Deniz bilimleri Notik Arkeoloji ve kent belleği

Türkler olarak, denizcilikte en çok geri kaldığımız alanlardan birisi de, deniz bilimleridir. Unutulmamalıdır ki, denizcilik gücünün en önemli lokomotif unsurları arasındadır. Notik Arkeoloji de deniz bilimleri ile ayrılmaz bir etkileşim içindedir. Ekim ayının ilk haftasında Marmara Denizi’nde Notik Arkeoloji adına çok önemli iki başarıya imza atıldı.

Marmaray kazıları sırasında Yenikapı’daki Antik Teodosius Limanı’nda benzeri onlarca tekne ile birlikte keşfedilen ve Yenikapı 12 adı verilen ticaret  gemisi, aslına sadık kalacak şekilde yeniden çizilen plan üzerinden RMK Tersanesi’nde inşa edildi. Gemi, Yenikapı batıkları için yapılacak Arkeoloji Müzesi’nde sergilenecek. İkinci önemli başarı ise Beylikdüzü Belediyesi’nden geldi. Türk deniz bilimleri ve sualtı arkeoloji birikimine önemli katma değer sağlayacak kent belleği projesi çerçevesinde, yüksek frekanslı yandan taramalı sonar ile yapılan çalışmalar ve diğer araştırmaların birbirini tamamlaması ile 13 km’lik Beylikdüzü kıyı şeridinde Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinden kalma metal gemi batıklarının yerleri tespit edildi ve sualtı çekimleri yapıldı.

Burada önemli olan bir kıyı belediyesinin kent belleğine hizmet sürecinde denize yönelmiş olmasıdır ve bu anlamda bir ilktir. Notik Arkeoloji, deniz bilimleri ile birlikte, deniz coğrafyasına sahip bizim gibi deniz devletlerinin denizcileşme sürecine büyük katkı sağlar. Unutulmamalıdır ki, denizcilik gücünün en önemli lokomotif unsurlarından birisi deniz bilimleridir. Notik Arkeoloji de deniz bilimleri ile ayrılmaz bir etkileşim içindedir. Bir devletin deniz bilimleri alanında yürüttüğü araştırmalar ile bunların toplum yararına sunduğu somut projeler de dolaylı olarak deniz kültürüne  hizmet  eder. Bu tip araştırmalar ülkelere sadece prestij getirmez aynı zamanda refah ve güvenliğine katkı sağlar. Bu konuda eski ABD başkanlarından John F. Kennedy’nin şu sözleri son derece yol göstericidir:

“Denizlerle ilgili bilimsel çabalarımızın nedeni merak değil; hayatta kalmamızın denizlere bağlı olduğuna inanmamızdandır.”

GEÇMİŞTEN BUGÜNE DENİZ BİLİMLERİ

Türkler olarak, denizcilikte en çok geri kaldığımız alanlardan birisi de, deniz bilimleridir. Fransa ve İngiltere’de 1700’lü yıllarda hidrobiyoloji başta olmak üzere deniz bilimlerine yönelik laboratuvar ve araştırma kurumları mevcutken bırakalım Osmanlı’yı, Cumhuriyet döneminde dahi 1950 yılına kadar kapsamlı bir deniz bilimleri laboratuvarı veya araştırma kurumu mevcut olmadı. 1910 yılında Hint Okyanusu’nda bir Alman gemisi Osmanlı egemenliğindeki Carmoran Adası yakınlarında karaya oturunca, uluslararası baskılar sonucu, Bâb-ı Âli bölgenin mesahasını yaptırmaya karar verdi ve ilk çalışmalar zorla başlatılmış oldu. Benzer durum hidrografi ve oşinografi alanlarında yaşandı. Piri Reis gibi dünya tarihinin sayılı kartografını çıkaran bu topraklar 1910 yılına kadar harita mesahası, şamandıralama ve seyir tehlikelerini ikaz sistemine sahip değildi.

Günümüzde deniz bilimleri alanında geçmişle kıyaslanamayacak gelişme ve ilerleme yaşanmıştır. Ancak denizcilik gücümüzün diğer alanlarına oranla bu sektör en geri kaldığımız alanlardan birisidir. Özellikle hidrobiyoloji, deniz jeofiziği, deniz jeolojisi, oşinografi ve hidrografi alt disiplinlerinde uluslararası çapta öneme sahip araştırmalar yok denecek kadar azdır. Bunun temel nedeninin bilim insanı eksikliği olmadığını belirtmeliyim. Sorun, devlet kurumları ve akademi dünyasında deniz bilimlerine ayrılan kaynak ve önceliklerin düşük olmasıdır. Örneğin, Marmara fayının incelemesini bile, ancak 1999 depreminden sonra çoğunlukla yabancılar yapmıştır. Türkiye denizlerinin 500 metreden derin sularındaki canlı hayatın varlığına yönelik bilimsel bir çalışma bugüne kadar yapılmamıştır. Marmara Denizi gibi bir iç denizimizde bugüne kadar 900 metreden örnek alabilmek için Japon, Fransız ya da İtalyan gemileri kullanıldı. Ülkemizde mevcut üniversiteler, vakıf, enstitü ve araştırma kurumlarınca öncelikle kendi denizlerimize yönelik etkileri bulunan konularda bilimsel çalışmaların yapılması teşvik edilmeli, mevcut projeler desteklenerek yeniler özendirilmelidir.

BEYLİKDÜZÜ’NDEN “DENİZCİLEŞME” ATAĞI

Bu noktada özellikle Beylikdüzü Belediyesi’nin girişimini bir sosyal sorumluluk ve denizcileşme projesi olarak takdir etmemek mümkün değildir. Belediye kuracağı bir müzede kent tarihini, çevresini, ekonomisini ve kültürünü  vatandaşlarına aktarmak için çaba sarf ediyor. Bugün kaç İstanbullu yaşadığı habitatın özelliklerini biliyor? Hangi balıklar, hangi kuşlar, hangi ağaçlar ve bitki örtüsü hâkim? Endemik canlı türü var mı? Hangi jeolojik aşamalardan geçilmiştir? Tarihsel süreç nedir? Savaşlarda neler yaşanmıştır? Ülkemizin siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal tarihindeki yeri nedir?

İşte tarihsel ve çevresel durumsal farkındalık projesi olarak başarılan Beylikdüzü süreci aslında Türkiye’de vizyon ve bilgi birikimi varsa kıt kaynaklar olsa bile sonuç elde edilebileceğinin en net örneğidir.

Beylikdüzü bugün sadece İstanbul’da değil, tüm Türkiye’de deniz uygarlığına yani denizcileşmeye yönelik gayretlerde lider olarak öne çıkmıştır. Bu ilçede bulunan Batı İstanbul Marinası’nda (WIM) temel denizcilik eğitimleri, ilköğretim okullarında seçmeli denizcilik dersleri uygulaması ve Notik Arkeoloji alanında elde edilen kapsamlı başarılar Beylikdüzü’ne ayrı bir prestij ve kimlik kazandırıyor. Marinaların sadece yatlara bağlama ve barınma hizmeti vermediğini, aynı zamanda bir kültür merkezi ve denizcileşme odağı olduğunu da söz konusu projeye her yönü ile destek olan Batı İstanbul Marinası ispat etmiştir. Bugün Türkiye’de marina – yerel belediye işbirliğinin denizcileşme ya da uygarlaşma sürecine katkısı Beylikdüzü’nde somutlaşmıştır. Dilerim bu üstün başarı, kıyısı olan her belediyeye ve diğer marinalara örnek olur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.