Etiket: Yacht

  • İZZET GÜNAY ve deniz magandaları

    İZZET GÜNAY ve deniz magandaları

    İzzet Günay’ın denizle, denizcilikle bağı benden biraz daha farklıdır. Sülale içindeki adıyla İzzet Abi, Salacaklı, dolayısıyla Boğaz çocuğudur ve Deniz Harp Okulu’nun “rahle-i tedrisinden – eğitiminden” de geçmiştir. İzzet Günay bu yazının “esas oğlan”ı olsa da konumuz deniz magandaları. Fotoğraflar SÜHA UMAR

    Biliyorum şimdi yine bana söylenmeye başladınız. Neler dediğinizi de duyar gibiyim. “İzzet Günay gibi kültürlü, tiyatrodan gelmiş, Yeşilçam’ın en efendi jönlerinden birinin magandalarla ne işi olabilir? Hele magandalıkla hiç olmaz. Bizim Süha Reis de Covid-19’un kurbanları arasına katılıp, kafayı üşütmüş mü ne? İyi de orada burada, korsanların dümen suyunda dolanıp duran Süha Reis ile salon adamı İzzet Günay’ın nasıl bir bağlantısı olabilir? Yolları nasıl kesişmiş?” diye peş peşe sıralıyorsunuz aklınıza gelenleri. Ama merak da etmiyor değilsiniz her zamanki gibi, acaba arkasından ne gelecek diye. Sizi fazla merakta bırakmayacağım. Benden çok daha genç insanların bile bugün dahi gördüklerinde hemen tanıdıkları İzzet Günay, amcamın kızı İpek’le evlenince bizim sülaleye dâhil oldu. Fena da olmadı çünkü sülalede neredeyse her meslekten insan vardı ama aktör yoktu. Artık yeteneksiz oluşumuzdan mı yoksa sopa gibi olup, rol yapmayı beceremediğimizden midir, bilemem. İzzet ve İpek uzunca bir süredir yılın önemli bir bölümünü, Bodrum’da, Yalıkavak ile Gümüşlük arasında, Koyunbaba Koyu’na ve Kardak Adaları’na bakan bir yamaçtaki küçük ve şirin evlerinde geçiriyorlar. Böyle olunca da hiç değilse yaz aylarında, geçmişe oranla daha sık görüşür olduk. 

    SEYİR BAŞLIYOR

    İzzet Günay’ın denizle, denizcilikle bağı benden biraz daha farklıdır. Sülale içindeki adıyla İzzet Abi, Salacaklı, dolayısıyla Boğaz çocuğudur ve Deniz Harp Okulu’nun “rahle-i tedrisinden-eğitiminden” de geçmiştir ama benim gibi, fındık kabuğu kadar kayıklarla, Boğaz’da, İzmir Körfezi’nde veya Gökova’da macera peşinde koşmuşluğu olduğunu duymadım. Kendisi de böyle bir merakından söz etmedi. Ama her şeyi toplamak gibi bir merakı vardır ki, topladıklarına deniz kabukları da dâhildir. İkide bir bana, “Şu senin cam vazolara doldurup evde dekor olarak kullandığın kabukları getir de aralarında bende olmayanlar varsa, benim koleksiyona katalım” der ve her defasında da mutlaka işine yarayacak bir iki kabuk bulur o yığının içinden. 

    Ekim ortalarına doğru muhteşem Yalıkavak gün batımlarından birini seyrederken, “Tekne aldın ama ben henüz görmedim” dediğinde doğrusu mahcup oldum. Teklif edersem nezaketen reddedemeyip gelmek zorunda kalır ama onun için işkence olur diye yapmaktan çekindiğim teklifi bu defa hemen dile getirdim. Hava durumuna bakıp, iki gün sonra kısa bir seyir için sözleştik.

    “Kambersiz düğün olmaz” demiş atalarımız. Kamber kim bilmiyorum ama Serhan Reis’siz seyir olmaz. O nedenle bir pazar günü, Mehtap’la, önce Gümüşlük’ten Günay’ları alıp, Bodrum’da Serhan Reis ve eşi Şule ile buluştuktan sonra “Myndos”la Bodrum Milta Marina’dan hareket ettiğimizde, hava, “lodos mu yoksa karayel mi essem?” diye kararsız, yön değiştirip duruyordu. “Peki magandalar bu olayın neresinde? Hâlâ ortada yoklar” diyorsunuz biliyorum. Acele etmeyin. İzzet Günay bu yazının  “Esas oğlan”ı olsa da konumuz deniz magandaları.

    GÜNÜN İLK “DENİZ MAGANDASI”

    Bodrum Liman çıkışı dardır. Çıkınca 100 metre kadar da sağlı sollu, dubalar üzerine oturtulmuş fenerlerin arasında seyir yapılır. Deniz kültürü olanlar gerek limandan çıkarken gerek girerken 5 knot hızı geçmezler. “Lütfen siz geçin. Katiyen olmaz. Önce siz buyurun!” diyerek kapı veya asansör önünde nezaket içinde itişen insanlar gibi yapmasalar da birbirlerini geçmeden, peş peşe çıkar ve girerler. Ama herkes değil. Her an, şanslıysanız kıçında iki hatta üç, her biri 150-250 HP gücünde takma motor olan bir sürat teknesi, şanssızsanız, heyula gibi bir motoryat, pupanızdan gelip, herhangi bir tarafınızdan, saatte 25-30 knot hızla geçebilir. Yarattığı dalga, sizin sakin sakin seyir yaptığınız yelkenli tekneniz için yeterince sıkıntı yaratır. Bazen bu tekneler öylesine yakın geçerler ki dalgasına dönemezseniz kaldırdığı sudan nasibiniz almanız işten değildir. Aslında bu daha ilktir ama Bodrum Sahil Güvenlik merkezinin tam da önünde, liman çıkışında, günün hemen her saatinde yaşanan bu olay, gün boyunca başınıza gelebilecekler hakkında size iyi bir fikir vermelidir. Bu defa da öyle oldu. Pupamızdan, sanki üzerimizden atlayacakmış gibi, zıplaya zıplaya, hışımla gelen bir sürat motoru, yaklaşık 30 mil hızla, sancağımızdan açık denize doğru hamle etti. Ben gerekli manevrayı yapıp, dalgasının yaratacağı yalpayı olabildiğince önlemeye çalışırken, kıç havuzlukta oturmuş, keyifle kahvelerini yudumlayan ekip de devrilebilecek her bir nesneye hâkim olmaya çalıştı. Böylece, günün ilk “deniz magandası” ve çığlık çığlığa, saçlarını rüzgâra vermenin keyfini! yaşayan iki cins-i latif yolcusu ile müşerref olduk. Ne demişti bir büyüğümüz? “Bu daha başlangıç. Daha neler olacak?” dememiş miydi?

    “KARAYA BİLE KAÇSANIZ EZERİM!”

    Hava lodosa döndü. “Karaada’nın altına geçelim, Ilıca binalarının önüne demir koyarız. Orası sakindir.” dedi Serhan Reis. Lodosa rota tuttuk.

    Deniz sakin. Etrafta tek tük tekne var. İskele kıç omuzluğumuzdaki, son yılların modası, korsan teknesi tıpkı yapımı bir günlük gezi teknesi de Karaada yönünde seyrediyor. Sancağımızda, yaklaşık 1 mil uzakta, Görecek (İnek) Adası karayel yönünde, bize doğru seyir halinde büyük bir motoryat var. Uzakta ama yine de sık sık bakıyorum. Sanki yetişip tepemize binmek için hızını her saniye daha da artırıyor gibi. Artık Karaada’ya yaklaşık 30 metre uzaklıktayız. Ve ön güvertesinde birkaç hatunun güneşlenmekte olduğu, 25 metrelik Azimut tepemize bindi. Yaklaşık 20 mil hızla, kara ile aramıza girip, neredeyse bastonumuzu sıyırarak geçti. Son anda sancak alabanda yapıp, peşinde sürüklediği dalgayı olabildiğince baştan almasam başımıza neler gelecekti bilemem. Bu deniz magandası “Yelkenli olsa da şu anda yelkenle seyretmediğine göre motorlu tekne sayılan Myndos’un sancağını görüyorum, dolayısıyla yol benim. Ancak hızlanmazsam ben yetişemeden karaya varacak. İyisi mi yol verip tepelerine bineyim de, hadlerini bilip saygıda kusur etmesinler, bana yol versinler” diye düşündü herhalde. Ben ne bileyim? Magandalığın sonu yok! Daha da ilginci bu maganda bütün çabasına karşın bizi ıskaladıktan sonra kıble yönünde olan rotasını hemen keşişlemeye değiştirip, Tavşan Burnu’na yöneldi. Zaten öyle yapmasaydı, Karaada Ilıca tesisinin iskelesine bindirecekti. İzzet Günay’ın yıllar önce İstanbul’un maganda sürücülerinden illallah deyip, otomobilini sattığı dönemde sık tekrarladığı bir cümle geldi birden aklıma: “Sabah çıkarken bir makineli tabanca alacaksın. Bu trafik magandalarını, tek laf etmeden, görüldükleri yerde tarayacaksın!” derdi. Denizlerimizde de durumun farklı olmadığını görmek şaşırttı onu. Ama çok da değil. Birkaç yıl önce yine Serhan Reis’le, küpeştesi denizden sadece 35-40 cm yükseklikteki, altı düz göl teknemiz “Alabalık” ile Karaada’nın gündoğusunda, anakarada Tavşan Burnu’na yakın seyrederken, sağımızdan solumuzdan, hiç hız kesmeden, adeta bize sürtünürcesine geçen motoryatlara bakıp, “Bunlara işaret falan fayda etmez, doğrudan ateş etmek gerek” diyen Serhan Reis’in tepkisi de İzzet Abi’den pek farklı olmamıştı.

    ÇALKALA YAVRUM, ÇALKALA!

    Canımızı böylece bir deniz magandasından daha kurtarınca ayakaltında kalmamak için, rüzgârın da karayele döndüğünü görüp Ada Boğazı’na geçtik. Geçtik de bu yıl zaten hiçbir gün eksilmeyen tekne trafiği Pazar günü daha da artmış üstüne bir de her türlü -tek tek yazarsam Yacht Türkiye’de bizim reislere tek satır yer kalmaz- magandalık binince, bize sadece boğazın ortasında, 11-15 metrede alargada kalabileceğimiz çok kısıtlı bir alan kalmıştı. Orada demirleyebilirdik ama birden hatırladık. Bodrum’dan kalkan, aklınıza gelebilecek en olmadık görüntülerdeki günlük tur tekneleri, her tanrının günü saat 14-15.00 gibi, sonuna kadar açtıkları hoparlörlerinden İstanköy’a kadar bütün Ege Denizi’ni inleten, örneğin Ankaralı Turgut’un “Çalkala kızım çalkala. Şehriye çorbası gibi. Allah sana mal vermiş. Alaman bombası gibi” oyun havası eşliğinde güvertede göbek atan yolcuları ile buraya gelirler. Demir atıp, çay molası verirler ve bir-bir buçuk saat kadar kalıp, kafanızı bir güzel ütüleyip, giderler. “Gemilerde talim var. Bahriyeli yârim var. O da gitti askere. Ne talihsiz başım var” dışında şarkı düşünemeyecek kadar klasik İzzet Günay bir de bu rezilliği görmesin diye, tornistan edip Ada Boğazı’ndan çıktık, Görecek Adası’nın kıblesine geçip, karayelden korunaklı bir köşeye demir koyduk. Herkes kendini, ilk anda ürperten ancak hemen alışılıp, keyifli hale gelen denizin berrak maviliğine bırakmaya hazırlanıyordu ki geldiler!

    Neredeyse yarım milden etrafı titreten sonuna kadar açılmış hoparlöründen, bu defa Müslüm Gürses’in insanlara göğüslerine jilet attıran karamsar müziğine benzer bir ağıt mı desem, şarkı mı desem, türkü mü desem, ne olduğu belirsiz bir gürültü yayarak geldi üç maganda, bir sürat motoru ile. Ada kıyısında her yer boşken, burnumuzun dibine demirlediler. İzzet Abi ile birbirimize baktık. “Aldık başımıza belayı” dercesine. Neyse ki biz “Acaba müziği kapatın desek arbede çıkar mı?” diye düşünürken, biraz kıstılar da sonu nereye varacağı belli olmayan bir konuşmayı başlatmak gerekmedi. Fırsat bu fırsat diyerek herkes denize atladı. Çıktığımızda bizi bir sürpriz bekliyordu. Demir koyduğumuz yer sakin ve rüzgârsız olmasına öyleydi ama Bodrum-Karaada-İstanköy-Bodrum yönünde hiç durmayan tekne trafiği, günlerden pazar olmasının da etkisi ile iyice artmıştı. Biliyor musunuz denizler de aynı karalar gibi oldu. Nasıl karada her saat, bir alay motorlu araç çoğunun içinde hiçbir yere, hiçbir şey yapmaya gitmeyen insanlar olduğu halde, sürekli oradan oraya gidip geliyorsa, denizlerde de bir alay tekne içindeki insanlarla sürekli olarak bir yerden bir yere hareket halinde. Ve tabii bunların yarattığı su hareketleri, Görecek Adası kıyısında demirlediğimiz sakin suları, ölü dalgalarla sürekli yokluyor. Bir süre sonra kendinizi salıncakta gibi hissetmeye başlıyorsunuz. O gün de öyle olunca, şansımızı son bir yerde denemeye karar verip, vira demir yola koyulduk. Rotamız dönüş yolumuzun da üstünde, Gümbet Koyu. Zaten aradaki noktalarda, en küçük girintiyi bile sağlı sollu çapraz halat çekerek, kendilerinden başkasına kapatmış teknelerden, başımızı sokacak yer yok.     

    DONDURMA BOTLARI, JET SKİLER, MUZ ÇEKENLER 

    Koya girip, karayel kıyısına yakın, otellerin yüzme alanlarının hemen dışında 8 metreye demir koyduk. Etrafta bir hareket görünmüyordu. Yanılmışız.

    Biz soframızı hazırlarken, koy içinde yasak olmasına karşın, akrobasi yapan jet skiler her defasında mutlaka Myndos’un burnunun dibinden geçiyor; hemen her 15 dakikada bir dondurma botu büyük bir hızla tüm koyu dolanıyor; koy dışında demirlemiş, günlerdir yerinden kalkmadığı belli olan motoryatların hizmet botları, patronları ile konuklarının sonu gelmeyen isteklerini karşılamak üzere teknelerle kıyı arasında mekik dokuyor, bu da yetmezmiş gibi üzerinde çığlık çığlığa bağrışan insanlar olan şişme muzları, tabakları çeken motorlar yine büyük bir hızla sürekli etrafımızda tur atıyorlardı. Ve bütün bunlar koyların içinde hızın en çok 5 knot olması kuralına karşın ve Sahil Güvenlik Bodrum merkezine taş çatlasın 4 mil uzaklıkta oluyordu.

    “Vira demir!” dedi İzzet Abi. “Denizleri de magandalar basmış.” 

    Dönüşte, Bodrum liman girişinde, biz ve deniz kültürü olan bir iki tekne daha, hızımızı iyice düşürüp, birbirimizin peşine takılmış ilerlerken, büyük bir hızla pupadan gelip, sancak- iskele demeden önümüze geçen -herhalde limanda yer kapmaya gidiyorlardı!- günün son deniz magandalarından da mahrum kalmadık tabii ki! ☸

  • Her amaca uygun gezgin T28 Cruiser

    Her amaca uygun gezgin T28 Cruiser

    İzmirli Atak Yachts’ın ilk seri üretim teknesi T28 Cruiser’ı mercek altına aldık. Firmanın kurucusu Can Atak, bu modeli ulaşılabilir fiyatlarla ve konfor içinde denizde olmak isteyenlere özel tasarladıklarını ifade ediyor. Yazı Pelin ÖZCANLI Fotoğraflar Pozitif Studio

    Atak Yachts’ın konfordan ödün vermeden, daha uygun fiyatlarla denize erişim sağlanabilmesi hedefiyle ürettiği T28 Cruiser; günlük, uzun konaklamalı, balıkçılık amaçlı ya da megayat tender’ı göreviyle kullanılabilir. Tender, Sport ve Cruiser olmak üzere üç farklı versiyonu bulunan T28 serisinin ilk gövdesi, tasarım ve mühendislik de dahil, bir buçuk yılın sonunda, Temmuz 2021’de suya indirildi. Tekne, seçilen opsiyonlara göre biraz değişiklik gösterse de sipariş üzerine üç ayda inşa edilebiliyor. Polyester el yatırması tekniğiyla inşa edilen 8,50 metre boyunda, 3,10 metre genişliğindeki teknenin karinası için sekiz kat (CE 188) polyester dökülüyor. Bölmeler ve takviyeler okoume kontrplaktan, duvarlar ve mobilyalar meşe kaplama. Krom malzemeler ise 316 kalite. Tekne içten ya da dıştan takma motorla güçlendirilebiliyor. 

    AÇIK HAVA YAŞAM ALANLARI

    Kıç platform; tekneye stern drive kuyruklu motor takılırsa 314×110 cm, dıştan takma motor takılırsa 70×110 cm ebatlarında iki ayrı kulakçığa sahip oluyor. Standart donanımdaki kaydırmaz güverte zemini isteğe bağlı tik, sentetik tik veya mantar tikle kaplanabiliyor. Kapalı, merkezi kokpitli teknenin havuzluğun kıçında uzanan dört kişilik koltuk var. Sancak ve iskele taraflara da ikişer katlanır bank konabiliyor. Koltuğun sancak önü açık kalacak şekilde, iskelesine doğru sabit masa konumlandırılmış. Acil durum ve ağır motor bakımları gerekirse, masayla koltuk komple arkaya yatırılabiliyor. Havuzluğun sancak ve iskelesinde tercihen açılır balkon yapılabiliyor. Açılır borda kapakları demirde deniz keyfini artırmakla kalmıyor, balıkçılık tutkunlarının büyük balıkları tekneye çekmesini de kolaylaştırıyor. Tekneye, vardavela başlangıçlarına birer adet, havuzluk koltuğundaki krom bara iki adet, dört kamış yuvası ve üç kep ile havuzluk koltuğunun altına 200 litrelik livar eklenebiliyor. Ayrıca teknenin baş güneşlenme alanındaki sırtlık yatırılarak oturma pozisyonda da rahatlık sağlanıyor.  

    İÇ MEKÂN BİLEŞENLERİ

    Havuzluktan kokpite sürgülü cam kapıdan giriliyor. İskelede iki karşılıklı koltuk ve aralarında bir masa var. Standart donanımda sabit olan bu masa yerine hareketlisi tercih edilebiliyor ve masanın aşağı katlanmasıyla 1,40 metrelik uzanma alanı elde edilebiliyor. Sancakta kuzine ve önünde kumanda mahalli mevcut. Kaptan koltuğu da öne doğru katlanarak mutfak tezgâhını rahatlatabiliyor. Kuzine, standart donanımında 120 litrelik buzdolabına ve tek gözlü evye ile gazlı ocağa sahip. Opsiyonlar arasında -5kW jeneratör alınırsa- elektrikli ocak ve mikrodalga fırın da sunuluyor. Ayrıca salona televizyon takılabiliyor ve daha fazla hava giriş çıkışı için tavan manuel veya elektrikli sunroof’lu seçilebiliyor. Salonun tavan yüksekliği ise 1,92 metre.      

    T28 Cruiser, geniş hacmi ve konforuyla kendinden büyük teknelerle rekabet ediyor. Teknede duvarlar ve kapılarla üst düzey mahremiyet hedefleniyor. İki kamaralı teknenin 1,80 metre tavan yüksekliğine sahip ana kamarası başaltında bulunuyor. Alt güvertenin sancağına banyo, arkasına ise konuk kamarası yerleştirilmiş. Havuzluktaki ve salondaki koltukların da yatağa dönüştürülmesiyle T28 Cruiser’da beş kişi konaklayabiliyor. 

    HIZ LİMİTLERİ

    170W esnek ve 320W sabit güneş paneliyle sipariş edilebilen Atak T28 Cruiser, ihracat ağırlıklı talep görüyor. Suda uzun konaklanabilecek ya da tender görevi görebilecek tekne, hem içten hem dıştan takma motorla beslenebiliyor. En düşük 200 beygirlik stern drive kuyruklu veya dıştan takma motor kullanılması öneriliyor. 250 beygirlik Mercruiser stern drive kuyruklu motorla 1000 devirde 7 knot hıza erişiliyor. 2 bin devirde 15, 3 bin devirde 24, 4 bin devirde 29 knot hıza ulaşılıyor. T28 Cruiser, 4 bin 800-5 bin 200 devirde en yüksek hızı olan 34 knot’a çıkıyor ve bu şekilde saatte 85-90 litre yakıt harcıyor.☸

    pozitifstudyo.com
    pozitifstudyo.com
    pozitifstudyo.com
  • 80

    80

    80… Büyük rakam! Bir de yıl olunca bayağı büyük! 21 Aralık 2021 duayen denizcimiz Tanıl Tuncel’in 80’inci yaş günüydü. Bu söyleşide onu Tanıl Tuncel yapan 80 yılın kısacık özetini bulacaksınız.

    Yazı EYÜP ÖZEL Fotoğraflar TANIL TUNCEL ARŞİVİ

    Türk amatör denizciliğinin en önemli isimlerinden Tanıl Tuncel 80 yaşına girdi. Kendisine duayen denilmesinden hoşlanmasa da 1963-68 yılları arasında teknesi Kısmet ile dünya turu yapan Sadun Boro’nun ardından yaklaşık 20 yıl sonra tura çıkan ilk Türk denizci olması ve bugün hâlâ teknesinde, tuzlu mavi ile iç içe bir hayat sürmesi, o istemese de bu sıfatı peşinden getiriyor. 

    Doğum günü olan 21 Aralık kış dönencesi ise bu kez enteresan bir dizilişle geldi: 21.12.21. Eski Türk kavimlerinde en uzun geceden sonra gelen ilk dolunay, yeni yılın başlangıcını müjdelermiş.Artık her gün güneşin daha uzun bizimle kalacağı için bereketin yeniden başlayacağına inanılan Nar-Tugan (Nardugan) bayramı yeni bir doğuş olarak kutlanırmış. Yaşadığı düzeni terk edip, denize açıldığında, rotasının sonu, geri dönüp şapkasını asacağı bir yer, ilerisi için bir planı olmadığını söyleyen Tanıl Tuncel doğanın içine geçici bir süre için değil seçtiği yaşam tarzı sonucunda dalanlardan. Yukarıdaki inanış da o yüzden bana yabancı gelmiyor diyor. Denize maviliğini veren, hayatı şekillendiren gökteki olayların, hakiki takvim olduğunu düşünüyor. 

    Umarım bu yeni takvim başlangıcı onunla birlikte hepimize iyi gelir. Bizde “40’ından sonra saza başlayan kıyamette çalar”, “yaş yetmiş iş bitmiş” gibi deyimler ile yaşı ilerleyenlerin yeni şeyler başaramayacağı kazınır belleklere. İleri toplumlardaysa “grey nomads” gri göçebeler görevlerini yapmış, düzenlerini kurmuş, geri kalan yıllarından zevk alabiliyor, 81 yaşında biri teknesine atlayıp tek başına durmadan dünyayı dönebiliyor. Ben de 80 yaşını kutlasa da, tanıdığım birçok gençten daha dinç ve üretken olan, bizim grey nomad’ımıza mikrofonu uzattım.

    EN BAŞINDAN BAŞLAYALIM

    Tanıl Abi’nin dünya turunu ve sonrasında neler yaptığını kitabını (Dünya Gerçekten Yuvarlakmış, Denizler Kitabevi, 2012) okuyanlar ve dergimizi takip edenler iyi bilir. Dolayısıyla “denizci kimliğini biliyoruz da seni sen yapan 80 yılı anlatır mısın?” ile giriyorum sohbete.

    “21 Aralık 1941, en uzun gece… Dışarıda kar fırtınası… Çok soğuk bir gece… Üsküdar Numune Hastanesi’nde bir çocuk doğar. Hemşire annenin kollarına bıraktığında gözleri denize dönük, ellerini Marmara’ya bakan pencereye uzatıyor… Mahallenin bilge teyzesi yorgun anneye, ‘bak hanım bu çocuk büyük denizci olacak, hem de duayen olacak’ demiş. Yok, yok, şaka, korkma seni bayıltmayacağım.” diye bol kahkahalı başlıyor Tanıl Abi anlatmaya. Denizcilik ve macera tutkusunun nereden geldiğini sorguluyorum aslında. Galiba wanderlust (seyahat tutkusu) onun gibilerin mayasında var. Okuldaki bir sıra arkadaşı da yıllar sonra onu gördüğünde “senin ne olacağın belliydi, devamlı elinde atlas, egzotik yerlere bakardın” demiş. 

    ÇOCUKLUK… SALACAK YILLARI 

    1940’lı yıllar… Şimdiki Harem-Şemsipaşa arasının doldurulup, Salacak kıyısına beton dökülmeden önceki yıllar… İlkokul öğretmeni olan babası İstiklal Savaşı’nda savaştığı yetmiyormuş gibi o yıllardaki savaş korkusu ile tekrar askere alınmış. Ekmek karneleri… Yokluk yılları… Ama bir çocuk için yine de güzel günlerdi diyor…

    “Deniz kıyısına inen bayırın üstünde, tam anlamıyla deniz ayağımız altında bir sokakta otururduk. Bizim sokağın bittiği bayırın üstünde bekçi kulübesi ve de ne hikmetse kulübede bir can simidi vardı. (Dik bayırın tepesindeki can simidi ta aşağıda boğulan birini nasıl kurtaracak merak etmişimdir). Savaş tehlikesi bitip döndüğünde babam yazları Bekçi Tevfik Efendi’den can simidini alır beraber bayırdan Çiftekayalar’a inerdik. Beni can simidinin içine koyar, sırt üstü ayaklarına taktığı simit içinde beni ta Maymuncuk Kayası’na, Kızkulesi’nin oraya, bazen Salacak Plajı’na kadar çekerdi (güneşte yanma süresini mayosunda ilaç tüpünde taşıdığı sigarasını içerken zamanlardı. Bir sigara önü, bir sigara sırtı). Dönüş akıntıyla kolaydı. Benim denizle tanışmam böyle, ne zaman ve nasıl yüzme öğrendiğimi hatırlamıyorum, demek ki pek dramatik olmamış.”

    Ortaokul yıllarında Doğancılar Parkı karşısında, Kaymakamlık binasının yanına taşınırlar. Denizden hiç uzak olmaz. Günleri arkadaşlarıyla Salacak’ta deniz kenarında geçer. Öğle yemekleri, Kızkulesi etrafında dalıp çıkardıkları ve çalı çırpı ateşinde teneke üstünde kızarttıkları midyeler; eğer paraları çıkışırsa yanına bir kavun veya karpuz, belki domates ve biraz peynir olur. Sadun Abi’nin (Boro) Kısmet’ini inşa eden Athar Usta (Beşpınar) sahilde açıkta çalışır, ona bakarlar. Salacak Plajı’na, yüzerek kaçak girerler. Yani her anları denizde geçer.  “Salacak’ta bir tane şarpi vardı. O tekneyi temizleyince ara sıra denize çıkma kazanırdık. Bazı geceler iyi arkadaşım Cengiz’in abisinin sandalını alır Kızkulesi’nin akıntısında balığa çıkardık (o zamanlar lüfer değil koca kofanalar tutardık, hatta iki tane fok vardı). Sandala yamalı bir lateen yelken uydurmuştuk, akıntıyla bazen neredeyse Hayırsız Ada’ya kadar akarak balık tutar, dönüşte takaların çektiği bir kıçı düz mavnanın çekişine kayığı yapıştırır Kızkulesi’ne kadar bedava gelerek Salacak’a dönerdik. Eski günler muhabbeti uzar gider, sefalet ama güzel günlerdi. Hayat pek ciddiye alınmazdı. Oğuz Aral ve ardından kardeşi Tekin’in karikatürlerindekiler bizim oradaki gerçek tiplerdi…” 

    OKUL YILLARI

    İlkokul yılları güle oynaya geçer. Ortaokul ile birlikte kendi deyimiyle dirsek çürütme devri başlar. “En büyük şanssızlığım ablamın yıldızlı 10’lar kalitesinde bir öğrenci olmasıydı. Ortaokulda ilk karnemle eve geldiğimi hatırlıyorum. Ben iftiharla şişinip iyi olduğumu düşünüyorum. Bir tane kırık var. İngilizce, spor, resim 10, diğerleri 5. Sınıfta sekiz, dokuz kırığı olanlar var. Babam ‘bu ne biçim karne, hepsi kırık!’ diye öfkelenmişti. İkinci sınıfta üstüne tüy dikip çakınca, benim adam olmam için reçetenin askeri okul olduğunu düşündüler. Deniz Lisesi imtihanlarına giriyorum. Adadaki imtihan günlerinin birinde okulda kalan öğrencilerin izine çıkacakları için sevinçten zıpladıklarını gördüğümde, kafamda alarm çaldı! ‘Beni hapishaneye gönderiyorlar!’ Ertesi günkü imtihanı kazanmamaya karar verdim. Sabah imtihana giderken vapurda karşımda oturan yolcunun gazetesinde ‘Haydarpaşa Lisesi’ne kayıtlar kapandı’ yazıyor. ‘Eyvah bu sefer ortada kalacağım’. İmtihanda bildiğim kadarını yaptım. İşe bak, 3 bin civarında aday arasında ilk 90’a girmişim. Meğer o kadar da sepet değilmişim.”

    Disiplin olsun diye, disiplini hiç sevmez. Hayatının sonraki yıllarında denizlerde dolaşırken çok disiplinlidir gerçi ama o disiplin ayrı çünkü onu ileri götüren, hayatta kalmasını sağlayan şeydir denizdeki disiplin. Bu disiplin ortamında okulda gündüz bir kabahat yapanlar (doğru selam vermedin gibi) gece ceza talimine çıkar, o da müdavimlerden biri olur. “Ayakların masanın üstünde 100 şınav çek” gibi emirler verilir. Güreş takımında olduğu için “geceleri antrenman yapıyordum sayelerinde” diye işi yine dalgaya vurur. Ama okuldan ayrılmakta da ısrarcıdır.

    “İlk günden beri beni çıkarın diye ağlanıp durdum. Okul bedava ama çıkarsam bana harcanan tazminatı öğretmen maaşıyla babamın ödemesi zor. Nasıl bıktırdıysam, ‘Tamam, liseyi bitir, tazminatı verip çıkaralım’da anlaştık. Deniz Lisesi ülkenin en iyi okullarından biri, üniversitede ben bile başarılı olurum. Dişimi sıktım ama son sınıfta iki dersten çuvallayınca (olgunluk deniyordu, sadece kaldığım derslere giriyordum) hayatımdan bir yıl ve bizim anlaşma gitti.” 

    Sonraki yıllarda ananeyi bozar ve Harp Okulu’nu ikmalsiz bitirip subay olur. Geçmişinde Bahriye subaylığı olduğu için, “tabii denizcilik oradan geliyor” der herkes. Ama Tanıl Abi’ye göre âlâkası yok. “Teşvik değil mani olunurdu” diyor. “Lisede 15 günde bir Gemicilik dersi vardı, nesli tükenmiş (hiç değilse bizde) eski gemilerin babafingosu gibi şeyleri öğrenirdik. Bizim zamanımızda iki eski starboat vardı, sadece son sınıftakiler çıkabilirdi, o da iyi havada. Hava biraz sertken bir tekneyi kaçırıp ada vapuruyla yarış ettik diye izinsiz kalmıştık. Filika ve kiklerin yelkenleri kayıkhanede yatardı. Enteresan bir dizayn, 5 tek (3 bir yanda, 2 diğer yanda) kürek çekilen kik’ler vardı. Bizim takımda hepimiz güçlü sporculardık. Hatta bazımız fazla güçlü. Taş Ercan, fazla asılıp yarışta küreğini kırıp bize kendini taşıtınca denize atacaktık ama yine her yarışta birinci olduk. Dünya Ordular Müsabakası’na gidecektik ama o yıl Brezilya’da olunca, parasızlıktan Türkiye katılmadı.”

    DALDAN DALA YILLAR

    Son sınıfta, teğmenken evlenince deniz hizmeti az olduğundan ikmal sınıfını tercih eder. 

    “O yıllara kadar eski adı levazım olan ikmal sınıfına sıhhat problemi olanlar zorla geçiyordu. Bizden önceki sınıftan sonra durum değişti, sivil hayatta lojistik, işletmecilik iş imkânı veriyordu. Ben dâhil, gözü dışarıda olan, bazı sporcular, sınıfın dereceli öğrencileri ikmali seçmişti. Kontenjandan fazla müracaat oldu, neyse kurada elenmedim.” 

    Spor okul hayatında ve sonrasında hep birinci öncelik olur. Güreş, kürek, judo ve atış… 60 yaşından sonra da okçuluğa merak salar. Ama bu işinde sorun da çıkarır.

    “İşimi iyi yapardım ama amirlerim durumdan memnun değildi. Her yıl Silahlı Kuvvetler müsabakaları, kamplar için güreş, atış, judo iki üç ay işten ayrı kalıyordum. Bir yıl bir de İzmir Bölge Şampiyonu olup Türkiye Şampiyonası’na gideceğimde benim komutan ‘bana burada duracak birini verin’ diye isyan ettiğinde Amiral Kemal Kayacan arka çıkmıştı. Rahmetli sporu severdi. Masada oturmak istemiyor, ama istediğimi de yapamıyordum. Komando olmak için imtihana girdim, kışın karlı havada Boğaz’da yüzmek dâhil eziyetlere dayandım ve kazandım ama bir kurs gördüm diye Deniz Kuvvetleri göndermedi. Spor Akademisi’ne kabul edildim ama Amiralle sürtüşmek beni Bartın’a sürdürdü. Spor hocası veya komando olsam herhalde meslekte kalırdım. Düşününce iyi ki olmamışım…” 

    DÖNÜM NOKTASI 

    Tüm bu arayışların ardından dönüm noktası ABD’de gittiği bir kurs olur.

    “İngilizcem ortaokuldan beri çok iyiydi, açılan bir imtihanı kazanıp ABD’ye lojistik subay kursuna gittim. Bu fırsat benim hayatımın dönüm noktası oldu. Talih benimle oynamayı seviyor, Ankara’dan ayrıldığım gün, Kıbrıs yüzünden ABD ambargo koyuyor, beni durdurmak istiyorlar ama uçağım kalkmış. Kursa katıldığımda ABD irtibat subayıyla iyi anlaşmıştık beni sevmişti ‘senin hakkında bana gelen bir emir yok, ben de kimseye sormayacağım, sessiz emir bekleyelim’ dedi. Beni unuttular, çaktırmadan kursu hem de ikinci olarak bitirdim. Dönüşte uğradığım ataşelik, bu işe inanamadı.” 

    BAHRİYE’YE VEDA 

    Amerika rüyasıyla tanışmıştır artık. İsteyenin, çalışanın istediği yere ulaşabileceği fikriyle…

    “Yurda döndüğümde ne yapacağımı biliyorum. Mecburi hizmetin bitimine bir yıl var. İyi gitmeyen ev hayatını da bitirdim, istifa dilekçem elimde gün sayıyorum. Derken, devlet su koyuverdi, mecburi hizmetin bitimine günler kala 15 yıla çıkarıp, bize de uyguladılar. Ben verdiğim 10 yıl hizmet sözünü tuttum, iyi bir subaydım, dürüstçe görevimi yapmıştım. Şimdi ne yapacağım? (Ben ayrıldıktan sonra adaletsizlik düzeltildi ve 15 yıl mecburiyet okula yeni girenlerden başladı.) ABD’de kurstayken tanıştığım Judy evlenme teklifime evet diyerek imdadıma yetişti (5 yıl iyi bir evliliğimiz oldu, ona minnettarım). Judy Türkiye’ye geldi ve yabancı ile evlenince istifa etmek zorunlu olduğundan bir ay içinde Bahriye’den, eşimden, memleketten ayrıldım (Atılmak değil, atılsam ABD’ye giremem. Daha sonra yabancıyla evlenmek serbest olmuş). Galiba ‘hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım’ı biraz abartıyorum. Dünyayı dolaşmam da zaten bir inatlaşma sonu oldu.”

    AMERİKA GÜNLERİ

    Yüzbaşı Tanıl beyaz üniformasını Türkiye’de bırakır. Macera dolu Amerika günleri ve hayat mücadelesi başlar.

    “10 yıl hizmetten sonra cebimde 600 Dolar’la uçağa bindim. Virginia’nın küçük bir şehri Martinsville’de eşimin annesinde kalıyoruz. Kimsenin bana bakmasını kabul edemem, hemen para kazanmam lazım, iki oğlumu da yanıma aldım, onları iyi bir okula koydum. K-Mart’tan bir iş tulumu, çekiç, biraz takım aldım. Bir takım sandığı yapıp, inşaat şirketinde marangoz çırağı oldum. Günde 10 saatten haftada dört gün çalışıp, geri kalan üç gün iş bulma kurumunda iş arıyorum. Hafta sonları ev tamirleri yapıyorum. İş arkadaşlarım sabah karanlığı yolun köşesinden alıyor. Dönüşte bırakıyor. Hayat mücadelem böyle başladı.” 

    Kendi kazancı ve eşinin sekreter maaşıyla üç dört ay sonra krediyle bir ev ve işe gitmek için bir pickup alır. Şimdi sıra inşaatçılıkta. Amerika rüyası devam ediyor…

    “Bir yıl çalışıp, inşaatçılığı öğrenip çevreyi tanıdım. O sıralarda çok eski arkadaşım Cengiz New York’ta mimar ama ABD lisansı olmadığından teknik ressam olarak çalışıyordu, ‘gel burada inşaat yapalım’ deyince eşi ve bebeğini alıp Virginia’ya geldi. Kayınvalideden borç alıp yeni yeni gelişen bir yerde arsa aldım. European American Builders gibi şatafatlı isimle şirket kurup arsa karşılığında bankadan kredi aldık. Belimizde takım kemeri çoluk çocuk başladık çalışmaya. Yerel gazete ‘Avrupalı inşaatçılar çift çidarlı duvarlarıyla yakıt tasarruflu ev yaptılar’ falan yazınca şöhret olduk ama alıcılar sırada beklemiyor. Kereste artıklarından oyuncaklar yapıp Christmas’ta satıyoruz, oyuncaklarla da gazetede hava yaptık ama beklemeye gücüm yok, iş bulma kurumundan çıkmıyorum.” 

    Daha sonra Washington DC’de Araştırma Enstitüsü’nde analist işi bulur. İlk görevi de yine denizle ilgili olur. Ama yine kaçtığı işe dönmüş olmak hoşuna gitmez.

    “Deniz Kuvvetleri için inşa edilmekte olan bir tankerin çalışanlar için sağlıklı gürültü seviyesine uyması normlarını müteahhit istiyor. Benden önce üç kişi içinden çıkamamış, Texas’ta gemi gibi bir laboratuvar yapıp, denemeyi düşünüyorlar. Okuduğum bir sürü kılavuzdan sonra, denizdeki şartlarda çok değişken olduğunu, gemiyi inşa etmelerini, gerekirse üzerinde iyileştirme yapabileceklerini, hâlâ insan sağlığı standartlarına uygun olmazsa, başka bir devlete satabileceklerini tavsiye ettim. Çok korktukları teknik daire başkanı Amiral beğendi. Buraya kadar güzel de ikinci görevim bir denizaltı üzerine. Vatandaş olmadığımdan gizli bilgilere ulaşmam sorun olacağından işime son verildi ki iyi oldu. Kaçtığım masaya yakalanacaktım.”

    NEW YORK VE YOL AYRIMLARI

    Tanıl Abi “Hayat ikide bir önüme yol ayrımı koymayı seviyor. Bence şanslıydım, seçimlerim doğru mu değil mi tartışılır ama hep benim istediğim hayata giden yolu seçtim, pişman da olmadım, yukarıda bir melek beni kolluyor galiba” diyor. Komando veya spor öğretmeni olsa Bahriye’de kalacaktı. Analist olarak devam etse bir memur olacaktı. Şimdi sıra New yıllarında… 

    “New York’ta Türk arkadaşlar benzin istasyonlarında başarılı, ver elini NY. Önce bir arkadaşın istasyonlarını işlettim, derken kendi istasyonumu. Koruyucu meleğim bir kıyak yapıp petrol krizini çıkarttı. Kısa zamanda borçlarımı ödedim ve bir tekne almaya yeterli para kazandım. Benzin işinde işleri büyütüp çok rahat milyoner olabilirim ama ‘rat race’ insanlarla uğraşmayı sevmedim. Maceralı hayatımı paylaşamadığından ayrıldığım eşimle elimdekini paylaştım. Milyonerliği itip, hürriyeti, kimseye hesap vermeyen bir hayatı seçtim.”

    Aslında en çok merak edilen konulardan birisi de bu. Yani dünyayı gezdin ama değirmenin suyu nereden geliyor?

    “Değirmenin suyu işte böyle oluştu. Gürül gürül akmıyordu. Çocukların okul ve barınma masrafı çıkınca elimde borcu ödenmiş Kelebek III ve o zaman ayda 2 bin Dolar, sonraları 1000 Dolar gelir getiren birikim. Kelebek’e taşındığımda dünya krizdeymiş benim haberim yok, banka yüzde 18 faiz veriyordu. Şimdiki gibi yüzde 0 olsa herhalde cesaret edemezdim. Faiz ve gelir gittikçe azaldı ama fırsat buldukça çalışıp, bir türlü idare edebildim. Seçtiğim hür, minimalist yaşam tarzımda, teknemde yaşayayım, ev kirası yok, araba yok, eşya, elektrik su vs masrafı yok. Hiç de fena değildi. Gelir artmadığında gideri azaltıyorum, marina değil demirde, lüks restoran değil teknede veya basit lokantada, giyim masrafı neredeyse yok gibi. En fazla para yutan hemen her işi kendim yaptığım halde Kelebek. Ondan başka dikili veya yürüyen, yüzen ağacım yoktu. Hiçbir zaman sponsorum da olmadı. Borcum da yok, alacağım da. O devir, Batı Atlantik, Bahamalar, Karayip’te hatırladıkça tüylerimi diken diken eden salaklıklarla denizde yaşamayı, hayatta kalmayı öğrenmeye çalıştığım devir…” 

    DÜNYA TURU NEREDEN ÇIKTI? 

    Artık tekneyle kısa uzun seyirler yapıp bambaşka bir dünyanın içine girer. Peki, ama Amerika’dan da ayrılıp dünya turu yapma fikri nereden çıktı?

    “Bir Karayip dönüşümde Norfolk, Virginia’da Decadence teknesi (80′ alüminyum ketch) ve sahibi Walker’la yollarımız kesişti. Walker, dünyayı dolaşmak istiyor, kaptan lazım. İşi aldım, bir yıl tekneyi hazırlayıp, Panama’yı geçtikten sonra işime son verdi. Zaten Pasifik’i kafamda dolaşmıştım, inat herhalde, Kelebek’i hazırlayıp Amerika’dan da ipimi kopardım. Sonrasını kitabımı okuyanlar bilir. Yeni Zelanda’ya vardığımda Decadence’i benden sonra birkaç kaptan değiştirip tura havlu atmış buldum. Belki o zaman, illaki turlayacağım demenin yanlış olacağını, yerine ‘dünyada dolaşmak’ fikrini benimsedim. Hayli zikzaklı bir rota bizi fotokopi haritalarla, daha önce varlığını bilmediğim, Chagos gibi, Mozambik, Namibya, Mayotte gibi yerlere, Güney Afrika’ya götürüp altımızdaki yuvarlağı döndüğümüzde yine bir kavşak: Batıya, Pasifik’e devam mı? Doğuya Türkiye’ye mi? Eşim Annette’le Doğuyu seçtik. Türkiye hayal kırıklığı oldu. Pılımız pırtımız Kelebek’te olunca palamarı çözüp, sevdiğimiz, bildiğimiz hayatımıza dönmek zor olmadı. 15 yıl daha zikzaklara devam ettik.” 

    Her şey bir gün biter. İyi şey de kötü şey de. Malezya’da çok sert bir yol ayrımı daha olur. Biri Kelebek’e talip olunca dağılırlar. Annette Avustralya’ya annesine bakmaya, Kelebek Tayland’a, o da Türkiye’ye. Okyanuslardaki serüven bitmiş olsa da 30 yılı full time, 80 yılını öyle veya böyle tuzlu mavide doldurmuş bedeni hâlâ 4’üncü Kelebek’le denizlerde dolaşıyor. Sırrını sorduğumda cevabı ise  “TV’de 100 yıl üzerindeki insanlarla yapılan bir konuşmada 104 yaşında biri sırrın hiç durmamak olduğunu söylemişti. Pelagic köpekbalığı devamlı yüzer, durursa nefes alamaz ve ölür” oluyor.

    80’inci yaşın kutlu olsun Tanıl Abi. Denizle iç içe nice mutlu yaşlara… ☸

  • Nurseli İdiz – Nergis Kumbasar – Mine Artu, Denizde tiyatro sohbeti “Etekler ve Pantolonlar”

    Nurseli İdiz – Nergis Kumbasar – Mine Artu, Denizde tiyatro sohbeti “Etekler ve Pantolonlar”

    Mine Artu’nun kadın erkek ilişkilerine dair yazdığı, Nurseli İdiz, Nergis Kumbasar ve Kimya Gökçe Aytaç’ın oyunculuklarıyla Ali Temiz yapımcılığında sahneye taşınan “Etekler ve Pantolonlar” adlı tiyatro oyununu denizde konuştuk. Fotoğraflar ZEYNEP DEMİRALP

    Bursa Uludağ Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne Sanatları Bölümü, Drama Yazarlığı ve Dramaturji Anasanat Dalı’nda Doçent olan Mine Artu’nun yazdığı “Etekler ve Pantolonlar” adlı tiyatro oyunu üç farklı tarzdaki kadın üzerinden, kadınının toplumsal sorunlarına odaklanıyor. Bu komedi oyununda, Nurseli İdiz, Nergis Kumbasar ve Kimya Gökçe Aytaç’ın hayat verdiği karakterlerle kadınların zamanla kendilerinin değil başkalarının istediği bireylere dönüştüklerine şahit oluyoruz. Ali Temiz yapımcılığında ve Cenk Oygur (Glowmedya) organizatörlüğünde sahnelenen oyunda, kocası tarafından aldatıldığını öğrenen Nurcan’a (Nergis Kumbasar) intikam almasında yardım eden Aysel (Nurseli İdiz) kendi evliliğini sorgulamaya başlıyor. Çözüm ihtimalleri için geçmişe giden “Etekler ve Pantolonlar” yazarın önemsediği, sorumluluğu biraz da kadının kendisinin üstlenmesi gerektiği düşüncesini sunuyor. 

    Mine Artu tiyatro ve radyo oyunları, ödüllü belgeselleri, kitapları ve daha pek çok işiyle üretkenliği dikkat çeken bir kadın yazar. Aynı zamanda yelken camiasının öne çıkan okullarından Cenoa Sailing’in kurucu ortağı Çağdaş Artu’nun ablası. Böylece tanıştık ve hem onunla hem de Etekler ve Pantolonlar’ın ses getirmesini sağlayan iki değerli isimle bir araya gelme fırsatı yakaladık. Devamı Ocak 2022 sayımızda…