Etiket: Sail

  • ON YIL SONRA LIKIA 40

    ON YIL SONRA LIKIA 40

    Sultan’ın, “Tez ol Likia 40 sefinesinden bir adet de bana yapıla ancak fiyatı makul tutula” diye buyurduğu sözler, âlemin diline düşmüştür.

    Ege’nin ünlü teknesi tirhandille 1962 yılında, babam Münir Umar’la birlikte ilk kez geldiğim Bodrum’da tanıştım. O yıllarda Bodrum Kalesi’nin önünde demirli tekneler, en büyüğü 9 metre boyunda, vardavelalarından denize sarkıtılmış filelerin içinde süngerler bulunan, süngerci tirhandilleri idi. Kaldığımız küçük ve bugünün Bodrum’unun, lüksü ve büyüklüğü görgüsüzlük düzeyine vardırmış devasa otelleri yanında ancak büyücek bir ev görünümündeki otelde, bizden başka bir de Yunanistan’dan -büyük olasılıkla İstanköy Adası’ndan- gelmiş, Yunan sünger alıcıları vardı. O tarihten sonra tekne dendiğinde, aklıma sadece tirhandil geldi ve 1995 yılına kadar uzun yıllar hep bir süngerci tirhandili almak ve onu yenilemek düşü ile yaşadım.

    ÇAKA BEY VE NYMPH

    1995 yılında Foça’da bulup satın aldığım ve “Çaka Bey” adını verdiğim ilk tirhandilim, Bodrum’da gördüğüm süngerci tirhandillerinden biri idi. Bodrum’un ünlü tirhandil ustası Mustafa Denizaslanı tarafından 1960 yılında yapılmış üç tirhandilden, hâlâ yüzen sonuncusu olan Çaka Bey’i bir süre kullandıktan sonra kabuk biçimini bozmadan baştan aşağı yenileyip, bir düşümü gerçekleştirmiş oldum. İkinci tirhandilim Bodrum’un hâlâ arada bir İçmeler, Ağanlar Tersanesi’nde buluşup, kahve içip eski günleri yâd ettiğimiz, ünlü tirhandil ustası Erol Ağan (Çolak Erol) 1999 yapımı, 2003 yılında Bodrum Cup’a katılıp, kendi sınıfımızda ilk üçe girdiğimiz, genel klasmanda da iyi derece yaptığımız, 12 metrelik “Nymph” oldu. Ben Ege’nin, adının “eni boyunun üçte biri” anlamındaki Yunanca sözcükten geldiği rivayet olunan bu denizci ve Süleyman Dırvana’nın değişi ile “salmasız olmalarına karşın, küpeştelerine oturan süngercilerle, randa yelkenleri ile pek güzel giden” teknesine âşık olmuştum ve hâlâ da öyleyim. “Eee sonra?” diyorsunuz değil mi? Acele etmeyin, anlatıyorum işte. Bizim Piri Reis taifesinden Umur Reis ile yaz başında, daha bir yıl önce, günübirlik dolaşır bazen içinde birkaç gün bile geçiririz diye aldığımız, ancak bize yetmediğini gördüğümüz; belki de aynı tekneden iki tane alıp, yan yana bağlamanın anlamsızlığını fark ettiğimiz için olacak,  NETA 660 teknelerimizi sattık.

    Bir NAUTA 680 ısmarladık ve sabırsızlıkla yeni teknemizi beklemeye başladık. Başladık da, yapımcının Temmuz başında teslim etme sözü verdiği tekneyi, herhalde eski fiyat üzerinden anlaştığımız için olacak, Ekim’de bile teslim etme niyetinin olmadığını görünce, siparişimizi iptal ettik. Sonuçta “Monşer” aklımızla çok zekice zannettiğimiz ama hiç de öyle olmadığı anlaşılan planımız nedeniyle hem de pandemi yüzünden milletin kendisini denizlere, teknelere vurduğu koca yazı karada geçirmek zorunda kaldık. Ve benim tirhandil aşkım kabardı. Başladım bir tirhandil aramaya. Bu arayışta, Umur (Apaydın) Reis’in bitmez tükenmez, “Reis sen bir tirhandil almalısın. Bana göre değil ama senin teknen tirhandil. Ben bir Beneteau bakacağım” türünden kışkırtmalarının etkisi olmadığını söyleyemem!

    GÜZELİN DERDİ BÜYÜK OLUR

    Tirhandil güzel teknedir, denizcidir, tam Ege’nin teknesidir ama ahşaptır. Zaten tirhandil deyince akla ahşap hatta yığma ahşap tekne gelir. Ahşap tirhandile, tirhandil ahşaba yakışır. Son yıllarda lamine ahşap olanları da yapılmıştır ama ahşap her zaman ahşaptır ve işi hep çoktur. Etrafta dolanırken, hangara çekilmiş tirhandilinin üzerinde on usta çalışmakta olan Ağanlar Tersanesi’nin patronu, dostum Mazlum Ağan, “ahşap al abi” dedi. Doğru söylüyordu. Ağanlar Tersanesi benim olsaydı, yıllarca Classic Boat, Wooden Boat dergilerindeki ahşap klasik tekneleri ağzımın suyu akarak okumuş, fotoğraflarına hayran hayran, düşlere dalarak bakmış ve geçmişte iki ahşap tirhandil sahibi olmuş biri olarak, ahşap dışında bir tirhandil düşünmezdim. Bodrum diyarında ise, benim gibi az çok tanınan, insanlara nazı geçen bir kişi için bile, neredeyse altınla yarışan ağaç fiyatları bir yana, usta ile uğraşmak, her defasında katil olmaya ramak kalmak demektir ki şunun şurasında kalan 30-40 yıl (!) ömrümü “mapus damlarında” geçirmek ilk tercihim değildir. “İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş” mi dersiniz yoksa “akacak kan damarda durmaz” mı bilemem ama tam o günlerde bir başka dostum, İçmeler, Metur Tersanesi’nin sahibi Bora Kadıköy, “ahşap tirhandille uğraşamazsın, fiber al” dedikten sonra “bir arkadaşım Likia 40 teknesini satmak istiyor, bir bak istersen” demez mi? Birden 10 yıl öncesine, 2010 Avrasya Boat Show’a gittim.

    “EGE’NİN EN MODERN TİRHANDİLİ”

    Bu ara başlık bana hatta Yacht Türkiye’nin “eli sopalı” Editörü Ayça Güçlüten Hatun’a veya Görsel Yönetmen Murat Öksüz Reis’e değil, doğrudan Yacht Türkiye Yayın Yönetmeni Eyüp Özel’e aittir ve tam on yıl önce Likia 40 teknesini tanıttığı yazısına başlık olarak atılmıştır.1  Şubat 2010’da İstanbul’da Avrasya Boat Show vardı ve ben de, Eyüp Reis’in, Yacht Türkiye Şubat 2010 kapağında, “Her şeyiyle Türk yelkenlisi” diye tanıttığı Likia 40’ı ilk kez orada görmüştüm. Doğrusu rüyalarımın teknesiydi. Belki şekil olarak tam bir tirhandil değildi (hafif karpuz kıçtır) ama ölçüleri de (12.20-3.65, yani bire üç), şekli de hemen hemen tümüyle tirhandile uygundu. Üstelik klasik tirhandilin hele şimdiki yaşımda, en büyük eksisi olan ahşap değil, fiber bir tekneydi. Hani bir laf vardır, “Bundan iyisi Şam’da kayısı” diye. İşte Likia 40, yapı malzemesi olarak tam da bu tanıma uyuyordu. Aslında fiber tirhandil fikri yeni değildi. 1980’li yıllarda, Osman Giraud böyle bir proje yapmış hatta teknenin, bana da ulaşan planlarını bile çizdirmişti ama o proje bir türlü yaşama geçirilemedi. Şimdi bu yazıyı okuyanlar arasında Giraud’nun projesini bilen, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda kişiden biri varsa, “Sen bunu nereden biliyorsun?” diyordur. Eh, ben de bunca yıl denizlerde kelle gezdirmedim. Etrafımda ve denizcilik dünyasında olup bitenden, az da olsa haberim vardı. Yine konuyu dağıttık. Fuara dönelim.

    Fuarda Likia 40’ı gördüğümde gözlerime inanamamış olmalıyım ki bu ilk karşılaşmamızı, Yacht Türkiye Nisan 2020 sayımızda Oruç Reis’in ağzından şöyle anlatmışım:

    “Bu arada, kapalı mekânda yıldızları göremeyip, usturlabını doğru okuyamayan Oruç Reis kendisini Likia 40 nam, iki ucu sivri yani ‘Double Ender’ teknenin önünde bulmuş, flamalar çıkarıp yön sorduğunda, karaya vurmuş balık misali işsiz güçsüz dolaşan kaptanlar tarafından, ‘Hele buyur Reis, bir acı kahvemizi, ayranımızı iç sonrası Allah kerim, sana Yemen’e kadar yolunu tarif ederiz’ nidaları ile karşılanıp, bir süre funda demir edip, oralarda oyalanmıştır.

    (…) Likia 40 teknesini alıcı gözü ile bir iyice inceleyen (Oruç) Reis, ‘Üstü tik, içi maun ağacından olmakla, kabuğu polyester denen yeni icat malzemeden ortaya çıkarılmış’ tekneye bakıp bakıp iç geçirmiş ve ‘Demek bu tekne artık kalafat gerekmez, güneşte açıp, suyu görünce şişmez. O zaman bu işten ekmek yiyen onca tersane garibanı nasıl yaşayacak’ diye hayıflanmıştır.” 2

    HER ŞEYİYLE BİR TÜRK YELKENLİSİ

    Sinan Toygar’ın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu Setmarin’in, kalıbı 2009 yılında Bodrum İçmeler’de üretilen; tasarımı Turan Soyaslan, iç tasarımı Aleks Banakis tarafından yapılan ilk teknesi Likia 40, denizcilik terminolojisinde, “başı kıçı bir/double ender” olarak tanımlanan bir tekne. Böyle ama Soyaslan’ın, “Likia 40’a lütfen tirhandil olma şerefini veriniz” sözleri aslında bir hakkın ve gerçeğin teslimini istemekten öte bir talep değil. Likia 40’ın önemli bir özelliği de, çok kısa bir süre öncesine kadar çoğu kez babadan görme, “el terazi-göz kantar” yöntemi ile yapılan tirhandillere karşın, imalatın başında sonuna Hollanda DCI (Dutch Certification Instıtute-Holanda Tescil Enstitüsü) tarafından denetlenmesi ve CE A Sınıfı Sertifikası almış olması ki bu da Likia 40’ın okyanus seyri yapabileceğinin kanıtı. Likia 40’ı Avrasya Boat Show’da saatlerce inceledikten, Sinan Toygar ve Turan Soyaslan ile uzun uzun sohbet ettikten sonra düşlerini kurduğum tekneyi bulduğuma hükmetmiş olmalıyım ki, Likia 40’a geniş yer verdiğim fuar yazımı şöyle bitirmiştim: “(O tarihte henüz reis mertebesine yükselmemiş olan) Süha Kaptan’ın Bab-ı Âli’de Sultan’a sunduğu raporda, fuarın teknesinin Likia 40 olduğunu ifade ettiğinin vakanüvisler tarafından kayda geçirildiği, bunun üzerine Sultan’ın, ‘Tez ol Likia 40 sefinesinden bir adet de bana yapıla ancak fiyatı makul tutula’ buyurduğu âlemin diline düşmüştür.”3 

    Doğrusunu söylemek gerekirse, Toygar ve Soyaslan, sohbetlerimiz sırasında bana ve Bekir Coşkun’a birer Likia 40, hem tam da Sultan’ın dediği gibi, makul fiyattan yapmayı bile önermek nezaketini göstermişlerdi ama o zaman -hoş şimdi de yok ya- o kadar para bile yoktu. Birkaç hafta önce Bora’nın önerisi ile karşılaşınca işte bütün o fuar günleri, sohbetler sinema şeridi gibi gözümün önünden ve nihayet o tarihte gerek Eyüp Reis’in gerek benim Likia 40 hakkında yazdıklarımız aklımdan hızla geçmiş ve kendimi, birkaç yıldır Bodrum-İçmeler Yatlift’de, karada duran “Myndos”un önünde bulmuştum.

    TEKNE, BİTMEYEN TATLI BİR UĞRAŞIDIR

    Tekne o kadar süre karada olmasına karşın iyi durumda görünüyordu. Ertesi gün Umur Reis ile tekrar gittik. Ve Umur Reis tekneyi almam konusundaki ısrarını artırdı. Benim aklım ise, üstelik ülke ekonomisinin nereye doğru gittiğinin belli olmadığı bu dönemde, tekneyi ortak almamızın daha doğru olacağını söylüyordu da, Umur Reis’i buna nasıl ikna edecektim. Neyse ki demokrasilerde çare tükenmez! Çok geçmeden ikimiz de, zaten her zaman kıt olan kaynaklarımızı, bir yıl öncesinde yaptığımız gibi yine yan yana bağlayacağımız ve tek tek pek az bineceğimiz iki tekne almaktan, kısacası marina vs. gibi tüm giderleri iki defa ödemektense şimdilik onun veya benim istediğim tek bir tekneyi ortak almamızın daha akıllıca olduğunda birleştik. Bu kararı verdikten sonra, bu kez alıcı gözü ile tekrar “Myndos”a döndük ve tekneyi baştan aşağı inceledik. Motor, donanım ve arma neredeyse kullanılmamış denecek kadar iyi durumdaydı. Görünen bakım ve onarım işleri, dokuz yıllık bir tekne için ihmal edilebilir düzeydeydi. O aşamada Eyüp Reis’in de önerisine uyarak, yine de bir eksperin “survey” yapmasında yarar olacağını düşündük. Evet, tekneler konusunda oldukça geniş bilgimiz ve uzun sayılabilecek deneyimimiz vardı ama her işi uzmanına yaptırmak gerek ilkesi her zaman işe yarar. Sıkılarak aradığım Tanıl (Tuncel) Reis, “Ben yaparım Süha Reis. Bedeli bir rakı olur” dedi (Böylece Tanıl Reis’in rakı fiyatları hakkında yeterli bilgisi olduğunu da anlamış oldum!). Tanıl Reis’in yaptığı survey bizim ilk izlenimlerimizi doğrulayıp, Bora Kadıköy’de, “Ben işleri yönetir, denetlerim” deyince artık geri dönmek için hiçbir bahanemiz kalmadı. Serhan (Göksu) Reis de, “Ortaklık filan istemem, paranız çıkışmazsa üstünü tamamlar ama hiçbir şeye karışmam” diyerek para sorununu halledince yine başımıza bir tatlı dert almış olduk. “Bunun neresi dert? “diyorsanız şu kadarını söyleyeyim. Siz evden çıkmanızın hatta evde bile içki içmenizin yasaklandığı yeni yıl gecesinden sonra bu yazıyı okurken “Myndos” eğer hâlâ suya inmemişse bilin ki, her tekne sahibi denizci (teknesi olan kişi değil) gibi, mutlaka her dakika tekneye eklemeyi düşündüğümüz olur olmaz yeni bir öteberi ve onların montajı vs. ile uğraştığımızdandır. Bütün okurlarımın ve Yacht Türkiye ekibinin yeni yılını candan kutlarım. Anlamsız yasaklarla evlere tıkılmayacağımız, kimin ne içtiğine kimsenin karışmayacağı yılbaşı kutlamaları uzak değildir vesselam.☸

  • Yılın yelkenlisi CANOVA

    Yılın yelkenlisi CANOVA

    Yenilikçi ve fütüristik tasarımlar 2020’ye damgasını vurdu. Yılın son günlerinde sonuçları açıklanan World Superyacht Awards kazananları da bunu ortaya koydu. “Yılın Yelkenli Yatı” seçilen ve en sıra dışı özelliği foiling sistemi olan Canova, tasarımıyla “öncü” olarak nitelendirilen bir süperyat. Fotoğraflar CARLO BORLENGHI, JEFF BROWN (BREEDMEDIA) Yazı MELDA ONBAŞYAN

    Finlandiyalı tersane Baltic Yachts’ın 2020’de suyla buluşturduğu 43 metrelik Canova, gelecekte yelkenlilerin sahip olacağı teknoloji ve performans hakkında birçok ipucu içeriyor. Dinamik denge sistemi ve foiling teknolojisi ile donatılan Baltic 142 Canova, Farr Yacht Design ve iç tasarımda Lucio Micheletti imzası taşıyor.

    Dünya Süperyat Ödülleri’nde (World Superyacht Awards) jüriyi de etkilemeyi başaran Canova, “Yılın Yelkenli Yatı” seçilerek Neptün heykelciğini kazandı. Baltic Yachts, jürinin yatla ilgili yaptığı değerlendirmeyi şöyle yorumladı: “Canova, öncü bir tasarım. Jüri de yatın konsepti, yenilikçi teknolojisi ve sistemleriyle birlikte yüksek kaliteye sahip yapısını, çekici hatlarını ve mükemmel yerleşim planını takdir etti. Yapılan gizli oylama sonucunda da açık ara farkla kazanan oldu.” Devamı Ocak 2021 sayımızda…

     

  • Yelken, kürek neyimize yetmiyordu?

    Yelken, kürek neyimize yetmiyordu?

    Yukarıda yazılanlara bakıp da hemen akreplerin ortadan kaldırılması gerektiğini düşünmeye meyilli âdemoğullarını uyarmak isterim. Her canlı, hayvan bitki fark etmez, doğada bir yere ve çok önemli, olmazsa olmaz bir işleve sahiptir. Doğanın dengesini ve tıkır tıkır işlemesini sağlayan da bu gerçektir. Bazen gözün görmekte bile zorlandığı küçük ama çok küçük sineklerle, arılarla, çiçeklerle karşılaşıyorum. Ve biliyorum ki, onlardan birinin yok olması doğada önemli bir değişikliğe yol açacaktır ve bu değişiklik olumsuz yönde olacaktır. Hintli kadın akademisyenin söylediği gibi doğa, sürekli bir deneme içindedir ve bütüne olumlu katkısı olmayan canlıları tasfiye eder. Doğanın bu, doğa ile uyum içinde yaşama, doğada bütüne olumlu katkıda bulunma kuralının tek istisnası insandır. Diğer bir anlatımla:

    “Doğadaki en zayıf, gereksiz ve akılsız yaratık insandır.

    Zayıftır çünkü doğa koşullarına en az dayanıklı olan odur. Siz hiç, donmuş göllerin bile üstünde, ayağında bot, sırtında paltoyla dolaşan ördek gördünüz mü? İnsan paltosuz kar da bile donar.

    Gereksizdir çünkü doğal dengede yeri yoktur. Bir böceğin bile soyu tükense doğanın dengesi bozulur ama insan olmasa doğanın dengesi yerine gelir.

    Akılsızdır çünkü kendisini, en akıllı olduğuna inandırmıştır. Sürekli olarak, hiçbir zaman baş edemeyeceği doğayı değiştirmeye çalışarak hızla dünyanın sonunu getirmektedir.

    Dünyanın sonu gediğinde ilk yok olacak canlı, insandır. Sonra doğa, geçmişte birkaç kez yaptığı gibi, her şeye yeniden başlayacaktır.”** 

    1869 veba salgını sırasında yazılmış, 1919 İspanyol Gribi salgınında hatırlanmış bir şiirin şu satırları bu sorunun yanıtını veriyor: 

    “In  the absence of people who; Yokluğunda insanların,

    Lived in ignorant ways; Umursamazca yaşayanların,

    Dangerous, meaningless and heartless. Tehlikeli, anlamsızca ve vicdansızca…”  

    Özellikle yaklaşık son 200 yıldır insanlar, Hıristiyanların uydurduğu, Müslümanların mal bulmuş mağribi gibi üstüne atladığı, “her şey insan için” gibi, hiçbir doğru yanı olmayan uydurma bir inancı doğru varsayıp, gerçekten şiirdeki gibi yaşıyorlardı. 

    Etrafınıza bir bakın. Bir ev yetmiyor, bir de yazlık. O da yetmedi bir ikincisi, bir üçüncüsü… Sanki birlikte götüren var veya olmuş. Sonunda 2 metreye 50 cm bir sandukaya koyuyorlar, o da zaten mezarlığa kadar. Bir çarşafa sarıp, gömüyorlar. Eski Türkler hiç değilse baltasını, okunu-yayını hatta atını, köpeğini, karısını da -neden kocasını gömmüyorlardı, bilinmez. Belki o zaman da genellikle erkekler önce ölüyorlardı- birlikte gömüyorlardı. Bugün o da yok.

    ŞU DOYUMSUZ HALİMİZ

    Günümüzün erkeklerine bakın. Gardıroplar dolusu elbise! Marka olanından vazgeçtim, sıradanı bile metrelerce kumaş, iplik, düğme, fermuar vs. Ya, güneşe veya yıldızlara bakarak, haydi o kadar da zorlamayalım, üç paralık saatlere bakarak kolayca tahmin edilebilecek zamanı bilmek için yarım milyon liralık saatlere, türlü türlü altın, gümüş künyelere vs. ne demeli? Muhteşem Süleyman görse, “Bre zındıklar! Benim hepsi hepsi iki kaftanım var. Tacım bile olmadı hiç. Bu ne doyumsuzluktur. Açgözlülüktür. Görgüsüzlüktür. Urun kellesin!” demezse, şuradan şuraya gitmek nasip olmasın.

    Dönün bir de, özellikle sonradan görme zenginlerle evli kadınlara bakın. Takı kutularına göz atsa Truvalı Helen’in aklı başından gider. Schliemann’ın kaçırıp karısının boynuna taktığı, bir kısmını bile geri alıncaya kadar göbeğimiz çatlayan Truva Hazinesi, bugün herhangi bir Anadolu kasabasındaki kuyumcunun vitrininde kendisine, o da ite kaka bir yer bulabilirse ne âlâ. 

    Yine bu insanlar, bir türlü bitiremedikleri alışverişlerine para yetiştirmek için sabahın köründen gece yarılarına kadar çalışmadıkları zamanları, AVM denen alanlarda, doğadan kopuk geçirmeyi marifet zannettiler. Doğadan öylesine kopmuşlar ki, geçenlerde yolun ortasında kalmış, kimseye hiçbir zararı dokunmayacak garip bukalemunu elimle alıp yandaki tarlaya bıraktığımda, geliş gidiş iki yönlü durmuş araçlardan inerek dehşet içinde bukalemuna bakmakta olan genç insanlar, “Ne kadar cesursunuz!” nidaları eşliğinde alkışlayarak beni hayrete düşürmüşlerdi. 

    MODERN (!) KAVGAMIZ, TELAŞIMIZ

    Daha bir asır önce eşek, deve, at ve at arabası ile dolaşan âdemoğlu, şimdi, ömrü boyunca bir kere bile asfalttan ayrılmayacak olmasına hatta hayatında kayak diye bir sporun varlığından bile haberdar olmamasına karşın, üstelik en lüksünden arazi aracı; 80 km’nin üzerine çıktığında aracın kontrolünü kaybedip ya kendisini ya karşısındakini öldüreceğini bile bile -gazeteler her gün, aracın kontrolü kaybetti haberleri ile dolu- saatte 250 km hız yapabilen arabalar kullanıyor. Kendi yetmezmiş gibi, yedek lastiğin yerini bilmeyen eşine; telden iki tekerlek, bir de direksiyon yapıp sokaklarda “Vrın vrın! Biip biip!” diye, bir gün bile dolaşmamış yeni yetme çocuklarına da alıyor. Onlar da gidip kendilerini veya başkalarını öldürüyorlar. Bitmedi.

    Daha neredeyse yine 200 yıl öncesine kadar, denizlerde kürekli kadırgalarla ve nihayet “büyük gelişme” gösterip yelkenli kalyonlarla dolaşan insanoğlu, bir anda önce buharlı sonra türbinli gemilere; kuğu görünümlü yelkenli yatlarla dolaşan amatör denizciler böyle yapmaya devam ederken yine sonradan görme, yaşamı boyunca bir teknenin yekesine/dümenine elini sürmemiş, tek bir halatını germemiş “denizciler!” ise bir ellerinde viski bardağı diğerinde koca bir puro, “ütü” görüntülü motoryatlara binmeye başladılar. Henüz insan belleğinden kaybolmayan bir zamanda, saatte ortalama 1 mil bile hız yapamayan teknelerden saatte 30-35 mil yapan, buna karşılık yine saatte “hüüüp” diye yuttuğu tonlarla fosil yakıt tüketen teknelerde, marifetmiş gibi jakuzilerde yıkanmaya, denizin üstünde olmalarına karşın, motoryatlarındaki ısıtılmış havuzlara girmeye başladılar. Bir oda büyüklüğündeki bilgisayarlar tablet haline gelirken, küçücük cep telefonları ise büyüyerek tablet kadar oldular. Amele pazarlarında bekleşip iş bulursa üç beş kuruş kazanıp, o gün karnını doyurabilen insanlar, kıç ceplerinde binlerce liralık cep telefonları taşımayı matah bir iş zannettiler. Analar-babalar neredeyse her ay cep telefonu değiştirirken daha okuma yazmayı yeni sökmüş veletlerine, diş çıkarırken ağzına sokup dişlerini kaşısın diye olacak, ille de belli bir marka telefonun en son modelini vermeyi gelişme, modernleşme sandılar.

    Bilgisayarlar, Skype’lar, Whatspp’lar, video konferanslar var. İnsanlar pekâlâ evden de çalışabiliyorlar ama bir yandan da toplantılar, konferanslar devam ediyor. İnsanlar sabah akşam yollarda helak oluyor, gereksiz tüketime devam ediyorlar. Uçaklara binip toplantıdan toplantıya, konferanstan, konferansa koşuşturuyorlar. İçinde yok yok, özel uçaklarla günübirlik iş seyahatlerine çıkıyorlar. Sanki ülkelerindeki bütün işleri bitirmişler de yapacak iş kalmamış gibi devlet ve hükümet başkanları, bakanlar bile tabanı yanık it gibi bir ülkeden diğerine koşuşturup duruyorlar. 

    DOĞAL HAYATA VE DÜNYAYA YAPTIKLARIMIZ

    Bütün bunlar doğanın sınırlı kaynaklarını tüketerek oldu ve daha birkaç hafta öncesine kadar olmaya da devam ediyordu. Ormanlar, makilikler, meralar, denizler, göller inanılmaz bir hızla tüketiliyordu. Bir zamanlar televizyonlarımızda çınlayan, “Atın. Atın. Atamazsanız pas pas yapın!” sloganı dünyayı tutmuştu. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi, üretilenler de. 23 yıl kullandığımız termosifonu değiştirdiğimizde, tanınmış bir markanın termosifonunu eskisinin yerine yerleştiren servis elemanı, yenisinin dört yıl dayanmasının mucize olacağını anlatıyordu. Artık amaç sadece en kısa zamanda en çok tüketimdi. Bu nedenle de sağlamlık, dayanıklılık, uzun ömür hiç istenen bir nitelik değildi. Her malın neredeyse bütün parçaları petrol türevi olan, çeşitli adlar altındaki plastiklerdi. Ve plastikler sadece malları dayanıksız yapmıyor, miniskül parçacıklar halinde okyanusları, deniz yaşamını yok ediyordu. Balık ise insanın en önemli besin kaynağı idi.

    Üretimde hız ve ucuza mal edip pahalıya satmak ve sık sık satmak o kadar ön plandaydı ki bir malın neredeyse her bir parçası başka bir ülkede üretiliyordu. O ülkelerin kaynakları ve insanı sömürülüyor; parçaları bir yerden bir yere nakletmek gemileri, uçakları giderek devasa boyutlara getiriyordu. Tabii bunlar inanılmaz miktarlarda fosil yakıt tüketiyorlar, o oranda da denizleri, havayı nihayet karaları kirletiyor, küresel ısınmaya yol açıyorlardı.

    İnsanlar yerli yersiz uçaklara doluşup, kendilerini deli danalar gibi bir yerden bir yere atıyor, çoğu, gittikleri yerde kendi ülkelerinde yaptıklarının dışında bir şey yapmasalar da yine de gidiyorlardı. Seyahat etmenin, gezip-görmenin amacı değişmiş, patlayıncaya kadar yiyip-içmek, anlamsız seks maceraları yaşamak hatta küçük kızlarla yatmak haline gelmişti.

    Bütün bunlar ilerleme, uygarlık zannediliyor veya öyle takdim ediliyordu. İnsanları gerek duymadıklarını almaya, tüketmeye, yararı olmayan işleri yapmaya özendirmek, yönlendirmek için akla hayale gelmeyen reklam yöntemlerine başvuruluyordu.  İnsanlık “Pompei’nin son günlerini yaşıyor, doğayı amansızca tüketerek kendisini tükettiğini anlamak istemiyordu. Bunu anlatmaya çalışanlar da aslında takdir ifade etmesi gereken, “çevreci”, “yeşil”, “hayvan sever” vb. sözcüklerle küçümseniyor, aşağılanıyor, ilerleme, sanayileşme, uygarlık karşıtı olmakla suçlanıyor hatta toplumun dışına itilmeye çalışılıyordu.

    Sonra bir gün, o çok akıllı (!), güçlü (!), yaratıcı (!) uzay teknolojisini bulan ve uygulayan üstün yaratık (!) âdemoğlunun, devasa mikroskoplarının bile tam olarak göremediği, minnacık bir virüs birkaç ayda, geliştirilmesi ve yerleştirilmesi yüzyıllar alan bütün bu yapıyı yerle bir ediverdi. Gemiler rıhtımlarda, uçaklar alanlarda kaldı. İnsanlar satın almamaya, harcamamaya başladılar. Âdemoğlu, yeteri kadar olanla yaşanabileceğini, mutluluğun ve iyi yaşamanın, çok ve gereksiz tüketmek demek olmadığını yeniden keşfetmeye başladı.   

    Bugünkü biz Türkler, o ataların ahfadından mı geliyoruz ciddi kuşkularım var ama atalarımız akıllı insanlarmış. “Adamlarmış” demiyorum çünkü atalarımız sadece erkeklerden oluşmuyordu herhalde. Akıllı insanlarmış çünkü “Bir musibet bin nasihatten evladır” diyenler onlar. 

    Şöyle bir hafızanızı yoklayın. Göreceksiniz ki; Türk ulusu anlatmakla, nasihat etmekle katiyen öğrenmiyor. Hoş, bu özellik sadece bize özgü olmamalı ki bazı konularda genel olarak insanoğlu da öğrenmiyor. Yine de bazı uluslar öğrenmemekte daha inatçı. Mutlaka yaşayacak, başı derde hem de iyice derde girecek ki öğrensin. Gerçeği kabullensin.

    Bana öyle geliyor ki bu korona, akrep gibi, zararlı görünen ancak doğada mutlaka yeri olan bir yaratık. Âdemoğlunun aklını başına getirmek için ortaya çıktı. Daha da doğrusu, deneylerine devam eden doğa, onu bu işle görevlendirdi. Atalarımız “Nısf ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir-Nasihat ile akıllanmayanı uyarmalı; uyarıdan anlamayanı pataklamalı” derken de haklı imişler.

    Ne dersiniz? İnsanoğlu bu defa gerçekleri görecek, daha da önemlisi, kabullenip aklını başına toplayacak, doğa ile uyum içinde ona saygı duyarak yaşayabilecek mi?

    Ben pek umutlu değilim vesselam. ☸

    Dipnotlar

    (*) Değişin aslı, “Akrabanın akrabaya, akrep etmez ettiğin.”dir.

    (**) Büyük Beyaz Adam. Süha Umar. Boyut Yayınları.

  • AMEL 60 – Geleneksel ve modern buluştu

    AMEL 60 – Geleneksel ve modern buluştu

    Geçen ocak ayında açıklanan Avrupa Yılın Yatı (European Yacht of The Year) ödüllerinin Lüks-Gezi kategorisinin kazananı olan Amel 60, firmanın iki yıl önceki 50 modelinin daha çok modern teknoloji, hacim ve detay katarak geliştirilmiş versiyonu. Köklü markanın kurucusu Henri Tonet’in yarattığı prensibin değişmediğini görüyoruz: Amel, her yıl yeni model üretmektense, var olanları kusursuz hale getirmeyi tercih ediyor.

    Fransız Amel, elli yılı aşkın süredir La Rochelle’deki tersanesinde ürettiği daha önceleri ketch, şimdi ise tek direkli yelkenlileri ile tanınıyor. Markanın kurucusu Henri Tonet (daha çok Henri Amel olarak bilinir) farklı vizyonuyla sektörün saygınlığını kazanmış bir isim. 2005’te hayata veda edene kadar da Amel kalitesini korumak için ekibiyle çalıştı. Bugün Amel, üretim ve tasarım ilkelerini koruyarak yeniliklere de göz kırpıyor. Yeni amiral gemisi Amel 60, bunun habercisi. 2017’de Amel 50’yi lanse eden firma, iki yıl sonra bu modelin geliştirilmiş ve daha modern versiyonu olan Amel 60 ile denizcileri sevindirdi. Yaz yaklaşırken, (şimdilik) kapalı alanlarda yaşamı sürdürürken yeni modelleri daha yakından tanımanın ve haklarında daha detaylı bilgi sahibi olmanın tam zamanı.

    DAHA HIZLI, DAHA KULLANIŞLI

    Uzun seyirlere elverişli teknelere imza atan markanın son modeli Amel 60, Eylül 2019’da düzenlenen Cannes Yachting Festival’da yapılan dünya prömiyerinden beri yelkenli tutkunlarının yakın takibinde. Konfordan, güvenlik özelliklerinden ve klasik Amel tarzından ödün vermeden yaratılan tekne, Berret-Racoupeau Yacht Design imzasını taşıyor. Prömiyerin ardından Avrupa Yılın Yatı (European Yacht of The Year) ödüllerinde Lüks-Gezi kategorisinin kazananı unvanını da alan karbon direkli Amel 60, tek kişi ile kullanım özelliği, performansı ve maksimum konfor sunumuyla dikkat çekiyor. Daha hızlı, manevra kabiliyeti yüksek ve pratik olan tekne, Amel’i seçenlerin isteklerini karşılıyor. Nasıl mı? Devamı Mayıs 2020 sayımızda…