya Boat Show’a gittim.

“EGE’NİN EN MODERN TİRHANDİLİ”

Bu ara başlık bana hatta Yacht Türkiye’nin “eli sopalı” Editörü Ayça Güçlüten Hatun’a veya Görsel Yönetmen Murat Öksüz Reis’e değil, doğrudan Yacht Türkiye Yayın Yönetmeni Eyüp Özel’e aittir ve tam on yıl önce Likia 40 teknesini tanıttığı yazısına başlık olarak atılmıştır.1  Şubat 2010’da İstanbul’da Avrasya Boat Show vardı ve ben de, Eyüp Reis’in, Yacht Türkiye Şubat 2010 kapağında, “Her şeyiyle Türk yelkenlisi” diye tanıttığı Likia 40’ı ilk kez orada görmüştüm. Doğrusu rüyalarımın teknesiydi. Belki şekil olarak tam bir tirhandil değildi (hafif karpuz kıçtır) ama ölçüleri de (12.20-3.65, yani bire üç), şekli de hemen hemen tümüyle tirhandile uygundu. Üstelik klasik tirhandilin hele şimdiki yaşımda, en büyük eksisi olan ahşap değil, fiber bir tekneydi. Hani bir laf vardır, “Bundan iyisi Şam’da kayısı” diye. İşte Likia 40, yapı malzemesi olarak tam da bu tanıma uyuyordu. Aslında fiber tirhandil fikri yeni değildi. 1980’li yıllarda, Osman Giraud böyle bir proje yapmış hatta teknenin, bana da ulaşan planlarını bile çizdirmişti ama o proje bir türlü yaşama geçirilemedi. Şimdi bu yazıyı okuyanlar arasında Giraud’nun projesini bilen, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda kişiden biri varsa, “Sen bunu nereden biliyorsun?” diyordur. Eh, ben de bunca yıl denizlerde kelle gezdirmedim. Etrafımda ve denizcilik dünyasında olup bitenden, az da olsa haberim vardı. Yine konuyu dağıttık. Fuara dönelim.

Fuarda Likia 40’ı gördüğümde gözlerime inanamamış olmalıyım ki bu ilk karşılaşmamızı, Yacht Türkiye Nisan 2020 sayımızda Oruç Reis’in ağzından şöyle anlatmışım:

“Bu arada, kapalı mekânda yıldızları göremeyip, usturlabını doğru okuyamayan Oruç Reis kendisini Likia 40 nam, iki ucu sivri yani ‘Double Ender’ teknenin önünde bulmuş, flamalar çıkarıp yön sorduğunda, karaya vurmuş balık misali işsiz güçsüz dolaşan kaptanlar tarafından, ‘Hele buyur Reis, bir acı kahvemizi, ayranımızı iç sonrası Allah kerim, sana Yemen’e kadar yolunu tarif ederiz’ nidaları ile karşılanıp, bir süre funda demir edip, oralarda oyalanmıştır.

(…) Likia 40 teknesini alıcı gözü ile bir iyice inceleyen (Oruç) Reis, ‘Üstü tik, içi maun ağacından olmakla, kabuğu polyester denen yeni icat malzemeden ortaya çıkarılmış’ tekneye bakıp bakıp iç geçirmiş ve ‘Demek bu tekne artık kalafat gerekmez, güneşte açıp, suyu görünce şişmez. O zaman bu işten ekmek yiyen onca tersane garibanı nasıl yaşayacak’ diye hayıflanmıştır.” 2

HER ŞEYİYLE BİR TÜRK YELKENLİSİ

Sinan Toygar’ın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu Setmarin’in, kalıbı 2009 yılında Bodrum İçmeler’de üretilen; tasarımı Turan Soyaslan, iç tasarımı Aleks Banakis tarafından yapılan ilk teknesi Likia 40, denizcilik terminolojisinde, “başı kıçı bir/double ender” olarak tanımlanan bir tekne. Böyle ama Soyaslan’ın, “Likia 40’a lütfen tirhandil olma şerefini veriniz” sözleri aslında bir hakkın ve gerçeğin teslimini istemekten öte bir talep değil. Likia 40’ın önemli bir özelliği de, çok kısa bir süre öncesine kadar çoğu kez babadan görme, “el terazi-göz kantar” yöntemi ile yapılan tirhandillere karşın, imalatın başında sonuna Hollanda DCI (Dutch Certification Instıtute-Holanda Tescil Enstitüsü) tarafından denetlenmesi ve CE A Sınıfı Sertifikası almış olması ki bu da Likia 40’ın okyanus seyri yapabileceğinin kanıtı. Likia 40’ı Avrasya Boat Show’da saatlerce inceledikten, Sinan Toygar ve Turan Soyaslan ile uzun uzun sohbet ettikten sonra düşlerini kurduğum tekneyi bulduğuma hükmetmiş olmalıyım ki, Likia 40’a geniş yer verdiğim fuar yazımı şöyle bitirmiştim: “(O tarihte henüz reis mertebesine yükselmemiş olan) Süha Kaptan’ın Bab-ı Âli’de Sultan’a sunduğu raporda, fuarın teknesinin Likia 40 olduğunu ifade ettiğinin vakanüvisler tarafından kayda geçirildiği, bunun üzerine Sultan’ın, ‘Tez ol Likia 40 sefinesinden bir adet de bana yapıla ancak fiyatı makul tutula’ buyurduğu âlemin diline düşmüştür.”3 

Doğrusunu söylemek gerekirse, Toygar ve Soyaslan, sohbetlerimiz sırasında bana ve Bekir Coşkun’a birer Likia 40, hem tam da Sultan’ın dediği gibi, makul fiyattan yapmayı bile önermek nezaketini göstermişlerdi ama o zaman -hoş şimdi de yok ya- o kadar para bile yoktu. Birkaç hafta önce Bora’nın önerisi ile karşılaşınca işte bütün o fuar günleri, sohbetler sinema şeridi gibi gözümün önünden ve nihayet o tarihte gerek Eyüp Reis’in gerek benim Likia 40 hakkında yazdıklarımız aklımdan hızla geçmiş ve kendimi, birkaç yıldır Bodrum-İçmeler Yatlift’de, karada duran “Myndos”un önünde bulmuştum.

TEKNE, BİTMEYEN TATLI BİR UĞRAŞIDIR

Tekne o kadar süre karada olmasına karşın iyi durumda görünüyordu. Ertesi gün Umur Reis ile tekrar gittik. Ve Umur Reis tekneyi almam konusundaki ısrarını artırdı. Benim aklım ise, üstelik ülke ekonomisinin nereye doğru gittiğinin belli olmadığı bu dönemde, tekneyi ortak almamızın daha doğru olacağını söylüyordu da, Umur Reis’i buna nasıl ikna edecektim. Neyse ki demokrasilerde çare tükenmez! Çok geçmeden ikimiz de, zaten her zaman kıt olan kaynaklarımızı, bir yıl öncesinde yaptığımız gibi yine yan yana bağlayacağımız ve tek tek pek az bineceğimiz iki tekne almaktan, kısacası marina vs. gibi tüm giderleri iki defa ödemektense şimdilik onun veya benim istediğim tek bir tekneyi ortak almamızın daha akıllıca olduğunda birleştik. Bu kararı verdikten sonra, bu kez alıcı gözü ile tekrar “Myndos”a döndük ve tekneyi baştan aşağı inceledik. Motor, donanım ve arma neredeyse kullanılmamış denecek kadar iyi durumdaydı. Görünen bakım ve onarım işleri, dokuz yıllık bir tekne için ihmal edilebilir düzeydeydi. O aşamada Eyüp Reis’in de önerisine uyarak, yine de bir eksperin “survey” yapmasında yarar olacağını düşündük. Evet, tekneler konusunda oldukça geniş bilgimiz ve uzun sayılabilecek deneyimimiz vardı ama her işi uzmanına yaptırmak gerek ilkesi her zaman işe yarar. Sıkılarak aradığım Tanıl (Tuncel) Reis, “Ben yaparım Süha Reis. Bedeli bir rakı olur” dedi (Böylece Tanıl Reis’in rakı fiyatları hakkında yeterli bilgisi olduğunu da anlamış oldum!). Tanıl Reis’in yaptığı survey bizim ilk izlenimlerimizi doğrulayıp, Bora Kadıköy’de, “Ben işleri yönetir, denetlerim” deyince artık geri dönmek için hiçbir bahanemiz kalmadı. Serhan (Göksu) Reis de, “Ortaklık filan istemem, paranız çıkışmazsa üstünü tamamlar ama hiçbir şeye karışmam” diyerek para sorununu halledince yine başımıza bir tatlı dert almış olduk. “Bunun neresi dert? “diyorsanız şu kadarını söyleyeyim. Siz evden çıkmanızın hatta evde bile içki içmenizin yasaklandığı yeni yıl gecesinden sonra bu yazıyı okurken “Myndos” eğer hâlâ suya inmemişse bilin ki, her tekne sahibi denizci (teknesi olan kişi değil) gibi, mutlaka her dakika tekneye eklemeyi düşündüğümüz olur olmaz yeni bir öteberi ve onların montajı vs. ile uğraştığımızdandır. Bütün okurlarımın ve Yacht Türkiye ekibinin yeni yılını candan kutlarım. Anlamsız yasaklarla evlere tıkılmayacağımız, kimin ne içtiğine kimsenin karışmayacağı yılbaşı kutlamaları uzak değildir vesselam.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.