Etiket: Sail

  • TALL SHIP 1 Denizlerin kraliçeleri

    TALL SHIP 1 Denizlerin kraliçeleri

    Kış soğuğunda denizlerin kraliçelerini hatırlıyorum… Bodrum’a, Antalya’ya bile kar yağınca eve kapanıp yazın özlemi ve hayalleri içinde hatıralar caddesinde dolaşırken “tall ship”ler sokağında bir durak yapıyorum.

    Tall ship nedir? Boyu, yani direkleri uzun mu? Bir çay koyup Google amcayla sohbet ediyorum. Laf lafı, sayfa sayfayı açtı, beni 4 Temmuz 1986 gününe götürdü. New York’u terk edip Kelebek III’le 30 yıllık serüvene açılmadan iki ay öncesine. 

    O günün Amerika’nın Bağımsızlık (Independence) Günü olmasından da öte önemi vardı. Özgürlük Heykeli’nin (Statue of Liberty) 100. yılı (Centennial). (Bu arada Google amca “tall ship”i en az iki direkli ve tradisyonel bir arma taşıyan yelkenli olarak tarif ediyor.) 

    Denizlerin kraliçelerini anmak için klavyeyle birbirimize bakarken, tam göbeğinde olduğum kutlamada önümden geçen, o güne kadar dünyanın gördüğü en büyük tall ship filosunu tekrar izliyor gibiyim. Ne muhteşem bir kutlamaydı, onca yıl dünyanın çeşitli yerlerinde şahit olduğum müstesna olaylar o üç günün anısını köreltmemiş.

    1986’nın 3-6 Temmuz günlerinde yapılacak kutlama için New York’ta hummalı bir faaliyet var. Herkes New York’un sembolü olmuş Lady’nin doğum gününde yakınında olup onunla kutlamak istiyor. Sahil Güvenlik normalde arı kovanı gibi olan koskoca New York limanını üç günlüğüne kapatacak, Statue of Libery ve yıllarca ABD’nin dünyanın her tarafından gelen mültecileri karşılayan kapısı Ellis Island civarında belirtilen sahalara demirleyebileceğiz, yalnız acil durumlar dışında üç gün tekne hareketi yok. 

    Kelebek bizim mahalle (Port Washington) barı Loue’s’in iskelesinde bağlı, büyük seyrimize hazırlanıyorum. 100 yılda bir olacak bu kutlamayı kaçırır mıyım! Kaç kişi olduğunu hatırlamıyorum, Kelebek su hattımız görünmeyecek kadar dolu, bu özel durumda Sahil Güvenliğin tekne kapasitesine takılmayacağını umuyorum. Ne de olsa burası New York. 

    East River’ın en dar boğazındaki “Hell’s gate”de med cezir akıntısını doğru yakalamak için (akıntı 5 knot’ı geçer, karşına almak istemeyeceğin bir rakip) bir gün önceden halatlarımızı aldık ver elini New York limanı.

    Hürriyet Abidesi Lady’nin yakınında bir yere demirledik. Gün ilerledikçe geç gelenlerin “yakın demirledin”, tartışmaları, gün batarken yerini, sun downer kokteyllerine bıraktı, herkes yarına hazır.

    Kutlamalar birçok “en”ler, “ilk”ler dolu, Başkan Reagan’dan, Fransa Başkanı Mitterand’a, (Hürriyet Heykeli Fransa’nın hediyesidir) Baryshnikov’a, Kissinger’den Frank Sinatra’ya, Lisa Minelli’ye kadar kalabalık etkileyici ünlüler topluluğu yanı sıra muhteşem organizasyonun en beklenen bölümü “tall ship”lerin resmigeçidi ve havai fişek gösterisi. 

    Açılış konuşmaları, ABD ve Fransa’nın dostluğunu vurguladıktan sonra Lady’nin elindeki hürriyet meşalesinin yanması ile başta ev sahibi ABD Sahil Güvenliğin eğitim gemisi Eagle denizlerin kraliçelerinin geçişi başladı. Filo heykelin önünden geçerken atılan havai fişekler patlayınca açılan bir paraşütün altında çok ince kâğıt üzerine geminin milliyetinin elle boyanmış bayrağı ve bir o kadar da paraşüt altında heykelin başının elle yapılmış resmi olan (2×1.30m) bayrakları yavaşça indiriyor. Paraşüt ve güzelim bayraklar denize düşünce eriyor. 

    Kafamız, keyfimiz yerinde, hatıra bayrak yakalar mıyız, yakalarız. Bota atlayıp bize yakın düşenlerden birkaç tanesini suya değmeden yakalayabildik. Döndüğümüzde barda biri 100 dolara alınca bayrağın gelecekte kıymeti olacağını düşünüp sakladım. Bir gün antik show’larda açık artırma ile 100 binlerce dolar alıcı bulacak hayalleriyle bir Lady Kelebek’teki bir dolap köşesinde bugüne kadar geldi.

    Havai fişekler için anlaşılan dünyanın en ünlü ustaları İtalyan kardeşler, gece yine o güne kadar dünyanın gördüğü en büyük havai fişek şovunu sergilediler. 14 yaşındaki bir çocuğun söylediği Ave Maria da unutulmazdı, daha sonra Papa’nın ziyaretinde tekrarladı, bugün bile duyar gibiyim.

    Kutlamalar bitip herkes işine gücüne döndüğünden dört gün sonra TV’de flash haber: Polonya’yı temsilen kutlamaya gelen bir yelkenli Stomil Sahil Güvenlik’ten limana giriş ve demirleme izni istiyor. Atlantik geçişinde kötü hava ve makine arızasından dört gün geç kalmışlar. Bizdeki Laz şakaları gibi orada da Polonyalı esprileri vardır, çoğu espriler tercüme ettiğinde birbirinin aynı. Polonyalılar “tall shipler”den daha çok ilgi odağı oldu. Sahil Güvenlik, Stomil’i özel olarak New York’un Pamir gibi ünlü “tall ship”lerin olduğu South Street Sea Port’a bağladı. Hoş geldin Polish votkasıyla devam etti. Motoru ücretsiz halledilen Stomil, Boston’a kadar her limanda misafir edildi. (New York halkı kendine has bir topluluktur, New York filmlerinde gördükleriniz çok abartılı değildir.) 

    “Tall ship”lere değişik limanlarda rastladığımda eğer fırsat bulursam ziyaret ederim. Bizim yegâne STS Bodrum’a karşı Amerika’da hatırı sayılır bir sayıda asırlık, klasik donanımlı “tall ship” tanımlamasına uygun tekne var. Ben de bir yaz onlardan birine kaptanlık yapmıştım, Battery Park’tan grup alıp Statue of Liberty’e tur yapıyorduk. 

    YELKEN ALTINDA EĞİTİMİN ÖNEMİ

    Tall ship’ler denize yelkene gönül vermişlerin hayallerini süsler, romantiktirler, bizi mistik dünyalarına götürürler. 90’larda Türkiye’ye döndüğümüzde, Deniz Kuvvetleri’nin yelkenli bir okul gemisi edinme düşüncesi çıkmıştı. Endişelerden biri, “gemiye kim kaptanlık yapacak”tı. Proje doğmadan öldü. O zaman ne hayal etmiştim, kaptanlık bir yana o yelkenin asil lady’lerinin güvertesinde olmak bile hissedebilene büyük bir zevk. 

    Bizim okulu olmayan, yelkenli okul gemimiz STS Bodrum’a yaratıcısı Yücel Hoca (Köyağasıoğlu) davet ettiğinde katıldığım seyirler benim için zevk, bir yandan da sırtını, Bahriye veya böyle bir gemiyi hayatta tutacak bir kuruluşa dayamadığından nasıl hayatta kalacağından endişe ettiğimden üzücü olmuştur. 

    Bu güzel gemilerin, gittikleri limanlarda bayrak gösterip, hayranlık toplamanın üzerinde eğitim gibi çok önemli bir görevi vardır. Denizcilikte ileri ülkeler bu yüzden asırlık çınarlarını hayatta tutarlar. Karayip’de bir adada yan yana olduğumuz bir görkemli klasik schooner’ın güvertesinde eğitimde olanlar gözleri bağlı tek sıra tabura geçmişlerdi. İlk bakışta sanki kurşuna dizilecekler. Sonra kaptanıyla muhabbette eğitimdekilerin gözleri kapalı teknede yollarını bulmaları, istenen görevi yapmaları gerektiğini söylemişti. Beceremeyen kurşuna dizilmiyor ama kıyıya çıkamıyor. 

    EV SAHİBİ EAGLE 

    Bu lady’lerin her birinin bir hikâyesi var. Gelin bu muhteşem kutlamadaki “sail pass” filoya rehberlik eden USCGC (US Coast Guard Cutter) Eagle ile başlayalım. 

    Eagle, 90 metre bir barque (bark üç direkli ön ve ana direklerinde kare yelken, mizzen’de markoni yelken taşıyan gemi). 1936’da Horst Wessel adıyla Nazi Almanya Bahriyesine yelkenli eğitim gemisi olarak denize indirildi. Gorch Fock sınıfı olan üç gemiden biri Horst Wessel’in gövde ve direkleri Gorch Fock’tan farklı olarak çelik ve tekne biraz daha büyük. II. Dünya Savaşı’nda 1942 yılında köprü üstüne uçaksavar topları monte edilerek Alman Bahriyesinde görev yapan gemi Almanya’nın savaşı kaybetmesiyle, müttefikler tarafından paylaşılan savaş ganimetleri içinden çekilen kurayla ABD’ye düştü. 

    Geminin detayları: 1824 ton gövde 10 mm Krupp çeliğinden perçinle inşa edildi. Çelik güverte üzeri 76 mm kalınlığında tik kaplı. Bugünkü makinesi 1000 hp (orijinal motor 750 hp idi). İki Caterpillar 430 hp/320 kW jeneratörü var. Seyir sürati dizel gücüyle 7.5 knot.

    Güverteye çıktığımızda üç direkli bark armanın altındayız. 2.070 metrekare toplam yelken alanı içindeki kare yelkenler asıl itici seyir gücü. Ön ve arka yelkenler “stay sail” (Türkçe karşılığı yok) manevra kabiliyeti veriyor. “Running rig” haraketli armadaki ip halatlar 9.7 km. Yelkenler tam trim yapılıp sıkı orsa giderken hakiki rüzgâra 75 derece gidebiliyor ki çok güzel performans.

    Gorch Fock sınıfındaki diğer gemiler, Mircea Romanya için inşa edildi. Albert Leo Schlageter/Sagres oldu. 

    Gorch Fock kurada Sovyetler Birliği’ne düştü, ismi Tovarishch olarak değiştirildi. 

    Eagle, o zamanki adıyla Horst Wessel, 1945 Nisan’ında son Alman kadet sınıfı gemiyi terk ettiğinde bir grup Alman sığınmacıyla Rügen limanını terk edip Flensburg’da İngilizlere teslim oldu. Silahlarından soyulduktan sonra geçici olarak Bremerhaven’e bağlayıp savaş sonunu bekledi. Diğer dört Alman yelkenli eğitim gemisiyle savaş ganimeti olarak müttefikler arasında kura ile paylaşıldı. 

    Horst Wessel/Eagle, Temmuz 1946’da Alman kaptan ve tayfanın çoğu gemiyle beraber Bremerhaven’den New York’a seyre katıldı. Yolda yakalandıkları hurricane’i atlattılar. Hedeflerine vardıklarında Alman ekip, Kamp Shanks savaş esirleri kampına gönderilip, gemi yeni bağlama limanı New London, Connecticut’a devam etti. Artık Horst Wessel, Eagle olarak ABD Sahil Güvenlik Akademisi okul gemisi olarak yeni hayatına atım atmıştı.

    TALL SHIP’TE EĞİTİM 

    Eagle’da eğitimin nasıl olduğuna bir göz atalım.

    Deniz eğitiminin felsefesi; “bir ‘cadet’ askeri öğrenci, subay adayının kariyerinin başında denizin zor şartlarının fiziki veya mental sınavından geçemezse yarın başarılı olma ihtimali zayıftır”. Bu inanışın ışığında adaylar vardiyalara bölünür. Eğitmen subayların gözleminde, disiplin, güverte, navigasyon, gemicilik, takım çalışması, liderlik, kendine ve arkadaşlarına güven sahalarında eğitilirler.

    ABD Sahil Güvenliğinde kariyer yapmak isteyen aday, akademiye adım attığında sekiz hafta süreli “boot camp” denilen oldukça zor bir süreçten (“An Officer and a Gentleman” filmini hatırlayalım) geçtikten sonra, dört yıllık akademide sadece dirsek çürütmüyor. Akademi yıllarının bir haftadan 10 haftaya kadar süresini gemide navigasyon, taktik vb. yanı sıra direk tepesinde yelkenlerle boğuşmaktan, güverteyi ovmaya kadar fiziki uğraşlarla geçiriyor.

    Yarın görev yapacağı, modern bir savaş gemisinde direklere tırmanmayacağını, güncel şartlarda bir eğitimin daha doğru olacağını düşünenlere benim de katıldığım yukarıdaki felsefe güzel cevap veriyor. 

    Hayat okulunda, denizci olmasan da deniz üstündeki güverteden daha iyi bir okul olduğunu düşünmüyorum. Orada kaytarmak, kopya çekmek, ödevimi yapamadım mazereti yok. Bencillik hiç yok, arkadaşına, daha da önemlisi kendine güvenin, ekibin bir parçası olmanın önemini dirsek çürütmek öğretemez. Doğanın bize fırlattığı elementlerle mücadelede Annette’le vardiyayı devrettiğimizde, hayatımızı birbirimizin becerisine emanet ettik yıllarca. 

    Bizde de ufak ufak başlayan, günlük gezilerde şarap, gurme muhabbetiyle kalan korporasyonlara “team building” seyirleri ileri ülkelerde ciddiye alınır.

    1946 yılından beri geleceğin ABD Sahil Güvenlik subaylarını yetiştirmedeki platform Eagle’ın kadrosu devamlı yedi subay 50 “enlisted” (bizdeki sözleşmeli asker tayfa), eğitim seyirlerinde geçici ilave kadroyla 12 subay 68 tayfa, 150’ye kadar öğrenciye ulaşıyor. Her yaz New London’daki akademide Mayıs ayındaki son imtihan bittiğinde, Eagle sınıfları dönerek altı ila sınıflarına göre iki üç haftalık denizde eğitim seyrine çıkar. 

    AMERİKA’NIN TALL SHIP YÜKSEK GEMİSİ

    Eagle’ın ikinci misyonu diğer yüksek gemiler gibi eğitim seyirlerinde ABD Sahil Güvenliği ve ABD’yi ülkesinde ve dışarda temsil etmek. Bu yüzden “America’s tall ship” olarak da adlandırılır. 1976 American Bicentennial (200. yıl) tall ship resmigeçidinde de filoya liderlik eden Eagle, 1972’de Batı Almanya hükümetinin davetiyle 1946’dan beri Horst Wessel olarak terk ettiği Kiel’e, doğduğu ülkeye ziyaret seyri yapmıştı.

    Her geminin, ne kadar büyük veya küçük, maddi değeri ne olursa olsun bir hikâyesi vardır, seri üretilen plastik tekneler de dâhil. Onlar araba gibi yürüyen bantta üretilmiyor. İnsan teknesiyle bir mal ötesi bir bağ kurar, altınızdaki tekne mi sizin, siz mi teknenin? Cevabı zor. 

    Hele hele denizlerin kraliçelerinin hikâyeleri, kimi mutlu, kimi trajik sonlar. Kimi kendi suçu olmasa da üzerinde leke taşıyan, protesto edilen Şili diktatörü Pinochet’nin işkence gemisi Esmeralda’ya kadar. 

    Kraliçelere biraz yakından bakmaya değer…☸ 

    Statue Libert Centennial Operation Sail 1986’ya katılan tall ship’ler

    • USCGC Eagle (ABD)

    • Ernestina (ABD)

    • Danmark (Danimarka)

    • PH Jeanne d’Arc (Fransa)

    • HMS Sirius (Birleşik Krallık)

    • HMS Cleopatra (Birleşik Krallık)

    • HMS Ark Royal (Birleşik Krallık)

    • Christian Radich (Norveç)

    • Schulschiff Deutschland (Almanya)

    • Libertad (Arjantin)

    • Zenobe Gramme (Belçika)

    • Bluenose II (Kanada)

    • Esmeralda (Şili)

    • ARC Gloria (Kolombiya)

    • BAE Guayas (Ekvador)

    • Belem (Fransa)

    • Dewaruci (Endonezya)

    • Galaxy (İsrail)

    • Amerigo Vespucci (İtalya)

    • ARM Cuauhtémoc (Meksika)

    • HNLMS Abraham Crijnssen (Hollanda)

    • Sorlandet (Norveç)

    • Shabab Oman (Umman)

    • NRP Sagres (Portekiz)

    • Juan Sebastian de Elcano (İspanya)

    • Svanen of Stockholm (İsveç)

    • Calida (İskoçya)

    • Capitan Miranda (Uruguay)

    • Simón Bolívar (Venezuela)

    • Elissa (ABD)

    • Spirit of Massachusettes (ABD)

    • Gazela of Philadelphia (ABD)

    • SES Lotus (ABD)

    • RFA Resource (Birleşik Krallık)

    “Halifax, Canada – July 23, 2012: The USCGC Eagle sails past the Halifax Waterfront with a cannon salute and waving crewmembers during the parade of sail marking the end of the Tall Ships 2012 Festival. The Eagle is a 295-foot (90 m) barque used as a training cutter for future officers of the United States Coast Guard.”
  • 33. yılında yangın bölgelerinde…

    33. yılında yangın bölgelerinde…

    Bodrum’un simge yarışlarından geleneksel ahşap yat yarışları American Hospital The Bodrum Cup 33. yılında Bitci ana sponsorluğunda, Bodrum kıyılarının yangından etkilenen cennet koyları Çökertme ve Kissebükü’ne yelken açtı. 61 teknenin katıldığı Akdeniz’in en büyük yarış organizasyonu, uluslararası yelken ve deniz festivali 18-23 Ekim tarihlerinde pek çok etkinlikle birlikte coşkuyla tamamlandı. Son yılın şampiyonu, Bodrum yapımı tırhandil “Hızır 1” bu yıl da The Bodrum Cup birincisi olurken Bitci Challenge Cup’ta birinciliği Beluga ekibi kazandı.

    Beş etaptan oluşan ve sadece ahşap yatların değil tüm tekne sınıflarının da yarıştığı American Hospital The Bodrum Cup pek çok etkinlikle dolu dolu geçti. Bu yıl “Hep beraber” temasıyla yangın bölgelerindeki dayanışma ruhunu ön plana çıkaran organizasyon koyların ve denizlerin korunmasında farkındalık yaratan kültür ve sanat etkinlikleriyle de dikkat çekti. Yarışlar overall’da iki gruba ayrıldı, 61 teknenin katıldığı organizasyonda The Bodrum Cup ile Bitci Challenge Cup için beş gün boyunca şampiyonluk için mücadele verdiler. Filoda 115 yaşındaki 15 metrelik klasik tekne Dafne ve 66 feet boyundaki Hoek tasarımı Sultana en dikkat çeken teknelerden oldu. Her iki ekip de gruplarında birinci olmayı başardı. Başhakemliğini Somer Büyükakkuş’un, Yardımcı Başhakemliğini Aslı Göktan’ın ve yarış komitesinin yönettiği yarışlar beş coğrafi yarışla, Bodrum’un sarı yaz günlerinde orta şiddetteki rüzgârlarla tamamlandı.

    HAFİF RÜZGÂRDA START

    Organizasyonun ilk gününde ekipler Bodrum Denizciler Derneği 50. Yıl Etabı için Bodrum-Bodrum rotasında hafif rüzgârda start aldı. Büyük guletler start almak için zorlansa da orta şiddetlere çıkan rüzgâr yarışın rahatlıkla tamamlanmasına izin verdi. Bodrum’dan start alan ekipler önce Çelebi Adası’nı sonra Köçek Kayalığı’nı iskelede bırakılarak Bodrum’a döndüler. First finiş Bodrum’un simgelerinden ülkenin tek okul gemisi STS Bodrum’dan geldi. Ekip aynı zamanda günün The Bodrum Cup overall sıralamasında birinciliği kazandı. Bitci Challenge Cup’ta ise Daima teknesi birincilik kupasını alan ekip olmayı başardı.

    BODRUM-ÇÖKERTME ETABI

    İkinci gün Bodrum-Çökertme rotalı Anadolu Sigorta Etabı için Bodrum’dan start almak üzere filo denizdeydi. Ancak yarış komitesi Bodrum koyunda rüzgâr olmadığından Tavşan Burnu önlerinden start verdi. Filodaki teknelerin çoğu Karaada’ya yakın start alarak Çökertme’ye doğru yol aldılar. Hızır 1, Jasmin, Grandi, Sultana ve Dafne tekneleri yarışta liderliklerini koruyan tekneler oldu. Çökertme önlerinde kurulan finiş hattında Daima günün first finişini yapsa da günün The Bodrum Cup overall sıralamasında birinciliği Jasmin 1 kazandı. Günün Bitci Challenge Cup birincisi ise Beluga ekibi oldu.

    ÇÖKERTME VE KİSSEBÜKÜ ETAPLARI

    Üçüncü gün Çökertme-Çökertme rotalı Opet Etabı’nda güne rüzgârsız başlandı. Bir süre denizde rüzgâr bekledikten sonra hakem komitesi yarış startını daha rüzgârlı olan bölgeye, Çökertme ile Mazı arasına taşıdı. Orta şiddetlerdeki rüzgârda start alan ekipler Yıldız Adası önünde kurulan finiş hattında yarışı tamamladı. Sultana ekibi first finiş yaparken, ikinci finiş veren tekne Dafne oldu. Günün The Bodrum Cup overall sıralamasında Take it Easier birinci olurken, Bitci Challenge Cup’ta birincilik kupasını kazanan ekip Dafne oldu. Dördüncü gün Çökertme-Kissebükü rotalı Metro Etabı yapıldı. Rüzgâr yine elverişli olmadığı için komite startı Yıldız Adası’nın güney açıklarından verdi. Orak Adası dönüldükten sonra adanın güneyinde finiş verildi. Hızır 1 ve Dafne ekipleri liderliği tüm yarış boyunca korudu. Hızır 1 first finiş verip günün The Bodrum Cup overall birincisi olurken 15 saniye sonra finişe gelen Dafne ekibi de günün Bitci Challenge Cup birincisi olmayı başardı.

    KİSSEBÜKÜ-BODRUM ETABI

    Haftanın son günü Kissebükü-Bodrum rotalı Erol Ağan Etabı ile başladı. Rüzgârın keyifli bir yarışa izin verdiği son günde start Orak Adası güneyinden verildi. Karaada sancakta bırakılarak, Karaada Feneri önünde kurulan finiş hattında yarış sona erdi. 10-12 knot hızlarda esen rüzgârda çoğu ekip açıktan gitmeyi tercih etti. Sultana teknesi 1 saat 55 dakika ile first finiş veren tekne oldu, onu arkasından Uzma ekibi takip etti. Günün The Bodrum Cup birincisi Hızır 1, Bitci Challenge Cup birincisi ise Dafne oldu. Günün sonunda Ağanlar Tersanesi’nde etaba ismini veren ve yakın zamanda vefat eden Bodrum’un önemli gulet ustası ve denizci Erol Ağan’ın oğlu Ağanlar Tersanesi CEO’su Erdem Ağan’ın duygusal konuşmasıyla başladı. Bodrum’un değerli denizcileri anıldıktan sonra yapılan kupa töreninde tüm ekiplere kupaları verildi. The Bodrum Cup Kupası şampiyonluk ödülü ise Hızır 1 ekibine takdim edildi. Ekip aynı zamanda İlhan Koman’ın vefatından önce çizimlerini tamamlayarak prototipini hazırladığı “Sonsuz Sütun” eserinden ilhamla oluşturulan anlamlı ödülün de sahibi oldu. Törenin ardından düzenlenen Teoman konseriyle The Bodrum Cup keyifli bir final yaptı.☸

  • Doğanın dili

    Doğanın dili

    Doğa bize durmadan bir şeyler anlatır, bayağı da renkli bir dili var. Anlayalım diye işaret dilini çok kullanır, gözümüze sokarcasına. Bulutlarla, dalgalarla, aracı mahlûklarla… (Son yıllarda dilini bayağı sertleştirdi!) İklimlerin değiştiğini denizde geçen 40 küsur yılda gözle görüp elle tutuyorum diyebilirim. Doğanın dilini öğrenmemizin hayatta kalabilmemiz için gerekli olduğuna inanıyorum. 

    İnsan da bir zamanlar o dili konuşuyordu ama modernleştikçe, elektronikleri icat ettikçe, hislerini terk edip yumurtalarını elektronik sepetine koymayı tercih etti. Doğanın içinde yaşayan bir denizci, dağcı, çiftçi o dili anlamazsa elindeki akıllı telefonun aklına sığınmaktan başka seçeneği yok. Navionics bize nerede olduğumuzu söylediğinden beri kerteriz de almadığımızdan etrafımıza bakmıyoruz bile. Eski Admiralty haritalarında “conspicuous tree” belirgin ağaç, kaya gibi notlar vardır. Çünkü denizde dolaşanlar etraflarına bakar belirgin işaretler arardı. Dünyada dolaşmak isteyen, her nerede dolaşırsa etrafındaki doğayı görmek, bu dilden hiç değilse çat pat anlamak zorundadır diye düşünüyorum. Aslında sadece denizde olanlar değil herkes, artık kibarlığı bırakıp, elinde sopayla kafamıza vura vura anlatan doğayı anlamalı!

    Birbirinden marifetli akıllı aletler iyi ki hayatımıza girdiler. İşimiz bayağı kolaylaştı. GPS navigasyon app’leri bizi elimizden tutup istediğimiz yere götürüyor. Havanın nasıl olacağını tahmin eden birden fazla aplikasyon var telefonumuzda. Denizlerde dolaşmak bir akıllı telefonla mümkün gibi, artık günümüz yatçısının navigasyon ve meteoroloji departmanına cetvel, pergel değil tıklamayla giriliyor. Bu modern yazılımlar bize yardım ederken, kendimizi tamamen onların eline bırakırsak bizi doğadan uzaklaştırıyor. Ama gözümüzü açarsak doğanın bize anlattıklarını görür, elimizdeki modern yardımlarla birleştirerek etrafımızda olanları, olacakları daha iyi anlayabilir, doğanın gözümüze soktuğu mesajları görmeyip sonra “wow” diye hayret etmeyiz. Alışkanlıklarımı, hislerimi çıkan delikli demire ben de farkında olmadan kaybediyorum. Uzman değilim, haddimi biliyorum, ben de kendimi dürtükleyim, gelin beraber bu dili anlamaya çalışalım. Yukarıdan başlayalım.

    BAKALIM GÖKTE NE YAZIYOR?

    (C’est ecrit dans le ciel.)

    Dünyanın her denizinde “Passage Weather” programı kullanıyordum, uzun seyir için hâlâ da kullanıyorum. Onun en iyi olup olmadığını bilmiyorum, eminim daha iyileri vardır, hava basınç haritalarını izobarlardaki değişikliği verdiği için tercih ediyorum. Böylece diğer programlardaki hava tahminlerini izobar (hava basıncı dilimleri) hareketlerini görerek takip edebiliyorum, gökteki değişiklikleri izleyip sıklaşan, gevşeyen izobarlarla karşılaştırma yapabiliyorum. Meteoroloji mühendisi olmadığımdan sürçülisan edersem de kabaca değineceğim. Bize gelen hava tahminlerinde gördüğümüz okları, renkleri, basınç farklarını sensörlerden alınan verilerle okuyup, bir izobar haritası oluşturan birkaç bilgisayar modelinden yerleştiriyorlar. Beş aşağı beş yukarı hepsi aynı şeyi söyler, çünkü kaynak aynı. Burada dikkat çekmek istediğim, gökyüzünün dilinden anlıyorsak, hava tahmini haritasındaki okların ve renklerin neden öyle olduklarını, neden bu gece üzerimizden soğuk cephenin geçeceğini veya bize gelen tahminden daha erken veya geç geçecek olabilir mi, anlayabiliriz. Çünkü biz sahadayız. Bizim gözlemlerimiz, bilinçli karşılaştırabildiğimizde elimizde daha doğru bir hava raporu olur. Atlantik geçişlerinde yatçıların gurusu Kanada’daki “Herb”, her gün, her yata mevkiine göre hava tahmini verirdi, ama daha önce biz mevkiimizdeki rüzgâr, deniz, gökyüzü durumunu rapor ederdik. Böylece Herb bizim gözlemlerle bilgisayarın tahminlerini karşılaştırıp bize verdiği raporda çok doğru olurdu. Örneğin yarın sabah saat 10.30’da üzerinden cephe geçecek dediğinde, saatini kurabilirsin, tam 10.30’da cephe gelir. Şimdi radyonun ucunda Herb yok, elinde hava tahmini var, diyelim daha teşkilatlısın, uydu telefonun da var, sana özel hava raporu da aldın. Eğer doğanın söylediğini okuyabiliyorsan, gözlemin ile hava “tahminini” güncelleyebilirsin. Asırlardan beri tecrübelere dayanarak yerleşmiş, bazı yazılmamış kurallar oluşmuştur, Coptic (Kıpti) fırtına takvimi, ABD’deki “Farmer’s Almanac” gibi. Her yörenin deniz insanı ve çiftçiler yılların tecrübesiyle etraflarında ne olacağını gözlemleriyle bilirler. Eğer balıkçılar denizde olacaklarına, rutinleri dışında limandalarsa veya limana dönüyorlarsa, otur oturduğun yerde. Diğer yandan, bazen çok bilen, hurafelere takılan eskiler olduğunu, her “duayen dediğiniz” denizciye de inanmadan önce biraz tartıp ölçmenizi tavsiye ederim. Benim yazdıklarımı da sorgulayın, vereceğim en büyük nasihat budur, artık elinizde en baba duayen Mr. Google var!

    Avustralya’nın kuzeyinde Gove’da cyclone mevsini geçiriyorum. Kelebek çift demirle demirli. Benim gibi bir iş bulup çalışanlar sabah 07.00’de yat kulübüne botlarla çıkıp işe gidiyoruz. Kıyıya çıktığımızda kulübün bakıcısı “Bazza” elinde devirdiği üçüncü kutu birasıyla bizi karşılar. Ardından günlük hava tahmini incisini döker, “dün gece ay baş aşağı doğdu, rüzgâr kuvvetli olacak!”. Ay nasıl baş aşağı doğuyorsa? Herhalde Four X birasının bir payı vardır ayı döndürmekte! “G’day Bazza” der işimize giderdik. Bazza’nın akşam pub’da espri olan kehanetleri bir yana, doğanın parçası olan Aborjinlerin, her yörenin yerlilerinin tecrübelerle yerleşmiş folklorunu dikkatle dinleriz. Doğanın mevsimleri yılbaşlarında yenisini aldığımız takvimi gün gün takip etmez. Kuşun, böceğin, bitkinin kendi takvimi vardır. (Avustralya’da yağmur mevsiminin bitip kuru mevsimin başladığını ortaya çıkan yusufçuk böcekleri bildirir). Her yörede değişik olan lokal takvimi anlamaya çalışmak, izlemek, çok eğlencelidir. Okyanus eşiğindeysen haliyle çok daha dikkatli oluyorsun, oradaki filanca böceğinin ortaya çıkması veya feşmekân kuşlarının göçlerine başlama toplanmaları size “hurricane” mevsiminin bittiğini söyleyebilir. Hiç unutmam Panama’da kulübün pub’ında kanal pilotlarıyla sohbette yağmur mevsiminin 15 Mayıs’ta başlayacağını söylemişlerdi, 15 Mayıs’ta musluk açıldı, dört gün hiç kapanmadı. Size uzak olan diyarlardan örnekleri, “hey bana bakın, nerelere gittim” diye hava atmak için değil, oralarda değişikliklerin daha dramatik olduğu, buradakileri de hâlâ öğrenmekte olduğumdan.

    BULUTLAR

    Uzun vardiyalarda vakit geçirmek için, bulutların şekilden şekle girdiğini hepimiz seyredip, bir şeylere benzetmişizdir. Uzun yıllar önce Atatürk’e benzeyen bulut fotoğrafı gazeteleri süslemişti. Bulutlar bize heykel galerisinde gibi şov yaparken aslında onun dilinden anlayana konuşurlar. Bir meteoroloji uzmanı kadar o dili bilmesek de, hiç değilse çat pat anlamak bize anlatılmak istenilen tehlikeden kurtulmamızı sağlayabilir.

    Bulutları; alçak 0-2000m, orta 2000-6000m, yüksek 6000+m olarak üç seviyede, bir de dikey olarak büyüyen bulutlar olarak gruplandırabiliriz.

    Cirro: Yüksek, saç dalgası, at yelesi gibi.

    Alto: Orta.

    Strato: Katman.

    Cumulus: Kümelenen.

    Nimbo: Yağmur, yağış demek.

    Stratocumulus gibi Roma imparatorları veya gladyatör isimlerine benzeyen adlarını merak ederseniz (katman katman kümelenen bulut gibi) yukarıdakileri kombine ederek çıkarabilirsiniz. Ben de isimlerini ezberlemedim, zaten isim hafızam ihtiyarlık değil, eskiden beri zayıftır ama yüzleri, şekilleri unutmam.

    Bulutların da bazılarını isminden değil de şeklinden tanıyor ve dikkat ediyorum. Denizde yaşayanlar kendilerince önemli olanlara takma isimler verirler. Benim beyaz pamuk yığını gibi olan cumulus bulutlarına “Simpson bulutları” dediğim gibi (The Simpsons dizisi jeneriğindeki gibi). Onlar iyi hava bulutlarıdır. Ama pamuk topları gibi yuvarlanmayı bırakıp, dikey yükselirlerse ve de “anvil” (örs) gibi bir şekil alırsa, gardımı alırım. Altındaki havayı çektiğinden fırtına yaratır, tepesindeki örsün uçları bize fırtınanın yönünü gösterir.

    Lion Körfezi’nde puro şeklindeki bulutları görürsen bir saat içinde Mistral geliyor demektir. “Mares tails” atkuyruğu gibi uzanan bulutlar, bir de “Makarel (uskumru) sky” uskumru desenine benzeyen gökyüzü bana havanın değişeceğini söyler.

    Taş yerinde ağırdır hesabı gördüğümüz şekiller değişik bölgelerde değişik aksanla konuşur, örneğin öğleden sonra nükleer patlama gibi karada yükselen bulut sütunu “heat clouds” sıcaklık sonucu oluşur, bu enerji, rüzgâr olarak boşalacaktır. Aynı manzarayı tropikte gördüğünde “thunder storm” vardır. O sütunu iyi takip edip yolundan kaçmalıyız, sağanak rüzgârın ardından, burnunu göremeyecek kadar sık muson yağmuru boşalır. Bu içi su dolu bulutları radarda görüp izleyebiliriz ve ayakaltından çekilme şansımız olur.

    Adaların üstünde de buluttan taçları vardır, bunu Yunan adalarında da görebilirsiniz.

    GÖZÜMÜZÜ GÖKTEN YERE İNDİĞİMİZDE

    Doğanın sabah haberlerinde bize anlatmaya devam ettiği başka mesajlar da var. Sabah kalktığımızda güverte “çiğ”den ıslaksa o gün rüzgâr yok. Mesajın Ege’de iyi veya kötü haber olduğu gideceğin yöne bağlı. Kuzeye tırmanıyorsan meltemle boğuşmayacaksın, güneye iniyorsan bedava seyir yok, ya mazota yüklenip gideceksin, ya da otur oturduğun yerde, al bir havlu eline, çiğ kurumadan güverteyi temizle. Aksine, sabah güverte kemik gibi kuruysa rüzgâr kuvvetli olacak demektir. Fırtına değil, kuvvetli kuzey rüzgârı. Barometremizin düşmesi kalkması da bize doğanın gönderdiği mesajları doğrulamaya yardımcıdır.

    Kırmızı gök, kötü havanın; gün batışındaki fotoğraf çekip, paylaştığınız kızıl gök ise ertesi gün havanın iyi olacağının habercisidir. “Red sky in the morning, sailors take warning. Red sky in the night, sailors delight”ı her denizci bilir.

    Bu genel tekerlemeler yılların deneyimleriyle yerleşmiştir. Lokal bilginin en iyi hava raporu olduğuna benim şahit olduğum en etkileyici olanı; Güney Afrika’da Cape Town’un sırtını dayadığı “Table Mountain” üzerine masa örtüsü gibi bir bulut yayılır ve masanın kenarından aşağı şelale gibi süzülürse, 15 dakika, azami yarım saat sonra felaket bir rüzgâr inecek demek.

    Biz Ümit Burnu’nun ardından Afrika’nın güneyindeki son limanımız Cape Town’a ulaşıyoruz, rüzgâr yok sayılır. Limanın ağzına yaklaştığımızda dağda masa örtüsü yayılmaya başladı, acele edip motorla iç limandaki yat kulübe giriyoruz. Bağlayacağımız pontonda arkadaşlar halatlarımızı almak için bekliyorlar. Veee, bizim motor hava yapıp durdu. Üzerimizde çok az momentum var. Annette başüstünde, tonozdaki bir tekneyi yakaladık, ikimiz Kelebek’i itip bir sonraki pontondaki tekneye ulaştık. Sürüne sürüne ilerliyoruz, arkadaşlara bir halat attım, denize düştü. Adi Murphy’e küfrün bini bir para. Masa örtüsü yayıldı, rüzgârın geldiğini görüyorum. İkinci denememde uzun halatımızı yakaladılar. Bir teknenin üstüne aborda olduğumuzda rüzgâr 35-40’ı buldu.

    Akşam yat kulübünün pup’ında içki muhabbeti etrafında Cape Townlı dostumuz şehirlerinin dünyanın en rüzgârlı ikinci şehri olduğunu söylüyor. “Birinci neresi” sualine, “O da aynı yerdeydi, fırtınadan uçtu, yenisini yaptık” diyor. Geyik muhabbeti bir yana, geçen yıl rüzgârdan bir otobüsün devrilmesi size masa örtüsüne dikkat edin diyor.

    Akdeniz’de de böyle lokal yumruklar var.

    “Bahriyedeyken Kılıç Ali Paşa Muhribi’yle Kıbrıs krizinde İskenderun’dayız. Oranın kabadayısı Toros Dağları’ndaki bir vadiden inen “Yarık Kaya” fırtınası. Biz kıyıda bir pavyondayız, Kıbrıs’a gitmeyi beklerken vakit öldürüyoruz. Bir ara ışıklar söndü, mumlar yakıldı, dansöz göbek atmaya devam ediyor, herhalde romantik hava olsun diye yaptılar, herkes muhabbetine devam ediyor. İkinci komutanın kafası kapıda göründü, “Dışarıda neler oluyor farkında mısınız?” “Yooo!” Kapıdan bir baktık ki kiremitler uçuşuyor, koskoca muhrip demir üstünde bastıran rüzgâra dönemeyip bayağı yattıktan sonra demir alıp açık denize çıkmış. Bir otel bulup odadaki patlamış cama battaniye kapatıp yattık, sabah geminin gelip kıyıda kalanları almasını beklemekten başka yapacak bir şey yok. Şimdi eminim Yarık Kaya da bir şekilde kartını göndermiştir. Mesajı okumasını bilen yakalanmayacak, ama biz bilmiyorduk. Lion Körfezi’ndeki Mistral’in geldiğini de gökte oluşan puro şeklindeki bulutlar haber verir. Genellikle bizim kıyılardaki “kıran” gibi. Gökyüzünü okumasını bilirsek yanlış zamanda, yanlış yerde yakalanmama şansımızı arttırabiliriz.

    Geçenlerde Sığacık Körfezi’nde bir koyda demirliyim, gökyüzündeki sıkıntıyı görüyorum, kasvetli sarımtırak bir pus, sıcak bir rüzgâr… Demiri her zamanki gibi 2000 devir tornistan ile gömmüşüm, birden 40 knot üzerinde, belki 50 knot sağanak bindirdi (benim rüzgâr enstrümanı bozuk), denizin üstü kıyıdan uçan yaprak, dallar doldu. Bir saat için de geçti. Bu arada yakalanan bazı teknenin yelkeni yırtıldı. Olay bittikten sonra ben çok biliyordum palavrası atmayayım ama bu sıkıntının, sıcak karanın üstündeki enerjinin bir türlü boşalacağını görebilirsin, hiç değilse benim gibi “bir halt olacak” diye huylanırsan yelkenini küçültebilirsin.

    n İri damlalı yağmur kısa,

    n Küçük damlalı yağmur uzun sürer.

    n Kuvvetli rüzgârdan sonra gelen yağmur, iyi haber, rüzgârın bittiğine alamettir, kabaran denizi de yatıştıracaktır.

    n Yağmurun ardından çıkan rüzgâr ise artacaktır, gelen cephenin habercisidir.

    Denizin yüzeyi de bize mesajlar verir, özellikle “cape”lerde, Knidos, Teke Burnu, Mora’nın güneyindeki üç “cape”. Buralara yaklaşırken uzaktan deniz yüzeyini incelersek vardığımızda ne ile karşılaşacağımızı görür, tam arma yakalanmayız. Hava raporu bize böyle özel yerlerdeki türbülansları bildirmez ama denizin üstü söyler.

    KIYILAR

    Bir koyda demirlerken etrafımızdaki manzara da bize değerli bilgiler verir. Demiri bırakmak için eğer dibi görebiliyorsak bir kumluk ararız. Görüş iyi değilse ne yapacağız? Kıyıya bakarız eğer kuru da olsa bir akarsu yatağı, azmak varsa büyük ihtimal önündeki dip akarsuyun taşıdığı alüvyonla kaplanmış demirlemek için uygun bir yerdir. Tropikte, tatlı su mercanı yaşatmayacağından demirin takılma ihtimali zayıf olduğundan tatlı su ağzını tercih ederim. Yeni Kaledonya adasının neredeyse tamamı demir cevheri, dağı taşı oyuyorlar, tropikteki günlük rutin yağmurlardan deniz bazı koylarda neredeyse pas rengi. Öyle yerlerde nehir ağzına demirlerdim. Tabii bu uyanıklığın bedeli de demir alırken gelen çamuru temizlemek oluyor. Bizim kıyılarda demirlerken, kıyıdaki vadinin tam karşısına demirlemiyorum tabii seçecek lüksüm varsa. Bazen koyun ortasında bir yüksek çıkıntı oluyor, kıyıdan gelecek sağanaklar iki yanından geçecek, en iyi yer tepenin karşısı oluyor. Tabii kalacağın süreye değerse yüksek kıyıya kıçtankara olmak seni sağanaklardan daha iyi kurtarır. Uzun, açık deniz seyrinde içinde bulunduğunuz bölgedeki rüzgâr kendi dalga trenini yaratır, bir de sizin rüzgârınızla ilgisi olmayan “swell” ölü dalga varsa ona dikkat ederiz. Bize uzaklarda bir yerdeki fırtınadan haber veriyordur. Yönü bizi ilgilendiriyorsa ona göre tedbir alırız. Eğer rotamız üzerindeki bir adada demirlemeyi planladıysak rüzgârdan korunmanın yanında swell’den korunabiliyor muyuz? Ölü dalga bilardo gibi kıyılardan yön değiştirip hayatı çekilmez yapabilir. Haritada esen rüzgâra korunaklı olan koy, ada etrafında yön değiştirerek gelen dalgaya açık olabilir. Sanırım bunun en çarpıcı örneği St. Helena Adası. Taa Kuzey Atlantik’teki fırtınalardan oluşan swell Güney Atlantik’e kadar iner. St. Helena’da gemiler kıyıya aborda olamaz. Biz alargada kalıp, botla kıyıdaki merdivenlere gelip, çabucak botu yola kadar çıkarırdık.

    Kıyıdaki çalı ve ağaçların şekli bize kuvvetli hâkim rüzgârın yönünü gösterir, bu mesajı dikkatli okumak lazım. Örneğin Sığacık’ta makiler, ağaçlar yılın çoğunda hâkim kuzey rüzgârına değil güney rüzgârına eğilmiştir, çünkü bu koylar kuzeye kapalıdır. Yüksek yarların önünde demirlerken de rüzgârın yarın üstünden boşluğa yuvarlanırken 180 derece yön değiştirebileceğini hesaba katmalıyız. Kıyıdaki çakıllar onları yuvarlayan dalgaların sanat eseri. Gökova, Göcek gibi kapalı koylarda çakıl değil kırık taşlardan bir sahil görürsek oranın dalgalara kapalı olduğundan emin olabiliriz, böyle yerlerde de denizin öğütmesi az olduğundan kumluklar azdır. Küresel ısınma ile etrafımızdaki doğa olayları bayağı hızlı değişmekte. Doğanın ezberleri de bozulup yeni ezberler oluşmakta. Şimdi eskisinden daha dikkatli etrafımıza bakmalı, baktığımızı görüp, görsel hafızamıza yeni ezberler katmalıyız. Her gelen felaket bir öncekinden daha güçlü olacak, bu kehanet değil doğanın kafamıza vura vura, gözümüze soka soka söylediği. Dere yatağına ev yapmadan önce kuru da olsa, yağmur yağdığında suyun oradan akacağını, akarsuyun içbükey kıyıyı oyduğunu, kenarında piknik yaparken görebilseydik, kenarlarına kazıklar çakıp, çay bahçeleri, dereye nazır on katlı apartmanlar dikip akarsuyun yatağını daraltmasaydık, yörenin önceki tecrübelerinden suyun azami ne kadar yükseleceğini öğrenseydik şimdi hayret etmeyecek, kayıplarımızın arkasından ağlamayacaktık. “Flash flooding” (ani sel) diye bir şey ve gelişmiş ülkelerde bunun alarmı var. Sizin olduğunuz yerde yağmur çiselemesi bile yokken kıyısında olduğunuz kuru veya yaş dere yatağının dağlara yağan yağmurdan dolup taşması da hesaba katılır. Doğa; “bak yağmur yağınca buradan akacak” diyor, sen suyun yatağını yapılarla, atılan çöplerle suyun geçişini engelleyip daraltırsan, yamaçlardaki suyla doyan toprağı tutacak ağaçları kesersen, bir de vurduğu yeri koçbaşı gibi yıkacak tomrukları akarsuyun kenarına istiflersen, kendini benim insafıma bıraktın demektir. Gelişmiş toplumlar doğaya bakar, görür, tedbir alır, gelişmemişler de topu Allaha atar.

    Birkaç yıl önce Bodrum’u hemen hemen her kuvvetli yağmurdan sonra basan bir sel ardından bir TV programında davet ettikleri profesöre sunucu fikirlerini sordu: “Hocam ‘DERE’ sokağındaki sel hakkındaki düşünceleriniz?” Profesör gülmeye başladı…☸

  • En iyi uzun yol teknesi BOREAL 47.2

    En iyi uzun yol teknesi BOREAL 47.2

    2021 Avrupa Yılın Yatları ödüllerinde “Blue Water Cruiser” kategorisinin kazananı, Fransız Boreal’in 14,36 metre boyunda, 4,39 metre genişliğindeki alüminyum gövdeli teknesi oldu. Uzun okyanus geçişleri yapabileceğiniz ya da bir koyda keyifle zaman geçirebileceğiniz bu tekne, yüksek enlemlerde, buz dağlarının arasında güvenle seyir yapmak için de ideal. Dünyanın her köşesine, her koşulda sizi güvenle götürebilecek Boreal 47.2, belki de en iyi uzun yol teknesi… Fotoğraflar boreal-yachts.com, TALAT KIRIŞ

    Uzun zamandır İngilizcede “blue water cruiser” olarak adlandırılan okyanus tekneleriyle ilgili okurum. Çeşitli tasarımları, kullanılan malzemeleri, artılarını, eksilerini not alırım. Fuarlarda stantları ziyaret eder, fırsat bulduğumda da tersanelere giderim. Yıllar içinde pek çok tersane ile yazıştım. Bu birikimi zaman zaman dergimiz okuyucularıyla paylaştım. 2016 yılında da bu konu ile ilgili dergimizde iki sayı süren bir inceleme yayınlamıştım. Konu denizcilik çevrelerinde gündeme geldiğinde ilk soru tekne nasıl bir materyalden yapılmalı, ikincisi de nasıl bir arma olmalıdır. Yapmak istediğiniz yolculuğa, deneyiminize, sahip olduğunuz bütçeye göre farklı yanıtlar verilebilir. Bu konuda ne kadar okumuş olursam olayım ahkâm kesmek için kendimi yeterli görmüyorum. Mamafih en yetkili denizcinin konuyla ilgili düşüncesini aktarabilirim.

    Bernard Motissier “Uzun Yol” isimli kitabında şöyle diyor: “Sağlam bir tekneyle ne kadar küçük olursa olsun Tahiti’den Falklandlar’a kadar, Horn’u da geçmek suretiyle bir kerede tek başına gidilebileceğine kanaat getirdim. Yeter ki tekne metalden yapılmış olsun. Ağzı iyice kapanmış bir şişeyi bir siklonun içine atsanız hep yüzer. Tekne için de aslında aynı şey: Metalden, iyi tasarlanmış, iyi kapatılmış bir tekne, en ağır, kırılgan dalgalarda bile yuvarlanır, devrilir ama hiçbir zaman dibi boylamaz. Gerisi teferruat ve alışabilme meselesi.” Başka bir yerde de şöyle bir kıyaslama yapıyor: “Tenekeden bir kondanse süt kutusu ile bir plastik kutu alın. Bunların ikisini de bir kilometre kadar ayağınızla taşlı bir yolda vura vura yuvarlayarak oynayın. Fazla konuşmaya gerek yok, herkes teknesi için metalle plastik arasında seçimini yapsın.” Motissier’in sözünün üzerine söz söylemek bana düşmez. İki yıl önce La Rochelle’deki fuara gittiğimde Fransız yapımı tüm alüminyum tekneleri dolaşma imkânım olmuştu. En heyecan verici olanı da iki Boreal’in durduğu iskeleydi. Biri Boreal 47, diğeri Boreal 55 OC. Şimdi geriye dönüp e-posta arşivime baktığımda Boreal tersanesiyle ilk yazışmamın Eylül 2013’te olduğunu görüyorum. Nitekim tekneye sıçradığımda bugünlerde tersaneden ayrılıp eşi ve çocuklarıyla dünya seyahatine çıkmaya hazırlanan tersanenin yöneticisi Jean-François Eeman hemen hatırladı yazışmalarımızı. İçeride Boreal’ın yaratıcısı diğer Jean-François, Delvoye ve ailesi ile de tanıştım.

    ÖDÜL AVCISI

    Boreal’in hikâyesi şöyle: Jean -François Delvoye, eşi ve dört çocuğuyla birlikte yaptığı, altı yıllık -iki yılı Patagonya’da olmak üzere- dünya seyahatinden döner. Yolculuğu sırasında hem kendine hem de rastladığı denizcilere şu soruyu sorar: “Yelkenlinizi dünyanın en iyi teknesi yapmak için eksik olan nedir?” Kazandığı deneyimler ve aldığı yanıtlar 17 not ve skeç defterinde birikir. Firma 2005’te Manş Denizi’ne yakın Minihy-Treguier de kurulur. İlk müşterisi sonradan ortağı olacak olan diğer Jean François (Eeman) olur. İkili dünya seyahatleri sırasında Ushaia’da tanışmışlar ve iskelede başlayan dostluk ortaklıkla sonuçlanmış. Boreal 44, 2010’da Fransa’da, 2011’de Hollanda’da yılın yatı seçilir. 2015’te Avrupa’da yılın teknesi ödüllerine yeni bir kategori eklenir, “en iyi uzak yol teknesi (best blue water cruiser)”. Boreal 52 ve Garcia 45 karşı karşıya gelir, ödülü Boreal alır. 2018’de ilk kez Amerika’da bir fuarda sergilenir. O yıl Annapolis Boat Show’da, en iyi orta büyüklükteki cruiser ve genel olarak tüm kategoriler dâhil olmak üzere yılın en iyi teknesi ödülünü alır. 2020 yılında yeni modelleri (bu yazıda anlatılacak olan) 47.2 Voile Magazine tarafından jüri özel ödülüne layık görülür ve pandemi koşulları nedeniyle gerçekleşmeyen Boot Düsseldorf yat fuarında kutlaması yapılamasa da “Uzak Yol Teknesi” kategorisinde 2020-2021 Avrupa Yılın Yatı ödülünü de alır. Yani yıllar içinde katıldıkları tüm seçmelerde deneyimli yat dergisi yazarlarından oluşturulan jüriler Boreal teknelerine verir birinciliği.

    20 SİPARİŞ, İKİSİ TÜRK

    La Rochelle’deki fuara dönersek, fuar alanına giderken önce yukarda sözünü ettiğim Motissier’in efsane teknesi Joshua’yı ziyaret ettim. Hayallere dalarak Joshua’yla selfie çektim. Sonra o zamana kadar yaklaşık 60 gövdesi suya inmiş olan Boreal 47’yi gezdim. Önceden hakkında her şeyi okuduğum bir tekneydi. Çok beğenmekle birlikte bana göre önemli eksikleri vardı. Bir defa bu boyda ve dünyayı dolaşacak bir tekne için buzdolabı çok küçüktü. Havuzluktaki yaşam alanı da fonksiyonel olmakla birlikte oldukça sıkışıktı. Ana yelkeni basmak için direk dibine gitmek gerekiyordu. Bunun gibi ayrıntılar. Yandaki 55 Open Cockpit’e girince tamam dedim ideal tekne bu. Geri dönüp JFE’ye sordum tabii, neden bunun 44 ya da 47’sini yapmıyorsunuz diye. Yanıt bir gülümseme ve “biraz bekle” oldu. Nitekim kısa süre sonra yukarda sözünü ettiğim ödülü de kazanan 47.2 görücüye çıktı ve büyük başarı kazandı. Daha ilk tekne yapılırken 10’dan fazla sipariş almıştı tersane. Şu anda siparişlerin 20’ye yaklaştığı söyleniyor. Yeni Boreal 47.2 siparişi verenler arasında iki de Türk var. Peki bu başarının arkasında yatan sır ne?

    DAGGERBOARD FARKI

    Teknenin tamamı alüminyumdan imal ediliyor. Yani rakipleri Garcia ve Allures’den farklı. İlkinde coachroof yani tavan, ikincisinde üst bina GRP’den yapılıyor. Taban 10mm, alt kenarlar 8mm, yukarıya doğru 5mm, havuzluk, güverte ve tavan 4mm alüminyum plakalardan yapılıyor. Bu teknede bir centerboard, yani içeri çekilebilen salma var, bu durumda su çekimi 1 metreye iniyor. İçeri çekilen salma yalnızca lateral stabiliteye katkı sağlıyor. Teknenin balastı JF Delvoye’nin keel embriyo diye tanımladığı salma kutusu diyebileceğimiz alt kısımda. Kurşunla doldurulmuş bu kasanın etrafında yer alan su, yakıt tankları, hatta bir kanalla teknenin ortasına ulaştırılan zincir de teknenin stabilitesine katkı sağlıyor. Keel embriyo dümen palasından biraz daha derin. Bu, teknenin gel-git esnasında kıyıda gövde üzerinde durmasına imkân veriyor. Öte yandan kısa pala bir dezavantaj olarak görülebilir. JF Delvoye son zamanlarda çok moda olan çift dümen palasını sevmiyor. Bunun yerine teknenin iki yanından seyir sırasında indirebileceğiniz “daggerboard”lar var. Tekne yelkende yattığında, rüzgâraltı daggerboard’u indirdiğinizde teknenin otopilottaki gibi kendi kendine rotasında gittiğini belirtiyor tekneyle ilgili yorum yazan denizciler. Daggerboard, hareketli salma kombinasyonlarıyla farklı rüzgâr açılarında teknenin ideal seyir pozisyonunu yakalamak mümkün.

    GENİŞ HAVUZLUK

    Teknede havuzluk iki kısma ayrılmış. Arka kısımda çift dümen, elektronikler, vinçler var. Tüm halatlar arkada toplanıyor. Beş vinç var, ancak ortadaki büyük 66 inç vinç tüm görevleri yapacak şekilde konumlanmış. Bu alanın hemen önünde havuzluktaki sosyal alan diyebileceğimiz kısım var. Ortada masa ve iki yanda geniş oturma, istenirse yatma alanları. Arkada ve önde iki çok büyük depolama alanı var. Buralara tüm usturmaçalar, halatlar, yedek yelken, bisiklet vb. sığar. Tekneye opsiyonel olarak rüzgâr türbini, solar paneller ve hidrojeneratör takılabiliyor. Otopilot Vendée Globe yarışçılarının da kullandığı Fransızların ünlü markası NKE. Elektronikler için geniş bir opsiyon listesi var. Teknenin standardı sloop olmakla birlikte hemen tüm müşteriler cutter armayı tercih ediyorlar. Daha küçük ikinci ön yelken fırtına koşullarında fırtına yelkeni olarak kullanabiliyor.

    DOGHOUSE KONFORU

    Havuzluktan içeri girdiğinizde Boreal’in alametifarikası olan “Doghouse” bulunuyor. Burası tüm elektronikleri yerleştirebileceğiniz, 360 derece görüşe imkân veren bir nevi kaptan köşkü. Sert havalarda ve geceleri tekneyi buradan idare etmek mümkün. Birkaç basamakla içeri indiğinizde, yükseltilmiş salon sizi karşılıyor. Burada geniş bir oturma grubu, sancak tarafta çekmeceli iki buzdolabı, mutfak bulunuyor. Arkada iki kabin, önde ise büyük bir master kabin var. Teknede iki tuvalet ve ayrı bir duş bölmesi standart. Opsiyonel olmakla birlikte yine hemen tüm müşterilerin ısmarladığı soba ve ona bağlı radyatör sistemi yüksek enlemlerde yelken yapmak isteyenler için vazgeçilmez bir ayrıntı. İçerdeki depolama alanları bir uzun yol teknesine yakışacak hacimde.

    Bir yelken dergisinde okumuştum. Yat tasarımcısı Bill Crealock dünyayı dolaşacak teknelerle ilgili problemi şöyle vurgulamış: “Tasarım yaparken karşı karşıya olduğumuz durum, inşa edeceğimiz platformun çok farklı çevre koşullarında var olabilme gerçeği. Aslında iki tekneye ihtiyacınız var denebilir. Biri uzun okyanus geçişleri yapabileceğiniz, diğeri ise limanda ya da sevimli bir koyda içinde keyifle zaman geçirebileceğiniz bir tekne.” Boreal 47.2 bunları sağlamakla kalmamış bir üçüncüsünü de eklemiş. Yüksek enlemlerde, buz dağlarının arasında güvenle seyir yapabilmek. Kısacası dünyanın her köşesine her koşulda sizi güvenle götürebilecek bir tekne Boreal 47.2, belki de en ideal uzun yol teknesi.☸