80

80… Büyük rakam! Bir de yıl olunca bayağı büyük! 21 Aralık 2021 duayen denizcimiz Tanıl Tuncel’in 80’inci yaş günüydü. Bu söyleşide onu Tanıl Tuncel yapan 80 yılın kısacık özetini bulacaksınız.

Yazı EYÜP ÖZEL Fotoğraflar TANIL TUNCEL ARŞİVİ

Türk amatör denizciliğinin en önemli isimlerinden Tanıl Tuncel 80 yaşına girdi. Kendisine duayen denilmesinden hoşlanmasa da 1963-68 yılları arasında teknesi Kısmet ile dünya turu yapan Sadun Boro’nun ardından yaklaşık 20 yıl sonra tura çıkan ilk Türk denizci olması ve bugün hâlâ teknesinde, tuzlu mavi ile iç içe bir hayat sürmesi, o istemese de bu sıfatı peşinden getiriyor. 

Doğum günü olan 21 Aralık kış dönencesi ise bu kez enteresan bir dizilişle geldi: 21.12.21. Eski Türk kavimlerinde en uzun geceden sonra gelen ilk dolunay, yeni yılın başlangıcını müjdelermiş.Artık her gün güneşin daha uzun bizimle kalacağı için bereketin yeniden başlayacağına inanılan Nar-Tugan (Nardugan) bayramı yeni bir doğuş olarak kutlanırmış. Yaşadığı düzeni terk edip, denize açıldığında, rotasının sonu, geri dönüp şapkasını asacağı bir yer, ilerisi için bir planı olmadığını söyleyen Tanıl Tuncel doğanın içine geçici bir süre için değil seçtiği yaşam tarzı sonucunda dalanlardan. Yukarıdaki inanış da o yüzden bana yabancı gelmiyor diyor. Denize maviliğini veren, hayatı şekillendiren gökteki olayların, hakiki takvim olduğunu düşünüyor. 

Umarım bu yeni takvim başlangıcı onunla birlikte hepimize iyi gelir. Bizde “40’ından sonra saza başlayan kıyamette çalar”, “yaş yetmiş iş bitmiş” gibi deyimler ile yaşı ilerleyenlerin yeni şeyler başaramayacağı kazınır belleklere. İleri toplumlardaysa “grey nomads” gri göçebeler görevlerini yapmış, düzenlerini kurmuş, geri kalan yıllarından zevk alabiliyor, 81 yaşında biri teknesine atlayıp tek başına durmadan dünyayı dönebiliyor. Ben de 80 yaşını kutlasa da, tanıdığım birçok gençten daha dinç ve üretken olan, bizim grey nomad’ımıza mikrofonu uzattım.

EN BAŞINDAN BAŞLAYALIM

Tanıl Abi’nin dünya turunu ve sonrasında neler yaptığını kitabını (Dünya Gerçekten Yuvarlakmış, Denizler Kitabevi, 2012) okuyanlar ve dergimizi takip edenler iyi bilir. Dolayısıyla “denizci kimliğini biliyoruz da seni sen yapan 80 yılı anlatır mısın?” ile giriyorum sohbete.

“21 Aralık 1941, en uzun gece… Dışarıda kar fırtınası… Çok soğuk bir gece… Üsküdar Numune Hastanesi’nde bir çocuk doğar. Hemşire annenin kollarına bıraktığında gözleri denize dönük, ellerini Marmara’ya bakan pencereye uzatıyor… Mahallenin bilge teyzesi yorgun anneye, ‘bak hanım bu çocuk büyük denizci olacak, hem de duayen olacak’ demiş. Yok, yok, şaka, korkma seni bayıltmayacağım.” diye bol kahkahalı başlıyor Tanıl Abi anlatmaya. Denizcilik ve macera tutkusunun nereden geldiğini sorguluyorum aslında. Galiba wanderlust (seyahat tutkusu) onun gibilerin mayasında var. Okuldaki bir sıra arkadaşı da yıllar sonra onu gördüğünde “senin ne olacağın belliydi, devamlı elinde atlas, egzotik yerlere bakardın” demiş. 

ÇOCUKLUK… SALACAK YILLARI 

1940’lı yıllar… Şimdiki Harem-Şemsipaşa arasının doldurulup, Salacak kıyısına beton dökülmeden önceki yıllar… İlkokul öğretmeni olan babası İstiklal Savaşı’nda savaştığı yetmiyormuş gibi o yıllardaki savaş korkusu ile tekrar askere alınmış. Ekmek karneleri… Yokluk yılları… Ama bir çocuk için yine de güzel günlerdi diyor…

“Deniz kıyısına inen bayırın üstünde, tam anlamıyla deniz ayağımız altında bir sokakta otururduk. Bizim sokağın bittiği bayırın üstünde bekçi kulübesi ve de ne hikmetse kulübede bir can simidi vardı. (Dik bayırın tepesindeki can simidi ta aşağıda boğulan birini nasıl kurtaracak merak etmişimdir). Savaş tehlikesi bitip döndüğünde babam yazları Bekçi Tevfik Efendiden can simidini alır beraber bayırdan Çiftekayalar’a inerdik. Beni can simidinin içine koyar, sırt üstü ayaklarına taktığı simit içinde beni ta Maymuncuk Kayası’na, Kızkulesi’nin oraya, bazen Salacak Plajı’na kadar çekerdi (güneşte yanma süresini mayosunda ilaç tüpünde taşıdığı sigarasını içerken zamanlardı. Bir sigara önü, bir sigara sırtı). Dönüş akıntıyla kolaydı. Benim denizle tanışmam böyle, ne zaman ve nasıl yüzme öğrendiğimi hatırlamıyorum, demek ki pek dramatik olmamış.”

Ortaokul yıllarında Doğancılar Parkı karşısında, Kaymakamlık binasının yanına taşınırlar. Denizden hiç uzak olmaz. Günleri arkadaşlarıyla Salacak’ta deniz kenarında geçer. Öğle yemekleri, Kızkulesi etrafında dalıp çıkardıkları ve çalı çırpı ateşinde teneke üstünde kızarttıkları midyeler; eğer paraları çıkışırsa yanına bir kavun veya karpuz, belki domates ve biraz peynir olur. Sadun Abi’nin (Boro) Kısmet’ini inşa eden Athar Usta (Beşpınar) sahilde açıkta çalışır, ona bakarlar. Salacak Plajı’na, yüzerek kaçak girerler. Yani her anları denizde geçer.  “Salacak’ta bir tane şarpi vardı. O tekneyi temizleyince ara sıra denize çıkma kazanırdık. Bazı geceler iyi arkadaşım Cengiz’in abisinin sandalını alır Kızkulesi’nin akıntısında balığa çıkardık (o zamanlar lüfer değil koca kofanalar tutardık, hatta iki tane fok vardı). Sandala yamalı bir lateen yelken uydurmuştuk, akıntıyla bazen neredeyse Hayırsız Ada’ya kadar akarak balık tutar, dönüşte takaların çektiği bir kıçı düz mavnanın çekişine kayığı yapıştırır Kızkulesi’ne kadar bedava gelerek Salacak’a dönerdik. Eski günler muhabbeti uzar gider, sefalet ama güzel günlerdi. Hayat pek ciddiye alınmazdı. Oğuz Aral ve ardından kardeşi Tekin’in karikatürlerindekiler bizim oradaki gerçek tiplerdi…” 

OKUL YILLARI

İlkokul yılları güle oynaya geçer. Ortaokul ile birlikte kendi deyimiyle dirsek çürütme devri başlar. “En büyük şanssızlığım ablamın yıldızlı 10’lar kalitesinde bir öğrenci olmasıydı. Ortaokulda ilk karnemle eve geldiğimi hatırlıyorum. Ben iftiharla şişinip iyi olduğumu düşünüyorum. Bir tane kırık var. İngilizce, spor, resim 10, diğerleri 5. Sınıfta sekiz, dokuz kırığı olanlar var. Babam ‘bu ne biçim karne, hepsi kırık!’ diye öfkelenmişti. İkinci sınıfta üstüne tüy dikip çakınca, benim adam olmam için reçetenin askeri okul olduğunu düşündüler. Deniz Lisesi imtihanlarına giriyorum. Adadaki imtihan günlerinin birinde okulda kalan öğrencilerin izine çıkacakları için sevinçten zıpladıklarını gördüğümde, kafamda alarm çaldı! ‘Beni hapishaneye gönderiyorlar!’ Ertesi günkü imtihanı kazanmamaya karar verdim. Sabah imtihana giderken vapurda karşımda oturan yolcunun gazetesinde ‘Haydarpaşa Lisesi’ne kayıtlar kapandı’ yazıyor. ‘Eyvah bu sefer ortada kalacağım’. İmtihanda bildiğim kadarını yaptım. İşe bak, 3 bin civarında aday arasında ilk 90’a girmişim. Meğer o kadar da sepet değilmişim.”

Disiplin olsun diye, disiplini hiç sevmez. Hayatının sonraki yıllarında denizlerde dolaşırken çok disiplinlidir gerçi ama o disiplin ayrı çünkü onu ileri götüren, hayatta kalmasını sağlayan şeydir denizdeki disiplin. Bu disiplin ortamında okulda gündüz bir kabahat yapanlar (doğru selam vermedin gibi) gece ceza talimine çıkar, o da müdavimlerden biri olur. “Ayakların masanın üstünde 100 şınav çek” gibi emirler verilir. Güreş takımında olduğu için “geceleri antrenman yapıyordum sayelerinde” diye işi yine dalgaya vurur. Ama okuldan ayrılmakta da ısrarcıdır.

“İlk günden beri beni çıkarın diye ağlanıp durdum. Okul bedava ama çıkarsam bana harcanan tazminatı öğretmen maaşıyla babamın ödemesi zor. Nasıl bıktırdıysam, ‘Tamam, liseyi bitir, tazminatı verip çıkaralım’da anlaştık. Deniz Lisesi ülkenin en iyi okullarından biri, üniversitede ben bile başarılı olurum. Dişimi sıktım ama son sınıfta iki dersten çuvallayınca (olgunluk deniyordu, sadece kaldığım derslere giriyordum) hayatımdan bir yıl ve bizim anlaşma gitti.” 

Sonraki yıllarda ananeyi bozar ve Harp Okulu’nu ikmalsiz bitirip subay olur. Geçmişinde Bahriye subaylığı olduğu için, “tabii denizcilik oradan geliyor” der herkes. Ama Tanıl Abi’ye göre âlâkası yok. “Teşvik değil mani olunurdu” diyor. “Lisede 15 günde bir Gemicilik dersi vardı, nesli tükenmiş (hiç değilse bizde) eski gemilerin babafingosu gibi şeyleri öğrenirdik. Bizim zamanımızda iki eski starboat vardı, sadece son sınıftakiler çıkabilirdi, o da iyi havada. Hava biraz sertken bir tekneyi kaçırıp ada vapuruyla yarış ettik diye izinsiz kalmıştık. Filika ve kiklerin yelkenleri kayıkhanede yatardı. Enteresan bir dizayn, 5 tek (3 bir yanda, 2 diğer yanda) kürek çekilen kik’ler vardı. Bizim takımda hepimiz güçlü sporculardık. Hatta bazımız fazla güçlü. Taş Ercan, fazla asılıp yarışta küreğini kırıp bize kendini taşıtınca denize atacaktık ama yine her yarışta birinci olduk. Dünya Ordular Müsabakası’na gidecektik ama o yıl Brezilya’da olunca, parasızlıktan Türkiye katılmadı.”

DALDAN DALA YILLAR

Son sınıfta, teğmenken evlenince deniz hizmeti az olduğundan ikmal sınıfını tercih eder. 

“O yıllara kadar eski adı levazım olan ikmal sınıfına sıhhat problemi olanlar zorla geçiyordu. Bizden önceki sınıftan sonra durum değişti, sivil hayatta lojistik, işletmecilik iş imkânı veriyordu. Ben dâhil, gözü dışarıda olan, bazı sporcular, sınıfın dereceli öğrencileri ikmali seçmişti. Kontenjandan fazla müracaat oldu, neyse kurada elenmedim.” 

Spor okul hayatında ve sonrasında hep birinci öncelik olur. Güreş, kürek, judo ve atış… 60 yaşından sonra da okçuluğa merak salar. Ama bu işinde sorun da çıkarır.

“İşimi iyi yapardım ama amirlerim durumdan memnun değildi. Her yıl Silahlı Kuvvetler müsabakaları, kamplar için güreş, atış, judo iki üç ay işten ayrı kalıyordum. Bir yıl bir de İzmir Bölge Şampiyonu olup Türkiye Şampiyonası’na gideceğimde benim komutan ‘bana burada duracak birini verin’ diye isyan ettiğinde Amiral Kemal Kayacan arka çıkmıştı. Rahmetli sporu severdi. Masada oturmak istemiyor, ama istediğimi de yapamıyordum. Komando olmak için imtihana girdim, kışın karlı havada Boğaz’da yüzmek dâhil eziyetlere dayandım ve kazandım ama bir kurs gördüm diye Deniz Kuvvetleri göndermedi. Spor Akademisi’ne kabul edildim ama Amiralle sürtüşmek beni Bartın’a sürdürdü. Spor hocası veya komando olsam herhalde meslekte kalırdım. Düşününce iyi ki olmamışım…” 

DÖNÜM NOKTASI 

Tüm bu arayışların ardından dönüm noktası ABD’de gittiği bir kurs olur.

“İngilizcem ortaokuldan beri çok iyiydi, açılan bir imtihanı kazanıp ABD’ye lojistik subay kursuna gittim. Bu fırsat benim hayatımın dönüm noktası oldu. Talih benimle oynamayı seviyor, Ankara’dan ayrıldığım gün, Kıbrıs yüzünden ABD ambargo koyuyor, beni durdurmak istiyorlar ama uçağım kalkmış. Kursa katıldığımda ABD irtibat subayıyla iyi anlaşmıştık beni sevmişti ‘senin hakkında bana gelen bir emir yok, ben de kimseye sormayacağım, sessiz emir bekleyelim’ dedi. Beni unuttular, çaktırmadan kursu hem de ikinci olarak bitirdim. Dönüşte uğradığım ataşelik, bu işe inanamadı.” 

BAHRİYE’YE VEDA 

Amerika rüyasıyla tanışmıştır artık. İsteyenin, çalışanın istediği yere ulaşabileceği fikriyle…

“Yurda döndüğümde ne yapacağımı biliyorum. Mecburi hizmetin bitimine bir yıl var. İyi gitmeyen ev hayatını da bitirdim, istifa dilekçem elimde gün sayıyorum. Derken, devlet su koyuverdi, mecburi hizmetin bitimine günler kala 15 yıla çıkarıp, bize de uyguladılar. Ben verdiğim 10 yıl hizmet sözünü tuttum, iyi bir subaydım, dürüstçe görevimi yapmıştım. Şimdi ne yapacağım? (Ben ayrıldıktan sonra adaletsizlik düzeltildi ve 15 yıl mecburiyet okula yeni girenlerden başladı.) ABD’de kurstayken tanıştığım Judy evlenme teklifime evet diyerek imdadıma yetişti (5 yıl iyi bir evliliğimiz oldu, ona minnettarım). Judy Türkiye’ye geldi ve yabancı ile evlenince istifa etmek zorunlu olduğundan bir ay içinde Bahriye’den, eşimden, memleketten ayrıldım (Atılmak değil, atılsam ABD’ye giremem. Daha sonra yabancıyla evlenmek serbest olmuş). Galiba ‘hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım’ı biraz abartıyorum. Dünyayı dolaşmam da zaten bir inatlaşma sonu oldu.”

AMERİKA GÜNLERİ

Yüzbaşı Tanıl beyaz üniformasını Türkiye’de bırakır. Macera dolu Amerika günleri ve hayat mücadelesi başlar.

“10 yıl hizmetten sonra cebimde 600 Dolar’la uçağa bindim. Virginia’nın küçük bir şehri Martinsville’de eşimin annesinde kalıyoruz. Kimsenin bana bakmasını kabul edemem, hemen para kazanmam lazım, iki oğlumu da yanıma aldım, onları iyi bir okula koydum. K-Mart’tan bir iş tulumu, çekiç, biraz takım aldım. Bir takım sandığı yapıp, inşaat şirketinde marangoz çırağı oldum. Günde 10 saatten haftada dört gün çalışıp, geri kalan üç gün iş bulma kurumunda iş arıyorum. Hafta sonları ev tamirleri yapıyorum. İş arkadaşlarım sabah karanlığı yolun köşesinden alıyor. Dönüşte bırakıyor. Hayat mücadelem böyle başladı.” 

Kendi kazancı ve eşinin sekreter maaşıyla üç dört ay sonra krediyle bir ev ve işe gitmek için bir pickup alır. Şimdi sıra inşaatçılıkta. Amerika rüyası devam ediyor…

“Bir yıl çalışıp, inşaatçılığı öğrenip çevreyi tanıdım. O sıralarda çok eski arkadaşım Cengiz New York’ta mimar ama ABD lisansı olmadığından teknik ressam olarak çalışıyordu, ‘gel burada inşaat yapalım’ deyince eşi ve bebeğini alıp Virginia’ya geldi. Kayınvalideden borç alıp yeni yeni gelişen bir yerde arsa aldım. European American Builders gibi şatafatlı isimle şirket kurup arsa karşılığında bankadan kredi aldık. Belimizde takım kemeri çoluk çocuk başladık çalışmaya. Yerel gazete ‘Avrupalı inşaatçılar çift çidarlı duvarlarıyla yakıt tasarruflu ev yaptılar’ falan yazınca şöhret olduk ama alıcılar sırada beklemiyor. Kereste artıklarından oyuncaklar yapıp Christmas’ta satıyoruz, oyuncaklarla da gazetede hava yaptık ama beklemeye gücüm yok, iş bulma kurumundan çıkmıyorum.” 

Daha sonra Washington DC’de Araştırma Enstitüsü’nde analist işi bulur. İlk görevi de yine denizle ilgili olur. Ama yine kaçtığı işe dönmüş olmak hoşuna gitmez.

“Deniz Kuvvetleri için inşa edilmekte olan bir tankerin çalışanlar için sağlıklı gürültü seviyesine uyması normlarını müteahhit istiyor. Benden önce üç kişi içinden çıkamamış, Texas’ta gemi gibi bir laboratuvar yapıp, denemeyi düşünüyorlar. Okuduğum bir sürü kılavuzdan sonra, denizdeki şartlarda çok değişken olduğunu, gemiyi inşa etmelerini, gerekirse üzerinde iyileştirme yapabileceklerini, hâlâ insan sağlığı standartlarına uygun olmazsa, başka bir devlete satabileceklerini tavsiye ettim. Çok korktukları teknik daire başkanı Amiral beğendi. Buraya kadar güzel de ikinci görevim bir denizaltı üzerine. Vatandaş olmadığımdan gizli bilgilere ulaşmam sorun olacağından işime son verildi ki iyi oldu. Kaçtığım masaya yakalanacaktım.”

NEW YORK VE YOL AYRIMLARI

Tanıl Abi “Hayat ikide bir önüme yol ayrımı koymayı seviyor. Bence şanslıydım, seçimlerim doğru mu değil mi tartışılır ama hep benim istediğim hayata giden yolu seçtim, pişman da olmadım, yukarıda bir melek beni kolluyor galiba” diyor. Komando veya spor öğretmeni olsa Bahriye’de kalacaktı. Analist olarak devam etse bir memur olacaktı. Şimdi sıra New yıllarında… 

“New York’ta Türk arkadaşlar benzin istasyonlarında başarılı, ver elini NY. Önce bir arkadaşın istasyonlarını işlettim, derken kendi istasyonumu. Koruyucu meleğim bir kıyak yapıp petrol krizini çıkarttı. Kısa zamanda borçlarımı ödedim ve bir tekne almaya yeterli para kazandım. Benzin işinde işleri büyütüp çok rahat milyoner olabilirim ama ‘rat race’ insanlarla uğraşmayı sevmedim. Maceralı hayatımı paylaşamadığından ayrıldığım eşimle elimdekini paylaştım. Milyonerliği itip, hürriyeti, kimseye hesap vermeyen bir hayatı seçtim.”

Aslında en çok merak edilen konulardan birisi de bu. Yani dünyayı gezdin ama değirmenin suyu nereden geliyor?

“Değirmenin suyu işte böyle oluştu. Gürül gürül akmıyordu. Çocukların okul ve barınma masrafı çıkınca elimde borcu ödenmiş Kelebek III ve o zaman ayda 2 bin Dolar, sonraları 1000 Dolar gelir getiren birikim. Kelebek’e taşındığımda dünya krizdeymiş benim haberim yok, banka yüzde 18 faiz veriyordu. Şimdiki gibi yüzde 0 olsa herhalde cesaret edemezdim. Faiz ve gelir gittikçe azaldı ama fırsat buldukça çalışıp, bir türlü idare edebildim. Seçtiğim hür, minimalist yaşam tarzımda, teknemde yaşayayım, ev kirası yok, araba yok, eşya, elektrik su vs masrafı yok. Hiç de fena değildi. Gelir artmadığında gideri azaltıyorum, marina değil demirde, lüks restoran değil teknede veya basit lokantada, giyim masrafı neredeyse yok gibi. En fazla para yutan hemen her işi kendim yaptığım halde Kelebek. Ondan başka dikili veya yürüyen, yüzen ağacım yoktu. Hiçbir zaman sponsorum da olmadı. Borcum da yok, alacağım da. O devir, Batı Atlantik, Bahamalar, Karayip’te hatırladıkça tüylerimi diken diken eden salaklıklarla denizde yaşamayı, hayatta kalmayı öğrenmeye çalıştığım devir…” 

DÜNYA TURU NEREDEN ÇIKTI? 

Artık tekneyle kısa uzun seyirler yapıp bambaşka bir dünyanın içine girer. Peki, ama Amerika’dan da ayrılıp dünya turu yapma fikri nereden çıktı?

“Bir Karayip dönüşümde Norfolk, Virginia’da Decadence teknesi (80′ alüminyum ketch) ve sahibi Walker’la yollarımız kesişti. Walker, dünyayı dolaşmak istiyor, kaptan lazım. İşi aldım, bir yıl tekneyi hazırlayıp, Panama’yı geçtikten sonra işime son verdi. Zaten Pasifik’i kafamda dolaşmıştım, inat herhalde, Kelebek’i hazırlayıp Amerika’dan da ipimi kopardım. Sonrasını kitabımı okuyanlar bilir. Yeni Zelanda’ya vardığımda Decadence’i benden sonra birkaç kaptan değiştirip tura havlu atmış buldum. Belki o zaman, illaki turlayacağım demenin yanlış olacağını, yerine ‘dünyada dolaşmak’ fikrini benimsedim. Hayli zikzaklı bir rota bizi fotokopi haritalarla, daha önce varlığını bilmediğim, Chagos gibi, Mozambik, Namibya, Mayotte gibi yerlere, Güney Afrika’ya götürüp altımızdaki yuvarlağı döndüğümüzde yine bir kavşak: Batıya, Pasifik’e devam mı? Doğuya Türkiye’ye mi? Eşim Annette’le Doğuyu seçtik. Türkiye hayal kırıklığı oldu. Pılımız pırtımız Kelebek’te olunca palamarı çözüp, sevdiğimiz, bildiğimiz hayatımıza dönmek zor olmadı. 15 yıl daha zikzaklara devam ettik.” 

Her şey bir gün biter. İyi şey de kötü şey de. Malezya’da çok sert bir yol ayrımı daha olur. Biri Kelebek’e talip olunca dağılırlar. Annette Avustralya’ya annesine bakmaya, Kelebek Tayland’a, o da Türkiye’ye. Okyanuslardaki serüven bitmiş olsa da 30 yılı full time, 80 yılını öyle veya böyle tuzlu mavide doldurmuş bedeni hâlâ 4’üncü Kelebek’le denizlerde dolaşıyor. Sırrını sorduğumda cevabı ise  “TV’de 100 yıl üzerindeki insanlarla yapılan bir konuşmada 104 yaşında biri sırrın hiç durmamak olduğunu söylemişti. Pelagic köpekbalığı devamlı yüzer, durursa nefes alamaz ve ölür” oluyor.

80’inci yaşın kutlu olsun Tanıl Abi. Denizle iç içe nice mutlu yaşlara…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.