Denizler altında 4000 yıl Sualtındaki ören yeri YASSIADA

“Kalkanlı Zeus, engin gökyüzünü, nasıl da kaplıyor kara bulutlarla! Allak bullak etti denizi, tekmil kasırgaları koptu çeşitli yellerin, ölüm uçurumu açılıyor önümde, besbelli!” MS 4. yüzyılda tarihin bildiği en karamsar kıyılarından birine sahip Yassıada’ya (Bodrum) yaklaşan kaptan, önündeki fırtınayı görünce Homeros’un bu satırlarına benzer düşüncelere kapılmış olmalı. Korku, panik ve ardından kadere boyun eğme… 

S 4. yüzyılda 19 metre boyundaki ahşap gemisinde taşıdığı 1100 civarı amfora ile yelken açan kaptan bir süre önce patlayan havada zorlukla yol alıyordu. Çok yakınlarında sığınabileceği bir limanın olması bile içindeki karamsarlığı bastıramamıştı. Önündeki adayı gözleyerek açığından geçmeyi ve yakındaki limana sığınmayı umut ediyordu. Fakat tüm planları birkaç dakika içerisinde adanın sığlığına çarptığında son buldu. O ana dek hissettiği tüm korkular gerçeğe dönüşmüştü. Fakat kaptanın başına gelen bu felaket aynı noktadaki son kaza olamayacak; benzer acılar 1600 yıl boyunca devam edecekti.

HOMEROS’UN ANLATTIĞI DENİZ KAZALARI

Bugün o noktadaki ilk kazanın üzerinden 16 yüzyıldan fazla zaman geçti. Artık Anadolu’nun tarihsel zenginliğinin kıyılarımızda, denizlerimizde de olduğunu, hatta kıyılarımızdaki arkeolojik araştırmalar olmasa tarih resminin bugün olduğu gibi aydınlatılamayacağını biliyoruz. Tarih yazımında arkeoloji sayesinde her geçen gün somut verilere ulaşıyoruz. Sadece yazılı belgelere dayanarak değil, arkeoloji bugün bir dedektifin cinayet mahallini incelemesi gibi dört bir koldan çalışarak yüzlerce hatta binlerce yıl önce gerçekleşen olayların, kazaların ve savaşların fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Bu nedenle her arkeolojik alan, arkeologlar tarafından bir olay mahalli gibi inceleniyor. Arkeologlar karada olduğu gibi suyun metrelerce altında da olay yerlerini, tarihi değere sahip deniz kazalarını aydınlatarak tarih yazımına katkıda bulunuyor. Bugün arkeologların ilgi alanına giren deniz kazaları tarih boyunca sayısız defa meydana geldi ve kendi dönemi için felaket olan bu kazaları duyan her denizci deryadan biraz daha korktu. Denizcilerin, kaptanların ve onların ailelerinin duygularını, iç dünyalarını birçok antik yazar kaleme aldı. Homeros onlardan yalnızca bir tanesiydi, belki de en iyisi. Anlatımları bugün bile birçok denizciyi ürkütür. Peki ama deryada tek korkulan fırtına ve zaman zaman acımasız olan Olympos tanrıları mıydı?

Zeus hem gürledi, hem yıldırım yağdırdı gemiye.

Altüst oldu kükürtlü yıldırımla çarpılan gemi,

tekmil arkadaşlar hep birden denize düştüler.

Dalgalar aldı götürdü yoldaşlarımı,

başladılar yüzmeye karabataklar gibi geminin çevresinde,

tanrı onlara sılayı kısmet etmemişti. (XII, 415-420)

Homeros’un Odysseia Destanı’nda geçen bu satırlar bir deniz kazası sonucunda yaşananları aktarır. Antik Çağ denizcileri için en korkulan şeylerin başında tanrıların gazabı sonucunda oluşan fırtınalar yer alıyordu. Bu Kuzey Denizi’ndeki Vikingler için de bu şekildeydi Antik Çağ’da Akdeniz’de yelken açan denizciler için de. Bu öylesine bir korkudur ki, tarih boyunca denizciler kazasız seyahatler için tanrılara adaklar adadı, belli ritüelleri yerine getirdi.

Son 4000 yıldır Akdeniz’de yelken açan cesur insanların tecrübelerini nesilden nesle aktardıklarını biliyoruz. Antik Çağ denizcileri böylece hangi mevsimde yelken açmaları gerektiğini, mevsimlere göre doğru rotaları nasıl çizmeleri gerektiğini öğrendi. Kendilerinden önce yelken açan öncülerinin tecrübelerinden yararlanan denizciler için şüphesiz bir başka tehdit ise su yüzeyine yakın kara parçaları, bir başka deyişle, sığlıklardı. Bu öylesine bir düşmandır ki, günümüz denizcilerini bile felakete sürükleyebilir.

DENİZCİLİK TARİHİNİN PANORAMASI

Yassıada’nın hemen yakınındaki sığlık belki de tarih boyunca bu kıyılarda yelken açan denizcilerin korkulu rüyası olmuş en zorlu noktalardan biridir. Antik Çağ’dan günümüze dek büyük deniz kazalarının yaşandığı, bu nedenle suyun altında denizcilik tarihinin istemsiz şekilde panoramasını oluşturan Yassıada’ya yelken açtığımızda Turgutreis ile Yunan adalarından Pserimos arasında uzandığını görürüz. Lado olarak da bilinen bu küçük adanın denizden yüksekliği en çok 11 metredir; güneybatı ucunda kıyıdan 125 metre uzaklıkta ve denizin sadece 2-3 metre altında 200 metre kadar uzanan bir sığlık yer almaktadır. Kusursuz bir tuzağın yansıması gibi suyun altında bekleyen bu sığlık günümüzde de kullanılmakta olan bir rota üzerinde yer alır. İşte bu özellikleriyle tarih boyunca önemli kayıpların, felaketlerin en sinsi aktörlerinden bir tanesi olmuştur. Bu tuzağın sadece antik çağ için geçerli olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Zira 10’un üzerinde tarihi batığa ev sahipliği yapan sığlığın son kurbanı 1993 yılında batan Lübnan bandıralı bir şileptir. Peki ama 16 yüzyıl boyunca deniz kazalarının gerçekleştiği bu sığlıkta deniz tarihine ilişkin hangi bilgilere ulaşıyoruz. Yassıada, bulundurduğu batıklar arasında en bilinenler MS 4. yüzyıla tarihlenen Roma batığı, MS 7. yüzyıla tarihlenen Bizans Batığı ve MS 16. yüzyıla tarihlenen Osmanlı batığıdır. Söz konusu batıklar üzerinde gerçekleşen arkeolojik çalışmalar sonucunda tarihin bilinmeyenleri aydınlatılırken aynı zamanda gemi yapım teknolojilerindeki gelişimi de tek bir noktada yapılan çalışmalar içinde 12 yüzyıl boyunca takip edebilmemizi sağlıyor. Bu öylesine eşsiz bir bilgi hazinesi ki, bu sular olmadan denizcilik tarihinin yazılamayacağını da bir kez daha kanıtlıyor. Zira dünyada Bizans Dönemi’ne ait ilk batık, Yassıada’da kazılmıştır. Burada 1961 yılında gerçekleşen kazı dört yıl sürmüş ve sonunda Bizans Dönemi’ne ait bir geminin nasıl göründüğüne, yapım tekniklerinin ne olduğuna dair somut bilgilere ulaşılmıştır. George Bass başkanlığındaki çalışmalarda yaklaşık olarak 1000 civarında amforadan oluşan kargonun altında geminin ahşap parçalarına ulaşıldı. Söz konusu ahşap bölüm geminin sadece yüzde 10 civarını oluştursa da yapılan çalışma ile eksiksiz bir plan çıkarıldı. Bu sayede geminin rekonstrüksiyonu yapıldı ve günümüzden 13 yüzyıl önce bir Bizans gemisinin neye benzediğini öğrenme şansımız oldu. Kazı ekibinden arkeolog Frederick van Doorninck’e göre bu kadırga, kiremit çatısı ve yemek hazırlama imkânlarıyla antik zamanlardan beri bilinen en donanımlı gemilerden biri. Kazı alanındaki bulgular doğrultusunda, ki bunlar arasında gemide kullanılan mutfak kapları ve çeşitli eşyalar yer alıyor, hazırlanan çizimlerle 13 yüzyıl önce Akdeniz’de yelken açan 20 metreden biraz büyük bir Bizans gemisinin mutfağının nasıl olduğunu görebiliyoruz.

GEÇMİŞ İLE MODERNİN BULUŞMASI

Ayrıca bu gemiyle birlikte modern gemi yapım tekniklerine kademeli bir şekilde geçildiği anlaşılmıştır. Antik Çağ’da kullanılan ilk teknikte önce geminin kabuğu, başka bir deyişle dış kaplaması inşa edilirdi. Söz konusu kabuk kavela zıvana tekniği ile birbirine tutturulurdu. Modern gemi yapım tekniğinde ise önce omurga ve kaburgalardan oluşan iskelet inşa edilir; ardından da dış kaplama bu iskeletin dış kısmında örülür. Yassıada’da kazısı yapılan Bizans gemisinde su kesimine kadar olan bölümünde eski, su kesiminin üzerindeki bölümde ise modern gemi inşa tekniklerinin kullanıldığı görülmüştür. Yani geçmiş ile modern aynı gemide, Yassıada’da buluşmuştur. Bizans batığından öğrendiğimiz bir diğer bilgi ise usta denizci olan takipçilerin de ilgisini çekebilecek türden. Arkeolog Frederick van Doorninck Bizans batığının çapalarına dair yaptığı araştırmalar sırasında, ki bu çapalar taş çapalara göre suyun altında ciddi zarar gördüğü için neredeyse yok olmak üzereydi, önemli bilgilere ulaştı. Bilindiği üzere demir suyun altında kaldığı sürede oluşan reaksiyonla ciddi bir tortu tabakası ile kaplanır. Doorninck önce sertleşmiş tortulardan oluşmuş kalıpları temizlemiş, ardından iç hacimlerini ölçmüş ve sonunda Roma Dönemi’nde kullanılmış olan demirin özgül ağırlığıyla bu hacim değerlerini çarparak çapaların orijinal ağırlıklarını hesaplamıştır. Tüm bu çalışmanın ardından gemide bulunan tüm çapaların, ağırlık birimi olan Roma Pound’unun ellişer katlarıyla üretildiğini saptamıştır. Bu bilgi bize, gemide bulunan farklı boyuttaki çapaların ağırlık ve numaralarını belirleyen, önceden Orta Çağ’a ait olduğu bilinen denizcilik kanunlarının aslında yedinci yüzyılda başladığını göstermiştir. Eşsiz bir bilgi. Böylece karanlıkta kalan bir başka nokta yine Anadolu kıyılarında aydınlatılmış ve 4000 yıllık somut denizcilik tarihine yeni bilgiler Yassıada’nın derinliklerinde eklenmiştir. Fırtınalar ve Homeros’un dizleriyle açmıştık yelkenimizi. Son sözleri ise yıllar önce sohbet ettiğim, soyadı gibi denizci olan süngerci ve kaptan Mehmet İmbat amca söylesin deryada çekilenler üzerine.

“Hayatım hep teknelerde geçti. Denizde çekilen sıkıntı çabuk unutuluyor evlat. Ben çok çekmiş, çok da unutmuşumdur…”

O halde Arşipel’de güzel anılar biriktireceğimiz bir sezon olması dileğiyle…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.