BENİM KUZEYİM

Norveç fiyortlarında bir ay boyunca hangi şehirlere, hangi fiyortlardaki küçük kıyı kasabalarına uğradığımızı alt alta yazınca ben de şaşırıyorum. Öyle çok yer gördük ki, tek tek söz etsem sayfalarımız yetmez.

Geçen ay kaleme aldığım Ulvik’in ardından durağımız Rosendal’dı. Sessiz, sakin, yine bir meydanı bile olmayan bir kentçik. Bir süpermarket, bir iki dükkân ve bir restoranı vardı sadece. Güzel bir tarihi bina içinde, sıcak, tatlı bir restoran. Daha sonra da Norveç’in Oslo’dan sonraki ikinci büyük şehri Bergen’e geçtik. İkinci büyük şehir diyoruz ama, merkezi Bodrum’un merkezi kadar bile olmayan bir şehir. Koskoca Norveç’te sadece beş buçuk milyon insan yaşadığı düşünülünce pek de şaşırtıcı değil. Geçen sayıda da bahsettiğim gibi, bu dev Viking ülkesinde hayatın yüzde 90’ını kent değil kasaba hayatı olarak tanımlayabiliriz. Biz onların bu inzivadaki hayatına şaşkın gözlerle bakarken, onlar bizlerin kalabalık şehirlerdeki hayatına bırak özenmeyi, hallerinden gayet memnun bir gülümsemeyle bizlere içten içe acıyorlar. Onlara göre Norveçli olmak bir ayrıcalık çünkü diğer hiçbir ülkenin kendi ülkeleri kadar güzel olduğuna inanmıyor, diğer ülkelerde doğan herkesin de kendileri gibi doğayla iç içe yaşayacak kadar şanslı olamadıklarını düşünüyorlar.

HAYAT KASABALARDA BAŞLIYOR

Norveçliler kasaba hayatının içine doğuyor ve üniversite çağlarına dek doğayla iç içe büyüyorlar. Üniversite çağlarında ise büyük şehirlere göç ediyor ve şehir hayatına karışıyorlar. Ülkenin soğuk olması, içki tüketimini de beraberinde getiriyor. İçki ve eğlence ile şehirde yeni arkadaşlıklar kuran Norveçli gençler, kısa süre sonra bu arkadaşlıklarından birinin aşka dönüşmesiyle evleniyorlar. Bu çiftlerin de ilk hedefi, dağlarda bir ev satın alıp çocuklarını doğayla iç içe büyütmek için kasaba hayatına geri dönmek oluyor. Bu döngü böylece yüzyıllardır devam ediyor.  Norveçliler kendilerini sosyal bir topluluk olarak tanımlamıyorlar. Hatta sosyalleşmek onlar için rahatsız edici bir durum. Sosyalleşmek, sohbet etmek demek ve Norveç’te kimse o kadar çok konuşmak istemiyor, bunu anlamsız buluyorlar. Toplu arkadaşlıklar kurmuyorlar. Hayatlarını hep bir parça gizli yaşıyorlar. İş arkadaşlarını eve yemeğe davet etmek bile onlar için sıra dışı bir durum. Bir Norveçli için en iyi vakit geçirme şekli bara ya da pub’a gitmek değil, en güvendiği arkadaşıyla 12 saat boyunca sessizlik içinde hiç konuşmadan bir dağa tırmanmak ve zirveye vardığında bir termos kahveyi paylaşarak bu anı kutlamaktan ibaret. Her Norveçlinin albümünde mutlaka bir dağın tepesinde çekilmiş nefes kesici bir manzara önünde yan yana duran iki arkadaş fotoğrafının olduğu söyleniyor.   

GELELİM BERGEN’E

Oslo, ülkenin resmi başkenti olmasına rağmen batı Norveçliler için ülkenin başkenti Bergen. Öyle ki; ülkede iki ulusal gazete çıkıyor ve doğu Norveçliler için Oslo’yu merkez alan gazete, sadece doğu haberleri verip batıda olan olayları bir şekilde görmezden geliyor. Bergen merkezli diğer gazete ise doğudaki olayları çaktırmadan es geçiyor. Bu ilginç ve tatlı rekabet neticesinde, kendi içlerinde sıkı sıkıya Norveçli olmaya bağlı olmalarına ve Norveçli olmanın doğa ile bir bütün olduğunu savunmalarına rağmen, Bergenli batılılar Oslolu doğuluları geveze, böbürlenen, kasabalı olarak tanımlarken, doğulular da batılıları fazla yumuşak, kendini beğenmiş ve kentli olarak tarif ediyorlar. Ancak hepsinin en deli oldukları konu, İsveçli zannedilmeleri. Bu da yıllar öncesinde İsveç ve Norveç’in ortak ismi ve ortak kaderi İskandinavya’dan kaynaklanıyor. Dünya için onlar Avrupalı, Avrupalılar için onlar İskandinav, kendileri içinse onlar Norveçli. İsveç, tamamen başka bir ırk! İçinde çok şık restoranlar ve güzel alışveriş mağazaları olmasına rağmen kentin en eğlenceli bölümü, meydandaki yeme içme pazarı ve balık market. Her sabah kıyıya kurulan bu açık pazarda neler yok ki! Somon, morina, trança gibi kuzeyin büyük ve yağlı balıkları, king crab dediğimiz devasa yengeçler, kabukluların ağa babaları, hepsi bu açık pazarda ya da az ilerideki balık markette satılıyor. Bu deniz ürünlerini hem çiğ olarak satın alabilir, hem oracıkta pişirtebilir, üstelik balıktan, kabuklulardan yapılma fümeler, uzun ömürlü balık konserveleri gibi birçok seçeneği evinize götürebilirsiniz.

NORVEÇ’İN SOMON ÜRETİCİLERİ

Bergen’den uzaklaşınca kendimizi yine ıssızlıkların ortasında bulduk. Skjerjehamn, bin yıl önce Vikingler’in ilk Norveç demokrasisinin kurulduğu yer olan Gulatinget’e giderken mutlaka geçmek zorunda oldukları bir yerdi. Arkeolojik kazılar, Skjerjehamn’da bundan çok daha önce bir yerleşik hayat olduğunu kanıtlıyor. Oysa kafamı kaldırıp bu ıssızlığa baktığımda, burada halen bile bir yerleşik hayat olduğuna inanamıyorum. Öyle ıssız, öyle sessiz bir yerde. Neredeyse hiçliğin ortasında bir kıyı. Buraya ulaşmak için yelkenli yatımızla kayalıkların arasından son derece dikkatli seyir yaparak geldik. 2005 yılından beri Firda Seafood Group’a ait olan bu ıssız kıyıda bulunan ilk dokümantasyon 1641 yılına ait. Bu belgeler o yıllardan itibaren bu koyun pek çok kez el değiştirmiş olmasına rağmen burada her zaman likör, bira, şarap, tütün, pipo, ayrıca tuz, buğday, arpa, ekmek gibi ürünler üretilmiş olduğunu gösteriyor. 1861 yılında Wilhelm Schreuder tarafından satın alınan bu ıssız bölge, bir dönem gemi trafiğinin ve ticaretin kalbi olmuş. 1873 yılında trajik bir kaza gerçekleşmiş ve Wilheim’in çocuklarının da içinde bulunduğu tekne aniden çıkan bir fırtınada batmış. Oğlu Otto hariç, kızı ve diğer tüm çocukları boğulmuşlar. O sırada 17 yaşında olan Otto, bu trajik kazadan birkaç yıl sonra babasının işini devralmış yani Skjerjehamn’ın yeni sahibi olmuş. Otto’nun dönemi yani 1890’lar, bu bölgenin altın dönemi olarak nitelendiriliyor. Norveç’te o yıllarda çok popüler olan İsviçre chalet stili evi de buraya inşa ettirmiş. Ayrıca önce telgrafı, sonra uzun mesafe konuşulabilen telefonu bölgeye getirerek, İngiltere ve Hamburg ile başlayan ve ülkede ilk canlı somon ve ıstakoz ihracatını yapan ilk kişi olmuş. Sonraki yıllarda işini daha da büyüterek istiridye çiftliği oluşturmuş hatta politikaya girerek 1903-1906 yılları arasında parlamenter olarak görev yapmış. Günümüze dek ne bir yolu ne bir ulaşımı olan bu ıssız kıyının tarihte böyle önemli bir yeri olduğuna insan inanamıyor. İnsanların bir dönem bu noktayı telefon ihtiyaçlarını giderdiği, gazete satın aldığı, buluşma noktası olarak kullandığı, dünyayla iletişim kurduğu bir nokta olarak belirmiş olması bana hayli şaşırtıcı geliyor. Gerçekte 1991 yılına dek sadece deniz ulaşımı ile varılan bir kayalık! Şimdilerde artık balık ticaretinin yapıldığı kamyonların ulaşımı için karadan da bir yol var. Günümüzde bölgenin sahibi olan Firda Seafood Group halen Otto’nun izini takip etmekte ve tüm dünyaya yılda 17.000 ton somon ve fiyort alabalığı ihraç ederek Norveç’in önemli somon üreticilerinden biri olarak devam etmektedir.

FLÅM

Sonraki duraklarımızdan biri Flåm’dı. Flåm, Sogn og Fjordane bölgesinde bir köy esasen. 204 km uzunluğu ve 1308 metre derinliği Sogne Fiyordu, dünyanın en derin ve uzun ikinci fiyordu olarak Unesco Dünya Mirasları Listesi’nde bulunuyor. Diğer tüm küçük kasabalar gibi burası da boyuna endamına sığmayan bir üne sahip ve yılda binlerce turist çekiyor. Nedeni de Flåm demir yolu. Bu demir yolu hattı dünyanın en dik demiryollarından biri. Lonely Planet 2014 yılında burayı 20 km’lik hattı, 866 metrelik yükseklik farkı ve eşsiz manzaralarıyla dünyanın en iyi tren yolculuğu hattı seçmiş. Tarihi de enteresan. İlk olarak 1871 yılında projesi verilen hattın yapımına 1924’te başlanabilmiş. Bu zor coğrafyaya bu tren yolunun inşası için 20 tünel planlanmış ve 18’i elle oyulmak zorunda kalınmış. Tünelin her metresi için bir aylık işgücü gerekmiş. Tren yolunun 1940 yılında inşasının tamamlanıp kullanıma açılması planlanıyormuş. Ancak Norveç’in Almanlar tarafından işgali sırasında halen yapılmamış 5 metrelik son bir demiryolu kalmış. Almanların izniyle bu yol da tamamlanıp 1941’de kullanıma açılmış. Benim demiryolu turu yapmaya şansım olmadı ancak burada yapılacak tek şey, Sogne Fiyordu’nu gezmek ve fiyordun sonunda bulunan istasyondan tren yolculuğunu gerçekleştirmek. Ayrıca içeride bu tarihi tren hattını fotoğraflar ve objeleriyle anlatan, görülmeye değer bir müzesi var. Bir de bira tadımı yapabileceğiniz “cool” bir Viking barı.

YEDİ KIZ KARDEŞLER ŞELALESİ

Son anlatacağım nokta atışı yer ise Yedi Kız Kardeşler Şelalesi. Aslında tam önünden geçene dek teknede hiçbirimiz bu şelalenin ününü bilmiyorduk. Norveç’te o kadar çok şelale var ki, her fiyort şelale kaynıyor. Manzaradan büyülenip de fotoğraf makinasını kaptığın her an çektiğin fotoğraflara bir süre sonra baktığında, tüm karelerin birbirine benzediğini fark ediyorsun. Yemyeşil bir doğa, heybetli kayalar, rengârenk masal gibi evler ve aralarından akan bir şelale. Ancak bu şelale, Norveç’te gördüğüm bütün şelalelerden daha ihtişamlı akıyordu. Hemen bulunduğumuz yerin konumuna baktım ve şelalenin ismini buldum. “Seven Sisters Waterfall” yani Yedi Kız Kardeşler Şelalesi. Uzaktan bakıldığında şelalenin uzantılarını yedi kadının saçına benzetmişler. İlginç olan, hemen karşısında da bir şelale olması. Bu şelalenin ismi ise The Suitor yani Talip. Aslında hikâye sadece yedi kadının saçıyla bitmiyor. Karşılıklı duran bu iki şelalenin isimlerinden anlaşılacağı üzere hikâye, belli ki bir aşkın kahramanlarına aitti. Yoksa yedi aşkın mı demeliydim? 250 metre uzunluğa sahip bu şelaleye ismini veren hikâye, Lofoten’de yaşayan ve kadınlar tarafından devamlı reddedilen Vagekallen isimli bir bey ile başlıyor. Bir akşam, Sulitjelma kralının güzeller güzeli yedi kızı evden kaçıyor. Vagekallen bu evlenmemiş yedi kız kardeşi çıplak olarak fiyortlarda dansederken görüyor ve haliyle çılgına dönüp atıyla peşlerine takılıyor. Tek istediği kendini göstermek ve kızlardan birini evlenmeye ikna etmek olan Vagekallen, fiyordun öbür tarafında olduğu için asla onlara erişemiyor. Bu nedenle de şelale, yedi kız kardeşi temsil ederken tam karşısındaki şelaleye de Talip ismi veriliyor. (Efsanenin başka versiyonlarında taşa dönüşmeler falan da var da, ben bu versiyonunu sevdim.) Fiyortların bu büyüleyici güzelliği ile bir ay boyunca kuzeylere dek tırmandık. Norveç’in tüm bu ıssız kıyıları arasında, Vikinglerin vahşi vatanında, insanın tüm bunların buralarda yaşandığına inanamadığı, kolaylıkla hissedilmeyen, sanki kayaların ardına gizlenmiş bir tarih yatıyor.

KUZEY “TANRI’NIN EVİ”

Dünyanın bu kadar kuzey noktasına daha önce hiç çıkmamıştım. Kuzey… Söylenişi bile kuvvet veriyor. Kuzeye doğru çıktıkça hava daha da soğuyor, doğa vahşileşiyor, gökyüzü rengini koyuya boyuyor ve dağlar heybetini artırıyor. Tanrı’ya yaklaşmak gibi… Birçok kez yattan ayrılıp uzun yürüyüşler yaptım. Eskiden de yapardım bilirsiniz. Bir sahile vardığımda da mutlaka kumun üzerine ismimi yazıp fotoğrafını çekerek, kendi tarihime hem kazınan hem de bir dalgayla anında silinen bir anı koleksiyonu oluştururdum. Ancak kuzeydeki yürüyüşlerim, sıcak ya da turistik ülkelerdeki yürüyüşlerimin hiçbirine benzemiyordu. Hayatımdaki en ıssız, en vahşi kıyıları burada gördüm. Kayalıklar, hırçın dalgalar, vahşi deniz kuşları, ancak belgesellerde rastlanan kıyılar… Adımı yazmak için kuma eğildiğimde gördüklerim ölü yengeçler, kuşlar tarafından hunharca yenmiş devasa balık iskeletleri, dev kabuklar… Kuzey ışıklarını görmek için doğru aylarda olmamamıza rağmen bazı bölgelerden görülebildiğine dair istihbarat aldıktan sonra bir gece 40 dakika bir araba yolculuğuyla ıssız bir koya vardık. Buz gibiydi hava! Termal taytlar, şapkalar, bereler, kat kat, lahana gibi giyinmemize rağmen soğuktu. İki saat boyunca ıssız, sessiz, kapkaranlık bir koyda kuzey ışıklarını bekledik. Pek şanslı değildik, görünmediler. Ancak o gece orada, o karanlık ve ıssızlıkta yaptığım tek başıma yürüyüşü unutmayacağım. İşte böyle anlarda insan yaşadığını hissediyor! Şehrin ışıklı gecelerinde, özel günlerinde, kalabalıklar içindeki günleri değil, hafıza işte böyle anları asla unutmuyor. Hava şartlarından dolayı varmak istediğimiz Nordcapp yani North Cape-Kuzey kapısına dek varamadık. Belki Grönland’e kadar çıkamadık ama benim vardığım nokta, hayatımın en kuzeyi olarak kendi hayat çizgime yazıldı. Kumun ta içinden çıkardığım kocaman bir kabuğu da evdeki koleksiyonuma katmak için cebime atıp, Tanrı’ya yaşadığım bu eşsiz hayat için derin bir nefesle bir daha şükredip kuzeye veda ettim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.