SEYYALE’NİN KUZEY EGE SEYRİ -2 Deniz dostlarla güzel

İstanbul, Tuzla’dan başlayıp Marmara Adası, Çanakkale, Bozcaada, Babakale, Ayvalık rotasındaki Kuzey Ege seyrimizi geçen sayıda Bozcaada’da bırakmıştık.

Kaldığımız yerden devam… Fotoğraflar TALAT KIRIŞ, ERDEN-FERHAN HASKIRIŞ, ZEYNEP ERİM

Bozcaada limanında deniz pırıl pırıl, iki adım attınız mı kafelerin önünden denize girmek mümkün. Dagu yüzme çalışmalarına devam etti burada. Denize uzanan merdivenler olunca işler kolay. Bir merdivenden girip, diğerine kadar yüzüp çıkıyoruz. Yine de benden uzaklaşmak istemiyor. 12 Ağustos’ta Bozcaada’dan ayrılıyoruz. Burada verilen liman hizmeti her zaman çok iyi. Şerif Ali Bey çok iyi idare ediyor limanı. Bozcaada’dan ayrılır ayrılmaz yelkenleri fora ediyoruz. Tatlı bir kuzeyli rüzgârı arkamıza alıp geniş apaz seyirle Babakale’ye doğru iniyoruz. Babakale barınağını, balıkçı kooperatifi işletiyor. Önceden kooperatif başkanını arayıp yer ayırmasını rica ediyorum. Babakale, Anadolu’nun, hatta Asya kıtasının en batı ucu. Edremit Körfezi’ne doğru köşeyi döner dönmez solda. İçeri girip de büyük mendireği geçtikten sonra, sancak tarafındaki küçük mendirekle tahta iskele arasından girip yatların bağlandığı yere ulaşıyorsunuz. Yatlar doğu taraftaki beton iskeleye bağlanıyor. Bizi önce ileriye balıkçı teknelerinin yanaştığı büyük iskeleye aborda olarak bağladılar. Ancak akşam oraya 20-30 balıkçı teknesi geleceğini öğrenince, içteki tarafa geçmek istedik. İki tekne arasındaki dar boşluğa tonoz alıp kıçtankara olduk. Böyle zamanlarda Seyyale’nin dümen dinlemesine bayılıyorum. Sanki geri vitese takılmış bir araba (eğer rüzgâr yoksa tabii), iğne deliğinden geçirebilirim kendisini.

ASYA KITASININ EN BATI UCU

Bağlandıktan sonra ilk iş Dagu’yu çıkartıp rahatlatmak tabii. İlk deniz seyahatinde, pasarelladan düştüğü için hep biraz tedirgin. Pasarellayı kaymayacak hale getirdik onun için. Babakale’de kendisi bir kez daha yüzmenin tadını çıkartıyor. Ben kaçıyorum denizde o kovalıyor. Babakale, tam bir balıkçı üssü. Akşam saatlerinde büyük, ileri teknolojiyle donatılmış balıkçı tekneleri yanaşıyor limana. Limanda soğuk hava deposu olan kamyonlar hazır. Kasa kasa balık kamyonlara aktarılıp başta İstanbul, ülkenin farklı yerlerine doğru yola çıkıyor. Gün batımına doğru, kasabanın sembolü olan kaleye çıkıyoruz. Aktarıldığına göre 1723’te bir deniz yolculuğu sırasında fırtınaya yakalanarak buraya sığınan padişah III. Ahmet, korsan saldırılarından bıkmış halkı korumak için yaptırmış kaleyi. Yapılan restorasyonlarla kale sapasağlam ayakta. Gün batarken, Ege Denizi’nde maviyle kızılın müthiş dansını izliyoruz. Kalenin yanındaki mezarlıkta Osmanlı’dan kalma kavuklu, sarıklı mezar taşları, sanki her gün batımında bir kez daha vedalaşıyorlar dünyayla. Mezarların arasından Asya kıtasının en batı ucunda, gece gündüz demeden doğuyla batıyı bir arada tutan bembeyaz bir bekçi kulübesi gibi Peksimetyemez Latif Baba Türbesi yükseliyor. Osmanlı donanmasında peksimet yemediği için bu isimle anılan ve Bababurnu’ndan geçerken vefat ettiği için buraya defnedilmiş bir kıdemli tayfanın son istirahatgâhı. Sahildeki balıkçı kooperatifinin lokantası içkisiz. Güneşi batırmışız, denizle hayallerimiz, özlemlerimiz buluşmuş, iki duble içmeden olur mu hiç? Sağ olsunlar balıkları pişirip tekneye getiriyorlar, Zeynep (Erim) ile Ferhan’ın (Haskırış) lezzetli salataları eşliğinde demleniyoruz. Balık bol, denizci köpek Dagu da bayram ediyor tabii. Seyyale’de en sevdiğim saatler, denizin üzerinde sallanırken iki yudum rakı, iki yudum sohbet, gecenin karanlığına doğru keyifli bir yolculuk.

AYVALIK’TA DOST MECLİSİ

Sabah kahvaltımızı müteakip yola çıkıyoruz, Müsellim Geçidi’nden Ayvalık Marina’ya doğru… Midilli ile aramızdaki dar geçitte, Türk ve Yunan Sahil Güvenlik botları cirit atıyor. Önümüzde hem chartplotter hem de cep telefonundaki haritalar, kontrollü olarak denizden sınırı dolaşıyoruz. O kadar saçma ki! Babakale’den verevine Ayvalık’a gitmek varken, körfezin içine doğru seyredip öyle güneye dönüyoruz. Şu güzelim Ege Denizi’nde barış içinde, huzur içinde yaşamak bu kadar mı zor yahu? Sorunun yanıtı “Evet bu kadar zor, daha fazla dertlenme dümen tut sen kardeşim”. Otopilotumuz bozuldu, dümen tutuyoruz. Yarın İzmir Raymarine ekibi gelecek, tamiratını yapacaklar. Erden (Haskırış) sağ olsun, otopilotu aratmıyor, hiç yorulmadan, sıkılmadan dümen suyumuz çizgi gibi dümen tutuyor. Akşamüstü Ayvalık Setur Marina’ya bağlanıyoruz. Bu yolculuk bir lise ekibi yolculuğu. Bir süre önce liseden arkadaşımız Temel de (soyadını öğrenelim???) Ayvalık’a yerleşti. Akşam onlara gidiyoruz. Eşi Sedef ve kızları Lal ile keyifli bir akşam masası… Temel kurumsal hayatta epey yükseldikten sonra aslına döndü. Marangozluk yapıyor, vitray tasarlıyor. Yaptığı vitraylarla ilgili bilgi veriyor. Her işin bir ustalığı, ayrıntıları var. O işi bilerek, severek yapan birini dinlemek her zaman keyif vermiştir bana. Renkli camların temini, uygun şekillerde kesilmesi, kaynakla yapıştırılması, zanaatla sanatın birleşmesi… Sabah 09.00 olmadan Raymarine ekibi geldi. Neyse arıza büyük değilmiş. Giderildi, ancak bir de kalibrasyon yapılması lazım. Çıktık denize, hava da sert mi sert, körfezin içinde bile 25 knot’larda. Biz de bir daire çiziyoruz, bir sekiz, sonunda otopilot tamam diyor, kalibre oldum. Tekrar marinaya dönüş. Akşam bu sefer ekip Seyyale’de buluşuyor. Seyyale’nin mutfağından etli, bademli makarna yapıyorum. Eski arkadaşlar, güzel sohbetler, akşama gölgelerini düşüren yelken direkleri ve çarmık tellerine çarpan halatların senfonisi. Gece her zamanki gibi Dagu’yla ben dışarda yatıyoruz. Ertesi gün kiraladığımız arabayla, İstanbul’a doğru yola çıkıyoruz, Ferhan’ın yeğeni nişanlanıyor, Erden’le oraya gidecekler, Zeynep’le ben de İstanbul Tabip Odası seçimlerinde oy kullanmak istiyoruz. Denizden beş günde geldiğimiz yolu, karadan beş saatte dönüyoruz. Tuzla’da arabalarımızı alıp evlere dağılıyoruz. Ertesi günü aynı yerde buluşmak üzere. 16 Ağustos Pazar günü geri dönüyoruz. Hava sert, ertesi günü de sert gösteriyor. Çıkıp çıkmamakta tereddüt ediyorum. Pazartesi Temel’lerle buluşup Ayvalık tostuyla kahvaltı ediyoruz. Öğlen teknede kısa bir durum değerlendirmesinden sonra, vira bismillah deyip bırakıyoruz palamarları.

DÖNÜŞ, BABAKALE-BOZCAADA

Babakale’ye doğru, sert bir poyrazla önce orsa, sonra, apaz şahane yelken seyri yapıyoruz. Seyyale şahlanıyor 8-8.5 knot hızları görüyoruz. Babakale’de, kooperatife telefon edip ayırttığımız yer duruyor mu diye kontrol ediyoruz. Bizim konuştuğumuz arkadaş Burhaniye’ye gitmiş, yerimize başka birisi girmiş, yer yokmuş. Hava sert, akşam olmuş, Bozcaada’ya devam etsek dört saat daha yol var. Dur bakalım deyip giriyoruz barınağa. Beton iskelenin karşısındaki ahşap iskeleye yöneltiyorlar bizi. Ancak orası daha sığ görünüyor gözüme, kıçtankara bağlanabilirsiniz deseler de, hiç riske atmadan baştankara oluyoruz, çok da iyi yapıyoruz. Kıçtankara bağlansaydık, gece dümen palasını parçalamak işten değildi. Baştankara bağlanmanın bir sorunu Dagu, çapanın üzerinden cambazlık yapıp çıkmak istemiyor. Onu ikna etmeye çalışırken rüzgâr kuzeydoğudan doğuya drise ediyor, bizi bastıkça basıyor iskeleye. Yanda küçük bir yelkenli tekne var, o da iskeleye yaklaşıyor, vurdu vuracak, tonoz halatı doğru düzgün tutmuyor. Akşam balıklarımızı yiyoruz ama rahat değiliz. İlerleyen saatlerde operasyon başlıyor. Önce iskelede takılı araba lastiklerinden birini söküp, yandaki tekneyi koruyacak şekilde tam karşısına takıyoruz. Balon usturmaça ve başka bir usturmaçayı da üzüm salkımı gibi Seyyale’nin burnuna sıkı sıkı bağlıyoruz. Diğer tekneye bağlı tonoz halatını ondan alıp bize bağlıyor (onun koçboynuzu küçük, tonoz halatını onun üzerinde germekten çekindiğim için) ve iyice geriyoruz. O tekneyi de burnunu iskeleden uzaklaştıracak şekilde açmazlarla Seyyale’ye sabitliyoruz. Gece sağanaklarda Seyyale abanıyor iskeleye doğru. Salmanın altında anca yarım metre su var. Tonoz halatları sağlam olsun diye dua ediyorum. Sabahı ediyoruz. Seyyale de, yanındaki tekne de sağ salim. Erkenden tüm halatları, açmazları çözüp, yandaki tekneye de tonozunu tekrar bağlayıp veda ediyoruz Babakale’ye, hedefte Bozcaada. Hava düne göre düşmüş, motor-yelken tırmanıyoruz. Fazla hırpalanmadan da Bozcaada’ya bağlanıyoruz. Çanakkale’de bize tonoz vermeyen tekneyle yan yana düşüyoruz Bozcaada’da. Yanaşırken kaptanı çıkıp beni yandaki tekneye yöneltmeye çalışıyor, “o yana kır, o yana kır” diye. Oysa ben rüzgâraltında, onun teknesine yakın tornistandayım, rüzgâr zaten beni öbür tekneye itecek, dediği gibi yapsam yandaki tekneye çarparım. Kendinden başkasını düşünmeyen insanlar. Bağlanınca, “size kırgınız, denizcilik dayanışmasını bilmiyorsunuz, o sert hava da üç tonoz alıp bir tanesini bize vermediniz, Çanakkale’de” diye tersliyorum. “Çok sıkıydı, anca keserek çıkardık falan” gibi bir şeyler geveliyorlar ağızlarında ama nafile, oradaydık, tavırlarını gördük. Bozcaada her zaman güzel ama biraz fazla turistik ve kalabalık. Akşam taksi ile Sulubahçe tarafındaki Vahit’in Yeri’ne gidiyoruz. Ferhan’la, Zeynep önceden gelip yüzdükleri için onları epey üşümüş buluyoruz. Dagu çocukların sevgilisi durumunda. Özellikle küçük bir kız çocuğu ile çok anlaşıyor. İkisi de çocuk, çok tatlılar. Bozcada’nın Zeynep için ayrı bir yeri var. Hava Kuvvetleri’nde pilotken, rahmetli babasının uçağı, havada atış talimi sırasında uçağına çarpan nişangâh parçası yüzünden düşmüş. Paraşütle atlayıp Bozcaada açıklarında denize inmiş. Pilot giysileriyle buz gibi suda saatlerce yüzdükten sonra karaya ulaşabilmiş. Adalılar kahraman pilota sahip çıkmışlar, hatta o gece yapılan bir düğünde de nikâh şahidi olmuş. Yıllar sonra Zeynep, Ada’ya gelip o çifti bulmuş. Yakınlarımızı kaybetsek de anılarımızda o kadar canlı olarak varlar ki. Ben onlardan bahsettikçe ruhlarının iyi hissettiğini düşünürüm hep.

EN UZUN SEYİR: BOZCAADA-MARMARA ADASI

Sabah erkenden ayrılıyoruz. Seyahatin en uzun yolunu yapacağız. Bozcaada-Marmara Adası etabı. Bugün kuzeyli hava sert değil, yarın yeniden sertleşecek. Kendimizi Marmara Denizi’ne atalım diyoruz bir an evvel, fazla dayak yemeden. Motor ağırlıklı seyir olacak tabii. Saat 06.00 civarında ayrılıyoruz Ada’dan. Kumkale’den Boğaz’a giriyoruz. Boğaz’a girmeden önce Besige Körfezi’ni bordalıyoruz. İngilizlerin Akdeniz filosu, bir kış Besige limanında kalmış, Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Osmanlılara destek olmak için. Sonrasında boğazlardan geçip Karadeniz’e açılmış. Bu konuda T24’e bir yazı yazmıştım, onu hatırlıyorum. Uzun yol yoruyor, Marmara Adası’na saat 21.30 civarında vasıl oluyoruz. Hava karardığından yanaşma biraz sıkıntılı oluyor. Demir atıp kıçtankara yaklaşıyoruz ama sahilde bağlayacak kimse yok. Hemen arkadaki kahvelerde, çay bahçelerinde oturan çok da, sandalyesinden kalkıp halat almaya gelen yok. Denizciliğimiz maalesef bir ada da bile bu kadar. Neyse yanaşıyoruz. Zavallı Dagu perişan hemen dışarı çıkıp rahatlıyor. Sabah uyandığımızda, Seyyale’yi beton iskeleye yaklaşmış buluyoruz. Gece mendireğe yakın atamamışız demiri, orta kısım kayalık sanırım iyi demir tutmuyor. Tekneyi gerelim diye zincir topladığımda gerileceğine, çapa geliyor. Hemen çıkıp tekrar demir atıp yanaşmaya karar veriyorum. Sahilde bir balıkçı arkadaş “ben sizi bağlarım” diyor. Diyor da biz demir atıp beton iskeleye yanaştığımızda ortalıkta kimse yok. Yine bağırış çağırış birilerini buluyoruz. Akşam sahildeki lokantalardan birinde, yine Oya Baydar-Aydın Engin ve dostları Füsun Hanım’la birlikte oluyoruz ve yine çok keyifli bir gece geçiriyoruz. Ertesi gün, denizde son günümüz. Deniz, rüzgârlar bize güzel bir veda hazırlamış. Marmara Adasından 80 dereceye dümen tuttuk mu, Marmara Denizi’nin tam ortasından doğruca, Tuzla Viaport Marina’ya ulaşıyoruz. Hava sertse, deniz biraz dalgalı oluyor, çok sertse, kuzeye sahile yaklaşıp öyle gelmek de yarar var. Ama ben böylesini seviyorum, Marmara’nın tam ortasından seyretmeyi. Adayı arkamızda bırakırken açıyoruz yelkenlerimizi, Seyyale tam adı gibi, suyla akıp gidiyor. Uçuyor adeta suların üzerinde. Seyahatin son günü, en güzel yelken yaptığımız gün oluyor. Tabii bu hızla gidince de hava tam kararmadan marinaya bağlanıyoruz. Sağ olsun Salih Kaptan karşılıyor bizi, yardım ediyor. Arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Çok uyumlu, denizci bir takım gibiydik. Dagu’nun da en uzun seyahati oldu. Başta Ferhan (onlar bayağı sıkı fıkı oldular) herkes Dagu’ya sahip çıktı. Bir sonraki yolculukta buluşmak üzere vedalaşıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.