La Nuestra Senora de las Mercedes

Atlas Okyanusu’nun bir ucundan diğerine yelken açan ve varış noktasına çok az kala Kraliyet Donanması tarafından batırılan bir geminin 200 yıllık öyküsü.

Yaklaşık 4000 yıldır dünyanın çeşitli coğrafyalarında düzenli şekilde yelken açan gemiler limanlar, şehirler ve kültürler arasında gidip geliyor. Günümüzdeki internet ağlarına benzer şekilde çalışan antik deniz rotalarındaki gemiler; kültürleri, dinleri, dilleri, düşünceleri bir kıyıdan diğerine taşıyarak bugünkü ortak kültürün oluşmasında en önemli görevlerden birini üstlendiler. Böylece karaların değil ama denizlerin ortak kıtalara dönüşmesini sağladılar. 

Denizcilik arkeolojisi çalışmalarının başlamasıyla gemilerin derinlemesine incelemesi denizcilik tarihi adına karanlıkta kalmış noktalara ışık tutmayı ve aydınlatmayı başardı. Fakat suyun metrelerce altındaki çalışmalar her zaman bilim için yapılmadı. Gelişen teknoloji ve yasal boşluklar art niyetli kişilerin de bu çalışmaları yapmasına imkân tanıdı. Neticede askeri ve bilimsel amaçların dışında denizin derinliklerine inen kişi ve gruplar karada olduğu gibi suyun altında da tarihi eser kaçakçılığı yapmaya başladı. Medyada ve sinema sektöründe zaman zaman “hazine avcılığı” sıfatıyla yumuşatılmaya çalışılan bu gayri ahlaki eylemler özünde tarihi eser kaçakçılığından başka bir şey değildi. Bugün dünyanın çeşitli yerlerinde kendilerini hazine avcısı olarak tanıtan kişi ve topluluklar biz arkeologların korumak için büyük çaba sarf ettiği kültürel mirasları yağmalıyorlar. Siyah Kuğu ya da gerçek adıyla La Nuestra Senora de las Mercedes gemisi işte bu iki kutup arasındaki hukuk savaşının öyküsüdür.  

DENİZLERDEKİ YAĞMA

Değerli kargolar taşımış gemi batıklarını arayan ve onlardan kazanç elde etmeyi amaçlayan Odyssey Marine Exploration isimli şirket 2007 yılında uluslararası sularda, Portekiz’den 30 deniz mili uzaklıkta, okyanusun derinliklerinde bir batık bulur. Amacı nettir: Geminin değerli kargosunu su üzerine çıkarmak ve satmak. Çalışmalarına başlar. Bu, aslında tarihi bir sahada yapılan yağmalama eylemidir. Arkeologların yaptığı gibi, geminin bilimsel çalışmasını yapmaktan ve deniz tarihine kazandırmaktan oldukça uzak bir çalışmadır. Şirket okyanus tabanından bulduğu, onların deyimiyle hazineleri almak için kullandıkları, 8 tonluk ve 2 milyon dolarlık uzaktan kumandalı derin deniz robotu kullandıkları çalışmalarda kısa sürede 17 ton ağırlıkta gümüş sikke (yaklaşık 500 bin gümüş ve birkaç yüz altın sikke) ve diğer maddi değeri olan eşyaları bulur. Bu o güne dek bir firmanın deniz altında bulduğu en değerli kargo olarak kayıtlara geçer.

Yaklaşık 600 milyon dolar değerindeki sikkelerden oluşan kargo üzerinde çalışan firma sualtında o kadar fütursuzca çalışmıştır ki, 2015 yılında İspanyol Hükümeti, batık alanının incelemesi sonucunda Odyssey’in madeni paraları çıkarırken geminin kalıntılarına zarar verdiğini kanıtlamıştır. Şirket bulduğu kargoyu hızlı bir şekilde Cebelitarık üzerinden şirketin merkezine, ABD’ye taşır. Bu kadar önemli bir konuda dikkatler batığa ve çalışmaya çevrilse de şirket batığın yerini yağmacılardan korumak adına gizlediğini ve yerini açıklamayacağını duyurur. Ayrıca yapılan araştırmada geminin kimliğine dair hiçbir şey bulunamadığını da belirtir. Bu oldukça ilginç bir o kadar da önemli bir nokta zira batığın kimliğine dair bilgi bulunursa ilgili ülke bu konuda gemiden hak iddia edebilirdi. Odyssey açıkça bunun önüne geçmek istiyordu.

SİYAH KUĞU

Portekiz’in güney kıyılarında, okyanusun derinliklerinde çalışan firma, yaptığı çalışmayı büyük bir keşif ve kurtarma operasyonu gibi yansıtmayı ilk aşamada başarmış; Mayıs 2007’de başlayan bu büyük oyun için çok geçmeden bir de isim bulmuştu: Siyah Kuğu. Aslında bu isim bir paravandı. Geminin adının ve kimliğine ilişkin bir bilgi bulunmadığını, bu nedenle Siyah Kuğu ismiyle anıldığını söylüyorlardı. Gerçek ise oldukça farklıydı. Şirket açıkça bilgileri saklıyordu. Hatta uzmanların ve araştırmacıların gerçeğe ulaşmaması adına suyun altından çıkarılan sikkelerin fotoğraflarını yayınlarken bile sikkelerin bazı bölümlerini kapatarak yayınlıyorlardı. Peki ama gerçekten geminin adı veya ait olduğu kültüre dair hiçbir iz yok muydu?

SİYAH KUĞU’NUN ARDINDAKİ GERÇEK

Bu oyun içinde bir kişi doğrunun yanında yer almayı seçti ve İspanyol Hükümeti ile Odyssey’e karşı bir hukuk mücadelesi başlattı. İspanyol Hükümeti’ni temsil eden ABD’li Avukat James Goold, kendi ülkesine ait bir şirkete karşı İspanyol Hükümeti’nin yanında yer almıştı. Madrid’de İspanyol Kültür Bakanlığı’nda düzenlediği basın toplantısında, Odyssey Marine Exploration’ın yaptığını gizlemek için çeşitli yöntemler kullanarak İspanyol Donanması’na ait savaş gemisi La Nuestra Senora de las Mercedes’i soyduğunu söyledi. Net ve sert bir konuşmaydı. Ardından ekledi: “Bu şirket gizlice bu gemideki madeni paraları ve diğer eserleri soydu ve daha sonra geminin kimliğini bilmediğini iddia ederek bunu saklamaya çalıştı.” Bu konuşma İspanyol Hükümeti’nin hukuksal savaş ilanıydı. Fakat bu, İspanya’nın bu gemi adına açtığı ilk savaş değildi.

EKİM 1804: 

İLK SAVAŞ İLANI

1804 yılında Montevideo’dan (Kent 1828’de, bağımsızlıktan sonra Uruguay’ın başkenti oldu) ayrılan bir İspanyol filosu Cadiz’e doğru yelken açmıştı. Altın, gümüş ve diğer yüksek değerli kargoya sahip dört gemi yaşlı kıtaya doğru ilerliyordu. Bu küçük filo İngiltere’nin dikkatini çekmişti zira Fransa ve İngiltere arasındaki savaş nedeniyle İngiltere söz konusu rotaları gözaltında tutuyordu. Bu amaçla dört İngiliz gemisi harekete geçti ve İspanyol filosunu 5 Ekim’de Güney Portekiz’deki Santa Maria Burnu açıklarında durdurarak incelenmek üzere bir İngiliz limanına çekmek istedi. İspanyol komutan söz konusu duruma iki ülke ilişkileri açısından itiraz etti. Ardından başlayan çatışmada henüz ilk atışlardan birkaç dakika sonra, büyük bir patlama meydana geldi ve La Nuestra Senora de las Mercedes battı. 200’den fazla denizci öldü. Filodaki diğer üç gemi ise gözaltına alındı. İngilizler tarafından Mercedes’in batırılması, İspanya’nın İngiltere’ye savaş ilan etmesine ve Fransa’nın yanında savaşa girmesine neden oldu.

MAHKEME SÜRECİ

Savaşlardan güncel olanına döndüğümüzde, Goold öncülüğündeki hukuk heyeti, ABD’de açılan mahkemede öncelikle Odyssey tarafından denizaltında erişilen görüntülere ve eserlere ulaşma talebinde bulundu, ardından da kendi araştırmaları sonucunda elde ettikleri delilleri mahkemeye sundular ve geminin “La Nuestra Senora de las Mercedes” olduğunu açıkladılar. Bu oldukça önemli bir bilgiydi. Zira geminin İspanya’ya ait olduğunu gösteren deliller sayesinde gemi uluslararası sularda batmasına rağmen enkazın ve içindekilerin İspanya’ya ait olduğu gerçeği Odyssey’i suçlu hale getirdi. Yaklaşık beş yıllık bir mücadelenin ardından mahkeme, Odyssey’in suçlu olduğuna karar vererek batık alanında, suyun altından çıkarılan her şeyin İspanya’ya iadesine karar verdi. 

SİKKENİN DİĞER YÜZÜNDEKİ GERÇEK

Bu noktada adaletin sağlanması herkesi mutlu etse de, akıllara bir başka soru daha geliyor. Yasalar önünde haklı olan İspanya, vicdanlar karşısında da haklı mıydı? Zira geminin Atlas Okyanusu’nda yelken açtığı dönemde kargoyu başka topraklardan ülkesine taşıyordu. La Nuestra Senora de las Mercedes beraberindeki gemiler gibi kargosunu Uruguay’dan taşıyordu. Peki ama bu kıymetli kargonun asıl sahibi, geminin de sahibi olan İspanya mı yoksa kargonun yüklendiği Uruguay mıydı? Yasalar güçlü olandan mı yanadır? Yasaları güçlü olanlar mı yazar? Bu elbette kısa metinlerde tartışılamayacak kadar uzun bir konu. Net bir şey söylemek zor olsa da, denizcilik tarihine nasıl bakmamız gerektiğini özetleyen son bir cümle paylaşmak isterim. La Nuestra Senora de las Mercedes’in kargosunun iadesi üzerine konuşan İspanya Savunma Bakanı Ganzolo R. G. Aller “Önemli olan, hazine ya da para değil. Önemli olan, İspanyol gemilerinin güverteleri üzerinde yazılan denizcilik tarihi” diyerek hepimize güzel bir bakış açısı armağan etmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.