Etiket: Yacht

  • TALL SHIP 1 Denizlerin kraliçeleri

    TALL SHIP 1 Denizlerin kraliçeleri

    Kış soğuğunda denizlerin kraliçelerini hatırlıyorum… Bodrum’a, Antalya’ya bile kar yağınca eve kapanıp yazın özlemi ve hayalleri içinde hatıralar caddesinde dolaşırken “tall ship”ler sokağında bir durak yapıyorum.

    Tall ship nedir? Boyu, yani direkleri uzun mu? Bir çay koyup Google amcayla sohbet ediyorum. Laf lafı, sayfa sayfayı açtı, beni 4 Temmuz 1986 gününe götürdü. New York’u terk edip Kelebek III’le 30 yıllık serüvene açılmadan iki ay öncesine. 

    O günün Amerika’nın Bağımsızlık (Independence) Günü olmasından da öte önemi vardı. Özgürlük Heykeli’nin (Statue of Liberty) 100. yılı (Centennial). (Bu arada Google amca “tall ship”i en az iki direkli ve tradisyonel bir arma taşıyan yelkenli olarak tarif ediyor.) 

    Denizlerin kraliçelerini anmak için klavyeyle birbirimize bakarken, tam göbeğinde olduğum kutlamada önümden geçen, o güne kadar dünyanın gördüğü en büyük tall ship filosunu tekrar izliyor gibiyim. Ne muhteşem bir kutlamaydı, onca yıl dünyanın çeşitli yerlerinde şahit olduğum müstesna olaylar o üç günün anısını köreltmemiş.

    1986’nın 3-6 Temmuz günlerinde yapılacak kutlama için New York’ta hummalı bir faaliyet var. Herkes New York’un sembolü olmuş Lady’nin doğum gününde yakınında olup onunla kutlamak istiyor. Sahil Güvenlik normalde arı kovanı gibi olan koskoca New York limanını üç günlüğüne kapatacak, Statue of Libery ve yıllarca ABD’nin dünyanın her tarafından gelen mültecileri karşılayan kapısı Ellis Island civarında belirtilen sahalara demirleyebileceğiz, yalnız acil durumlar dışında üç gün tekne hareketi yok. 

    Kelebek bizim mahalle (Port Washington) barı Loue’s’in iskelesinde bağlı, büyük seyrimize hazırlanıyorum. 100 yılda bir olacak bu kutlamayı kaçırır mıyım! Kaç kişi olduğunu hatırlamıyorum, Kelebek su hattımız görünmeyecek kadar dolu, bu özel durumda Sahil Güvenliğin tekne kapasitesine takılmayacağını umuyorum. Ne de olsa burası New York. 

    East River’ın en dar boğazındaki “Hell’s gate”de med cezir akıntısını doğru yakalamak için (akıntı 5 knot’ı geçer, karşına almak istemeyeceğin bir rakip) bir gün önceden halatlarımızı aldık ver elini New York limanı.

    Hürriyet Abidesi Lady’nin yakınında bir yere demirledik. Gün ilerledikçe geç gelenlerin “yakın demirledin”, tartışmaları, gün batarken yerini, sun downer kokteyllerine bıraktı, herkes yarına hazır.

    Kutlamalar birçok “en”ler, “ilk”ler dolu, Başkan Reagan’dan, Fransa Başkanı Mitterand’a, (Hürriyet Heykeli Fransa’nın hediyesidir) Baryshnikov’a, Kissinger’den Frank Sinatra’ya, Lisa Minelli’ye kadar kalabalık etkileyici ünlüler topluluğu yanı sıra muhteşem organizasyonun en beklenen bölümü “tall ship”lerin resmigeçidi ve havai fişek gösterisi. 

    Açılış konuşmaları, ABD ve Fransa’nın dostluğunu vurguladıktan sonra Lady’nin elindeki hürriyet meşalesinin yanması ile başta ev sahibi ABD Sahil Güvenliğin eğitim gemisi Eagle denizlerin kraliçelerinin geçişi başladı. Filo heykelin önünden geçerken atılan havai fişekler patlayınca açılan bir paraşütün altında çok ince kâğıt üzerine geminin milliyetinin elle boyanmış bayrağı ve bir o kadar da paraşüt altında heykelin başının elle yapılmış resmi olan (2×1.30m) bayrakları yavaşça indiriyor. Paraşüt ve güzelim bayraklar denize düşünce eriyor. 

    Kafamız, keyfimiz yerinde, hatıra bayrak yakalar mıyız, yakalarız. Bota atlayıp bize yakın düşenlerden birkaç tanesini suya değmeden yakalayabildik. Döndüğümüzde barda biri 100 dolara alınca bayrağın gelecekte kıymeti olacağını düşünüp sakladım. Bir gün antik show’larda açık artırma ile 100 binlerce dolar alıcı bulacak hayalleriyle bir Lady Kelebek’teki bir dolap köşesinde bugüne kadar geldi.

    Havai fişekler için anlaşılan dünyanın en ünlü ustaları İtalyan kardeşler, gece yine o güne kadar dünyanın gördüğü en büyük havai fişek şovunu sergilediler. 14 yaşındaki bir çocuğun söylediği Ave Maria da unutulmazdı, daha sonra Papa’nın ziyaretinde tekrarladı, bugün bile duyar gibiyim.

    Kutlamalar bitip herkes işine gücüne döndüğünden dört gün sonra TV’de flash haber: Polonya’yı temsilen kutlamaya gelen bir yelkenli Stomil Sahil Güvenlik’ten limana giriş ve demirleme izni istiyor. Atlantik geçişinde kötü hava ve makine arızasından dört gün geç kalmışlar. Bizdeki Laz şakaları gibi orada da Polonyalı esprileri vardır, çoğu espriler tercüme ettiğinde birbirinin aynı. Polonyalılar “tall shipler”den daha çok ilgi odağı oldu. Sahil Güvenlik, Stomil’i özel olarak New York’un Pamir gibi ünlü “tall ship”lerin olduğu South Street Sea Port’a bağladı. Hoş geldin Polish votkasıyla devam etti. Motoru ücretsiz halledilen Stomil, Boston’a kadar her limanda misafir edildi. (New York halkı kendine has bir topluluktur, New York filmlerinde gördükleriniz çok abartılı değildir.) 

    “Tall ship”lere değişik limanlarda rastladığımda eğer fırsat bulursam ziyaret ederim. Bizim yegâne STS Bodrum’a karşı Amerika’da hatırı sayılır bir sayıda asırlık, klasik donanımlı “tall ship” tanımlamasına uygun tekne var. Ben de bir yaz onlardan birine kaptanlık yapmıştım, Battery Park’tan grup alıp Statue of Liberty’e tur yapıyorduk. 

    YELKEN ALTINDA EĞİTİMİN ÖNEMİ

    Tall ship’ler denize yelkene gönül vermişlerin hayallerini süsler, romantiktirler, bizi mistik dünyalarına götürürler. 90’larda Türkiye’ye döndüğümüzde, Deniz Kuvvetleri’nin yelkenli bir okul gemisi edinme düşüncesi çıkmıştı. Endişelerden biri, “gemiye kim kaptanlık yapacak”tı. Proje doğmadan öldü. O zaman ne hayal etmiştim, kaptanlık bir yana o yelkenin asil lady’lerinin güvertesinde olmak bile hissedebilene büyük bir zevk. 

    Bizim okulu olmayan, yelkenli okul gemimiz STS Bodrum’a yaratıcısı Yücel Hoca (Köyağasıoğlu) davet ettiğinde katıldığım seyirler benim için zevk, bir yandan da sırtını, Bahriye veya böyle bir gemiyi hayatta tutacak bir kuruluşa dayamadığından nasıl hayatta kalacağından endişe ettiğimden üzücü olmuştur. 

    Bu güzel gemilerin, gittikleri limanlarda bayrak gösterip, hayranlık toplamanın üzerinde eğitim gibi çok önemli bir görevi vardır. Denizcilikte ileri ülkeler bu yüzden asırlık çınarlarını hayatta tutarlar. Karayip’de bir adada yan yana olduğumuz bir görkemli klasik schooner’ın güvertesinde eğitimde olanlar gözleri bağlı tek sıra tabura geçmişlerdi. İlk bakışta sanki kurşuna dizilecekler. Sonra kaptanıyla muhabbette eğitimdekilerin gözleri kapalı teknede yollarını bulmaları, istenen görevi yapmaları gerektiğini söylemişti. Beceremeyen kurşuna dizilmiyor ama kıyıya çıkamıyor. 

    EV SAHİBİ EAGLE 

    Bu lady’lerin her birinin bir hikâyesi var. Gelin bu muhteşem kutlamadaki “sail pass” filoya rehberlik eden USCGC (US Coast Guard Cutter) Eagle ile başlayalım. 

    Eagle, 90 metre bir barque (bark üç direkli ön ve ana direklerinde kare yelken, mizzen’de markoni yelken taşıyan gemi). 1936’da Horst Wessel adıyla Nazi Almanya Bahriyesine yelkenli eğitim gemisi olarak denize indirildi. Gorch Fock sınıfı olan üç gemiden biri Horst Wessel’in gövde ve direkleri Gorch Fock’tan farklı olarak çelik ve tekne biraz daha büyük. II. Dünya Savaşı’nda 1942 yılında köprü üstüne uçaksavar topları monte edilerek Alman Bahriyesinde görev yapan gemi Almanya’nın savaşı kaybetmesiyle, müttefikler tarafından paylaşılan savaş ganimetleri içinden çekilen kurayla ABD’ye düştü. 

    Geminin detayları: 1824 ton gövde 10 mm Krupp çeliğinden perçinle inşa edildi. Çelik güverte üzeri 76 mm kalınlığında tik kaplı. Bugünkü makinesi 1000 hp (orijinal motor 750 hp idi). İki Caterpillar 430 hp/320 kW jeneratörü var. Seyir sürati dizel gücüyle 7.5 knot.

    Güverteye çıktığımızda üç direkli bark armanın altındayız. 2.070 metrekare toplam yelken alanı içindeki kare yelkenler asıl itici seyir gücü. Ön ve arka yelkenler “stay sail” (Türkçe karşılığı yok) manevra kabiliyeti veriyor. “Running rig” haraketli armadaki ip halatlar 9.7 km. Yelkenler tam trim yapılıp sıkı orsa giderken hakiki rüzgâra 75 derece gidebiliyor ki çok güzel performans.

    Gorch Fock sınıfındaki diğer gemiler, Mircea Romanya için inşa edildi. Albert Leo Schlageter/Sagres oldu. 

    Gorch Fock kurada Sovyetler Birliği’ne düştü, ismi Tovarishch olarak değiştirildi. 

    Eagle, o zamanki adıyla Horst Wessel, 1945 Nisan’ında son Alman kadet sınıfı gemiyi terk ettiğinde bir grup Alman sığınmacıyla Rügen limanını terk edip Flensburg’da İngilizlere teslim oldu. Silahlarından soyulduktan sonra geçici olarak Bremerhaven’e bağlayıp savaş sonunu bekledi. Diğer dört Alman yelkenli eğitim gemisiyle savaş ganimeti olarak müttefikler arasında kura ile paylaşıldı. 

    Horst Wessel/Eagle, Temmuz 1946’da Alman kaptan ve tayfanın çoğu gemiyle beraber Bremerhaven’den New York’a seyre katıldı. Yolda yakalandıkları hurricane’i atlattılar. Hedeflerine vardıklarında Alman ekip, Kamp Shanks savaş esirleri kampına gönderilip, gemi yeni bağlama limanı New London, Connecticut’a devam etti. Artık Horst Wessel, Eagle olarak ABD Sahil Güvenlik Akademisi okul gemisi olarak yeni hayatına atım atmıştı.

    TALL SHIP’TE EĞİTİM 

    Eagle’da eğitimin nasıl olduğuna bir göz atalım.

    Deniz eğitiminin felsefesi; “bir ‘cadet’ askeri öğrenci, subay adayının kariyerinin başında denizin zor şartlarının fiziki veya mental sınavından geçemezse yarın başarılı olma ihtimali zayıftır”. Bu inanışın ışığında adaylar vardiyalara bölünür. Eğitmen subayların gözleminde, disiplin, güverte, navigasyon, gemicilik, takım çalışması, liderlik, kendine ve arkadaşlarına güven sahalarında eğitilirler.

    ABD Sahil Güvenliğinde kariyer yapmak isteyen aday, akademiye adım attığında sekiz hafta süreli “boot camp” denilen oldukça zor bir süreçten (“An Officer and a Gentleman” filmini hatırlayalım) geçtikten sonra, dört yıllık akademide sadece dirsek çürütmüyor. Akademi yıllarının bir haftadan 10 haftaya kadar süresini gemide navigasyon, taktik vb. yanı sıra direk tepesinde yelkenlerle boğuşmaktan, güverteyi ovmaya kadar fiziki uğraşlarla geçiriyor.

    Yarın görev yapacağı, modern bir savaş gemisinde direklere tırmanmayacağını, güncel şartlarda bir eğitimin daha doğru olacağını düşünenlere benim de katıldığım yukarıdaki felsefe güzel cevap veriyor. 

    Hayat okulunda, denizci olmasan da deniz üstündeki güverteden daha iyi bir okul olduğunu düşünmüyorum. Orada kaytarmak, kopya çekmek, ödevimi yapamadım mazereti yok. Bencillik hiç yok, arkadaşına, daha da önemlisi kendine güvenin, ekibin bir parçası olmanın önemini dirsek çürütmek öğretemez. Doğanın bize fırlattığı elementlerle mücadelede Annette’le vardiyayı devrettiğimizde, hayatımızı birbirimizin becerisine emanet ettik yıllarca. 

    Bizde de ufak ufak başlayan, günlük gezilerde şarap, gurme muhabbetiyle kalan korporasyonlara “team building” seyirleri ileri ülkelerde ciddiye alınır.

    1946 yılından beri geleceğin ABD Sahil Güvenlik subaylarını yetiştirmedeki platform Eagle’ın kadrosu devamlı yedi subay 50 “enlisted” (bizdeki sözleşmeli asker tayfa), eğitim seyirlerinde geçici ilave kadroyla 12 subay 68 tayfa, 150’ye kadar öğrenciye ulaşıyor. Her yaz New London’daki akademide Mayıs ayındaki son imtihan bittiğinde, Eagle sınıfları dönerek altı ila sınıflarına göre iki üç haftalık denizde eğitim seyrine çıkar. 

    AMERİKA’NIN TALL SHIP YÜKSEK GEMİSİ

    Eagle’ın ikinci misyonu diğer yüksek gemiler gibi eğitim seyirlerinde ABD Sahil Güvenliği ve ABD’yi ülkesinde ve dışarda temsil etmek. Bu yüzden “America’s tall ship” olarak da adlandırılır. 1976 American Bicentennial (200. yıl) tall ship resmigeçidinde de filoya liderlik eden Eagle, 1972’de Batı Almanya hükümetinin davetiyle 1946’dan beri Horst Wessel olarak terk ettiği Kiel’e, doğduğu ülkeye ziyaret seyri yapmıştı.

    Her geminin, ne kadar büyük veya küçük, maddi değeri ne olursa olsun bir hikâyesi vardır, seri üretilen plastik tekneler de dâhil. Onlar araba gibi yürüyen bantta üretilmiyor. İnsan teknesiyle bir mal ötesi bir bağ kurar, altınızdaki tekne mi sizin, siz mi teknenin? Cevabı zor. 

    Hele hele denizlerin kraliçelerinin hikâyeleri, kimi mutlu, kimi trajik sonlar. Kimi kendi suçu olmasa da üzerinde leke taşıyan, protesto edilen Şili diktatörü Pinochet’nin işkence gemisi Esmeralda’ya kadar. 

    Kraliçelere biraz yakından bakmaya değer…☸ 

    Statue Libert Centennial Operation Sail 1986’ya katılan tall ship’ler

    • USCGC Eagle (ABD)

    • Ernestina (ABD)

    • Danmark (Danimarka)

    • PH Jeanne d’Arc (Fransa)

    • HMS Sirius (Birleşik Krallık)

    • HMS Cleopatra (Birleşik Krallık)

    • HMS Ark Royal (Birleşik Krallık)

    • Christian Radich (Norveç)

    • Schulschiff Deutschland (Almanya)

    • Libertad (Arjantin)

    • Zenobe Gramme (Belçika)

    • Bluenose II (Kanada)

    • Esmeralda (Şili)

    • ARC Gloria (Kolombiya)

    • BAE Guayas (Ekvador)

    • Belem (Fransa)

    • Dewaruci (Endonezya)

    • Galaxy (İsrail)

    • Amerigo Vespucci (İtalya)

    • ARM Cuauhtémoc (Meksika)

    • HNLMS Abraham Crijnssen (Hollanda)

    • Sorlandet (Norveç)

    • Shabab Oman (Umman)

    • NRP Sagres (Portekiz)

    • Juan Sebastian de Elcano (İspanya)

    • Svanen of Stockholm (İsveç)

    • Calida (İskoçya)

    • Capitan Miranda (Uruguay)

    • Simón Bolívar (Venezuela)

    • Elissa (ABD)

    • Spirit of Massachusettes (ABD)

    • Gazela of Philadelphia (ABD)

    • SES Lotus (ABD)

    • RFA Resource (Birleşik Krallık)

    “Halifax, Canada – July 23, 2012: The USCGC Eagle sails past the Halifax Waterfront with a cannon salute and waving crewmembers during the parade of sail marking the end of the Tall Ships 2012 Festival. The Eagle is a 295-foot (90 m) barque used as a training cutter for future officers of the United States Coast Guard.”
  • Macera sever ve güçlü TOP FIVE II

    Macera sever ve güçlü TOP FIVE II

    Sizin için Karayipler’in turkuaz koylarını keşfetmek mi, yoksa Kuzey Denizi’nde fiyortları gezmek mi daha cazip? 61 metrelik Top Five II, full deplasman çelik gövdesi, dalga ve buz kırabilen dik gövde burnu, en yeni teknolojilerle donatılan güçlü yapısıyla okyanus aşırı seyahatleri daha güvenli ve konforlu hale getiriyor.

    Yazı Melda Onbaşyan, Fotoğraflar TOM VAN OOSSANEN CHARL JORDAAN/YACHTIMAGE.COM

    Top Five II’nun hikâyesi, Amsterdam’ın kuzeyinde küçük bir balıkçı kasabası olan Monnickendam’da, geçmişi 100 yıl önceye uzanan Royal Hakvoort Tersanesi’nde başlıyor. Köklü bir geçmişe sahip olsa da butik bir üretim anlayışıyla kişiye özel yatlar tasarlaması, bu tersaneyi gizli bir cevhere dönüştürmüş. 1919’da ahşap balıkçı tekneleri üreterek ticaret hayatına başlamış Hakvoort tersanesi, 80’lere kadar da üretimini trawler tipi ve spor balıkçı tekneleri ile sürdürmüş. Ailenin üçüncü ve dördüncü nesil üyeleri tersaneyi büyüterek 35 metre üzeri yatlar üretmeye başlamış. 2000’lere gelindiğinde ise artık hedef lüks segmente hitap eden 50 metre üzeri süperyatlar ve megayatlar üretmek olmuş. Her yıl sadece bir adet 50 metre üzeri kişiye özel yat tasarlayıp suya indiren bu butik tersane, 2020 yılında kazandığı kraliyet unvanı “Royal” ile yüz yıldır hâlâ aynı anlayışla üretimini sürdürüyor. Devamı Mart 2022 sayımızda…

     

  • Yacht Türkiye 16 yaşında

    Yacht Türkiye 16 yaşında

    Yayın hayatına Mart 2006’da; “Denizler, tekneler ve gezginler hakkında her şey” sloganıyla başlayan Yacht Türkiye, 16 yılı dümen suyunda bıraktı. İlk sayısından itibaren sloganındaki gibi zengin içeriğiyle evinize, ofisinize, teknenize ulaştı ve siz değerli okurlarımızın ilgisiyle her zaman Türkiye’nin en çok satan yat ve deniz kültürü dergisi olmayı başardı. 16 yıllık desteğiniz için teşekkürler…

    Bir teşekkür de, titizlik içinde fedakârca çalışarak, her ay dergiyi sizlerle buluşturan Yacht Türkiye ekibine, değerli kalemleriyle katkı sağlayan yazarlarımıza ve yayıncımız Doğan Burda Dergi Grubu’na… 16 yıl yayıncılık için hatırı sayılır bir zaman dilimi. Bu süre zarfında güzel günler gördüğümüz gibi pek çok krizi de hep beraber yaşadık. Doğal afetler, terör, siyasal belirsizlikler, salgın hastalıklar, ekonomik krizler… Her şart altında mavi düşlerinizin esin kaynağı Yacht Türkiye’yi ilk günkü heyecanımızla hazırlamaya gayret ettik. Fırtınaları hasarsız atlatıp kesintisiz her ay sizlerle buluştuk. Bugünlerde içinde bulunduğumuz salgın ve savaş gibi küresel krizleri de aşacağımıza, engin mavide güzel günler yaşayacağımıza inancım tam…

    Tüm insanlığın barış içinde olacağı bir dünya dileğiyle; pruvamız neta, rüzgârımız hep kolayına olsun…

    İyi okumalar…

  • Tekneler, marinalar ve  deniz çingeneleri

    Tekneler, marinalar ve deniz çingeneleri

    Marinalar artık amatör denizcilerin yaşamının ta kendisi ama amatör denizciler olmazsa, marinalar da olmaz. Birbirimizin değerini bilelim vesselam. Fotoğraflar SÜHA UMAR

    Çok değil sadece birkaç yıl önce bana bir marinada teknelerinde yaşayanlarla yeni yıl partisine katılacağımı söyleselerdi, “Yok canım, o kadar da değil” derdim. Nitekim Bodrum Milta Marina’nın 29 Aralık’ta Marina Yacht Club’da düzenlenecek “Yeni Yıl Yemeği” davetiyesini aldığımda şaşırmadım desem yalan olur. Bu nedenle de davetiyedeki “LCV” ibaresini atlamış olmalıyım ki Ön Büro’nun nazik Şefi Pınar Ezgin telefonla hatırlatmak gereğini duydu. Ve biz, eşim Mehtap’la birlikte ilk 2022 Yeni Yıl Yemeği’ne Milta Marina’da katıldık. O gece birden, insan yaşamındaki bir değişikliliğin farkına vardım. Mağara, ev, apartman, site derken farkında olmadan teknelerde, marinalarda yaşamaya başlamıştık.   

    İNSANIN KONUT EVRİMİ

    İnsan evrendeki yerini aldığında başını sokacak bir yer yapmayı akıl edemeyecek kadar bilgisiz olduğundan kaya, ağaç kovukları ve mağaralarda yaşamıştır. Binlerce yıl sonra eline sert bir kaya parçası alıp, kayaları oymayı akıl ettiğinde de yapa yapa, bugün yaşadığım Bodrum-Gündoğan’da olduğu gibi, kaya mezarları oymuştur. Artık buralarda kendisi mi yaşamıştır yoksa sadece ölülerini mi gömmüştür, bilemem.Kerpiç duvarlar, evler yapması için yüzyıllar belki de binyıllar daha geçmesi gerekmiştir. Taş duvarlar, yapılar, kaleler ise, bakmayın birkaç bin yıldır etrafta gözükmelerine, insanın veya atası olduğu söylenen maymunun, milyonlarca yıl önce dünyaya geldiğini düşünürseniz, daha birkaç ay öncesine aittirler. Ağacın suda batmadığını, suya ilk düştüğünde can havliyle ona tutunduğunda kendisinin de su üstünde kalabildiğini keşfetmesi belki oldukça eskidir ama sazlardan, ağaç kütüklerinden sal veya bir ağaç kütüğünün içini yakıp, oyarak kano-kayık yapması, insanlık tarihinin ancak birkaç gün öncesine işaret eder. Lafı nereye getirecek diye merak ediyorsunuz değil mi? Doğrusu ben de!

    “İNSAN ELİYLE MAMUR”

    Tekne dediğimiz yüzer aracın yaşamımıza katılması yeni ise, teknelerin barınacağı -Piri Reis doğal olanlarından ayırmak için, “insan eliyle mamur” der- limanlar daha da yenidir. Hele neredeyse sadece 100-150 yıllık geçmişe sahip özel gezi teknelerinin ortaya çıkmasını izleyen dönemdeki gelişmeler, denizcilik tarihinde birkaç dakika öncesine işaret eder. İşte “marina” dediğimiz özel tekne barınakları, bu dönemin bile sonlarına doğru yaşantımıza girmiştir. Limanlar yapılınca, seyir halindeki gemilerin akşam olunca bir kumsala çekilmesi, şafakta tekrar denize indirilerek seyre devam külfeti son bulmuştur. Marinaların akıl edilmesi ise gezi teknelerinin, insan eliyle yapılmış korunaklı barınaklar sayesinde, yıl boyunca denizde güvenli biçimde yatmalarını olanaklı kılmıştır.

    Marinalardaki tekne bakım alanları, havuz, vinç, alet-edevat sayesinde teknelerin karaya çekilmeleri, bakım, onarım, kalafat ve boya işlerinin yapılması da kolaylaşmıştır. Marinalara bağlanan teknelerin sahipleri ve bu kişilerin, hele ülkemizde çoğu kez belli bir gelir düzeyine hatta üstüne sahip kişiler olmaları, marinaların, yine özellikle Türkiye’de, birer sosyal alan, giderek birer alışveriş, yeme-içme hatta kültür-sanat-eğlence merkezi haline gelmelerine yol açmıştır. 

    TÜRKİYE’DE MARİNALARIN DOĞUŞU 

    Kesin tarihini bulamadım ama çok da eski olduklarını sanmadığım İstanbul Fenerbahçe ve Kalamış’ı saymazsak, Türkiye’de marinalar ancak 1970’li hatta 80’li yıllarda görülmeye başladı. Öncesinde Marmaris’te, Bodrum’da bile marina yoktu. Zaten o yıllarda güney ve batı kıyılarımızda marinaya bağlanacak tekne de iki elin parmakları kadar azdı. “Mavi Yolculuk” bile daha yeni yeni duyulmaya başlamıştı. İlk mavi yolculuk teknelerinin marinaya gereksinimi de yoktu. Halikarnas Balıkçısı ile birlikte seyre çıkan ilk “Mavi Yolcu”ların, Bodrumlu balıkçılardan kiraladıkları, aydınlatmanın gemici feneri, bilemediniz lüks lambası ile sağlandığı, bırakın buzdolabı, derin dondurucu, bulaşık, çamaşır makinesi, radyo ve televizyonu, içinde telsiz bile bulunmadığı için elektrikle işi olmayan, kıyıdan elektrik, musluktan su alma gereği duymayan, tuvalet ihtiyacı için kıyıdaki çalılıkların ardı kullanılan süngerci tirhandilleri marinaya bağlanıp da ne yapacaklardı? Güney sularımızda bile, sonbahar aylarından sonra denize ancak balıkçılar çıkardı. Balığa çıkmayan tekneler karaya çekilir ve baharı beklerlerdi ki ahşap olan bu tekneler için kış aylarında karada olmak, ahşabın kuruması ve havalanması için de gerekliydi.

    DENİZ ÇİNGENELERİ

    O yıllarda, kısa süreli seyirler dışında teknede yaşamak pek duyulmuş iş değildi. Yaşayana da biraz garip bakılırdı. Nitekim Büyükelçi Hasan İstinyeli’nin emekli olup Fas’ta, teknesinde yaşadığını duyduğumda pek bir şaşırmıştım. Yakın geçmişte böyle başka amatör denizciler de çıktı. Örneğin, teknesinde yaşayan ve elektrik kaçağı bulunan sintine suyuna basarak hayatını kaybeden, çok beğenerek okuduğum “Deniz Ağacı” romanının yazarı Yaman Koray. Ve tabii ki ünlü denizcimiz Sadun Boro. Uzun okyanus seyirlerine çıkan Atasoy’ları ve ömrünün önemli bir bölümünü okyanuslarda, teknede geçirmiş olan, bizim YACHT Türkiye ekibinden, Tanıl (Tuncel) Reis’i de unutmayalım. Bu kişilerin sayıları giderek artmakta olmalı ki, dergim YACHT Türkiye bir süredir hemen her sayıda bu, kendileri de onlardan olan arkadaşlarım Erhan ve Emel Üresin Acar’ın tabiriyle “Deniz Çingeneleri” – “Dijital Deniz Göçebeleri” de olur – (Bkz. YACHT Türkiye Ocak 2022, Çiğdem Yurtsever) ile yapılan söyleşiler yayımlıyor. Son zamanlarda oldukça genç insanların da çoluk çocuklarını alıp teknede yaşamaya başladıklarını biliyorum. Örneğin; sevgili Dr. Ayşen Erdil’in oğlu, Cambridge’e ek olarak, Grenoble ve İstanbul Hukuk Fakültesi’nden de mezun, uluslararası ticaret avukatı Selim Güvener,  Brezilyalı iş insanı eşi Anita’yı ve çocukları, 3.5 yaşındaki Kaya (şimdi 5) ile 1.5 yaşındaki Mia’yı (şimdi 3) alıp, Peru’dan Göcek’e geldi ve bir buçuk yıldır teknede yaşıyor. Eşi ile birlikte tekneden çalışıyorlar. Gel de gıpta etme! Zaman çok değişti. Bizim çocukluğumuzda, avare oluruz diye, okul kapanmadan, hafta sonları yazlık eve bile nadiren gidilirdi! Dünyaya erken gelmişiz. Tekne yaşamı öylesine ev yaşamının yerini almaya başladı ki artık komşuculuk, komşu ziyaretleri bile tekneyle veya tekneden tekneye yapılıyor. Hemen belirteyim ki, “Deniz Çingeneleri” derken, bütün yıl marinadan neredeyse bir gün bile ayrılmayan heyula motoryatlarına, sadece hafta sonları hatta deniz uçakları ile gelip, güvertede, bir ellerinde içki kadehi diğerinde puro, sonuna kadar açtıkları televizyonlarının başında, etrafa caka satmaya çalışan “Deniz Görgüsüzleri”nden söz etmiyorum. Neyse, sinirlenip konuyu dağıtmayalım.

    TEKNEDE VE MARİNADA YAŞAMAK

    Günümüz “Deniz Çingeneleri”, üç bin yıl önce Güneybatı Anadolu’dan çıkıp, Akdeniz’i kasıp kavuran “Deniz Kavimleri”nin (Bkz. YACHT Türkiye Haziran 2017, Süha Umar) aksine, barışçı, gezip görmek ve özgürce yaşamak isteyen insanlar. Yaşamak için kıyıları talan etmek zorunda değiller. Akdeniz ve Ege’de, istediklerinde karaya çıkıp bir süre kendilerine gelecekleri, gereksinimlerini karşılayacakları marinalar var. Yakın geçmişe kadar sadece kışlamak ve kısa süreli bağlanmak için kullanılan marinalar giderek, sürekli yaşama alanlarına dönüşüyorlar.

    Ancak bu dönüşümün en önemli nedeni korkarım 2019 yılının son aylarında Dünya’ya çöken -aman dikkat, marinaya değil Dünya’ya çöken!- Covid-19 virüsüdür. Özellikle amatör Türk denizcileri, artık hangi akla hizmet ise, mendebur virüsün denizden pek hoşlanmadığını belki de virüsü deniz tuttuğunu düşünmüş olmalılar ki kendilerini deryalara vurdular. Tekne fiyatları arş-ı âlâya çıkmakla kalmadı, çok zorda kalmadıkça Boğaz vapuruna bile binmemiş birçok kişi bir anda kendisini bir teknede buldu. “Kalabalıklardan uzak yaşamak”, “kalabalıklardan uzak tatil yapmak” kavramları ile açıklanan bu yeni eğilim -daha havalı olmak için, “trend” de diyebilirsiniz- marinaları da hızla değiştirdi. Artık marinalar, deyim yerinde ise, “Deniz Siteleri” haline gelmiş ve yeni yaşam biçimine ayak uydurmaya başlamışlardı. Tabii her konuda ve yerde olduğu gibi bunu, abartmadan, amatör denizcileri istismar etmeden hatta onların bu yeni yaşamını büyük ölçüde kolaylaştıracak biçimde yapan ve yapmayan/yapamayan marinalar var. Bu durum marinaların birçok açıdan dikkatle değerlendirilmesi ve beklentilere yanıt verme kıstası üzerinden tercih sürecini başlattı. Bazı marinalar bu açıdan, daha baştan oldukça ayrıcalıklıydılar.

    TARİHİN KOYNUNDAKİ MARİNA

    Bodrum Milta Marina örneğin. Pontondaki yerinize bağlandığınızda, biraz tarih merakınız da varsa – yoksa Ege ve Akdeniz kıyılarımızda neden tekneyle dolaşacaksınız ki?- size, tarihçilerin babası Heredot’un doğduğu ve sürülünceye kadar yaşadığı, Antik Çağ’ın Halkarnassos kentinin limanında olduğunuzu hemen anımsatır. Yapılması için gerekli paranın bir bölümünü, Papa’nın, cennetten yer satarak! topladığı, Hastane (Sen Jan) Şövalyeleri’nin görkemli Bodrum Kalesi sizi sarıp sarmalar ve uzak geçmişe götürür. Kız kardeşi ve eşi Kraliçe II. Artemisia’nın, kocası, Halikarnassos’un ünlü Kralı Mausolos için yaptırdığı, “Mausoleum”, Milta Marina’ya yürüyüş mesafesindedir. Kale’nin keşişlemesinde kalan Kumbahçe semtinin önü, Pers ve Atina donanmaları arasında yapılan, tarihin en ünlü ve önemli deniz savaşlarından biri olan Salamis Deniz Savaşı’nda büyük kahramanlıklar gösteren, Bodrumlu Amiral Artemisia’nın gemilerini sakladığı “Gizli Liman”dır. Ön planda Milta Marina, sol arkasında Bodrum Kalesi’nin silueti ile en güzel Bodrum fotoğraflarından birisini çekilebileceğiniz Antik Tiyatro marinaya yine yürüyüş mesafesindedir ve yaz aylarında burada yapılan, ünlü sanatçıların, grupların sahne aldığı etkinlikler Milta Marina’da yaşayan yerli yabancı amatör denizciler için başka yerde pek rastlanmayan bir farklılıktır. Her yıl Turgutreis Marina’da yapılan ve müzik-opera dünyasının, Fazıl Say gibi yerli ve Jose Carreras gibi yabancı ünlülerinin konserler verdikleri “Yaz Festivali” de Bodrum yazlarına renk ve hareket katan bir etkinliktir.  

    MARİNALARIN EVRİMİ

    Covid-19 nedeniyle amatör denizciler yılın en azından büyük bölümünü marinalarda bağlı teknelerinde geçirmeye başlayınca marinaların da bu yeni yaşam biçimine uyacak adımlar atmaları kaçınılmaz oldu. Bu insanlar artık yeme-içme, spor, eğlence hatta kişisel meraklarını gidermek için bile marina ve çevresinden ayrılmıyorlardı. Doğrusu bu açıdan bakıldığında Bodrum Yarımadası’ndaki marinaların belli başlıları, oldukça şanslı görünüyorlar. Örneğin Milta Marina, Bodrum’un merkezinde olmanın büyük avantajına sahip. Deneyimli müdürü, ilgili ve her an yardıma hazır ön büro ve saha personeli, bitişiğindeki kaliteli restoranları, kafeleri; kitapçısından, butik dükkânlarına kadar alışveriş alanları, hatta gözde Gelibolu şarapları satış noktası, teknelerin günlük ve seyir öncesi yiyecek-içecek gereksinimini karşılayan süpermarketi ile Milta Marina, yer bulmanın neredeyse olanaksız olduğu, gözde marinalarımızın başında geliyor. Doğrusu Marina Müdürü Sayın Seher Çalı ve güler yüzlü, çalışkan ekibi değişen koşulların gereğini yerine getirmek için gerçekten üstün bir çaba gösteriyorlar. Bununla da kalmayıp, zamanlarını marinada geçiren, teknelerinde yaşayan amatör denizciler ve aileleri için hemen her hafta ya bir fotoğraf-resim sergisi ya da müzikli bir gece veya yazarlar, alanında ün kazanmış sanatçılarla söyleşiler düzenliyorlar. Daha da önemlisi, teknecilerin yaşamlarını huzur içinde sürdürebilmeleri için en küçük bir ayrıntıyı bile göz ardı etmiyorlar. Az da olsa, her yerde görülen, başkalarının hakkına saygı göstermekte zorlananların düzene uymalarını sağlamak amacıyla her türlü önlemi alıyorlar ve bunu teknecileri karşı karşıya getirmeden, sorumluluğun ve görevin kendilerine ait olduğunu bilerek yapıyorlar ki marinada huzur için bu davranışın çok önemli olduğunu her denizci çok iyi bilir. Denizcilerin yaşamına böylesine beklenmedik bir şekilde ve ağırlıkta giren marinaların sorunları ve marinalarla ilgili sorunlar yok mu? Olmaz mı? Hem de bir kısmı ülkeyi yönetenlerin amatör denizcilik anlayışına ve politikalarına kadar giden, ne sorunlar? Onları da bir başka yazıya bırakalım. 

    Marinalar artık biz amatör denizcilerin yaşamımızın sadece bir parçası değil, ta kendisi olmak yolunda. Ancak amatör denizciler olmazsa marinaların olmayacağı da bir başka gerçek. Karşılıklı olarak değerini bilelim vesselam.☸